• Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    1. Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    3. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

    4. Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr(1) yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı(2) da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

    (1) “Zıhâr”, bir kimsenin eşine, “Sen, bana anamın sırtı gibisin” demek sûretiyle, onu kendisine haram kılması demektir. Cahiliye döneminde zıhar yapmak, kadını kocasına ebediyen haram kılardı. İslâm ise kefaret uygulamasıyla, bu haramlığın ortadan kalkacağı hükmünü getirdi. Kefaret uygulamasının nasıl yapılacağı, Mücâdele sûresinin 2-4. âyetlerinde açıklanmaktadır.

    (2) Cahiliye Arapları, evlatlıklarını öz çocukları gibi kabul ederlerdi. Evlatlıklar, asıl babasının adıyla değil, evlat edinenin adıyla anılır ve onun mirasından öz çocuğu gibi pay alırdı. Âyetler, söz konusu bu uygulamayı kaldırmaktadır.

    5. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    6. Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler.(3) Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır.

    (3) Hicretten sonra müslümanlar din kardeşleri olarak birbirlerine varis oluyorlardı. Bu âyette, veraset sebebinin akrabalık olduğu, din kardeşliğinin miras sebebi olmaktan çıkarıldığı ifade edilmektedir.

    7. Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık.

    8. (Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır.

    9. Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.(4)

    (4) Bu âyet ve devamında Hendek Savaşı’ndan söz edilmektedir. Kureyş kabilesi ve müttefikleri Medine’yi kuşatmışlar, müslümanlar da savunma amacıyla şehrin stratejik bir yerine hendek kazmışlardı. Nihayet bir gece şiddetli esen bir fırtına sonucunda, düşman bozularak çekilmek zorunda kalmıştı.

    10. Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

    11. İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

    12. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı.

    13. Hani onlardan bir grup, “Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

    14. Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

    15. Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

    16. De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız.”

    17. De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

    18,19. Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, “Bize gelin” diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah’a kolaydır.

    20. Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.

    21. Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.

    22. Mü’minler, düşman birliklerini görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.

    23. Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.

    24. Bunun böyle olması Allah’ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırması, dilerse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    25. Allah, inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü’minlere kâfi geldi. Allah, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

    26. Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

    27. Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    28. Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a(5) vereyim ve sizi güzelce bırakayım.”

    (5) Mut’a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para ya da maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 49. âyetine bakınız.

    29. “Eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

    30. Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır.

    31. İçinizden kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

    32. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.

    33. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

    34. Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.

    35. Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

    36. Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.

    37. Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.(6)

    (6) Bu âyette adı geçen Zeyd, Hz. Peygamber’in kölelikten azat ederek evlat edinmiş olduğu Zeyd b. Hârise’dir. Hz. Peygamber, onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmişti. Ancak aralarında başlayan geçimsizlik sebebiyle Zeyd, Hz. Peygamber’e gelerek eşini boşamak istediğini söylüyordu. Hz. Peygamber, bu boşanmanın uygun olacağını düşünmekle beraber dedikodu çıkmasından çekindiği için Zeyd’e, eşini boşamamasını söylüyordu. Ancak daha sonra Zeyd, eşini boşamıştı. Bu boşamadan sonra Allah, Zeyneb’i Hz. Peygamber’e eş yapmıştı. O güne kadar Araplar evlat edindikleri kimseyi öz evlatlarıyla bir tutuyorlar, onların boşadıkları eşleriyle evlenmiyorlardı. Bu uygulama Arapların bu âdetini ortadan kaldırmıştır.

    38. Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

    39. Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.

    40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    41. Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.

    42. O’nu sabah akşam tespih edin.

    43. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

    44. Allah’a kavuşacakları gün mü’minlere yönelik esenlik dileği “Selâm”dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır.

    45,46. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

    47. Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

    48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

    49. Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikâhlayıp, sonra onlara dokunmadan (cinsel ilişkide bulunmadan) kendilerini boşadığınızda, onlar üzerinde sizin sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Bu durumda onlara mut’a(7) verin ve kendilerini güzel bir şekilde bırakın.

    (7) Mut’a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para veya maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 28. âyetine bakınız.

    50. Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    51. Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    52. Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.

    53. Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.

    54. Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

    55. Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.

    56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar.(8) Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.

    (8) Peygambere Allah’ın salât etmesi, rahmet etmesi; meleklerin salât etmesi, şanının yüceltilmesini dilemeleri; mü’minlerin salât etmesi ise, dua etmeleri anlamını ifade eder.

    57. Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.(9)

    (9) Allah’ı incitme ifadesi mecâzî bir kullanımdır. Allah’ın hoşnut olmayacağı işler yapmak, Allah’a uygun düşmeyecek nitelemelerde bulunmak demektir.

    58. Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

    59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    60,61. Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.

    62. Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.

    63. İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

    64. Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.

    65. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

    66. Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler.

    67. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”

    68. “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”

    69. Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

    70,71. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.

    72. Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.(10)

    (10) İnsanın yüklendiği emanet, başta akıl, irade ve iradeyi serbestçe kullanmanın gerektirdiği sorumluluklardır. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendine hem de çevresine zulmetmiş ve cehalete düşmüş olur. Âyette insan türünün bir özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlık göstermeye yatkın olduğuna işaret edilmektedir.

    73. Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Fransız felsefeci ve toplumbilimci leaf; Baudriallard da “Tüketim Toplumu” adlı eserinde nesneler tarafından insanların
    kendini nasıl esir ettiğini şu sözleriyle açıklıyor:

    “Bugün tüm çevremizde nesnelerin, hizmetlerin, maddi malların çoğaltılmasıyla oluşturulmuş ve insan türünün ekolojisinde bir tür temel dönüşüm oluşturan akıl almaz bir tüketim ve bolluk gerçekliği var. Daha doğrusu, bolluk içindeki insanlar artık, tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda."
  • 271 syf.
    GERÇEK OLMASINI İSTEMEYECEĞİN KADAR ÇOK ACI...
     
