• ........SEVGİLİ1000KÜYELERİNDENİSTİRHAM.......

    Yakın bir zamanda çıkması adına niyet, ümid ve gayret içinde bulunduğumuz “VECHİLE I” isimli şiir kitabına dâir iyi dilek, temenni ve dualarınıza ihtiyaç duymaktayız!...

    Dualarınızda, temennilerinizde, iyi dileklerinizde bana da yer ayırır iseniz çok sevinir ve müteşekkir olurum!...

    Bir güzel dilek; inanıyorum ki cehennemi bile cennet eyler!...

    O yüzden elinize, kalbinize, ruhunuza bakıyor ve istirhamda bulunuyoruz efendim!...

    Kimbilir; belki tek bir kişinin âhı yıkar cihânı; tekrar en baştan imâr etmek için!...

    Derdimiz de budur!...

    Şiir şiir şehirleri mâmur etmektir dâvâmız!...

    Ve şehir derken; Paris, Roma, Newyork, Pekin, Moskova, Münih, Mekke’den ziyâde asıl şehir olan gönüllerdir kastımız!...

    [Nasip olur ise parça parça da olsa mâlum kitaba dâir kısmî alıntılar buradan paylaşılacak ve ilgi, alaka ve takdirlerinize arz edilecektir!...]

    Kalbî teşekkürlerimizle!...

    [|~.*******************************************.~|]

    ........................................I........................................


    AŞK

    Ne onda var kokusu, ne sende ne de bende,
    Duymak istersen kulak ver Şâh-ı Nakşibend’e!...

    [Ankara, 2009]

    ........................................II.......................................


    Şâirlerin Sultanı (Üstâd) buyurdu:

    Ruhum kelle şekeri, vehimlerse karınca;
    Kömürden kara rengim, onlar beni sarınca...

    ve Sultanlar’ın Şâiri (@ahmedlatifmahfi) duyurdu:

    Vesvese

    Vehim kandan kuruntu; gel sen “Allah” de öldür,
    Şeytanın ağlar iken; sen var rûhunu güldür!...

    •••••••••••••••••••••••••••••••[.]••••••••••••••••••••••••••••••


    OL/DU

    Bu geceye ererken,
    Akşam saçını yoldu.
    Ufuk kabre girerken,
    Şehrin güneşi soldu.

    II

    III

    IV

    V

    VI

    Bu âlemin çarkında,
    Yelkovanlar hep yoldu.
    Akrepler de farkında,
    Bugün de olan oldu!...

    .

    4

    {AŞK}

    Bir belâ yurdunda verildi hüküm,
    Dünyaya gelenler hicret dediler.
    Bir veremli türkü, bu bir kördüğüm,
    Seven sevdiğine hasret dediler.

    Çözemedi gözler esrârı yüzde,
    Âşikâr muamma, tende ve sözde,
    Ateşler içinde yananı güzde,
    Uzaktan duyanlar şöhret dediler.

    Gözler buldum diye sevindi durdu,
    İşte memleketim; Leylâ’nın yurdu,
    Bir cinnet faslında mecnûn duyurdu,
    Bigâne kalanlar sûret dediler.

    Sultandan işâret, kuşlardan haber,
    Kor kor kanlar ile yazılmış kader,
    Kıssadan haberdar herkes beraber;
    Karıncaya bakıp ibret dediler.

    Bir latîf nükte ki; ağlayan anlar,
    Haber verir sırrı nûrdan aynalar,
    Ta ezel gününden sâdık olanlar;
    Gel, benim gözümden seyret dediler.

    Bir yol tuttu kimi vahdet diyerek,
    Birdir ha dünya ha ahret diyerek,
    Bir zaman sonra bir dâvet diyerek,
    Bulanlar aslında kesret dediler.

    Can verdi varlıktan soyunan velî,
    Cânân buldu aklı terkeden deli,
    Başlar düşüyorken aktı kan seli,
    Yüzme bilmeyenler hayret dediler.

    Anlarlar Hızır’a bir yol verenler,
    Ateş bahçesinde güller derenler,
    Dilleri damağa vurup erenler,
    Bu işin aslına Hazret dediler!..

    .

    {Dinlemek arzu edenler buyurabilir!..

    https://youtu.be/TpmVNukjIzs}

    ...

    .

