• geçmişteki insanı gelenek ve geçmişe saygı, milliyet, toprak ve kan övünmeleri tatmin ediyordu. maddi hayat için gösterdiği telaş onu meşgul ediyordu. ama bugün artık bunların hiçbiri bir şeye yaramıyor. bütün bunlara sahip olmasına rağmen insan yine isyan ediyor. ölüm ve cinnet derecesine ulaşan bir isyan. Bu, geçmişin aksinedir. geçmişte insanın cehaleti, zaafı, korkusu ve maddi ihtiyaçları din ile karışmıştı, her şeyi dinden almak istiyordu. şimdi, ilim çoğu ihtiyaçları kaldırıyor, ama kaldırmadığı şey, yüce dindir. İnsana ve hayata anlam bağışlayacak bir din. Bugünkü insan, her zamandan daha fazla bu dine muhtaçtır.
  • DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ
    Topluma uyumsuzluk başta olmak üzere, akıl hastalıklarına kadar giden ruhî teşevvüşler (karışıklıklar) ve bunlara bağlı beden hastalıkları, şimdi, dünyada, birinci plânda mütalâa edilen bir büyük problem haline gelmiştir.

    Niçin ruhî teşevvüşler?

    Nerede?

    Ve nasıl olmaktadır?

    Acaba, hakikaten dünya düşünürleri de, dinî bağlarda çözülmeği, ruhî bozukluklarda bir sebeb olarak görüyor mu?

    Buna dair mütalâa ve müşahedeler var mıdır?

    Bir kaç misal verelim:

    FAHREDDİN KERİM BEY hocamız kitabında:

    “Eskiden beri me­deniyetin sinirler üzerinde tahripkâr tesiri bulunduğu ve medeni­yetin terakkisile birlikte sinir hastalıklarının çoğaldığı iddia edil­mektedir. Her halde medeniyetle beraber umumî ihtiyaçların artması, zevk ve eğlenceye düşkünlük, ahlaksızlığın artması gibi sebeplerin sinirler üzerinde yorucu bir tesir yapmakta olduğuna ve uykusuzluğun sebepler arasında bu­lunduğuna şüphe yoktur.”

    “Yalnız ‘Toplum bilimi, sosyoloji’ ile iştigal edenlerle bazı psikologların dinî akidelerin çözülmesinin akıl hastalıklarının ve bilhassa intiharların çoğalmasında rol oynadığını zikret­mektedirler.” diye yazar.

    SİR DAVİD HENDERSON da hocamızın fikrine : “ekonomik yük zamanın sık görülen akıl hastalıkları ile irtibatlıdır.” demek suretiyle bu fikre katılır.

    JUNG’da aynı görüşü başka şekilde ifadelendirir:

    “Nefsi ile muhalefette bulunmak, medenileşmiş insanın özellikli ayırıcı bir delilidir. Sinir hastası sadece nefsiyle ihtilafa düşmüş medenî insanın ferdî bir ör­neğidir. Bilindiği üzere medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlık­tan ne varsa onları sıkıştırıp tıkıştırmaktan ibarettir.”

    PAUL TOURNİER de şöyle konuşur:

    “Bu asabî hastalıkların çoğal­ması dünya ahlâkının sükûtundan ileri gelmektedir, diye mütalâa ediliyor. Bu düşünce ki hakikatte bütün sonuçlarıyla aile içinde, mes­lek hayatında, cemiyette menfaat çarpışmalarının meydana getir­diği hayatî meselelerin artmasından aynı şekilde cemiyet problem­lerinin artmasından, heyecanî şoklardan, şüphe ve korkmalardan, namus ve itimatta sükuttan, aynı zamanda heyecanî efkârda ve ebe­diyete inançta sükuttan ileri gelmektedir.”

    “Bu sinirliler arasında bilhassa kadınlar fazladır. Bu kadının sosyal ve ruhî şartları sonucudur ki son yarım asırdır bu hale inkilap etmiştir. Sevmediği bir kimse ile, anne babası vasıtasiyle evlendiği zaman o egoisminin kur­banı oluyor ve kocasının otoritesi karşısında şüphesiz ızdırap çeki­yordu. Fakat o bunu tabiî kabul ediyordu. Zira adabı muaşeret de ona boşanmak ümidini vermiyordu. Bu gün ise, o boşanmağı düşü­nüyor. Bunu düşündüğü günden beridir de sıkıntıları onun için tahammül bırakmayan görünüyor. Kocası ile münakaşaları ona ağır geliyor, daha fazla bir ızdırap halinde neticeleniyor.”

