aşktan sonra
Bitmiş bir şeyin ardından koşmak nasıldır bilir misin? Zamanın içinde geçen her anın avuçlarımın yanmasına sebep olduğunu söylesem, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlaya bilir misin? Bu durumlarda nefes almakta güçlük çektiğimi ben bilirim de, benim dışımda başka kimler bilir diye bir soruya genel bir tanımlama yaparak cevap bulabilir misin? Yağmurlu havalarda ıslanan kaç güvercin gördün hayatında? Islanmanın arınmak olduğunu düşünen kaç insan tanıdın? Yağmurdan koşarak kaçan insanların, bilmeden kendilerinden kaçtıklarını hiç düşündün mü? Kendisiyle konuşamayan insanların, yanılsama içinde olduklarını, aslında bu durumlarda insanın içine kapandığını, içine kapandığını sandığı anların da yalnızlık olarak nitelendirildiğini söyleyen birilerini tanıdın mı? Yalnızlık, yalnız yapabileceğini düşünen insanın kendisiyle konuşması olabilir mi? İnsan kendisiyle konuşuyorsa, bir mana da düşünüyordur diyebilir misin?
Yazmaya başladığımda henüz havanın soğukluğu sıfırın altına düşmemişti. Ocakta yanan odunların alevi ve çıtırtısı havanın kararmasıyla birlikte daha bir yükselişe geçmişti. Odunların çıtırtısını dinlemek için bile insan yaşamalı bence. Dünyada var olmanın tadını tüm olumsuzluklara rağmen çıkarmasını bilmeli insan. Acıların en büyükleri bile, ızdırap ile dolu bir mey içmek gibidir belki de. Zamana sıkıntılarını akıtamayanlar, -benim gibi olanlar- ruhun belli bir noktadan sonra bedenden çıkıp gitmesi için kapı açanlardır. Bir güvercin gibi kanat çırpacağım birazdan. Alevlerin sıcaklığıyla damarlarımda gezecek sıvının soğukluğu nasıl bir hissiyat uyandıracak bilmiyorum, bilmeye başladığım andan itibaren tüm bildiklerimle birlikte sır olacak her şey. Bu satırları sen okuyabilecek misin, bilmiyorum ve bu konuda da bu saatten sonra her hangi bir kaygı içinde bulunmuyorum. Vakit geldi. Yaşamımda geçeceğim en uzun uyku sürecini tadacağım şimdi. Ta ki, İsrafil’in Sur a ikinci defa üfleyesiye kadar sürecek derin bir uyku. Hoşça kal dünya.

Aklımdan bir türlü çıkmayan cümleleri gün içerisinde kaç defa okumuştum. Nedenini bilmediğim bir hüzün kaplamıştı içimi, bu kâğıtta yazılanların meydana getirdiği tecessüs dışında yaşamımla bağlantılı bir şeyler vardı sanki. Sözler benim tarafımdan yazılmış da kendimden bir parçayı kaybedip bulmuşum gibi. Kaybettiğim bir şeyi bulduğumda çok geç kaldığımı anlamışım gibi. Şimdi düşündüğümde alın yazısı denen şeyin, bizim oynamamız gereken oyunun sahnelerini birer birer yazdığını anlıyorum. Milyarlarca oyuncudan biri olarak bana düşen rolü oynuyordum. Göremediğim, ama hep hissettiğim o büyük yönetmenin, üzerinde çalışma fırsatı tanımadığı belki de farkında olmadan hep üzerinde çalıştığım bana biçilmiş, bana uygun olup olmadığını bilmediğim rolü diğer oyuncular gibi oynamaktan başka seçimim olmadığını biliyordum. Kaçıncı sahnenin çekildiği, kaç tane daha sahnenin beni beklediğini bilmediğim büyük film de –adı galiba hayat olacak- her gün oynamaktan vazgeçmemekle amacıma ulaşabileceğimi umuyordum. Neydi ki amacım? Hayatın manasını anlamak için düşünmek mi? Elimdeki defterin sayfalarını çevirdikçe yıpranmışlık hissediliyordu, rutubet kokusu genzimi yakmıştı. Her sayfadaki tozları, elimle bir çocuğu okşar gibi, yumuşacık hareketlerle siliyordum.