    İnceleme yazmak benim için hiç bu kadar zor olmamıştı, kitap hakkında bir fikir sunmak yazısı olsun bu, inceleme yazmak günler geceler süreler, sayfalar sürer. Oturup tartışmamız gerekir, araştırmalar yapmak gerekir.
    Başlıyorum;
    "Biz ekranların arkasındaki zengin adamların aletleriyiz. İpleri çektiklerinde dans eden kuklalarız. Yeteneklerimiz, imkanlarımız ve yaşamlarımız tümden diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz."

    Hiç duygularınızın, hayat tarzınızın, yaşam şeklinizin, yediğinizin, içtiğinizin bir belirleyeni olduğunu düşündünüz mü? Kitleleri kontrol eden bir gücün etkisi altında kalma ihtimaliniz var mıdır?
    Son zamanlarda şiddetin artmasına tepki göstersekte duyarsızlaşmıyor muyuz?
    Kendini yeni baştan tanımaya ne dersin? Benimle birlikte büyük düşünmeye.. Böyle şeylerin gerçeklektikten uzak olduğunu düşünüyorsun belki de. Zihin kontrolü mü peh, bir dizi izleyip etki altında kalmak mı aslaaa. İstersen biraz daha büyük düşünelim.

    "Adlarını duymadığımız adamlar tarafından yönetiliyoruz, zihinlerimiz kalıba sokuluyor, beğenilerimiz biçimlendiriliyor, fikirlerimiz öneriliyor"....

    Cehaletin artması, insanın duyarsızlaşması, eğitimin niteliksizleşmesi, hislerin değer kaybetmesi... hepsini bir kere daha düşün. Şikayetlerin var mı seninde dünyaya dair, hayata dair? Yoksa hızla geçen resimlere dalmış geri kalanı umursamayanlardan mısın? Platonun bahsettiği teoremin aynısı bir dünya misali. Görüntüleri gerçek sandığımız bir dünya, birileri bizi kandırıyor olabilir mi?

    Kitlelerin hangi parçasısın? Kolayca şekil alanlardan mı? Umutsuzluğa ya da intihara meylettirdikleri insanlar olduğunu biliyor muydun?
    Çok soru sordum, biliyorum. Ben de sorularla dolu zihnimle çevirdim sayfaları. Bazı sayfaları okumak cidden ağır geldi bana. Yeni dünya düzenini hayal ettim. Kurmak istedikleri düzende istenmiyoruz, bu yüzden bizi, seni yönetmek istiyorlar. Bu sebeple kendi rızası dışında yüzlerce kadın kısırlaştırılmış..

    Dünya elitinin ajanları, yeryüzü halkına karşı savaşa girmiş durumda. Bir felsefeleri bile var, "kitle denetim felsefesi." İnsanın kendini ve gerçekliği algılayışını bile yeniden tasarlamak üzerine kurulu. Ne kadar denetlenirsen o kadar iyi. Meselâ, gece yarılarına kadar süren en verimli saatlerini almayı isteyen dizileri izlemeyi seviyor musun?

    Bazı hikâyeler okudum, arşivlerde olan, kaynakları sağlam hikayeler. Anlattıklarının doğru olma ihtimali ürkütücüydü.

    Bu tarz deneyler için savaşlar çok elverişlidir. Örneğin Vietnam, hitlerin yahudi kıyımı. Şu an Doğu Türkistan'da yaşanılan şeyleri bile tam bilmiyoruz. Savaş, bunu başlatanlara insanları tepe tepe kullanma hakkını veriyor...
    Gerçek kurbanların hikayelerini saçma diye bir yana bırakmak, gerçeğin gizlenmesine de neden olabilir.

    "Zihin kontrolüyle ilgili teknik yeterliliğin devasa adımı, elektromanyetik enerjinin insanların uzaktan denetlenmesi, sakatlanması ya da öldürülmesinde kullanılabilmesiyle gerçekleşti." (Nikola Tesla)
    "Uyumaya yönelik zihinsel iletiye 1 dk içinde itaat edildi."
    "Çok sayıda araştırmacı daha başarılı sonuçlar almaya başladıkları bir noktada, çalışmalarının kendilerinden alındığı benzer hikâyeler anlatıyor."
    Biliyorum alıntılarla dolu incelemeler pek sevilmez, ama araştırma ve incelemelerle dolu bir kitap için bu pek mümkün olmuyor..

    Psikaytri bilimini, tıp, mühendislik bütün bunların kötü ellerde tehlikeli olabileceğini düşünmüş müydünüz? Gördüğünüz gibi, ne yazık ki bilimi kendi lehlerine çevirdiklerinde ortaya pek iç açıcı sonuçlar çıkamayabiliyor..
    Elektromanyetik silahların deney alanından öteye taşınıp, yurttaşlar üzerine kullanıldığı oldu mu acaba? Savaş içindeki bir çok ortadoğu ülkesinde kullanılan kimyasal silahlar bunun cevabını veriyor.
    Aynı zamanda basit bir depresyon sebebiyle psikyatra başvuran bazı şanssız insanlar korkunç deneylere maruz kalabilmiş. Bunu kendi ülke vatandaşına yapabilmekle başlıyor yanlışlar silsilesi.

    Mesela kitaptan bir başlık seçelim, "Işın Savaşı"  olsun, sadece minik bir delil sunalım;
    "Eylül 1987'de, elektromanyetizm üzerine bir konferansta Puharich şöyle söylüyor:
    "1981'de ABD hükümeti kapsamlı ELF savaşına girdi; Avustralya ve Afrika'da tüm büyük vericileri kurdu, bu vericiler hala fââl; her şey gizlenmiş, kimse bir şey söylemiyor." ELF dalgaları olup olabilecek en düşük frekans, engellenmesi olanaksız. Üstelik kanser hastalığına bile sebep olabiliyorlar.