    “Asrımızın talihsiz­liği hakikî, bir ahlâk ile düzenlenmemiş, kokuşmuş etmiş bir ahlâkın mevcut oluşudur.”

    “GEÇEN ASIRLARIN DEHŞETİ BÜYÜK EPİDEMİLERDİ. (SALGIN HASTALIK) [2] KOLERA, ÇİÇEK, VEBA., GİBİ. BU ASIRDA DA ASABÎ HASTALIKLAR.”

    Ve A. CARREL de:

    “Görünüşe göre, akıl zaafı ve delilik, endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişik­likler için vereceğimiz kurtuluş fidyesidir.”

    “Akıl zaafı ve deliliğin artışını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, ahlakî disiplinin yıkılmış, olduğu cemiyetlerde tezahür etmektedir.”

    “Modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyeti eriyip kaybolmağa mütemayildir.”

    “Gazetelerin, radyola­rın ve sinemaların geniş surette etkili yayılımı, cemiyetin entelektüel sı­nıflarını en aşağı derecede iteklemiştir. Hele radyolar, kalabalı­ğın zevkine giden bayağılığı, herkesin yuvasına kadar sokmuştur.”

    Caniler ve cahillerle bir arada yaşayanlar da cani veya cahil olmak tabiidir.

    “Şuur faaliyetlerinin vahdete ircaı, ahşaî ve asabî fonksiyonlar arasında daha büyük bir ahengi netice verir. Ahlâk duygusu ile zekânın aynı zamanda geliştiği içtimaî topluluklarda, bes­lenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir. İnsanlar ora­da mes’uttur.” demektedir.

    B. MALBERG ise :

    “Amerika’da artan akıl hastalıkları, nüfusun artması veya hastaneler organizasyonları ile alâkalı değil ve fakat yegâne sebebi modern hayat ve sinirli, gergin tansiyona bağlıdır.” fik­rini ileriye sürer.

    BARRERTT isimli müellif de :

    “Geride kalıp ve yabancılık çekerek cinnet geçirip çıldırma yani akıl zaafı ve akıl hastalıkları, sosyal uyumsuzluk ve anormal ruhî davranışlar değil bunlarda ortak husus, şahsiyet, kişilik, karakter, benliktir ki, bu şahsiyeti muhtelif vesilelerle ruhî halle­ri kontrole ve şahsı şevke muktedir olamıyor.” kanaatindedir.

    LE DECLİNE DE L’AUTORİTE ET LA JEUNESSE ACTUELLE. [3] LES CAUSES ET LE REMEDES[4]

    “Zamanımızın gençliği ve otoritenin çöküşü. Sebebleri ve tedavisi, kitabında) DR. GİLBERT ROBİN :

    “Bu gençlik, tamamiyle an’aneye düşman, marifete düşman, ahlâka düşman, hayasızlık ve tecavüzkar bir hali, bu saydıklarımızın yerine geçirmek istiyorlar. Fakat esasta gençlik, sabırsızdır, istikbale karşı emniyetsiz, sıkıntı, azap çeken, ümitsiz., yeni ahlâk düsturları peşindedir. Netice o, şiddetli modernizmin yayılışı karşısında, adapte olabilmek için, yeni denge unsuru aramaktadır.” diye zamanın gençliğini kendi görüşüne göre tahlil et­tikten sonra, buna sebep olarak ilkönce ebeveyn otoritesinin yokluğunu göstermektedir.

    Yazarın buna karşı ilâcı ise: TERBİYE VE AHLÂKÎ HİJYEN’dir.”

    DR. M. POTAT, HYGİENE MENTALE kitabında, ruhî sebebler bahsin­de: ruhî surmenage. (Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk; bitkinlik). Acı veren hallerden heyacanı zikrettikten sonra;

    “Bazı sinema filmleri de psişik bocalama veya karışıklıklara sebep olmak­tadır.” demekte, ayrıca;

    “hayatta tatmin olmamayı, terbiye ile fena şekilde yetiştirilmeyi, gurur, ihtiras, kıskançlık, sınıflar arası kinle­ri” ve nihayet, alkolizma ve firengiyi saymaktadır

    Alkol bahsinde, LELAND E. HİNSİE:

    “Alkol, ruhî sorunları gizleyen, icad edilmiş bir maskedir” demekte ve

    “Alkol gibi diğer toksik madde alışkanlıkları da, aynen, bir baş ağrısı bir zafiyet., tarzında bir arazdan ibarettir.”