Bu satırları okumaya başladığın andan itibaren ben diye bir şey kalmayacak. Ben, senin içinde ben olacağım. Olmalıyım, olabilmeliyim, bu benim son ödevim. Direnme, ön yargı ile yaklaşma, ab-ı hayat özlemi içinde olamayanlar, tutunamayanlar ve ben, anlık mutluluklar peşinde koşan ezikler, ezilmişler. Bu tavrı itici bulma, kinci gözle olaya bakma, sen de kim oluyorsun asla deme. Bunlar uyarı değil, bunlar yaşanmışlıklar değil, bunlar yaşadığımı sandığım anlardan arta kalanlar. Yitirdiğimiz cennetin peşinde koşmayı öğrenemeyenler, önemsemeyenler, hatta tüketmekle tükenmek arasındaki farkı idrak edemeyenler, siz şöyle kenarda durun, hepsi bende saklı, saklı zannettiğim günahlar, artık içimde…
Şeytan her yerde! Mitolojik bir arayışa gerek yok, efsaneye yer yok. Çok gerilere gitme, Cleopatra, Marie Antoinette, Padme Amidala, Turuvalı Helen, Kösem Sultan, Anne Boleyn ve adını bilmediğimiz daha binlercesi. Onlar şekilden şekle girerler, ıssız bir karanlığın içinde ıslık çalarak seni beninden alırlar, bensiz bir kenara bırakırlar. Cesaretlendirirler, ayaklarını yerden keserler, şehvetin içinde yüzmesini öğretirler. Endorfin hormanı onların içinde bir salgı değildir, bilakis onlar endorfinin ta kendisidir, onların ruhu endorfinin hammaddesidir ve senin ruhunun emicisidirler. Bir kene gibi kanını değil, ruhunu emerler. Ruhsuz bir kan, kan değildir. Sadece renkten ibaret bir sıvı dolaşır damarlarında, kalbinin pompaladığı sıvı artık kan değildir; mutsuzluk, umutsuzluk ve bir adım ötesi ruhsuzluktur. Ruhsuz bir beden ölmüş insan demektir. Bir bakmışsın Zombi gibi sokaklarda yürüyorsun, bu andan itibaren asla adrenalin üst seviyeye çıkmaz, vücudun hiçbir zaman kasılmaz, gerginleşmez, nefes alış verişin sıklaşmaz ve nabzın yükselmez dolayısıyla şehvet denizi kurumuştur. Bir alt sekmede tutku gölü çekilmiş, daha alt sekmede aşk nehri akmıyor demektir. Artık içindeki beni kaybetmiş bir halde uçsuz bucaksız çöllerde suya, kadına, aşka ve yaşama susamış şekilde bir vaha arayarak ömrünü geçirmeye çalışırsın. Tüm bunları asla aklından çıkarma, kendini de çok akıllı sanma. Şimdi sadece oku!
ihtiyar - geçici insan masalları

