• Şunu öğrendim ki; İnsanlar kendi başlarına nasıl mutlu olacaklarına kafa yormakla değil, sırf insanın özünde var olan sevgi sayesinde hayatta kalırlar. Yani insan içinde sevgi barındırır.
  • Yüreğinde sevgi taşıyan insanın sevgisi Tanrı'dandır. Ve Tanrı o insanın içindedir. Çünkü Tanrı sevgidir.
  • 517 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kitaplığımda Jack LONDON’a ait tam beş kitap bulunuyor ve ben bu beş kitabın her birini son bir ay içerisinde okuyup bitirdim.

    İlk okuduğum kitap Vahşetin Çağrısı (1903) olmuştu. Kitaptaki konudan ve yazarın üslubundan oldukça etkilenmiştim. Uygarlığın yumuşak ve rahat bağrından koparılarak, zorluklarla dolu ve yaşamın güçleştiği yaban ellerin içine uzanan kısa bir hikâyenin parçası haline gelmiştim. Vahşetin Çağrısını iliklerime kadar hissederek hem de.

    Ardından diğer eserleri kadar popüler olmayan Yıldız Gezgini (1915) romanını okudum. Kitabı bitirdikten sonra birkaç gün kendime gelememiş ve LONDON’nın edebiyat dünyasındaki dâhilerden sadece biri olduğuna kanaat getirmiştim. Çünkü böyle bir eseri 1915 yılında yazabilmiş olmanın ve kitapta yer alan öyküleri son derece gerçekçi bir dille aktarabilmenin; yalnızca, yazarlık konusunda üstün bir dehaya sahip olan kişilerin gerçekleştirebileceği bir başarı olduğuna inanmaktaydım.

    Daha sonra elime Beyaz Diş (1906) romanını aldım ve iki günde okuyup bitirdim. O güne kadar okuduğum hiçbir kitap; beni, kendi türümün dışında başka bir varlığın yerine geçirip, yaşadığım dünyayı o varlığın gözlerinden tecrübe etmemi sağlayamamıştı. Ancak bunu Jack LONDON başarabildi. Boz Enik olarak hayata gözlerimi açtım, Beyaz Diş olarak yaşamın acı gerçekleriyle tanıştım ve Kutlu Kurt olarak sevginin gücüyle kendimi tamamlayıp huzuru yakaladım.

    Sırada Demir Ökçe (1908) vardı. Bu kitap LONDON’a ait okuduğum dördüncü kitap oldu. Distopik bir evrenin ileride mutlaka ütopik bir geleceğe dönüşeceği ümidiyle kaleme alınan Demir Ökçe, yazarın ideolojik görüşünü korkusuzca haykırdığı bir kurguydu. Fakat oluşturulan bu kurgu gerçeklikten hiç mi hiç kopuk değildi ve tam anlamıyla LONDON’nın yaşadığı dönemin siyasi, ekonomik ve toplumsal ikliminden izler barındırıyordu. Üstelik yazar benimsediği görüşün o çağda ve ilerleyen dönemde egemen olamayacağının farkındalığına da sahipti. Böylece LONDON, Demir Ökçe’yi romantizme ve fanatizme kapılmadan yazmayı başarabilmişti.

    Ve işte Martin Eden (1909) okuyup bitirdiğim beşinci kitap.

    LONDON hakkındaki olumlu düşüncelerimi pekiştirip nazarımda Jack LONDON’nın üstün bir deha olduğuna dair görüşümü sağlamlaştırarak sarsılmaz bir yargıya varmamı sağlayan Martin Eden, edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmış ve toplum nezdinde beğenisini hiçbir zaman yitirmeyecek bir roman mertebesine hâlihazırda ulaşmıştır. Özellikle İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Modern Klasikler Dizisinin bir parçası olarak yayımlanan, çevirisini Levent CİNEMRE’nin üstlendiği sürümü tercih etmenizi öneririm. Çünkü söz konusu kitapta geçen bazı kişiler, olaylar ve kavramlar bu sürümün sonundaki notlar kısmında açıklığa kavuşturulmuş halde yer almakta. Eğer romanda yaşanan olayların ve isimleri geçen kişilerin yazarın gerçek hayatında neye/kime tekabül ettiğini bilmek istiyorsanız; hiç tereddüt etmeden, en kısa zamanda İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkmış Martin Eden’ı tedarik edip okuyabilirsiniz. Kesinlikle pişman olmayacaksınız.