    Her başlığın altında oturup konuşmamız lazım. Hepsi önemli şeylerden bahsediyor. Şunu da bilmelisiniz ki, bugün ki internet dediğimiz şey ortak bir bilgiler ağı sunuyor ama biz onu kullanırsak. Onun bizi olumsuz kullanma ihtimali de var, sonsuz bir deniz gibi. Arka planda bize sunulan bilgilerin çok daha detayını görenler var. Yaptığınız aramalardan, yönelimlerinizden sizi tanıyorlar. Tek dünya beyni oluşturmaya çalışıyorlar.

    Son yüzyılın süratlenen ilerleyişinden bir anlam çıkaran özgür ve hızlı eylem sevdalısı olan yönetici, elit, gelecek 20 yıl içinde insan türünün bedenleri ve zihinleri üzerinde, tam bir kontrolü etkili olarak gerçekleştirecek. Belki de çoktan gerçekleştirdi bile.

    İşte oldurulmak istenen yeni insan bu, bedeni ve zihni çalınmış, ruhu olduğunu düşündüğü hayvan dürtülerine indirgenmiş. Gerçeklik algısı elekronik imajlarla desteklenmiş, örümcek ağı gerçekliği asla algılamayacağı biçimlerle önüne sunulmuş. Mutluluk bir tüple, elektronik bir bağlantıyla ulaşılır hâle getirilmiş.
    " Zihin kontrolü ve insan kontrolü için ileri teknolojinin yaratılmasıyla, bu sayfalardaki şiddetin ezberden okunması gibi bir cehennemin kıyısında duruyoruz." Şiddet artık size de bütün yönleriyle bildiğimiz bir tanıdık gibi gelmiyor mu?

    Ee ne olacak şimdi? Bu kontrolleri durduramazsak tek insan türü olacak moronlar ve ahmaklar, özgürlüğün varlığını bile unutacak. Sahiden özgür müsünüz? Sahiden acıyı hissediyor musunuz? İzlediğiniz binlerce videodan elinizde neler kaldı? Elektrik gidince mum yakabilecek misiniz karanlığınıza? Kendinize ait bir tane hayaliniz, düşünceniz var mıdır? Markalar bir hapishane, kozmetik bir hapishane sayılmaz mı? Özgür müsün?
    Bu kitabı okuduktan sonra insan eyleme geçmek zorunda hissediyor kendini. Temkini elden bırakası gelmiyor. Yasa dışı ve şiddet içerikli en ufak şeye dahi karşı olmak, bir duruşu olmaktır. Özgürlüğümüze, insanlığa yönelik saldırılara karşı kendimizi korumalıyız. Bu kitlesel kontrolü sonlandırmalıyız.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey Peygamber! Allah'a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    3. Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

    4. Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr(1) yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı(2) da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

    (1) "Zıhâr", bir kimsenin eşine, "Sen, bana anamın sırtı gibisin" demek sûretiyle, onu kendisine haram kılması demektir. Cahiliye döneminde zıhar yapmak, kadını kocasına ebediyen haram kılardı. İslâm ise kefaret uygulamasıyla, bu haramlığın ortadan kalkacağı hükmünü getirdi. Kefaret uygulamasının nasıl yapılacağı, Mücâdele sûresinin 2-4. âyetlerinde açıklanmaktadır.
    (2) Cahiliye Arapları, evlatlıklarını öz çocukları gibi kabul ederlerdi. Evlatlıklar, asıl babasının adıyla değil, evlat edinenin adıyla anılır ve onun mirasından öz çocuğu gibi pay alırdı. Âyetler, söz konusu bu uygulamayı kaldırmaktadır.
    5. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    6. Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü'minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah'ın Kitab'ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü'minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler.(3) Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap'ta yazılıdır.

    (3) Hicretten sonra müslümanlar din kardeşleri olarak birbirlerine varis oluyorlardı. Bu âyette, veraset sebebinin akrabalık olduğu, din kardeşliğinin miras sebebi olmaktan çıkarıldığı ifade edilmektedir.
    7. Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh'tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa'dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık.

    8. (Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır.

    9. Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.(4)

    (4) Bu âyet ve devamında Hendek Savaşı'ndan söz edilmektedir. Kureyş kabilesi ve müttefikleri Medine'yi kuşatmışlar, müslümanlar da savunma amacıyla şehrin stratejik bir yerine hendek kazmışlardı. Nihayet bir gece şiddetli esen bir fırtına sonucunda, düşman bozularak çekilmek zorunda kalmıştı.
    10. Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah'a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

    11. İşte orada mü'minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

    12. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, "Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar" diyorlardı.

    13. Hani onlardan bir grup, "Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün" demişti. Onlardan bir başka grup da, "Evlerimiz açık (korumasız)" diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

    14. Eğer Medine'nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

    15. Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

    16. De ki: "Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız."

    17. De ki: "Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah'tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?" Onlar kendilerine Allah'tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

    18,19. Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, "Bize gelin" diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah'a kolaydır.

    20. Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.

    21. Andolsun, Allah'ın Resûlünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.

    22. Mü'minler, düşman birliklerini görünce, "İşte bu, Allah'ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir" dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.

    23. Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.

    24. Bunun böyle olması Allah'ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırması, dilerse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    25. Allah, inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü'minlere kâfi geldi. Allah, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

    26. Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

    27. Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    28. Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: "Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut'a(5) vereyim ve sizi güzelce bırakayım."

    (5) Mut'a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para ya da maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 49. âyetine bakınız.
    29. "Eğer Allah'ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır."

    30. Ey Peygamber'in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah'a göre kolaydır.

    31. İçinizden kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

    32. Ey Peygamber'in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.

    33. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

    34. Siz evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.

    35. Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkekler, Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

    36. Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.