OKUNMUŞ KÜTÜPHANE, Beyaz Geceler'i inceledi.
21 Nis 17:28 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Aşk nedir? Sevginin ötesi yok mu? Yürek yangını mı? Yoksa gönül gözünün körlüğü mü? Ya da hepsi mi? Bir insan neye aşık olur? Güzelliğe mi? Ruha mı? Aşkın gözü kördür sözü neden söylenmiştir? Aşık olan insanlar genelde neden mantıklı düşünemez? Çok mu soru oldu?
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
Birisine aşık olduğunuzda aşkın körlüğünden başkasını sevemeyiz. Aşık olduğumuz insana öyle bağlanırız ki. Aşk belki tek taraflı ancak etkiler herkes için aynı.
İncelemenin konusu olan Dostoyevski'nin Beyaz Geceler isimli kitabı da yukarıda kısmen tariflediğim iki platonik aşkı konu edinmiş. Anlatıcımız yani kitabımızın kahramanı bir gün yolda giderken Nastenka'yı görür ve ona aşık olur. Aşklardan birisi hikayenin kahramanı olan anlatıcımızın Nastenka'ya olan aşkı diğer aşk ise Nastenka'nın kiracıları olan bir adama olan aşkı. İki aşk arasında tek ortak nokta ise karşılıksız olmaları. Yani platonik aşk. Ancak sonradan bu durum kısmen değişmektedir.
Yukarıdaki satırlar kitabın yarısı bittikten sonra yazıldı. Şimdi diğer yarısındaki yorumlarıma kulak verin.
Kitabın sonlarına doğru mutlu bir son beklerken resmen dumura uğradım ve kitabın romantikliği ile karışık ağız dolusu küfürler savurdum. Kime mi? Okuyunca anlarsınız.
Konu bu kısaca. Bu kitapla şunu fark ettim. Dostoyevski bir ruh adamı. Yani yazar kahramanlarını dış dünyadan ne kadar soyutlarsa ne kadar iç dünyalarında kendisi ile baş başa bırakırsa okuması da o derece daha bir güzelleşiyor. Ayrıca şekil-1.a'da(ben) görüldüğü üzere Dosteyevski kısacık bir hikayesinde bile okuyucusuna farklı duyguları yaşatmış. Takdir ettim.
Bu arada kitap aynı isimde farklı yayınevlerinden çıkmış. Bendeki yayında sadece Beyaz Geceler isimli hikaye var. Diğer yayınlarda galiba 3-4 hikaye aynı kitapta.
Kesinlikle okunması ve kitabın sonunda da küfürler yağdırılması gereken bir kitap. İyi okumalar.

A.G.M, Kara Kitap'ı inceledi.
 21 Nis 13:28 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Eşref Edip’i bu zamana kadar bilmediğim tanımadığım için büyük üzüntü duyuyorum. Dediğim gibi her sayfa geçirişimde ağzım açık şekilde ve merakla diğer sayfada acaba daha nasıl Türk milletini aciz ve rezil duruma düşürebildiler diye merakla ve ızdırapla açıyor insan. Ve seneler önce yazılmış olan bu gerçeklik abidesi kitabın doğru olduğunu şimdiki neslin nasıl olduğuna bakarak üzüntüyle kabulleniyor insan. Yazarın gerek dili gerek üslübu gerçekten muazzam ötesi. Kitapta bahsedilen dönemde zirve yapmış-yaptırılmış edebiyatçılara yazarlara şairlere bakınca yekününün kominist ve eserlerinin içeriğinin insanların iğtikadını zedeler nitelikte sapıkça fikirlerle dolduğunu da gösteriyor yazar bize. Muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum. Merhum Üstad Eşref Edip huzur içinde uyuyasın.
Şimdiden keyifli ve bol kazançlı okumalar.

Sabır
Arada bir insan yapımı olmayan bir şeye dikkatle bak; bir dağ, bir yıldız, akan bir nehrin kıvrımları, o zaman bilgeliği ve sabrı bileceksin, daha da ötesi bu dünyada yalnız olmadığını. 

Bire bir islam anlayışı ile örtüşen, aynı zamanda mistisizm(gerçekte tasavvuf) ve felsefe ile yoğurulmuş “yaşam, ölüm ve ölüm sonrası” gibi - biz insanların kaçınılmaz bir şekilde muhattap olacağı- kavramları güzel bir diile ifade etmiş.
Beni en çok etkileyen şey “üstün olan takva sahibi olandır ve bunu da ancak Allah bilir” mesajının verilmesidir(kendi bakış açımdan)

Bu mesajın verildiğini hissettiğimde aklıma şu mesele geldi (nota not olarak ifade edemeyeceğim):
Peygamber efendimizi Bizans elçileri ziyarete gelir, bu elçilerin bir sorusu üzerine (detaylı anlatmam beni yorar ve sizi sıkar diye mini bir özetle izah etmeye çalışacağım) bir müslüman askeri yanına çağırır ve sorar:
- Sen mi üstünsün, ben mi?
Asker:
- Ey Resul, ben bilmem, onu Allah bilir..
Peygamber:
- Ama ben peygamberim.
Asker:
- Evet, ben buna iman ettim ama kimin daha çok takva sahibi olduğunu ancak Allah bilir:

Peygamber elçilere döner:
-Gördünüz mü? Benim onlardan bir farkımın olmadığını, hatta benim mi ,onların mı daha üstün olduğunu bilmiyorken onlardan daha farklı ve lüks bir hayatı -sarayda- yaşamamı beklemeyin...