    5

    DÂVET

    Gelin.
    Gelin de;
    Ortak bir yanımız olsun!..
    Şiir gibi.
    Okudukça;
    Şuur olsun
    Her şiir...
    Sağ ve sol
    Ortada buluşalım.
    Orta yerde
    Bir yerde.
    Sağı solu olmayan için!...
    Hem herkesin
    İki bacağı yok,
    Ve gören iki gözü
    Herkesin...
    Görenler için de
    Ahdedelim!..
    Ve;
    Göremeyenler gibi
    Buluşalım;
    Kansız ve bıçaksız,
    Topsuz ve tüfeksiz
    Gizli-açık
    Ama,
    Ama küfürsüz...
    Hakâret etmeyelim;
    Harekete geçelim!...
    Ki;
    Sallanmasın darağacında
    Fidanlar;
    Sağdan ve soldan,
    Su olmak,
    Dere olmak;
    Ve;
    Ve bir Yusuf,
    Bir Ömer,
    Bir Deniz omak varken...
    Kör kuyulara düşmesin...
    Güzeller!...
    Belki uğramaz
    Bir kervan bir daha
    Ve bir daha bırakmaz
    Kovasını...
    Mısır'a giden yollar uzamasın
    Zindan zor..
    Ya dünya?!
    Gelin!
    Gelin de;
    Biz,
    Tam orta yere;
    Kabe'ye asalım
    Bembeyaz gelinlikleri...
    Muallekat-ı Seba niyetine...
    Ama yetmişi bulalım her gün.
    Yahut yediyüzbini.
    Bir gece duvağını açalım "Çile"nin
    Ve öpelim "Sevgilim" diyen elleri...
    "Bağışla" diyelim Âzizâne
    Ve "Kan Yazısı" ile çıkalım sabaha...
    Ama kansız,
    Ama,
    Ama yalansız,
    ve mümkünse yılansız.
    Kaf Dağı'na kanat çırpan
    Anka kuşu olalım,
    Yahut Çin'e gidelim!...
    Olmadı Amerika,
    Rusya,
    Avustralya,
    Meksika,
    Süriye,
    Afrika!...
    Yedi kıtayı dolaşalım!...
    Yedi kat göklerle beraber!...
    Şeytanların taşlandığı
    Vadilere inelim!...
    Bir demet şiir ile!...
    Bize taş gelmesin diye.
    Ve indirmeyelim
    Gökyüzünde uçuşan
    Güvercinleri
    Kör bir sapan taşı ile...
    Dikkat!...
    Sapan taşı kör!...
    Kuşu insan görür,
    Sapanla beraber!...
    Ve insan öldürür kuşu,
    Taşla beraber!...
    Hem kuşlar taşla ölmez, derler
    Kaşını çatan avlarmış bülbülü.
    O yüzden geliniz!...
    Geliniz gülelim...
    Gülelim de güller açsın alemde!...
    Bülbüller ağlamasın,
    Taşlar da ölmesin.
    Hem gelin!
    Buluşalım şiirde;
    Yolların
    Tam orta noktasında;
    Sağsız ve solsuz,
    Başsız ve kolsuz
    ve serapa yolsuz!..

    .

    VI

    ATEŞTEN GÖMLEK

    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam,
    İlâhî ferman Leylâ, Leylâ; ağır imtihan.
    Ya üfleyene bir yol, ya kat kat perde endam,
    Kolay mı ölmek mecnûn, Mecnûn!... Sabır, imtihan.
    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam!..

    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar,
    Şöhret ile şehvetin, kanat sesi duyulur.
    Bir avuçluk âlemde, akıl almaz sancılar,
    Kimileri kör olur, kimileri yol bulur.
    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar...

    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık,
    Vuslat; ebedî azab, firkat; hakîki nimet.
    Neşe üstüne neşe, çığlık üstüne çığlık,
    Perde arkası doyum , düşse perde; sefâlet.
    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık...

    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem,
    Bir çıkmaz sokak Arzu, Arzu; yokluğun başı.
    Ya kor ya ay parçası, ya hastalık ya merhem,
    Ölüm boyu güzellik, ömür boyu gözyaşı.
    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem...

    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır,
    Dudaktan isyan akar, kalbden kalbe füyuzat.
    Diz çökülür huzurda, rûh; gül gibi sararır,
    Bakarsın onca gürûh, satılır haraç mezat.
    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır...