    İNCELEME-YORUM-ALINTI

    Gelelim Martin Eden kitap yorumuna.

    Martin Eden, hayatı cömertçe yaşayan ancak hayatın kendisine cömert davranmadığı yirmili yaşlarda eğitimsiz ve kaba bir gençtir. Yaşamını idame ettirebilmek için küçük yaşlardan itibaren çeşitli işlerde çalışmak durumunda kalmış ve hayatın sillesini yemeye erkenden alışmıştır. Yaşadığı bu zorlu ve mücadeleyle dolu hayat Martin’in fiziksel açıdan güçlenmesini sağlamış, en ağır işlerin üstesinden gelecek kadar da kendisini kuvvetlendirmiştir. Ancak toplumun alt sınıfına mensup bir aileden geldiği için neredeyse hiç eğitim alamamış ve zihinsel dünyasını zenginleştirme fırsatı yakalayamamıştır. Bu bakımdan çalıştığı işler nedeniyle fiziksel görünümü son derece sağlam bir yapıya bürünmüşken, zihin dünyası bilgi birikim eksikliği sebebiyle epey zayıf kalmıştır. Martin Eden bu eksikliğinin farkında bile değildir. Eksikliğini gidermek için de herhangi bir girişimde bulunmaz. Çünkü umursamıyordur. Kendi halinde hayat dolu, heyecan arayan, macera seven ve kafasına estiği gibi yaşayan uçarı bir insandır. Gerçekleştirmeye yönelik kurduğu hayallerin ufku kendi zihin dünyası gibi geniş değildir. Basit ve yaşamın özüdür onlar.

    Tabii ki bu yaşantı böyle devam etmeyecektir. Ne de olsa Martin Eden, Jack LONDON’nın kitaptaki bir yansımasıdır. Yazar kendi hayatından izleri Martin Eden’a atfeder ve yarı otobiyografik bir roman işte böyle ortaya çıkmıştır.

    Devam edecek olursak;

    Yaşamını kökünden değiştirecek bir aşka tutulacaktır Martin Eden ve bu aşkı da Ruth adındaki kendisinden üç yaş büyük bir kızda bulacaktır. Ruth üniversite eğitimi almış, okuyan araştıran varlıklı bir ailenin kızıdır. Ailesi toplumun üst sınıfında yer almaktadır. Morse ailesi yemekler düzenleyerek diğer unvan sahibi insanları ve yetkili makamlarda söz sahibi kişileri evlerine davet edip kendileri açısından önemli konuları yine kendi ahlak değerleri çerçevesinde tartışmaktan keyif alırlar. İşçi sınıfında yer alan biri için bu görüntünün içerisinde bulunmak hayal bile edilemez. Çünkü burjuva kesimi; işçi sınıfını, dış görünüşünden tutun da yaşayış şekillerine kadar her yönden eleştirir ve alaya alır. Fakat Martin Eden bu yemeklerden birine kaderin bir cilvesi olarak katılmıştır. Olay şöyle gerçekleşir.

    Ruth’un kardeşi Arthur’u dayak yemekten kurtaran Eden, Arthur’un kendisine olan minnettarlığının bir göstergesi neticesinde Morse ailesinin evine yemeğe davet edilir. Burjuva sınıfına ait olan ailenin evine adımını ilk attığında Martin sudan çıkmış balığa dönmüştür. Daha önce böyle bir evde bulunmamıştır. Duvarda asılı olan tablolara göz gezdirir, raflarda duran kitapları eline alıp okumaya başlar. Gördüklerinden oldukça etkilenmiş olan Martin, Arthur’un seslenişi ile elindeki kitabı bırakıp yemek salonuna geçer. Martin yemek salonunda o güne kadar hayatında gördüğü en güzel kızla karşılaşır ve kendisine ilk görüşte âşık olur. Kızın ismi Ruth’dur. Ruth ise Martin’in yabaniliği ve kabalığı karşısında ürkmüş fakat kuvvetinden ise etkilenmiştir. Daha önce böyle varlıklı bir ortamda yer almayan Martin kendisini yabancı hisseder ve hareketlerini kısıtlayarak olduğu gibi davranmaktan kaçınır. Genelde Morse ailesinin konuşmalarına dikkat kesilir, birbirlerine olan tutumlarına bakar ve hayranlık duyar. Özellikle Ruth ile annesinin sarılmaları, kendisini sevgi kavramı konusunda düşündürür. Zira bu görüntü Martin’in hiç şahit olmadığı bir andır ve insanların birbirlerine olan sevgilerini bu şekilde göstermesi Martin’i kesin bir yargıya vardırır. Ona göre gerçek sevgi budur ve bu şekilde belli edilmelidir.