Ölümden sonra kumaşımızın kalitesini öğreneceğimiz o günde hakikati öğreneceğimizi bilerek yaşamalıyız. Bir toplumun en tepesindeki insan (yönetici, alim, zengin, nüfuzlu...) ile en alt kademesinde bir insanın Allah katındaki yeri sadece takva ile değerlendirilir.
Takva kriteri -bana göre- bir insanda yaptığı ibadetlerin yanında iyiliklerin, verimliliğin, üretkenliğin, medeniliğin... de zorunlu olarak yaşamında mevcut olması durumudur. Yaşam süresince dünyada ve çevresinde yaşanan olumlu-olumsuz tüm şeylere karşı; dua veya beddua yerine, emek vermeyi ve bu emekle ümmetine, ülkesine, şehrine, çevresine(doğa ve insan) hizmet edenler; zannımca takva sahibidir.

Bu kitap okuyucuya, ölümden sonraki yaşamı belirleyenin dünya hayatındaki biriktirdiğimiz şeylere bağlı olduğunu hissettiriyor. Ölümü ve sonrasını hatırlamak ve bunu anlamlandırmak için okunması gereken güzel bir eser.

Mutlu, bir alıntı ekledi.
 13 Nis 14:54 · Kitabı okuyor

Allah maddenin maverasındaki insan bedenine; mânâ(madde ötesi) cereyanı vererek onu evrenin özüne bağlamıştır. İnsan, çokluktan ve maddesel evrenden mânâya geçilen esrarengiz bir kapıdır. Bu yüzden o, tüm yaratılanlardan farklı olarak Allah'ı bilmek ve bulmak san'atına sahiptir.

İnsan Bilinmezi, Haluk Nurbakiİnsan Bilinmezi, Haluk Nurbaki
Ali Koru, bir alıntı ekledi.
11 Nis 16:03