    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,
    Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.
    Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,
    Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.
    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

    K\adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr,
    Benim meselem {k}adın, [k]adın benim misâlim.
    Ya sonu gelmez zarar, ya bitip tükenmez kâr,
    Ona mâlum bilinmez, çözülmez şu sır hâlim.
    K/adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr...

    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın,
    Bir Leylâ ki; bin yıllık, ömrün ânlık kazancı.
    Zâhirdeki sebebi, gözümdeki yaşımın,
    Bir belâ ki; zamandan, kayıtsız büyük sancı.
    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın...

    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar,
    Bu ışık Züleyha’nın, gözlerindeki ışık.
    Bir düşürsem içime, dağılır karanlıklar,
    Bir düşsem gözlerine, yalnız şöyle bir anlık.
    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar...

    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk,
    Her şeyden tatlı Şirin, Şirin; zehirden bir aş.
    Ya maddelerde varlık, ya mânâlarda yokluk,
    Her iki âlemde de, akıl almaz bir telaş.
    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk...

    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir,
    Ve gönüllerde düğüm ve akın akın ölüm.
    İstersen eğ başını, istersen arşa değdir,
    Marifet; atabilmek, şu kalplere kördüğüm,
    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir...

    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar,
    Sevmek; neden ve nasıl, işte kadîm mesele.
    Adam gibi sevmeli, sevilecekse zinhar,
    İşte aşkın aslına, ermede ki vesile.
    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar...

    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ,
    Az biraz hisse Aslı, Aslı; yangın öncesi.
    Ya karınca kararı, ya habersiz elvedâ,
    Bilenesi bilmece, dervişin bilmecesi.
    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ...

    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu,
    Katrede boğulanlar, ummana nasıl dalar.
    Budur; henüz meclisin, kapısında ilk konu,
    Nihâyetinde verilir, hayat pahası karar.
    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu...

    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi,
    Bir cadde ki; ateşten, cehennem görse donar.
    Her adımda bin yangın, işte rûhun zaferi,
    Yandıkça yürür kişi ve yürüdükçe kanar.
    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi!..

    .

    Dinlemek arzu eden/ler buyursun\lar!..

    https://youtu.be/B2QReGiaBcE

    .

    VE 7... ilâ âhir!..

    MKA {18\/81}

    Sevilmez mi Mustafa?!... Hele bir de Kemâlse!..
    Gözlerinde sonsuzluk bir benzersiz cemâlse!...

    Kolay mı hiç şu Türk'e âtâ olmak ezelden?!...
    İsmiyle hep bir haber vermiyor mu [güzel]den?!...

    Vatan bir eşsiz gemi, Lozan gemide delik.
    O'na teslim olmamak; bir âh bir kelimelik!...

    Doğduğu o zamanı nakşeyledi Yaradan.
    Sırrı avuç içinde... denizden ve karadan!...

    Virâne değildi ki; olsun bir defînesi.
    Türklük, Allah vergisi; pâre pâre sînesi!...

    Bir ciğer yarasından terk-i diyâr eyledi.
    Bu haberi bu sabah bana kuşlar söyledi!...

    Sanki bütün kâinat tek bir dîl olmuş gibi.
    Say ki; masmavî gözler dipsizliğin en dibi!..

    .

    Gördüğüm

    İnsanlar içinde bir yapayalnız,
    Yalnızlık içinde bir kimsesizim.
    Yâr olmuyor altın, inci ve yaldız,
    Varlık pay edilse bir hissesizim!

    Eşya hayâl meyâl sanki gözümde,
    Aynada baktığım sanki kördüğüm.
    Bir ses var öteden gelen sözümde,
    Camlara akseden bir düş gördüğüm!

    .

    Cenk

    Silinsin cümlesi renk renk ahengin
    Hepsinden âzâde bir renk isterim!
    İçimde bir volkan; arş kadar engin
    Kendime sâdece bir denk isterim!

    Silah, füze, kalkan birer oyuncak
    Atomdan bombalar bana salıncak
    Hepsinden geçerek oldu olacak
    Ben bambaşka türlü bir cenk isterim!

    .

    Duâ Sonrası

    Kalabalıkların gözlerinde fer,
    Melekler göğsünden emzirir beni.
    Bir yağmur nâzenin, incecik düşer,
    İncitmez bir bebek kesilsen seni!
    Kalabalıkların gözlerinde fer {!}..