    Morse’ların evinden ayrıldıktan sonra Martin, görmüş olduğu etkileyici tablonun bir parçası olmak istediğine karar verir ve Ruth ile birçok kez görüşür. Hem kızın güzelliğinden etkilenir hem de kızın almış olduğu eğitime gıpta eder. Ruth’dan nasıl konuşacağını, toplum içerisinde nasıl davranacağını, görgü ve nezaket kurallarının neler olduğunu kendisine öğretmesini ister. Ruth’da bu isteği seve seve kabul eder çünkü Martin’in yapısı onu etkilemiştir. Ruth daha önce hiçbir erkeğe yakınlık duymamıştır. Aşkın ne olduğunu tatmamıştır. Ailesi de ilk önce Ruth’un kendisinden düşük seviyede bulunan Martin ile görüşmesine sıcak bakmaz fakat kızlarının bir erkeğe âşık olmanın ne demek olduğunu hissetmesini istedikleri ve Ruth’un evlenme zamanının geldiğini düşündükleri için bu arkadaşlığa karşı gelmezler. Böylece Ruth’un annesi ve babası kızlarının yüksek mevkilerde bulunan tıpkı kendileri gibi burjuva sınıfına ait biriyle tanışmasına ön ayak olmak adına Martin’in varlığına katlanır ve onu bu uğurda bir deney hayvanı olarak kullanırlar. Bu nedenle ikilinin görüşmeleri sıklaşır. Her buluşmada Ruth Martin’e eğitimi ile ilgili neler yapması gerektiğini anlatırken, Martin’de Ruth’a bir erkeğin gücünün ne boyutta olduğunu göstererek kızı kendisine içten içe hayran bırakmaktadır. Bu uzun konuşmaların ardından Martin Ruth’a hem layık bir âşık olmak hem de kızın ailesinin bulunduğu sınıfa dâhil olmak için eğitim sürecini hızlandırır. Sıklıkla kütüphaneye gider. Görgü kuralları hakkında kitaplar alır. Dilbilgisini geliştirmek için çok çalışır. Matematik, fizik, kimya ve biyolojiye merak salar. Felsefeyle ilgilenir. Bütün beşeri bilimleri öğrenmek adına gecesini gündüzüne katar. Ruth, Martin’in göstermiş olduğu insanüstü bu çabayı takdir etmiştir ve her geçen gün ikili birbirlerine daha çok yakınlaşmıştır. Ancak Ruth’un aklında Martin’nin burjuva toplumunun idealize ettiği mesleklerden biriyle iştigal etmesi gerektiği fikri yatmaktadır. Ona göre Eden iyi bir avukat, mühendis veya işadamı olmalıdır. Martin ise Ruth’un bu düşüncelerinin aksine okuduğu kitapların etkisinde kalarak içinden geçen sese kulak verir ve yazar olmak istediğini Ruth’a açıklar. Ruth bu isteğe kuşkuyla yaklaşır. Çünkü yazar olarak başarıyı yakalamış çok az insan bulunmaktadır. Ona göre avukat olmak yazar olmaktan daha kolaydır ve getirisi de daha fazladır.