    37. Hani sen Allah'ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, "Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah'tan sakın" diyordun. İçinde, Allah'ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü'minlere bir zorluk olmasın. Allah'ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.(6)

    (6) Bu âyette adı geçen Zeyd, Hz. Peygamber'in kölelikten azat ederek evlat edinmiş olduğu Zeyd b. Hârise'dir. Hz. Peygamber, onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmişti. Ancak aralarında başlayan geçimsizlik sebebiyle Zeyd, Hz. Peygamber'e gelerek eşini boşamak istediğini söylüyordu. Hz. Peygamber, bu boşanmanın uygun olacağını düşünmekle beraber dedikodu çıkmasından çekindiği için Zeyd'e, eşini boşamamasını söylüyordu. Ancak daha sonra Zeyd, eşini boşamıştı. Bu boşamadan sonra Allah, Zeyneb'i Hz. Peygamber'e eş yapmıştı. O güne kadar Araplar evlat edindikleri kimseyi öz evlatlarıyla bir tutuyorlar, onların boşadıkları eşleriyle evlenmiyorlardı. Bu uygulama Arapların bu âdetini ortadan kaldırmıştır.
    38. Allah'ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

    39. Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah'ın vahiylerini tebliğ eden, Allah'tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.

    40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    41. Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin.

    42. O'nu sabah akşam tespih edin.

    43. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.

    44. Allah'a kavuşacakları gün mü'minlere yönelik esenlik dileği "Selâm"dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır.

    45,46. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

    47. Mü'minlere kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

    48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

    49. Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikâhlayıp, sonra onlara dokunmadan (cinsel ilişkide bulunmadan) kendilerini boşadığınızda, onlar üzerinde sizin sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Bu durumda onlara mut'a(7) verin ve kendilerini güzel bir şekilde bırakın.

    (7) Mut'a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para veya maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 28. âyetine bakınız.
    50. Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü'minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber'e bağışlayan, Peygamber'in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü'minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    51. Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    52. Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.

    53. Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber'in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah'ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.

    54. Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

    55. Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü'min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.

    56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar.(8) Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.

    (8) Peygambere Allah'ın salât etmesi, rahmet etmesi; meleklerin salât etmesi, şanının yüceltilmesini dilemeleri; mü'minlerin salât etmesi ise, dua etmeleri anlamını ifade eder.
    57. Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.(9)

    (9) Allah'ı incitme ifadesi mecâzî bir kullanımdır. Allah'ın hoşnut olmayacağı işler yapmak, Allah'a uygun düşmeyecek nitelemelerde bulunmak demektir.
    58. Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

    59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    60,61. Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine'de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.

    62. Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.

    63. İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah katındadır." Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

    64. Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.

    65. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

    66. Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, "Keşke Allah'a ve Resûl'e itaat edeydik" diyecekler.

    67. Yine şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar."

    68. "Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat."

    69. Ey iman edenler! Siz Mûsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

    70,71. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.

    72. Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.(10)

    (10) İnsanın yüklendiği emanet, başta akıl, irade ve iradeyi serbestçe kullanmanın gerektirdiği sorumluluklardır. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendine hem de çevresine zulmetmiş ve cehalete düşmüş olur. Âyette insan türünün bir özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlık göstermeye yatkın olduğuna işaret edilmektedir.
    73. Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve Allah'a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    1. Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    3. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

    4. Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr(1) yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı(2) da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

    (1) “Zıhâr”, bir kimsenin eşine, “Sen, bana anamın sırtı gibisin” demek sûretiyle, onu kendisine haram kılması demektir. Cahiliye döneminde zıhar yapmak, kadını kocasına ebediyen haram kılardı. İslâm ise kefaret uygulamasıyla, bu haramlığın ortadan kalkacağı hükmünü getirdi. Kefaret uygulamasının nasıl yapılacağı, Mücâdele sûresinin 2-4. âyetlerinde açıklanmaktadır.

    (2) Cahiliye Arapları, evlatlıklarını öz çocukları gibi kabul ederlerdi. Evlatlıklar, asıl babasının adıyla değil, evlat edinenin adıyla anılır ve onun mirasından öz çocuğu gibi pay alırdı. Âyetler, söz konusu bu uygulamayı kaldırmaktadır.

    5. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    6. Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler.(3) Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır.

    (3) Hicretten sonra müslümanlar din kardeşleri olarak birbirlerine varis oluyorlardı. Bu âyette, veraset sebebinin akrabalık olduğu, din kardeşliğinin miras sebebi olmaktan çıkarıldığı ifade edilmektedir.

    7. Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık.

    8. (Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır.

    9. Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.(4)

    (4) Bu âyet ve devamında Hendek Savaşı’ndan söz edilmektedir. Kureyş kabilesi ve müttefikleri Medine’yi kuşatmışlar, müslümanlar da savunma amacıyla şehrin stratejik bir yerine hendek kazmışlardı. Nihayet bir gece şiddetli esen bir fırtına sonucunda, düşman bozularak çekilmek zorunda kalmıştı.

    10. Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

    11. İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

    12. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı.

    13. Hani onlardan bir grup, “Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

    14. Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

    15. Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

    16. De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız.”

    17. De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar.

    18,19. Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, “Bize gelin” diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah’a kolaydır.

    20. Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.

    21. Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.

    22. Mü’minler, düşman birliklerini görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.

    23. Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.

    24. Bunun böyle olması Allah’ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırması, dilerse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    25. Allah, inkâr edenleri, hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü’minlere kâfi geldi. Allah, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

    26. Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

    27. Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    28. Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a(5) vereyim ve sizi güzelce bırakayım.”

    (5) Mut’a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para ya da maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 49. âyetine bakınız.

    29. “Eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

    30. Ey Peygamber’in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allah’a göre kolaydır.

    31. İçinizden kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

    32. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.

    33. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

    34. Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.

    35. Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

    36. Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.