    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır,
    Ölümü öldürür bir damlacık su!
    Altın, gümüş yaşta, ağlaşır bakır,
    Ezelde canhıraş kuruldu pusu!...
    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır {!}..

    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki.
    Nereye bakacak olsam sonsuzluk!
    Bir kuyuya düşmüş gibiyim say ki;
    İçimde bir umman, dipsiz susuzluk!
    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki {!}..

    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi.
    Çelikler kalbime bir bir işliyorr!
    Susadığım yağmur az evvel dindi,
    Bir nur damla damla beni dişliyor.
    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi {!}..

    Semânın kapısı açılır gibi,
    Yerden yâra imiş hep düşmelerim.
    İçimde bir yara, uçsuzun dibi,
    Celâl perdesinde gülüşmelerim!...
    Semânın kapısı açılır gibi {!}..

    .

    Merhum Erdem Bayazıt ağabeyin "Bulmak" şiirine bir nazîredir...

    Bulmak

    Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
    Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

    Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
    Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma

    Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
    Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından

    Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
    Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde

    Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
    Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş

    Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
    Kapılıp gidiyorum saçının sellerine

    Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
    Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

    Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
    Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın

    Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
    Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi

    Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
    Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

    Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
    İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

    Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
    Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

    Güzlek 1971

    ~

    Bilmek

    Seni bilmek esrârına ermektir bir mağranın,
    Sadır sadır boşalan mânevî bir tuğranın!...

    Boyanmaktır rengine; yeşil, kırmızı, beyaz,
    Sular seller misâli dudaklarda bir niyaz!...

    Baharın cümbüşüne bir selám eylemektir,
    Kışların cümlesine bir kelâm söylemektir!...

    Çiceklerden haber var, meyvelerde albeni,
    Süslesem demet demet güller ile kalbini!...

    Bir nüktedir; bin asır kor kor dudağında kar,
    Güneş senin devrinde, sana âşık, sana yár!...

    Yıldız yıldız gökyüzü karası gözlerinin,
    Büsbütün güzel sözler; sükûtu sözlerinin!...

    Uzaklığın yakına erenlere bir alev,
    Senin dizin dibinde karıncalar birer dev!...

    Göğsün umman misâli, misâl de bir mesele,
    Ân gelir de kapılır ummanlar bile sele!...

    Gözlerinden akan şey olsa olsa nûr olur,
    Gözlerden dökülenler hep nûrunda kaybolur!...

    Nefs dağını kül eder bir anlık bir nazarın,
    Annelerde bulunmaz o şefkatli azarın!...

    Bir yol bildim yolunu adım adım izlerken,
    Yolunun gizlisini saklıdan da gizlerken!...

    Ölmeden evvel ölün ki; kavuşun rahata,
    Ölmeden ölenlerin buluştuğu hayata!...
  • HİNTLİ KÖLENİN AŞKI

    Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu beslemiş, büyütmüş, adeta ölüyken diriltmişti. Bilgi ve edep belletmiş, gönlünde hüner ışığını yakmıştı.

    Çocukluğundan beri nazla yetiştirilmiş, o iyilikçi adam, onu lütuf kucağında büyütmüştü. Bu zengin adamında güzel, gümüş bedenli, yaradılışı ahlakı hoş bir kızı vardı.

    Kız, evlenme çağına girince kızı isteyenler, ona ağır nikah parası vermeye başladılar. Her ulu adamdan kız istemeye bir görücü geliyordu. Adam, malın sebatı yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir. Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile renk solup sararıverir. Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler mala mülke gururlanır. Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir ar olur. Hünerli bilgili kişi iyidir ama İblisten ibret al ona da az tap.

    Onun bilgisi vardı ama din aşkı yoktu, bu yüzden Adem’in yalnız topraktan yaratılan suretini gördü.

    Ey emin kişi, bilgi de ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözün açılmaz ki! Can gözü açık olmayan, sakaldan, sarıktan başka bir şey görmez, adamın ileri yahut geri oluşunu onu tarif edenden öğrenir.

    Ey arif, sen, birsini anlamak için onu bilen, söyleyip tarif eden kişiye müracaat etmezsin. Çünkü sen, doğmuş, parıl, parıl parlamakta olan bir nursun. Senin takvan, dinin var, iyi işler işlersin, öyle ki alem onlarla düzelir, kurtuluşa ere.

    Kendine öyle temiz ve iyi bir damak seçti ki bütün halkın övündüğü kişiydi o. Kadınlar onun malı yok, mülkü yok, ululuğu yok, güzel değil, başına buyruk değil dediler.