    Bu arada ikilinin arasındaki çekim gücü tüm bu görüşmelerin neticesinde oldukça artmıştır. Martin Ruth’a olan aşkını alevlendirmiş, Ruth ise bu yangına teslim olup bütün bedeninin kavrulmasına izin vermiştir. Aralarında ufak bir nişan düzenlerler ve evlenmeye karar verirler. Ruth’un ailesi Martin ile kızlarının kendi aralarında yaptıkları nişanı duyduğunda hayal kırıklığı yaşar. Özellikle annesi başta kurdukları planlarının başarısızlığa uğradığını anlayınca üzülür ve kocasına durumu izah eder. Ruth’un babası eşine fazla üzülmemesini, kızlarının geçici bir heves yaşadığını, hevesi bittiğinde ise Ruth’un Martin’den uzaklaşacağını söyler ve onu teselli eder. Ayrıca Ruth, Martin’in yazar olmak istediğini de söylemiştir. Bunu duyan aile iyice rahatlar ve bu işin fazla uzun sürmeyeceğini düşünüp kendilerini avuturlar.

    Martin aldığı kararda ısrar eder. Ruth ile tanışmadan önceki hayatında olduğu gibi kafasına koyduğunu yapan, tuttuğunu koparan ısrarcı bir yapısı vardır. Üstelik genç olmasının vermiş olduğu güçle zihni yeni bilgilere ve görümlere son derece açıktır. Çalışmalarına hız veren Martin, kütüphaneden kitaplar tedarik eder. Bir daktilo alır ve kız kardeşinin evinden başka bir eve taşınır. Burada günde beş saatlik bir uykuyla çeşitli makaleler kaleme alır, birçok hikâye yazar ve şiirler üretir. Yazmış olduğu bütün neşriyatı yayımlatmak amacıyla ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren farklı dergilere gönderir. Bazılarını Ruth’a okur ve onun görüşlerini dinler. Ruth Martin’in yazdıklarını anlaşılması güç bulur fakat ona olan aşkından dolayı fazla eleştirisel yaklaşmaz, Martin’in kaleme aldığı yazıları onu kırmamak adına beğendiğini ifade eder. Martin, Ruth’u zihninde tasavvur ettiği gibi etkileyemediğini görünce iyice hırslanır ve daha çok çalışmaya başlar. Parasız kalır, açlık çeker. Daktilosunun kirasını ödeyemez hale gelir. Kaldığı odanın ücretini veremez ama ne var ki ev sahibi Maria, yedi çocuk sahibi Portekizli kadın, romanda Martin’e yürekten inanan tek insandır ve onun bir gün başarılı bir yazar olacağını dile getirir. Hatta Martin başarıyı yakaladığında Maria’nın hayalindeki mandırayı ona alacağını söyleyerek kadının gönlünü iyice kazanmıştır. Ki Martin gelecekte Maria’ya verdiği bu sözü tutacaktır.

    Martin, zor zamanlar geçirmeye başlar. Dergilere yolladığı yazıların reddedildiğine yönelik mektuplar ardı ardına gelmektedir. Neyi yanlış yaptığını düşünen Martin okumalarına ağırlık verir. Ümitsizliğe kapıldığı ve parasının suyunu çektiği anlarda kâh sekiz ay uzak kalacağı deniz yolculuğuna çıkar, kâh Joe adında biriyle çamaşırhanede üç ay durmaksızın çalışır. Kazandığı paralarla birlikte Oakland’a geri döndüğünde ise Martin daktilocuya, takım elbisesini ve bisikletini kiraya verdiği tefeciye, kaldığı evin sahibine borçlarını öder ve küçücük odasında üretmeye kaldığı yerden devam eder. Dergilerin kabul etmediği yazılarını başka editörlere gönderir. Birkaç yazısı cüzi bir miktar karşılığında basılır. Basılan bu yazılar içeriği güçlü olmayan birtakım şiirler ve fıkralardır. Asıl yayımlatmak istediği yazıları üzerinde kafa patlattığı ve altı bin kelimelik, yirmi bir bin kelimelik makalelerdir. Ancak buna daha muvaffak olamamıştır. Martin, yazarlık serüveninin gidişatını temelli değiştirecek Brissenden adında biriyle tanışır. Morse’ların evinde düzenlediği bir davette tanışma fırsatı yakalayan ikili sık sık bir araya gelir. Martin ilk başta ondan hoşlanmamıştır fakat daha sonraları onun hem yaşayış olarak hem de düşünce biçimi açısından kendisine yakın olduğunu görür. Brissenden, Morse’ların evine gelen diğer kafası kıt burjuvalardan değildir. Kendi fikri kendi düşüncesi vardır ve Martin en çok da Brissenden’nin bu kendine has tutumundan etkilenir.