“İncire ve zeytine andolsun ki” diye başlıyor Kuran’daki Tîn suresi, “biz insanı en güzel biçimde yarattık.” Allah incir üstüne yemin etmiş yani. Yaradan’ın yarattıklarının adıyla yemin etmiş olması, muhteşem bir dil eğretilemesi. Cebrail’in değil de insanın sesiyle konuşuyor Allah. Bütün âlemleri kaplayan insan sesiyle inciri anıyor.
Sana gelince, duyduğun onca yakınlığa karşın bir kez olsun incir üstüne yemin ettiğini işitmedim. Hiçbir ahdinde Zevraki’yi şahit tutmadın kendine. Meyve versin diye yalvardığın ağacın önünde eğilmedin de. Gönül indirip sevdiğin birine ‘incirim’ diye seslenmedin hiç. Senden çalıntı bir sesle konuşuyor olsam da sırf incirden ötürü seviyorum seni. Topuklarından yukarı bacaklarını kurularken dizlerin, umursamazca kaykılarak oturuşun, ellerinin gelişigüzel hareketleri, dalından sarkan meyvenin tesadüfi güzelliğini andırıyor. Belirgenleşen omurganın sıradan ama yalın kıvrılışında, fotoğraf karelerinde bulup buluşturmaya çalıştığın o herkese benzeş olanın esrarlı biricikliğini kolaylıkla görüyorum. Yeni bir yay oluşuyor sırtında. Eğildikçe karnın iyice yuvarlaklaşıyor. Senden dışarı fırlıyor kaburgalarının altındaki o gizli küre. Demek yusyuvarlakmışsın sen. Karnında saklıymışsın.
Nasıl anlatayım bilmem ki,varsaymanın da bir ölçüsü olduğunu nasıl anlatayım sana.
Bir adam varmış, bu adam karısını o kadar çok o kadar çok severmiş ki, pek nadir bulunan kara güllerle dolu bir bahçe derlemiş onun için. Kadın bu bahçenin içinde yavaş yavaş solmaya başlamış. Çünkü adam karısını her öpüşünde sen bu güllerden daha güzelsin diye fısıldıyormuş kulağına. Hatta daha ileri gidiyor, gökteki Kutupyıldızı’nı gösterip bu yıldızdan da güzelsin diyormuş, şu akan nehirden, bu kelebekten, şu tavuz kuşundan bile. Kadın kocasının sözleri karşısında günbegün zayıflamaya, güçten düşmeye başlamış. İlkin sarılık olmuş, adam elleriyle beslemiş onu. Yeryüzündeki bütün yemişlerden de güzelsin diyormuş hala. Kadın tam sarılıktan kurtulup ayağa kalktığında adam ona bembeyaz yavru bir güvercin getirip “Sen bu güvercinden de güzelsin” demiş. Bu kez kadın verem olmuş. Bir deri bir kemik kalmış sonunda.
Ölmeden önce “Be adam!” demiş, “Simurg bile otuz kuş, otuz kuş kadarcık bir Simurg. Güvercinden daha güzel yalnızca hiçlik. Kara güllerden ötesi yokluk. Tavuz kuşu bile ayak uydurmak için dünyaya, çirkin bir sesle ötüyor da sen beni niçin böyle yakıp kavuruyorsun? Bütün bir evren içimde dürülmüşken, erişemeyeceğim muhteşemliğin cehenneminde beni bir başıma yapayalnız bırakıyorsun.”
Hiç olmasa şimdi bir yemin et incir üstüne. Büyünün gerçeklerle yapılabileceğini kabul eden bir alçakgönüllülükle yemin et benim için. Hayal kurma kalbe yapılan bir muamele sadece. Şimdiki zamanı yerli yerine oturtan insanca bir tahammül biçimi. O azılı fantezi gücünle baktığın her şeyin içini boşaltmaktan vazgeç. Hiç doğmamış olmaya yeltenmekten de. bahçedeki incire Zevraki diye sesleneceğine ‘incirim’ diye sev beni. Bir daha Hızır diye birisinin yanına beni gönderme e mi.

Yüzünde Bir Yer, Sema KaygusuzYüzünde Bir Yer, Sema Kaygusuz
Nasrettin, bir alıntı ekledi.
06 Nis 18:34 · İnceledi

Her yarattığında, her baktığında O’nun parçasını göremiyorsam vay benim halime! Müslümanım diye övünüyorsam, Hıristiyan diye dışlıyorsam, Yahudi diye düşman görüyorsam vay ki vay benim halime! Kendimi seçilmiş hissediyorsam, diğer ırklardan üstün tutuyorsam, İseviyim, Museviyim diye başkasına canavar gözüyle bakıyor ve onları terörist olarak adlandırıyorsam vay ki vay benim halime! İncitiyorsam bir yüreği kâfir diye, canını acıtıyorsam inançsız diye, ibadetsiz diye yargılıyorsam, karşımdakini benden ayrı, benden farklı görüyorsam çok acınacak haldeyim! Tek bir nefesten yaratıldığımı unutuyorsam yazık bana! Tut ki sana göre yanlış yolda, tut ki sana göre doğruyu göremiyor, tut ki senin inandığma inanmıyor, tut ki sahte dinler kurup kendini oyalıyor. Ne çıkar? Hiç şüphesiz dönüş yalnız O’na değil midir? Her şeyin yaratıcısı, her şeyin de takdir edeni değil midir? Toplama insanları, çıkarma! Çarpma insanları birbirine, bölme! Gruplandırma, konumlandırma, ayırma, ayrıştırma. Köke bak öze bak. Topraksın ötesi yok! İnsan işte senin adın.