    Adam dedi ki: Onlar dine, zahitliğe uymuş adamlar. O da yeryüzünde altını olmayan bir define. Hasılı armağanlar sunuldu, nişan yapıldı, kumaşlar gönderildi, kızın verileceği ortalığa yayıldı.

    Evde küçük bir köle vardı. Bu sıralarda hastalandı, yanıp yakılmaya, eriyip solmaya başladı. Hummaya tutulmuş bir hasta gibi eriyordu. Hekim, hastalığını anlayamadı.

    Akıl diyordu ki: Onun illeti, gönül illeti. Beden ilacı gönlüne tesir etmez ki. Bu sevda yüzünden köleciğin gönlü yaralıydı ama derdini kimseciklere söyleyemiyordu.

    Bir gece zengin adam karısına dedi ki: Kimseye duyurmadan, gizlice onun halini sor soruştur bakalım. Sen onun anası sayılırsın. Derdini sana açar elbette. Kadın, bu sözü kulağına koyunca ertesi gün kölenin yanına gitti. Yüzlerce nazla muhabbetle başını karıştırmaya, saçlarını taramaya başladı. Şefkatli analar gibi onu yumuşattı, nihayet söyletmeye muvaffak oldu.

    Köle dedi ki: Senden bunu mu umardım ben kızını inatçı bir yabancıya veresin. Bizim efendimizin kızı olsun, biz de ona aşık olalım da o başkasına varsın? Yazık değil mi?

    Kadın bu söze öyle kızdı ki onu dövüp damdan aşağıya atmak istedi. O kim oluyor diyordu, bir kahpenin Hintli bir oğlu. Nasıl oluyor da bir efendinin kızına tamah ediyor? Fakat bunları içinden söylemekle beraber sabretmek daha doğru deyip kendini tuttu. Kocasına, dinle şu şaşılacak şeyi dedi.

    Biz onu güvenilir bir adam sanıyorduk, umarmıydık böyle bir çalıkuşunun hain çıkacağını?

    Efendi dedi ki: Sabret. Ona de ki: Kızı ona vermez sana veririz. Bu suretle belki gönlündeki sevdayı çıkarırız. Sen hele bir hoşça bak, ben nasıl onu bu işten vazgeçiririm? Sen gönlünü hoş tut iyice bil ki kızımız hakikatten de senin eşindir. A güzel müşteri, evvelce bunu bilmiyorduk, mademki bildik, elbette kızımıza daha layıksın sen. Ateşimiz kendi mangalımızda; Leyla, bizim Leyla’mız, Mecnunumuzda sensin, de. İyice bir hayale bir düşünceye düşsün. İyi düşünce insanı semirtir.

    İnsan kulağından gelişir, duya duya canlanır. Hayvansa boğazından yemesinden, içmesinden gelişir.

    Kadın, “Böyle bir arlanılacak sözü ağzın nasıl varır da söyler? Onun için böyle bir abes sözü nasıl geveleyebilirim? Gebersin o şeytan huylu hain” dedi.

    Adam, hayır dedi, korkma. Sen böyle söyle de onun hastalığı geçsin, bu lütuf yüzünden iyileşsin. Ondan sonra sevgilim onun derdini gidermeyi bana bırak sen. Yalnız o ince eleyip sık dokuyan bir kere iyileşsin.

    Kadın o hasta köleye böyle söyleyince köle ferahladı, öyle kabardı o köle ki adeta yeryüzüne sığamaz oldu. Semirdi, gelişti, benzine kan geldi, kırmızı güle döndü, binlerce şükürler etti. Bazen de hanımcığım diyordu sakın bu bir düzen olmasın! Efendi, Ferec’i evlendiriyorum diye davet yaptı, eşini dostunu çağırdı. Gelenler de “Ferec, kutlu olsun” diye onu kandırmaktaydılar. Ferec, bu sözleri duyunca artık kızı alacağına iyice inandı. Büsbütün iyileşti, hastalığı kökünden geçti gitti. Ondan sonra gerdek gecesi bir oğlanı kadın kılığına soktular. Elini, bileğini gelinler gibi kınaladılar. Adeta ona tavuk gösterip horoz verdiler.