    “Bir şizoid[5] (Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu) korkusunu ve tansiyonu­nu azaltmak gayesiyle serbest olabilmek için içer. Bu şekilde, cemi­yete intibak edebilmek için, alkol, şahsî arzularında, onu cesaret­lendirir. Artık bizzat kendi önünde ve başkaları önünde kendisini aşağı hissetmez.” mütalâasını ileriye sürmektedir.

    D. HENDERSON da bu bahiste aynı fikirdedir :

    “Alkolizme, pek muhtemelen bir sıkıntı halinin (bir arazıdır.

    T. G. Campanella [6] ve G. Fossi, akıl hastanelerine kapatılmış 445 müzmin alkolik hasta üzerinde tetkikat yapmışlar ve kronik alko­lizma ile sıkıntı (etat depressil) ve intihar teşebbüsleri arasındaki münasebetleri göstermişlerdir. Bu müelliflere göre de, kronik alkolizmayı, sıkıntı halleri tevlid etmektedir.

    Sonuçta görülüyor ki :

    1) Akıl hastalıkları veya davranış kusurları, ahlâk, terbiye, an’ane, âdet gibi mefhumlar ile veya doğrudan doğruya ismen zikretmek suretiyle (din-ahlak)a bağlanmaktadır.

    2) Medeniyet lafı ile hâdiseyi izaha kalkanlar da vardır ki, bu medeniyet lafı ile de neticede, Jung’un belirttiği şekilde:

    “Medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlıktan ne varsa onları sıkıştırıp tı-
    kıştırmaktan ibarettir.” denmek suretiyle aldatıcı, doğru olmayan, dolaylı olarak yine (din) hissedilip kast edilmektedir. Nitekim, Fahreddin Kerim Bey hocamız da, medeniyetin ilerlemesiYle sefahatin artmasını bir olarak mütalâa ediyor ki, sefahat denen nesnenin de, dinî çözülmeden başka bir manası yoktur. O halde, medeniyet lafı ile de, dinî akidelerin sarsılması mes’elesine dolaylı olarak geliniyor.

    Hakikaten, asfalt yollar kimin canını sıkıyor?

    Rengârenk, pırıl pırıl otomobillerle yapılan sefalar, cefa mıdır?

    Elektrik ışığının ter­temiz aydınlığımı, çıra, fener, gaz lambasının sisli aydınlığı mı ru­ha ferahlık verir?

    Odunların ve kömürlerin kül ve kokuların­dan ibaret ocak ve sobaları mı, kaloriferli evlerde yaşayan insanlar çok arzuladıkları için bunaltıdadır?

    Medeniyetin, kendisine mede­niyet ismini verdiren hangi bir vasıtası hangi bir şekilde insanı rahatsız ve taciz ediyor?

    Yoksa insan taciz edildiği için, angoisse'(Sıkıntı) da olduğu için mi, medeniyete bir kurtuluş simidi gibi sarılıp, kalkan gibi kullanmağa kalkarak, ruh hastalıklarının ve cemiyete uyumsuzlukların sebebi işte budur diye işin içinden sıyrılmağa kalkmış­tır?

    3) Bir diğer sözde adaptasyon. (Yani kendi şahsına, sonra derece derece etrafındaki insanlara yani aileye yani cemiyete yani dünya­ya uymak.) Bu fikirde olanlar da diyorlar ki :

    “İnsanlar kendine uya­mıyor, insan, ailesine insan cemiyete ve insan dünyaya uyamıyor o a onun için ruh hastası oluyor.” Ve hakikaten MENİNGER isimli yazar; Sante Mantal (Ruh Sağlığı) diyor,

    “Beşerî varlıkların, dünyaya ve diğer beşerî varlıklara, azamî huzur içinde adaptasyonudur.”

    O halde bu adaptasyon ne ile mümkündür?

    Çok misâllerle gösterdik ve yerleri gelince de işaret ettik ki, din gerek insanın kendi kendisine, gerek diğer fertlerle olan münasebetlerinde ve sonuçta dünyaya tam bir uyum sağlanmasında (adaptasyon), tek ve yegâne denebi­lecek kudrette aynı zamanda bir (Adaptasyon sistemi) dir. Daha başka veya buna mümasil kudrette ikinci bir Adaptation sistemi gösterebilir misiniz?