    37. Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.(6)

    (6) Bu âyette adı geçen Zeyd, Hz. Peygamber’in kölelikten azat ederek evlat edinmiş olduğu Zeyd b. Hârise’dir. Hz. Peygamber, onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmişti. Ancak aralarında başlayan geçimsizlik sebebiyle Zeyd, Hz. Peygamber’e gelerek eşini boşamak istediğini söylüyordu. Hz. Peygamber, bu boşanmanın uygun olacağını düşünmekle beraber dedikodu çıkmasından çekindiği için Zeyd’e, eşini boşamamasını söylüyordu. Ancak daha sonra Zeyd, eşini boşamıştı. Bu boşamadan sonra Allah, Zeyneb’i Hz. Peygamber’e eş yapmıştı. O güne kadar Araplar evlat edindikleri kimseyi öz evlatlarıyla bir tutuyorlar, onların boşadıkları eşleriyle evlenmiyorlardı. Bu uygulama Arapların bu âdetini ortadan kaldırmıştır.

    38. Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

    39. Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.

    40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    41. Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.

    42. O’nu sabah akşam tespih edin.

    43. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

    44. Allah’a kavuşacakları gün mü’minlere yönelik esenlik dileği “Selâm”dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır.

    45,46. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

    47. Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

    48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

    49. Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikâhlayıp, sonra onlara dokunmadan (cinsel ilişkide bulunmadan) kendilerini boşadığınızda, onlar üzerinde sizin sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Bu durumda onlara mut’a(7) verin ve kendilerini güzel bir şekilde bırakın.

    (7) Mut’a, koca tarafından, boşadığı eşine verilen para veya maldır. Konu ile ilgili olarak ayrıca bu sûrenin 28. âyetine bakınız.

    50. Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    51. Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    52. Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir.

    53. Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.

    54. Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

    55. Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mü’min kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla şahittir.

    56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar.(8) Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.

    (8) Peygambere Allah’ın salât etmesi, rahmet etmesi; meleklerin salât etmesi, şanının yüceltilmesini dilemeleri; mü’minlerin salât etmesi ise, dua etmeleri anlamını ifade eder.

    57. Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.(9)

    (9) Allah’ı incitme ifadesi mecâzî bir kullanımdır. Allah’ın hoşnut olmayacağı işler yapmak, Allah’a uygun düşmeyecek nitelemelerde bulunmak demektir.

    58. Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

    59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    60,61. Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.

    62. Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.

    63. İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

    64. Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.

    65. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

    66. Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler.

    67. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”

    68. “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”

    69. Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

    70,71. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.

    72. Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.(10)

    (10) İnsanın yüklendiği emanet, başta akıl, irade ve iradeyi serbestçe kullanmanın gerektirdiği sorumluluklardır. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendine hem de çevresine zulmetmiş ve cehalete düşmüş olur. Âyette insan türünün bir özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlık göstermeye yatkın olduğuna işaret edilmektedir.

    73. Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Ölüm hayatı yalanlamaktadır. Ölümün gerçekliği, hayatın varoluşsal taşkınlığını ve bitmeyen çokluktaki görkemli illüzyonunun gerçeklik iddiasını kökten çürütmektedir. İnsanların üreme istenci ise ölümü yalanlamaya çalışmanın içgüdüsel bir gayretinden ibarettir. Bütün kitlelerdeki iki cinsli insan türünün birbirini bulup ölüme meydan okurcasını bir aşk fermanı ilan edip evlenerek bundan bir üreme meyvesi meydana getirmesi "Ölüme karşı biz hayattayız! Aşkımız ölümsüz ve ölüm yalandır! Hayat gerçektir!" iddiasının zavallıca bir formunu teşkil etmektedir. Bütün kitleleri zavallılaştıran üreme, aileyle türeme ve ondan büyüme arayışındaki mücadelenin insanı bitâb düşürmesidir. Bugün gördüğümüz her bir insan, yaşam döngüsünün(samsara) ölüme rağmen sadece önceki varoluşlardan kalma bir eser olarak tekrar meydana getirici bir eser olmasından ibarettir. Yaşam döngüsündeki acıyı kesmek, insanın öncelikle üreme, yaşamak istenci ve hayata türünü bırakma istencini bırakıp kendisine bunları aşılamasından geçmektedir. Yani tek çare insanın türünün devamlılığını önce azaltmak sonra ise yok etmekte kalmaktadır. Tanrı türünün sonunu getirmeyen insanlığı kıyameti getirmekle bu yüzden tehdit etmiştir.
  • "İnsana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi,
    aklın küçük düşürülmesidir.
    Elsa Morante (1)"

    Türkiye’de iri harflerle, çok iddialı cümlelerle topluma pazarlanan, sağdan sola bütün kültür-sanat mecralarında sürekli olarak okurun bilincine pompalanan kitaplar ve yazarlar vardır.

    *

    Pazarlama dili ve edebiyatı

    -21. yüzyıla kalacak birkaç yazardan birisi…

    -Doğu’nun Kafkası…

    -Kusursuz bir dil işçiliği, alt ve üst katmanlarıyla büyük bir bilinç…

    -Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri…

    -Ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası…

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit, yazar Hasan Ali Toptaş için çeşitli yerlerde “bu sloganları” kullanmıştır. 

    Bu sloganlar, içeriğinden bağımsız olarak her şeyden önce pazarlama dilidir; bir yazarı tanımlamaktan çok bir metayı pazarlamak için kullanılan reklam dilidir.

    Okuru, daha kitabı okumadan güdüleyen, daha en baştan kitapta keramet aramaya iten akıl köreltici ifadelerdir.

    H. A. Toptaş, Forbes Dergisi’ne göre 2016 yılında en çok kazanan yazarlar arasında 12. sıradadır; kitapları yüz bin adet satmış,  cirosu iki milyonu geçmiştir. (2) Karşımızda çok satan ya da çok okunan, sağdan sola bütün kültür sanat mecralarında okura önerilen, neredeyse hakkında çıkmış bütün yazılarda övülen, kitapları üzerine tezler yazılan bir yazar vardır.