    Başını bağladılar, gelinler gibi elbiseler giydirdiler, gürbüz oğlanı kadın kıyafetine sokup koyverdiler. Efendi halvet zamanı derhal mumu üfledi. Hintli köle öyle güçlü kuvvetli bir oğlanla yalnız kaldı. Oğlan, köleye saldırınca Hintlicik, feryada başladı ama dışarıdaki def gürültüsünden sesini kimse duymuyordu ki.

    Def çalması, el çırpması, kadın ve erkeğin naraları, onun sesini boğuyordu. Oğlan, sabaha kadar o Hintli köleceğizi berbat edip durdu. Köle, adeta köpeğin önündeki un torbasına döndü. Sabahleyin tas ve büyük bir bohça getirdiler. Ferec damatlar gibi güvey hamamına gitti. Gitti ama bitkin bir haldeydi. Ardı, külahçıların yırtık peştamalına dönmüştü.

    Zavallı hamamdan dönünce efendinin kızı, gelin gibi odaya geçip oturdu. Anası, köle kızı gündüzün sınamaya kalkmasın diye oracıkta beklemekteydi.

    Köle, bir müddet kinle kıza baktı da sonra ellerini on parmağını da ona doğru sallayıp dedi ki: Dilerim kimse seninle buluşmasın, senin gibi kötü ve pis bir geline düşmesin. Gündüzün yüzün, kadınlar gibi ter-ü taze, geceleyin çirkin aletin, eşek aletinden beter.

    İşte bu alemin bütün nimetleri, uzaktan pek hoştur ama yaklaştı mı sınamadan ibarettir. Uzaktan su görünür yanına vardın mı görürsün ki serapmış. O kokmuş bir kocakarıdır ama çok cilvelidir, kendisini yeni bir gelin gibi gösterir.

    Sakın onun yüzündeki boyaya aldanma; aman, onun zehirle karışık şerbetini tatmaya kalkışma.

    Sabret, sabır sıkıntının anahtarıdır; sabret de Ferec gibi yüzlerce zahmete mihnete düşme. Tanesi meydandadır da tuzağı gizlidir. Önce onun sana nimet verişi hoş görünür ama sonu öyle değil.

    Ona ulaştın mı eyvahlar olsun sana. Nedamete düşer, ne kadar zarı zarı ağlarsın. Fakat beylik, vezirlik ve padişahlık adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir.

    Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin boynuna binme. Allah nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes, kendisini yüklesin de ölüyü mezara götürür gibi götürsünler. Rüyada kimi tabuta binmiş, görülüyor görürsen yüce mertebeli büyük mevkili bir adam olur.

    Çünkü o tabut halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük koyarlar, yük olurlar. Yükünü herkese yükleme, kendine yükle. Baş olmayı az iste yoksulluk daha iyidir. Halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.

    Sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın, fakat şimdi bir şehre benzemedesin. Şehre benziyorsun ama hakikatte bir yıkık köysün sen! Şimdi bir şehir görünürken varlığından bez de pılını pırtını yıkık yerde çözme. Şimdi yüzlerce bağa, bahçeye sahipken vazgeç varlıktan da aciz ve yıkık yere tapar bir hale gelmeyesin.

    Peygamber Allahdan cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme. Kimseden bir şey istemezsen ben kefilim, cennete de girersin, Allahya da ulaşırsın dedi.

    Bunu duyan sahabe de şu kefillik yüzünden öyle ayarı tam bir hale geldi ki bir gün ata binmiş, bir yere gidiyordu. Elinden kamçısı düştü. Attan inip kendisi aldı, kimseden istemedi. Çünkü Allah, bir şey verdi mi iyidir, kimseye kötü bir şey vermez. O, bilir ve adamın dileğini insan istemeden verir.

    Fakat Allah emri ile dilersen caizdir. Çünkü o çeşit istek, peygamberlerin yoludur. Sevgili emredince kötü kalmaz. Küfür onun için olursa iman kesilir. Onun emri ile olan kötülük, bütün alem iyiliklerinden üstündür.

    Sedefin kabuğu paralanırsa ilenme, onda yüz binlerce inci vardır. Bu sözün sonu gelmez, dön de padişaha gel. Doğan kuşuna benze. Halis altın gibi dükkana çık da ilenmeden kınanmadan kurtul. Bir suret, gönle girdi mi insan, sonunda nedamete düşer, o suretten bezer. Sonunda herkes, kapıldığı suretten tövbe eder, fakat yine unutuş gelir, onu o yana çeker. Pervane gibi uzaktan o ateşi nur görür, yükünü o tarafa çeker. Fakat geldi mi kanadı yanıp kaçar. Kaçar ama çocuklar gibi yine gelir, yaraya tuz eker.