    İşte, anti sosyal (cemiyete mugayir) davranış­larda bulunanlar: ayrılanlar, boşananlar, darılanlar, alkol ve toksik maddelere alışan, öfkelenen, kin güden, intihar eden, cinayet işliyen vb. bir sürü uyum sorunu gösterenler, ne ile önlenebilir?

    Veya ne önliyebilir?, Sualin cevabı olarak, hepiniz birden, içinizden, benim gibi

    “Evet yalnız din önleyebilir” demiyor musunuz, O halde, adaptation (intibak) lafı da geliyor din’e ister doğrudan doğruya söylenmiş ister dolaylı bazı kelimeler konarak ifade edilmiş olsun, apaçık görülüyor ki,

    AKIL HASTALIKLARININ VE DAVRANIŞ KUSURLARININ ZUHURUNDA HAKİKÎ SEBEB, DİNÎ ÇÖZÜLMEDİR. Yani, DİNÎ İSTİKAMETTEN AYRILMADIR.



    HÜLASA

    istisnaî haller haricinde, türlü davranış kusurlarının, PSİKOMATİK veya PSİŞİK (ruhî) hastalıkların sebebinin ruhî faktörlerdir. ruhî faktörün, temelinde ise, dinî istikametin kaybından (dinî tatminsizlik ) ibaret olduğunu, dinî tatminsizliğin, ruhî tatminsizlik halinde Angoisse’ (Sıkıntı) nın teşekkülüne sebep olacağını bundan dolayı türlü davranış kusurlarının, Psikosomatik hastalıkların ve akıl hastalıklarının Angoisse’ın devamı ve şiddeti ile uygun olarak meydana çıkmaktadır

    Diğer taraftan, Psikanaliz ismini, Pierre Janet‘nin “Analyse Psychologique” tabirinden alan Freud’un, ruhî tatminsizliğe sebeb cinsî tatminsizliktir diyen cinsiyet nazariyesi de çıkışını dinî istikametin kaybından aldığı bu bilgilerle açığa çıkmış oldu.