    “Bu kadar övülüyorsa demek ki iyi yazıyordur,” ya da “Koskoca profesör, böyle diyorsa demek ki iyi bir şeydir,” diye güdülendiğinizde okuduğunuz metnin ne olduğunu analiz etmeniz olanaksızdır. Bu metinlerin gerçekten ne olduğunu anlamak için her şeyden önce hemen her kanaldan topluma sistematik olarak pompalanan bu sloganlardan sıyrılmak gerekir.

    Bu güdülenmeden ve piyasanın okura dayattığı bu “zorunlu seçim”den kendimizi sıyırarak H. A. Toptaş’ın metinlerini ele alalım.  H. A. Toptaş’ın metinleri ne anlatmaktadır?

    *

    Okurun hipnotize olma hakkı

    Hasan Ali Toptaş’ın Balkon adlı öyküsü şu cümleyle başlar:

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.” (3)

    Nasıl bir kuşluk vakti?

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti…”

    Burada bir imge yığını var; ancak bu yığındaki imgelerin birbiriyle herhangi bir ilişkisi, ortak bir yönü ya da belirli bir yönü yoktur. Sadece aynı cümlede ardışık olarak yan yana öylece dururlar.

    Bunca abartılı dolayımla kurulan yan cümlenin sonunda ne oluyor peki?: “Balkonda oturuyorduk,” temel cümlesine varıyoruz. Cümle, zihnimizde ne bir resme ne de bir anlama dönüşebiliyor.

    *

    H.A. Toptaş’tan bir diğer alıntı:

    “Belki de, atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı zaman.” (3)

    Zaman neydi? Yanıt:

    “Atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı.”

    Türkçede kirpiğin değil, gözün kırpıldığını bir kenara koyarsak, imgesel dili okurun kafasına bu şekilde boca ettiğinizde yaratacağınız tek şey HİPNOZdur.

    “Evimiz tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca. Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen âlemlerde geziniyordu sanki.” (4)

    “Her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanan ev” ne demektir? Süslü, ağdalı bir şiirsel dil için anlamın, hatta zihinde oluşacak son resmin feda edildiğini görüyoruz.

    *

    Başka bir alıntı:

    "Üstelik, rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün, öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu. Ya da, şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği, sargıların şekline bürünmüş yumuşak dille usul usul okşarcasına..." (5)

    Eğretileme ve imge yığını bittiğinde kimin, neyi, nerede, nasıl yapacağı hakkında ne bir resim ne de bir anlam oluşuyor zihnimizde.

    “Rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gül” nasıl bir güldür? Neyi temsil eder? “Öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğa” nasıl su verilir? Burada tam olarak ne oluyor, hiçbir fikrimiz yok.  “Sargıların şekline bürünmüş yumuşak dil” nedir? Bu dille “yarı uykulu gelecek” nasıl “usul usul” okşanır?

    H. A. Toptaş metinlerinde bu tür örneklerden bolca rastlanır.

    *

    Sorgulamayın, büyülenin!

    “Yazar burada ne diyor?” ya da “Bu cümlelerin anlamı nedir?” diye boşuna kafanızı yormayın. Üzerinde ne kadar düşünürseniz düşünün bir yararı olmayacaktır. Çünkü bu tür cümleleri çözümleme, inceleme ya da anlama olanağımız yok.

    Akıl ile bu cümleler karşısında yapacağımız bir şey yok.

    Bu yargı, bir yakıştırma ya da bir kötüleme değil, H. A. Toptaş’ı “yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri” , “20. yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası” olarak tanımlayan Yıldız Ecevit’in iddiasıdır.

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit H.A. Toptaş’ın romanı için şöyle der:

    “Görecelik, belirsizlik ve olasılık gibi kavram­larla çizilen yeni gerçekliği kurmaca düzleme taşıyan edebiyat ürünleri, uyumdan çok uyumsuzluğu yansıtırlar;  heterojen bir yapıları vardır; onları tek bir anlam çerçevesinde dizginlemek olanaksızdır; her yöne çekilebilen açık yapıtlardır bunlar; çözümlenemezler; Derrida’nın dediği gibi, aporia’ da düğümlenirler.” (6)

    Aporia felsefe sözlüğünde şöyle açıklanmaktadır:  Bir araya getirildiklerinde tutarsızlık arz eden bir grup önermenin yarattığı zihinsel karışıklık, bilişsel karmaşa hâli. (7)

    *

    Peki bu metinleri nasıl incelemeliyiz ya da değerlendirmeliyiz? Y. Ecevit’e göre bu metinleri çözümleyemiyoruz.

    Çözümlenemiyor, çözümlenemediğinden bir analiz yapamıyoruz.

    Çözümleyemediğimiz ve analiz edemediğimizden eleştirme olanağımız da yok.

    Bu, aklın iptalini talep etmektir.

    Y. Ecevit, “aporiada düğümlenmiş” derken kastettiği şeyi açıklama zahmetine girmez.

    O kadar büyük metinler ki anlam veremiyorsunuz!

    Anlam veremiyorsunuz çünkü bu metinler büyük metinler!

    Y. Ecevit, böylece okuru bir totolojiye mahkûm eder.

    Y. Ecevit’in yaptığı şey, bu metinlere kutsal metin muamelesi yapmaktır. Bu mantık, bütünüyle mit yaratmaya hizmet eder. Y. Ecevit’in bu yaklaşımı logosa değil, mitosa sırtını dayar.

    Böylelikle eleştirel akıl yasaklanır. H. A. Toptaş’ın metinlerini, okurun ya da eleştirmenin eleştirel referanslarını geçersizleştiren bir yere koyar.

    Anlam arayamıyorsunuz.

    Herhangi bir yöntemle analiz edemiyorsunuz. Hiçbir şekilde sorgulayamıyorsunuz.

    Sadece kendi kendini oluşturan, referansı yine kendisi olan, “kendinden menkul” metinlerdir bunlar.

    *

    Özne yok, sadece metin var!