İkra!, Senem Şah (Sayfa 60 - Panama yayınları)İkra!, Senem Şah (Sayfa 60 - Panama yayınları)
Nilay, bir alıntı ekledi.
06 Nis 16:34 · İnceledi · Puan vermedi

Maddi insan, ona güzel isis'in elleriyle yeni bir dirilik, canlılık sunması gereken gül demetinin özlemini çekiyordu; sonsuza dek genç ve arınmış tanrıça, geceleri görünüp boşuna yitirdiğimiz saatlerin utancını yaşatıyordu bizlere. Yine de, tensel aşk, sevişme günün tutkusu değildi, orunlar ve onurlar peşindeki aç papaz, bizleri gerçekleşmesi mümkün eylem alanlarından uzaklaştırıyordu. Geride, sığınmak için ancak, hep yukarı doğru çıkıp kendimizi toplumdan soyutladığımız, şairlerin o fildişi kulesi kalıyordu. Ustalarımızın öncülük ettiği o yüksek yerlerde, sonunda, yalnızlığın temiz havasını soluyor, efsanelerin altın kasesini unutuşu içip şiir ve aşkla esrik, kendimizden geçiyorduk. Aşk mı? Yazık! Belli belirsiz biçimler, gül pembesi, mavi renkler, fizik ötesi hayaletlerdi o bizim için!

Sylvie - Dizeler, Gérard de NervalSylvie - Dizeler, Gérard de Nerval
Şimal, Şanzelize Düğün Salonu'yu inceledi.
 06 Nis 14:31 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

BİZE HER YER ŞANZELİZE 

Merhabalar değerli inceleme okuyucuları..

Tarık Tufan ‘ın okuduğum 4. Kitabı ile yine huzurlarınızdayım efendim.
Ne zamandır Şanzelize Şanzelize diye diye en nihayetinde kitapla kavuşup okuyarak bir arzumun da yerine gelmesinin ardından yazıyorum bu satırları..

Öncelikle belirtmeliyim ki kitapta tam umduğumu bulamadım sanki.. o yüzden biraz hevesim kaçtı inceleme yazmak adına .. gerçi sorsanız ne ummuştum da bulamadım?? Orası da muamma.. ama okumak adına yaşadığım heyecanı okurken hissedemedim bu kesin.. belki Ayfer Tunç un kitabının akabinde okumaktan kaynaklandı belki de ben beklentimi çok yüksek tuttum bilmiyorum.. ama okuduğum Tarık Tufan kitaplarının arasında bile yani kendi kategorisinde bile konu ve kurgu açısından belki en vasatıydı diyebilirim.. üzgünüm ama bana bunu hissettirdi..
Her Şanzelize adını duyduğumda Ankara’nın Dikmen’i nin bir hit şarkısı vardı hiç denk geldiniz mi bilmiyorum

‘’Oda kule buda kule biz de de var atakule
Eyfeli getirir dize bize her yer şanzelize
Yalan oldu bizim şengen dırdır eder hala yengen
Fransızlar sözüm size bize her yer şanzelize...’’

Diye sözleri var..Bana bunu çağrıştırsa da şu bir gerçek ki Kitabın adı çok havalı ve belli bir cazibesi var merak uyandırma adına.. peki kitabın adıyla içerikte çok bağlantı var mı?? El cevap: kocaman bir CIK :) bendeki karşılığı ise fiyasko .. başlarken ve biterken sırf alaka kurmak için adı geçen kıytırık bir mekandan ibaret.. TABİ BENCE..kapak tasarımları fena değil, kitap fiyatı da malum uçuk eee daha ne olsun :) Reklamın alası oldu bile :)
peki içerikte kaç hayata dokunmuş yazar derseniz 1. Tekil şahıs yani anlatıcı ve Şeyh babası, anlatıcının aşık olduğu kız Eda, anlatıcının arkadaşı Rüstem ve sevgilisi Nurhan, Rüstemin cezaevindeki annesi, Baki Semih ( adamım o bu arada :) baştan ayağa karizma kalite bir şahsiyet bu arada :) inanın asıl kahramandan daha çok sevdim onu :) )ve yaşlı bi amca .. yani toplamda 8 tane insan.. aynı bütçesi az olduğundan çok oyuncu ve mekan kullanamayan filmler gibi !!…
Sürprizbozan a çok girmeden anlatayım biraz ama yine de bi ERROR verip uyarayım okuyacakları.. Efenim bundan sonraki kısımları ben kitaptan okurum diyenler burda bırakabilir ..