    Sonuçta her olay ve durum inancın bir getirisidir.
  • Mutsuzluğumda mutluluk aramaktı benimkisi, biraz gülünç.. biraz da korkunç olsa da, hüsran bitti’. Yaşamın süregelen hikayeleri hep devam eder, hep yaralar, hep sarsar, hep üzer... ama izi hep mi aynı yerde kalır? Geçer dediğimiz ne var ise geçmedi, geçti dedim.. geçti diye düşündüm, hatırlamadım bile’ ama kendimi kandırdım ‘ bu benim zaafımdı. İnsan zaafından vurulur imiş ve ben hiç akıllanmayacağım. Aptal olup kanmaya devam edeceğim. İnsanlar, ‘’insan olanlar’’ hiçbir şey yaşanmamışçasına hayatlarına devam ederken, ben kıvranıp kavrulacağım. Çünkü bunu bir tek ben hak ediyorum, zaafı olmamalı insanın, can yakacak sevgiler olmamalı’ unutmalı yine, yinede, yeniden’
  • Anadolu İhtilali (1. Cilt)
    Sabahattin Selek
    Mondros mütarekesinden Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna kadar ulusal savaşımızın belgeseli
    Birinci Cihan Harbinde 2 milyon kurban verdik.
    Cephelerde yaşanan yenilgi ordu kusurundan kaynaklanmıyor, cephelerde yaşanan perişanlık, sivil ve askeri idareye ait aksaklıklar ve memleketin bu çapta bir harp gücüne sahip olmamasındandır.
    İttihat Terakkinin sivil (Talat Bey) ve askeri (Enver Paşa) kanadı arasında anlaşmazlık, çekişme var.
    Ordunun subay kadrosu hem cihan harbinde hemde istiklal savaşında çok iyi idi.
    Ölçüsüz bir dereceye ulaşan asker kaçağı vardı.
    15 Eylül 1918’de Bakü’yü işgal ettik.
    Cihan harbi sonunda müzakereler “Agamemnon” zırhlısında yapıldı.
    Sultan Vahdettin ağabeyi 2.Abdülhamid’in kötü bir kopyasıdır.
    Vahdettin, denge politikası izlemek istedi ama artık denge yoktu sadece büyük ve güçlü İngiltere vardı.
    Vahdettin: “Bizim hanedanımıza her türlüsü gelmiştir; sarhoşu, zalimi, delisi, aptalı gelmiştir. Dinsizi gelmemiştir”.
    Anadolu hareketi sadrazama göre hareket ediyordu, Damat Ferit sevilmediği için onunla ters düşmek artı puan kazandırıyordu. Ferit’in sadrazam olması Anadolu hareketinin işini kolaylaştırıyordu.
    Mustafa Kemal’e verilen ordu müfettişliği sadece askeri değil mülki bir yetki. Bütün idari amirlerle haberleşme yetkisi var. Bunu kullanarak Anadolu’da ki tüm yetkililere milli mücadeleyi duyurdu. İdarecilerin artık taraf seçmesi gerekiyordu. Milli mücadele yanlısı olacak mı, olmayacak mı ?
    Mustafa Kemal, Anadolu’da askeri bir idare kurmak niyetinde değildi. Liderliğini yüklendiği hareketi halka maletmek, meşru göstermek istiyordu. Bunun için sivil idarenin desteğine ihtiyacı vardı. İdare adamları memuriyetlerinden çok, aydın zümreye mensup bulunmanın kuvvetini taşıyordu. Bu sebeple askeri ve sivil idare hiç bir zaman birbirine karıştırılmamış, en önemli vilayetlere bile askeri vali getirilmemiştir.
    İstanbul nufusunun %59,7 si Türk, %25’i Rum.
    Milli mücadele başında Doğu Trakya ve Anadolu Türkleri 8-9 milyon olarak kabul edilir.
    Urla, Ayvalık, Erdek nüfusu, 23 bin Türk, 60 bin Rum. Trabzon’da 70 bin Rum vardı.
    Halk milli mücadeleye, başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zorla sürüklenmiştir. Milli mücadele halka rağmen yapılmıştır. Halka rağmen halkın yararına yapılmıştır. Buna rağmen milli mücadele dememizin nedeni insan ve maddi kaynak halktır.
    Milli mücadeleye karşı ayaklanmalara halkın istekle katılması bunu gösterir.
    Komünizm Anadolu’da şöyle anlatılıyor: “Hiç kimsenin nikahlı karısı olmayıp her kopuğun istediği kadını istediği gibi kullanması, çocuklar iki yaşına kadar analarının kucaklarında kaldıktan sonra alınıp umumhanelerde beslenerek anasız ve babasız yetiştirilmesidir ki, ne bir babanın çocuğunu ne bir evladın ana babasını tanımaması demektir.
    Osmanlıda “Osmanlı” olarak yaşandığı için milli şuur oluşmadı Türklerde.
    Mustafa Kemal’in durgun bir suda fırtına koparması gerekiyordu. Yoksa liderin bir işareti ile bütün millet ayaklanacak değildi. Ve nitekim böyle olmamıştır.