    Prof. Dr. Y. Ecevit, H.A. Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz kitabı için şu yorumu yapar:

    “Anlatıda özgür bir birey gibi davranan tek güçlü roman kişisi ise, özde metnin kendisidir. Birbirlerine dönüşüp duran roman kişileri, sonunda bu güçlü odağın çekimine girerler, edebiyatın kendisine, metne dönüşürler.” (8)

    Özne artık metnin kendisidir.

    Yine Bin Hüzünlü Haz kitabında şöyle bir ifade vardır:

    “Aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor.” (9)

    Bu dünya sadece kelimelerden mi oluşuyor? Bu doğru mu? Gerçeklik dediğimiz şey sadece kelimeler mi?

    Edebiyatın merkezine metnin konulması ve öznenin kovulmasıdır bu.

    İnsan yok, toplum yok, birey yok, hayat yok. Ne var peki? Metin var!

    “Öznenin ölümü” postmodern felsefenin en bilindik klişelerinden biridir.

    Öznenin yerine bir sürü şey koyarlar: dil, yapı, metin vs.

    Akıl düzleminde bu metinlere yaklaşamıyoruz. Peki, bu metinler karşısında okur ne yapabilir? Okurun bu metinler karşısında tek bir seçeneği vardır:

    HİPNOZ OLMA hakkı! Bu metinlerden bol bol büyülenebilirler.

    Bu TAM TAMINA MİSTİSİZMDİR.


    Sunulan dünya, belirsiz, mistik, obsküranist (bilmesinlercilik), akıl dışı, gerçekliğin ve gerçeklik duygusunun küçümsendiği bir dünyadır.

    *

    Ayşe Güren’in, “Ulvi HAT Sanatında Akıl Ne Yana, Aydınlanma Ne Yana Düşer?” (10) ve “Kuşlar Yasına Gider: Acemiliklerle Dolu Bir Roman” (11)başlıklı iki yazısı, Hasan Ali Toptaş felsefesi, dili ve edebiyatını aydınlatacak önemli bilgiler içermektedir. İkinci yazıda (11), "duru bir Türkçe” diye pazarlanan Toptaş kitaplarında,  Türkçe ve anlama ilişkin sorunlarla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Bundan sonraki alıntılar, bu iki yazıdandır.

    *

    Yaşasın akıldışılık, kahrolsun akıl!

    Gölgesizler romanının İngilizce çevirisi şu şekilde tanıtılmaktadır:

    “İslam mistisizminin edebi başarılarıyla zenginleştirilmiş Doğulu bir Kafka.” (12)

    H. A. Toptaş hakkında yazılan bir tezde şöyle bir yorum yapılır:

    “Hasan Ali Toptaş romanlarındaki belirsizlik mefhumu, tasavvuftaki, “âlemin bir gölge ve hayalden ibaret olduğu” görüşüyle örtüşür vaziyettedir. Yine, tasavvuftaki sezginin önemi, Toptaş metinlerinin de başat özelliklerindendir. Okurun sezgisi, Toptaş metinlerini anlamlandırmada temel unsurlardandır. Her şeyin belirsizleştiği, örtük metinlerin gizemini çözmek için okurun dikkati ve sezgisi sürekli uyanık olmalıdır. Bu, tıpkı tasavvuftaki nefisten arınma mücadelesine benzemektedir.” (13)

    *

    H. A. Toptaş’ın yazın dünyasında “yazı cinleri”, “upuzun kuyruklu akıl şeytanları”, “melekler”, “harf melekleri”,  “edebiyat tanrısı” gibi kavramlar çok sık geçer.

    H. A. Toptaş için “sezmek, bilmekten iyidir.” Toptaş’a göre “akıldan uzak durmak ve fazla sokulmamak lâzımdır.” (14)

    “Akıl engelini aşmak”, “akıl ipiyle bağlanmak”, “bilgiyle kirlenmek” vb. ifadeler H. A. Toptaş’ın, metinlerini açıklamak için kullandığı kavramlardır.

    Belirsizlik, bilgisizlik, plansızlık, H. A. Toptaş sanatında ağırlıklı yer tutar ve değerleri pozitiftir. Akıl, bilgi ve bilimin değeri ise negatiftir.

    H. A. Toptaş bunu şöyle açıklar:

    “…hakikat diye bir şey varsa ona en çok yaklaşabilenler delilerle çocuklardır. Masumiyetlerini kaybetmemişlerdir çünkü, bilgiyle kirlenmemiş, kendilerini kendilerine akıl ipiyle bağlamamışlardır… Bazen de çocuklar ve deliler öteki insanları afallatacak kadar güzel sözler söylerler. Akıl gözeneklerini bilgi tıkamamıştır çünkü, hayat onların ağzından daha rahat konuşur.” (15)

    *

    Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı ya da Kuşlar Yasına Gider gibi köy romanlarını da andıran kitaplarını, gerçek köy romanlarından ayıran şudur: Toptaş, öyküler, rivayetler, dedikodular ve söylenceler için ya da onların arasında karakter, tip yaratır. O yüzden çoğu kez diyaloglar, olaylar gerçeklikten uzak, abestir. Kişiler, kendilerinden beklenmeyecek büyük laflar ederler, olaylar alır başını gider. Yani asıl kahraman öykü ve içindeki öykücüklerdir. Kişiler öykülerin içindeki gölgelerdir. Gerçek köy romanları yazarları, insan hikâyeleri anlatır. İnsanla birlikte, köy söylenceleri, dedikoduları da gelir. Köy romanları yazarları o insanların çektiği çile düzelsin diye, zorlukları sergilemeye çalışırlar (örneğin Çukurova’da pamuk tarlalarında çalışma zahmeti). Toptaş ise cinlerin, şeytanların, dedikoduların içinde insanları olduğu gibi bırakır. Daha doğrusu bu onu hiç ilgilendirmez. Kişiler öykü için vardır, her şey öykü güzel olsun diyedir. (11)

    Bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkündür ve her bir argümanın detayları vardır.