    Brissenden Martin’i felsefi konuşmaların yaşandığı bir yere götürür. Bu mekânda bir zamanlar toplumun üst kesimlerinde bulunan ancak eski yaşantılarından uzaklaşmış, kimsinin üniversitede profesör olduğu kimisinin saygın bir işadamı olduğu, bir topluluk yer almaktadır. Martin her biri birbirinden zeki insanların arasında bulunmaktan gayet mutludur ve her tartışmayı kulaklarını dört açarak dinler. Ayrıca Martin yazdıklarını Brissenden’e de gösterir. Okuması için birkaç makalesini kendisine verir. Brissenden Martin’nin yazdıklarından etkilenir ve yazdıklarını dergilere gönderip editörlerin insafına bırakmasının ne kadar yanlış olduğunu anlatır. Ona göre dergi editörleri sadece paraya önem vermekte ve yazının başlı başına iyi olması onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.

    Martin uzun çalışmalarının ödülünü daha alamamıştır. Yazarlıktan kazandığı ücret kendisini zar zor geçindirmektedir. Ruth’a verdiği “bana iki sene ver. İki sene sonunda başarılı ve tanınan bir yazar olacağım. O zaman layık olduğun hayatı sana yaşatacağım.” sözünü yerine getirememiştir. Âşık olduğu kıza verdiği sözden itibaren aradan bir yıl geçmiş ve Martin gözle görünen bir ilerleme kaydedememiştir. Ruth’un ailesi de kızlarının düştüğü bu duruma üzülmekte, Ruth’a daha fazla vakit geçirmeden Martin’den ayrılmasını salık vermektedir. Yine Morse’ların evinde düzenlenen bir akşam yemeğinde Martin, davetlilerden biri olan Yargıçla hararetli bir tartışma yaşar. Bu tartışma bardağı taşıran son damla olmuştur. Ruth ailesinin daha çok annesinin baskısıyla Martin’den ayrılmak zorunda kalır. Martin âşık olduğu kızın kendisini terk etmesi sonucunda acı çeker ve yazılarına geri döner. Yeni tanıştığı Brissenden’nin “Fani” adında yazmış olduğu şiirini dergilere gönderir. Bu arada Brissenden veremden ölmüştür. Kiracı olarak kaldığı odada beş gün gece gündüz demeden çalışan Martin dostunun öldüğü haberini altıncı günde evinden ayrıldıktan sonra öğrenebilecektir.

    Brissenden’nin yazdığı şiirin basılacağını ve üstüne üstlük bu şiir karşısında üç yüz elli dolar da ücret verileceğini elindeki mektubu okurken öğrenen Martin hiç heyecan duymaz. Daha önce dergilere yollayıp reddedilen birçok yazısının kabul edildiğini duyunca da yüreğinde hiçbir kıpırtı meydana gelmez. Sadece üzerinde değişiklik yapmadığı bu yazıların neden şimdi kabul edildiği konusunda düşüncelere dalar. Beyninde sürekli “O kitaplar yazılmıştı.” cümlesi tekrarlanmaktadır.

    Sefalet ve yoksullukla geçen günler artık geride kalmıştır. Martin Eden ülke çapında tanınan başarılı bir yazar olmayı sonunda gerçekleştirmiştir. Ancak bu başarısı onu etkilememiş, içinde bazı şeyler kopmuş, yazar olmak için uğruna çabaladığı kavramlar anlamını yitirmiştir. Ruth’a duyduğu katışıksız saf sevgiden eser kalmamıştır. Büyük bir hevesle ulaşmaya çalıştığı burjuva hayatının yavanlığına şahit olmuştur. Üst mevkilerde bulunan makam sahibi insanların aldıkları eğitim sonucunda oluşturdukları kültürel seviyenin bir yanılsamadan ibaret olduğunun farkına varmıştır. Bu nedenle yaşadığı hayal kırıklığının büyüklüğü tarif edilemez boyuttadır.