    Erzurum, Ankara, Konya gibi büyük merkezlerde müdafaai hukuk cemiyetlerinin başında din adamları vardı.
    Kuvayı milliyeyi dağıtmaya çalışan Anzavur, avanesine “Kuvayı Muhammediye” adını takmıştır. Bütün bu karşı ihtilal hareketleri genellikle din adamlarının idaresinde ve din uğrunda düzenlenmiştir.
    İtitihatçılar Kasım 1918’de ülkenden kaçmıştı. Onlardan harp ve tehcir hesabı sorulmalıydı.
    Balkan harbi ile cihan harbi arasındaki kısa süre içinde Türk ordusunun çok az bir sürede düzene sokulabilmesi başta Enver Paşa olmak üzere, seçkin subay kadrosunun çabasıyla olmuştur.
    Türkiye’nin ilk aydın kadrosunu subaylar teşkil eder. Batı tipi okullarda subaylar okumuşlar, ilk batılı öğretmenlerden onlar ders görmüşler, tahsil veya staj için batıya il gidenler yine subaylar olmuşlar.
    Dört yıl süren milli mücadelede ordunun insan kaybı, kazanılan zafere ve mevcuduna kıyasla hafiftir. Bütün cepheler dahil savaş meydanlarında 9167 kişi şehit olmuştur.
    Kuvayı milliye hem milis güçleri hemde milli mücadelenin tamamını ifade eder.
    Kuvayı milliye halkı korkutmuş, yıldırmış, soymuş halka fena muamele etmiştir. Hemen her yerde terör havası yarattığı için halk tarafından sevilmemiştir. Kuvayı milliyenin hepsinin bu şekilde olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Fakat büyük çoğunluğu böyledir.
    Başlangıçta bütün şartlar cesaret kırıcı idi, ama para meselesi hepsinden zor görünüyordu.
    Mustafa Kemal daima Enver Paşa ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Enver memleket dışında olduğu halde milli mücadelede Mustafa Kemal için huzursuzluk sebebi idi. Enver ısrarla Anadolu’ya gelmek ve milli mücadelenin başına geçmek istiyordu. M.Kemal O’nun Anadolu’ya girmesine müsade edemezdi. Eğer Enver gelseydi, M.Kemal’in liderliği tehlikeye düşebilirdi.
    İsmet İnönü, çete harbine son verilip düzenli orduya gidilmedikçe mücadeleye katılmayacağını söylüyordu. İlk hükümette genelkurmay başkanı oldu.
    İsmet paşanın düzenli orduya geçme ısrarı önemlidir.
    Mondrostan sonra 55 parçalık düşman gemisi İstanbul’da demirledi.
    İstanbulda 250 bin civarında Rum yaşıyordu.
    Adana’da “Ermeni intikam alayı” çok cinayetler işledi.
    M.Kemal İstanbul’da kaldığı altı ay içinde padişah ile dört kez görüştü. Ayrıca gizli faaliyetlerde de bulundu. Gizli bir komita kurarak padişahı değiştirmek istedi. Gizli cemiyetin adının “Ay-yıldız” olduğu söyleniyor.
    Bizans İstanbul’da can vermişti, Osmanlıda İstanbul’da ölecekti.
    Enver Paşa’nın Samsun’dan Anadolu’ya çıkma ihtimali üzerine İngilizler Samsun’a asker çıkardı.
    İngilizler bazı ordu komutanlarını işbaşından uzaklaştırdılar. M.Kemal’e dokunmadılar.
    TBMM’nin Anadolu’da hakimiyet kurabilmesi, karşı ihtilal hareketlerinin temizlenmesi ve milis kuvvetlerin tasfiyesi ile mümkün oldu.
    Sivas kongresine Rumeliden temsilci katılmamıştır. Politik açıdan kurulan cemiyetin adı “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk” yapılmıştır.
    İstiklal mahkemeleri ihtilal mahkemeleridir.
    Anadolu ihtilalinin ekonomik yöndeki fikri çok kısır kalmıştır.
    Kazım Karabekir, Erzurum kolordusunun başına geçti.
    Albay Refet Bey, Sivas’da bulunan 3. kolordunun başına geçti.
    Ali Fuat Paşa, Ankara’daki kolordunun başına geçti.
    İzmir’in işgali, hükümetin işgal karşısında ki tutumu M.Kemal’in işini kolaylaştırdı.
    İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolu’da bulundurdukları kuvvetler savaş istemediklerinin göstergesidir. Politik yollarla istediklerini almaya çalıştılar.
    Yunanlılar kalabalık bir kuvvetle geldikleri için ciddi düşmandı. Ama bu küçük ülkeyi Anadolu’dan atmadan büyük devletlere isteklerimizi kabul ettiremezdik. Bu yüzden batı cephesi önemliydi.
    İzmir’e yakın yerlerde halk işgale kaşı uslu durarak cezadan kurtulmayı düşünmekte idi.
    İşgalciler: 1- işgal geçici, 2-padişah savaşa taraftar değil, 3-asker kaçıyor 5-10 silahlı birlikle ülke kurtulmaz gibi ifadelerle halkı uyuşturmak istyordu.