    *

    Özetle Hasan Ali Toptaş, AKILDIŞILIĞI, BİLGİSİZLİĞİ VE MİSTİSİZMİ YÜCELTEN, AKLI KÜÇÜMSEYEN BİR ROMANCIDIR.

    Hasan Ali Toptaş, akıl ve aydınlanmayı sahiplenen bir hareketin/düşüncenin sahipleneceği en son yazarlardan biridir.

    *

    Edebiyatta bir şeyi anlatmanın birçok yolu vardır: Kafka’nınki ile Proust’unki birbirine benzemez. İonesco ile Brecht bambaşka teknikler kullanır. Edebiyatta biçim denemeleri gereklidir. Bir temayı 2018’de, daha önce rastlanmayan bir teknikle anlatırsanız siz de edebiyatta bir yenilik yapmış olursunuz. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir. Klasiği, avangardı, toplumcu gerçekçisi, absürtü vb.; bunların çok önemli bir ortak noktası vardır:

    Anlam!

    Anlamı yıkmak için yazılan bir eserde dahi bir anlam vardır.

    Edebiyatın sınırlarında dolaşan, marjinal kabul edilenlerin dahi bir anlam kaygısı vardır. Ionesco’nun anlatmak istediği bir şey vardır; Beckett Godot’yu Beklerken’i laf olsun torba dolsun diye yazmamıştır. Bu yazarların bir derdi vardır.

    Postmodern anlayışta işte bu arayış küçümsenir.

    *

    Anlamı feda etmek, insanı sıfırlamaktır. Anlam en kısa tanımıyla “fark”tır.

    Bir masayla zürafanın farkı… Eşinizle/sevgilinizle diğer kadınların ya da erkeklerin farkı…

    Bir kavramın ya da nesnenin anlamı, onu çevresindeki dünyadan ayırıp incelediğimizde benzerlerinde olmayıp onda olan şeydir. Bir masa, bir zürafa değildir. Üzerinde yemek yediğimiz bu dört ayaklı nesnenin zürafa olmadığını, değişik dillerde değişik sözcüklerle adlandırılsa da masa olduğunu ve aynı nesneyi gösterdiğini biliriz.  Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” önermesiyle “bu bir zürafadır” önermesi birbirinin aynısı değildir. Bu nesne için ilki doğru ikincisi yanlıştır. Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” veya “bu bir zürafadır” önermelerini, bilgi değeri bakımından eşdeğer bulursak hiçbir kavramın/varlığın/nesnenin diğerinden farkı olmaz.

    Her şeyin birbiriyle aynı olduğu bir dünyada anlam yaratılamaz.

    *

    Y. Ecevit, postmodern metinlerle ilgili şöyle yazar:

    Palyaçoyla prensin, katille maktulün eşit koşullarda soluk aldığı bu tür postmodern metinlerde "katil de maktul de haklıdır.” (16) 

    Postmodern edebiyatın bu bayağı klişesi, anlamın reddi, insanın anlam dünyasının sıfırlanmasıdır.

    Katil birini öldürendir; maktul, katilin öldürdüğü kişidir. Eğer katil ile maktul eşit derecede haklıysa katil ile maktulün farkı nedir? Ölen de öldüren de haklı ise etik diye bir şeyden söz edemezsiniz. Değerler dünyası, anlamın üzerinde yükselir.

    Eğer katil de maktul de haklılık bakımından birbirine eşitse, değerler dünyasının dayandığı anlam zeminini yitirir.

    Bu anlayış, insanı sıfırlamaktır. İnsan türünün bugüne dek oluşturduğu değerler sistemini, yüz binlerce yılda üst üste koyarak geliştirdiği bütün birikimi hiçleştirmektir.

    *

    Aklın bu kadar aşağılandığı ve ayaklar altına alındığı bu “yeni ortaçağ” düzeninde, edebiyatta ve felsefede bizlere akılsızlığı öven ve önerenler "yeni ortaçağ"ın bir parçası ve üreticisidir. 
    *

    Bu toplumda bugün rahatsız olduğunuz hemen her şey, "çok akıldan" değil "az akıldan" bu haldedir.

    Bu toplumda akıl değil akılsızlık hâkimdir. Aklı savunmak, insan türünün yüz binlerce yıllık kültürel birikimini ve toplumu savunmaktır. İnsan aklını küçümsemek insanı kötürümleştirmektir. İnsana karşı en acımasız şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

    taylankara111@gmail.com

    Kaynaklar:

    (1) Elsa Morante, Ve Tarih Devam Ediyor, Can Yayınları, 2009, İstanbul.
    (2) https://www.ntv.com.tr/...cok-kazanan-turk-yaz...
    (3) Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Çankaya Belediyesi Yayınları, 1993, Ankara. * Everest Yayınlarının 2017’de çıkardığı baskıda bu cümle: “Bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk” şeklinde değiştirilmiştir. (Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Evrensel Yayınları, 2017, İstanbul, s. 9.)
    (4) Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu, Everest Yayınları, Aralık 2016, İstanbul, s.100.
    (5) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.23-24.
    (6) Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 10.baskı, 2016, İstanbul, s.175.
    (7) Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayıncılık, 2005, İstanbul, s. 135.
    (8) Yıldız Ecevit, age, s. 183.
    (9) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s. 40.
    (10) https://www.facebook.com/.../ulvi-hat-sanatinda-...
    (11) https://www.facebook.com/.../ku%C5%9Flar-yasina-...
    (12) https://www.bloomsbury.com/...wless-9781408850824/
    (13) Elif Türker, Hasan Ali Toptaş Romanlarında “Belirsizliğin Bilgeliği”: Bir Okuma Önerisi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009. http://repository.bilkent.edu.tr/...693/14892/0003842.pd...
    (14) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.100-101
    (15) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.286-287.
    (16) Yıldız Ecevit, age, s. 135.