Ee peki beni çok da sarmadı konu vasattı derken neden bahsediyorum?? bilmek isteyenlere diyebilirim ki aslında anlatılan bir aşk hikayesi filan değil.. çünkü Mejnun un Leylaa Leylaa demesi gibi Leylayı yani kahramanın Edasını merak etmekten, onu ayrıntılarıyla tanımaktan ve onların aşklarını okumaktan ziyade anlatıcının kendi düşüşünü, iç hissiyatlarını okuyorsunuz genelde.. gerçi yazarken kendi de diyor ‘’ben düşmedim aslında bile isteye atladım..’’ Şeyh bir babanın faydasız oğlu gibi kendini de şu satırlarla yeriyor ‘’ Alimden zalim doğar ın karşılığı gibiydim’’ … ama o Baki Semih var ya o Baki Semih .. neyse ben anlatmayım siz okuyun onu ..diyorum ya baştan ayağa karizma :) ADAMIM :)

Geçmişinden uzaklaşmak ve yeni bir kimliğe bürünmek için ilk yapılacak şey ortam değiştirmektir derler.. yani ya sabır ya sefer..işte burda bu çok güzel anlatılıyordu. Aralarda vurucu çok cümleler vardı okunmaya değmek adına yani çok da inkar etmeyeyim.. Fakat anlatılan iki aşk vardı kendi içinde tutarlı gibi görünen ve büyük şeyler göze alınan bu duygular bana çok da geçmedi .. Tabi bu senin kalpsizliğin, ya da bi erkek nasıl sever bilmeyişin diyenler çıkabilir olabilir de.. Bazı yerlerde hak verdim aslında hatta aşık olduğu kıza yakın olabilmek için geçmişindeki kendini öldürüp ilk kez sigara içen, içki içen, ot içen, ana avrat küfreden, adam döven ve de ezan okunduğunda utancından bir daha namaz kılamayan o adamı çok iyi anlatmıştı ve bu hallerini gören şeyh babanın, oğlunun ölümünü izlerkenki elinden bişey gelmeyişini.. Fakat bir okuyucu olarak, sırf olayı gerçekçi anlatayım diye dokuz kusurlu hareketten biri ve en tiksindiğim şey küfretmeyi böyle okumak çok da hoşuma gitmedi.. kasıntı ve zorlama geldi..

Son olarak kitabın içine serpiştirilmiş marka ürünler ve meşhur yazarlardan da bahsedeyim.. bu bir gelenek oldu sanırım ya da yazarlar reklam alıyor parayı bulmak adına bizim haberimiz yok :)) Murat Menteş in Ruhi mücerret inde bol ötesi gani miktarda olan bu şey, Ayfer Tunç ve Tarık Tufan ın bu kitabında da vardı.. bir de kendi aralarında arkadaşlarını ya da sevdiği yazarları metnin içine sıkıştırmak çok güzel olsa da (hani Behzat Ç.nin bir bölümüyle Leyla ile mecnun dizisinin bir bölümü ortak çekilmişti aynı onun gibi) tam nedenini çözmüş değilim.. ama farkettiğim şey tarz olarak genelde beğendiğim kişileri yazmış Tarık Tufan o da güzeldi kendi adıma..
Şimdilik bu kadar değerli okurlar.. Sırf Baki Semih için bile okunur Şanzelize diyerek incelememe nokta koyuyorum .. üç de link bırakarak :)

Baki muhabbetle huzurlu mutlu ve aşkla kalın efendim ..

https://gezipgordum.com/...desi-champs-elysees/

https://yandex.com.tr/...02625545-vla1-1497-V

https://yandex.com.tr/...edircnt=1523014243.1