    Batı Anadolu’da ilk kuvayı milliye Ödemiş’te ortaya çıktı.
    M.Kemal, hareketi halka maletmek ve seçimle lider olmak istiyordu.
    İstanbul işgali ve meclisin dağıtılması yeni meclis fikrini kuvvetlendirdi.
    İhtilalin metodu: 1-Anadolu’yu İstanbul’dan koparmak, 2-hareketi halka maletmek, 3-ihtilal için ordu desteğini almak, 4-Anadolu’daki mülki idareyi ihtilale bağlamak.
    İşin başında olanların bile M.Kemal’in ihtilal istedeğini bilmemesi gerekiyordu.
    Halkı ve orduyu ihtilale sürüklemek için M.Kemal’in elinde üç şey var: 1-İzmir’in işgali, 2-hükümetin zaafı, 3-taşıdığı sıfat ve selahiyetler.
    Türk ocakları cumhuriyet döneminde kapatıldı yerine halkevleri açıldı.
    M.Kemal, “Yaveri Hazreti Şehriyari” ve “Ordu Müfettişi” ünvanlarını kullanıyordu.
    Erzurum Kongresi, 14 gün sürdü, 54 delege katıldı.
    Kurtuluş için üç ayrı görüş vardı: 1-İngiliz himayesi, 2-Amerikan mandası, 3-milli mücadele
    İstanbul’daki aydın çevre, memleketin kurtuluşu için tek çıkar yol olarak Amerikan mandasını düşünürken, M.Kemal’in delice bir iş yapmasından endişe duyuyorlardı.
    Sivas Kongresi 31 delege ile, 7 gün sürdü.
    Rauf Bey, Amerikan kongresinden, memleketimizi tetkit edecek ve hakikati görecek bir kurul davet edilmesini teklif etti. Teklif kabul edildi. Böylece manda meselesi kongrece karara bağlanmamış oluyordu.
    Anadolu ihtilali için, Sivas’ta oturup, padişahın İstanbul’daki hükümetini telgraf tellerini kullanarak devirmek, ancak kuvvetli bir ihtilal hareketinin başarabileceği bir işti. M.Kemal bunun bir an önce herkes tarafından öğrenilmesini istiyordu.
    M.Kemal, her işte Anadolu’daki paşaların fikrini alıyordu.
    Kilikya işgalden sonra Ermeni göçüne maruz kaldı. Kilikyada kuvvetli bir direniş veya cemiyet oluşmadı.
    Yeni meclis için kurucu meclis ifadesini komutanlar onaylamadı.
    İlk TBMM 120 kişi ile toplandı.
    Meclis seçmenler ve seçilenler tarafından geçici bir meclis olarak kabul edildi. Her şey geçici gösterilmek için “nazır” yerine “vekil” kullanıldı.
    TBMM’nin açılması ile M.Kemal, meclisi toplamış, adını koymuş, hükümetini kurmuş ve Anadolu ihtilali meşruluk kazanmış oluyordu.
    Meclisin bütün üyelerinin ortaklaşa kabul ettikleri tek amaç, memleketi, padişahı ve halifeyi kurtarmaktır. Vekil yemini şu şekilde yapılıyordu: “Makamı hilafet ve saltanatın ve vatan ve milletin kurtuluşu ve istiklalinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi....”
    Birinci meclis kurucu meclis adı ile toplanmadığı halde, çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlar bakımından bir kurucu meclis çalışması yapmıştır.
    İlk mecliste fes tartışılmıştır.
    Anadolu ihtilalinin tutunması ve başarısını tehlikeye sokan en önemli olaylar, karşı ihtilal hareketleridir, meclise karşı isyanlar.
    Çerkez Ethem’in kardeşleri, Reşit, Tevfik.
    Çerkez Ethem’in emrinde 5 bin adam var. TBMM’ye karşı isyanları bastırdılar, düşman ile savaştılar ama TBMM otoritesine girmemek için sonunda isyan ettiler.
    Kuvvei seyyare ile mücadele bir ay sürdü.
    Zararsız olan kuvayımilliyeciler sakarya savaşına kadar yavaş yavaş orduya dahil edildi.
  • İnsan hakikatın tacidarı imiş. Sevsinler! Bu zavallı yaratık sevinçten, mutluluktan habersiz. Hakikate de, hataya da iğrenerek bakıyor. Ve cehaletinden memnun. Bu utanç verici yozlaşmanın kaynağı: Ruhumuzun zaafı değil, vücuda esir oluşu.
  • İnsanları müzik dinlemekten, film izlemekten ve şans etmekten vazgeçmeleri gerektiği konusunda uyarıyordu. Fazlullah’ın gök gürültüsü gibi sesiyle söylediğine göre, depreme bu tür günahlar neden olmuştu ve eğer insanlar bunlardan vazgeçmezlerse, yine Allah’ın gazabına uğrayacaklardı. Mollalar ülkemizde Kuran’ı ve hadisleri yanlış yorumlayarak öğretirler çünkü çok az insan orijinal Arapçayı anlayabilir. İşte Fazlullah da bu zaafı sömürüyordu.