    Yine zanna tamaha düşer, derhal kendisini o ateşe atar. Yine yanar, sıçrar. Fakat yine gönlündeki hırs, kendisine yandığını unutturur, sarhoş eder.

    Hintli köle gibi bezdi de o işten vazgeçti mi işte o zaman yanmaktan kurtulur. Ey geceleri aydınlatan ay gibi yüzü parlak güzel, ey konuşup görüşmesine aldananı yakan yalancı, der.

    Fakat yine tövbe ve sızlanma, hatırından çıkar. Çünkü Allah, yalancıların düzenini zayıf bir hale getirir, bozar gider. Onlar savaş ateşini yaktılar mı Allah, onların ateşini tamamı ile söndürür.

    İnsan azmeder der ki: Gönül, orada durma. Fakat yine unutur, çünkü azim ehli değildir ki. Doğruluk tohumunu ekmemiş olduğundan Allah, ona o unutkanlığı verir. Gönül çakmağını çakmak ister ama Allah, o kıvılcımı söndürüverir.

    Bir adam, geceleyin bir ayak pıtırtısı işitti. Mumu yakmak için çakmağı kavradı. Hırsız gelip adamın önüne oturdu, kav ateş aldıkça söndürmeye başladı. Kav ateş almasın diye boyuna kavı, yandıkça parmağı ile söndürüyordu.

    Adam, kavı kendi kendine sönüyor sanmakta, hırsızın söndürdüğünü görmemekteydi. Tuhaf şey dedi, bu kav, ıslak olmalı ki ateşlenirken hemen sönmede.

    Pek karanlık olduğundan önünde oturan ve ateşi söndüren hırsızı görmüyordu. Senin de gönlünde böyle ateş söndüren var da kafir gözün körlüğünden görmüyor.

    Bilen duyan gönül, nasıl olur da dönen şeyi bir döndüren var, bunu bilmez? Nasıl olur da kendi kendine geceyle gündüz, sahipsiz olarak nasıl gelir, nasıl gider demezsin?

    A aşağılık kişi, aklın aldığı şeylerin etrafında döner dolaşırsın ha... bir de gel de şu akılsızlığını gör! Evi bir yapanın olması mı daha akla uygundur, yapıcısı olmayan kendi kendine yapılmış bir ev mi, a aklı kıt? Yazıyı bir yazanın olması mı daha akla uyar, yoksa olmaması mı ey oğul?

    Cim harfine benzeyen kulak, aynaya benzeyen göz, mime benzeyen ağız, nasıl olur da yazan olmadan yazılır, meydana gelir a kınanmaya değer adam? Aydın bir mum, yakmayan oldukça mı bulunur, yoksa bilen bir yakıcı olunca mı?

    Güzel bir sanat kör ve çolak bir adamın elinden mi çıkar, yoksa her tarafı bütün bir gözlünün elinden mi? Madem ki seni kahredeceğini, başına mihnet topuzunu vuracağını bildin; hadi Nemrut gibi savaş, havayı okla bakalım! Hani Moğul askerleri gibi... Onlar da biri hastalandı mı ölmesin diye göğe ok atarlar ya, sen de atadur. Yahut da kaçabilirsen kaç, kurtul bakalım imkanı var mı? Onun eline bir kere rehin olmuşsun.

    Yokluktayken bile elinden kurtulamadın, şimdi nasıl kurtulabilirsin a güzelim. İstek yok mu? İşte o, sıçramak, kaçmaktır; onun adaletine karşı takvanın kanını dökmektir.

    Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç onlardan yüz çevir. Böyle hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara uğrarsın.

    Bunun için bir peygamber “Müftüler sana kuvvetli fetvalar bile verseler sen, kalbine danış” dedi. İsteği bırak da Allah acısın. Bunun böyle olması lazım, bunu denedin sınadın ya.

    Mademki kaçamıyorsun, ona kullukta bulun da hapsinden kurtul, gül bahçelerine git. Her an kendini görür gözetirsin adaleti de görürsün, yüceliği de ey azgın.

    Fakat perde ardına girer, gözünü kaparsan senin bu göz yummanla güneş, işinden gücünden kalır mı hiç?