    Martin yazar olma uğrunda acılar çekmiş, birçok sıkıntıyla tek başına mücadele etmiştir. Âşık olduğu Ruth bile kendisine yeterince destek vermemiş, onu yarı yolda bırakmıştır. Şimdi eriştiği nokta Martin’i tatmin etmemektedir. Daha önceki hayatında burjuva tarafından görmezden gelinirken, yakaladığı başarı neticesinde birçok davet almaya başlamıştır. Hatta Morse’lar bile Eden’i evlerine davet etmiştir. Hararetle tartıştığı yargıç bile kendisini evine çağırmıştır. Bu insanlardan gördüğü sahte ilgi Martin’i iyice karamsarlığa sürükler. Çünkü ona göre başarısız olduğu dönemde kaleme aldıkları ile şimdi kendisini tanınan bir yazar yapan yazdıkları arasında en ufak bir fark bulunmamaktadır. “O kitaplar yazılmıştı.” der kendi kendine. Gerçekten de öyledir. Sanki sihirli bir değnek yardımıyla eğitimsiz, kaba, hoyrat Martin gitmiş; yerine birden bire eğitimli, kültürlü, beyefendi Martin gelmiştir. İşçi sınıfından azade edilerek burjuva sınıfına dâhil olmuştur. Fakat Martin’e göre kendisi hiç değişmemiştir. Bir zamanların işçi Martin’i neyse şimdiki burjuva Martin de odur. Eski hayatının deli dolu günlerine dönemez, yeni hayatının ise getirdiklerini kabullenemez. Arafta asılı kalmış, yazma isteğini tamamen kaybetmiştir. Tüm heyecanları, arzuları, içinde gürül gürül çağlayan yaşama sevinci yitip gitmiştir. Onca çabanın onca uğraşın koca bir hiçe dönüştüğünü görmek hüzün vericidir. Yaşadığı ruhsal buhranı sonlandırmakta Martin’e düşecektir. Ne de olsa o; deli dolu gençliği ile kafasına estiği gibi yaşayan, zihninde kurduğu hayallerini gerçekleştirmeyi başaran, yüreğinde ise kimsenin daha önce tadamadığı aşka ulaşan üstinsandır. İçinden geldiği gibi özgürce yaşamayı nasıl başardıysa, yine kendi bildiği gibi canına kıymayı da öyle başaracaktır. Çünkü Martin Eden’a pranga vurulamaz, Çünkü Martin Eden başkaldırının simgesidir.

    Saygılarımla.
  • O anda Tanrı’nın ilk kelamını hatırladım:
    “İnsanda ne var öğren?”
    İnsanda sevgi olduğunu anlamıştım.
  • Biliyorum ki insanlar sadece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünse de aslında onlara hayat veren tek şey "sevgi"dir.Seven Tanrı'ya ; Tanrı sevene yaklaşır.Sevgiyi var eden sadece odur çünkü.
  • 112 syf.
    ·3 günde·8/10
    Tolstoy "İnsan ne ile yaşar?" sorusunun cevabını kısa ve akıcı iyiliği, ahlaklı birey olmayı ve sevginin önemini vurgulayan 6 adet ibretlik öykü ile vermeye çalışıyor. Mutluluk, aç gözlülük, paylaşmak, dostluk yani kısacası hayatla ilgili çok mühim dersler veriyor ve sizi oldukça fazla düşünmeye sevkediyor.
    Kardeşçe, barış içinde yaşamanın öneminden bahsediyor.

    Hırslarımızın, sabırsızlığımızın ve doyumsuzluğumuzun dizginlenmesi gerektiğini anlatıyor ve temel de şu üç soruya kıssadan hisse veren hikeyelerle cevap veriyor. Bunlar; "İnsana yön veren şey nedir?", "İnsana ne verilmemiştir? "ve "İnsan ne ile yaşar?"

    Her yaştan insanın okuyabileceği kendine dersler çıkarabileceği hoş bir kitap olmuş.

    Kitapla kalın, kalbinizden sevgi eksik olmasın, keyifli okumalar...
  • "Kim ki dünyevi malları görüp kardeşinin ihtiyaç duyduğuna gözlerini yumarsa o, içindeki Tanrı'ya karşı nasıl sevgi duyabilir ki? Küçük evlatlarım, sevgiyi sözde ya da kelimelerde değil; davranışta ve gerçekte yaşayalım."
    1 YUHANNA 3:17-18