• "Dünyanın kültüre gittikçe önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kültürdür."
    Yaşar Kemal
    Sayfa 15 - Yapı Kredi Yayınları
  • Her birey bu kader vaktinde elinden geldiğince kendini savunmalı … ve insanlığın kırbacına, faşizme ve mutlakiyetçi devleti andıran her türlü sisteme karşı mücadele etmelidir.”
    18 Şubat 1943 sabahı “Beyaz Gül” imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Bildirinin bir bölümünde yukarıda alıntı yaptığım sözler varken; geri kalanında da şunlar yazmaktadır:  “Alman halkı ne yapıyor? Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyor. Hitler’in peşinde körü körüne uçuruma gidiyor…Almanlar! Biz herkesin nefret ettiği ve insanların dışladığı bir toplum mu olacağız hep? Hayır!… Yüreğinizdeki kayıtsızlık örtüsünü yırtın! Nasyonal sosyalist görüşler insanlığa aykırıdır!”
    Bu bildirinin dağıtılmasından sadece dört gün sonra da Beyaz Gül Direniş Örgütü’nün kurucuları idam edilir.
    Bu yazımda; “ toplumuna duyarlı bir genç olmak, çağına tanıklık etmek ve yönlendirici gücün elinde olduğunu hissettirmek” üzerine bir gençlik örgütünün hazin hikayesini anlatacağım.Yazımın girişinden de anladığınız gibi Hitler Almanyası’ndayız. Çünkü tarih, hiçbir döneminde o günlerdeki kadar ucuzlatmamıştı insan hayatını. İnsani değerler hiç o günlerdeki kadar ayaklar altına alınmamıştı… Böylesine karanlık günlerde bu karanlığa, beyaz bir gülü yüreğine en yakın yere takarak direnmekte herkesin harcı olamazdı zaten.İşte o delikanlı gençlerin hikayesi.
    Beyaz Gül, pasif bir direnişin adıdır. Başını Hans Scholl’un çektiği bir avuç üniversiteli gencin, ülkelerine olan bağlılıkları adına toplumu uyarmak üzere eyleme geçtikleri ve “romantik” eylemleri sonucu canlarını vermelerinin hikayeleri… Sözünü ettiğimiz bu yirmili yaşlarına henüz gelmiş beş genç, zamanla Hitler’in çöküşünde etkili olacak; uluslararası propaganda aracı olacak kadar değerli bulunacaklardır.
     Münih’in zengin ailelerinden Scholl ailesinin iki çocuğu Hans Scholl ve kız kardeşi Sophie Scholl, o dönem kafası yıkanmış her Alman çocuğu gibi bir süre nazi gençliği eğitim programından geçmiş, Hitlerci gençlik içinde bulunmuş; ama sonradan eğitimlerinin yönünü tıp fakültesine kaydırarak, antifaşist mücadelenin sembolü haline geleceklerini bilmeden Almanya’nın Hitler’in peşinde uçuruma gittiğini düşünmeye başlamışlardır. 1942 yazı Haziran ayında bu düşüncelerini yüksek sesle söylemeye hatta yazmaya başlamışlardır. Yani birer kahraman olmuşlardır. Beni biraz yakından tanıyanlar bilirler ki; kahramanlık kavramı, ona ihtiyaç duyan toplumların çöküşü anlamındadır bana göre…Ancak doğru algılanmak isterim. Kahramanlık o toplumun sorunlu olduğunu gösterir; çünkü bu insanların kahraman olmaları için içinde yaşadıkları koşulların daha da kötü olması gerekir. Bu açıdan bakıldığındaysa kahramanlık bir duyarlılığa dönüşür ve korkakların korkaklığını ya da cesaretsizliğini saklamak için, ölenlerin ardından yaktığı ateşli bir ağıt olur kahramanlık.   Değerlere yaşarken sahip çıkarsak buna gerek kalır mı? Çok saçma…
    Neyse… Beyaz Gül direnişçilerinin, eylem süresi sadece sekiz aydır : Haziran 1942 – Şubat 1943… Yaptıklarıysa sadece altı kez bildiri dağıtmak ve bir kaç duvara “Katil Hitler” ya da * “NSDAP’a karşı mücadele edelim” tarzında yazılar yazmaktır.
    “Hiçbir toplum yoktur ki sorumsuz ve karanlık çeteler tarafından yöneltilmesine karşı direnmemeyi onursuzluk olarak kabul etmesin. Gerçekçi olalım; dürüst her Alman, nazilerin işledikleri suçlar karşısında utanç duyuyor. Bu utancın kaldırılmayacak biçimde çocuklarımıza taşınacağını biliyoruz…. Birlikte inançla haykıralım: Özgürlük! Özgürlük! Özgürlük!”
    Scholl kardeşler; arkadaşları Christoph Probst, Willi Garf ve Alexander Schmorell’le birlikte şiddetle nefret ettikleri silahlı güce karşı ne yapacaklarını düşünürler bir zaman. Örgütün tek bayan üyesi Sophie Scholl’un önerisiyle,masumiyet ve romantik başkaldırıyı temsil ettiğinden ötürü bir beyaz gül tüm bu karşı çıkmanın sembolü olur. Artık yakalarında,çantalarında ya da ellerinde beyaz bir gülle dolaşmaya başlarlar.Direnişlerinin özü esas olarak pasiftir.Silahlı bir örgütlenmeyi baştan reddederler.Öncelikle yaşadıkları kent olan Münih’te bildiri yazmak/basmak ve dağıtmakla işe başlarlar.Amaç kandırılmış Alman halkını uyarmak ve tarihe lanetlenmiş bir ırkın evlatları olarak geçmemektir. Beyaz Gül’e göre savaş bir insanlık suçudur ve eli kolu bağlı oturmak o suça ortak olmaktır.
    Bu çocuksu direnişin karşısında muazzam şekilde örgütlenmiş bir faşizm en azgın günlerini yaşamaktadır. Beyaz Gül’ün üyeleri,” bu saçma ve ölümcül savaş bitmeli ve ifade ve kutsal yaşam hakkı özgürce kullanılmalıdır” derken; SS lider Heinrich Himmler 6 Ekim 1943’te yapılan gizli bir toplantıda şöyle diyordu kendisini dinleyen bir avuç generale:  ” Sizden ısrarla şunu istiyorum;burada dediklerimi dinleyin ve kimseye söz etmeyin bunlardan.Bize şu soru soruldu: Kadınlar ve çocuklara ne yapılıyor? Düşündüm ve açık bir çözüm buldum.Üstün ırktan olmayan çocukların büyümelerine izin verme hakkını görmüyordum kendimde. Karşıtlarımızı yeryüzünden silmek gibi önemli bir kararı almak gerekiyordu…Öyle sanıyorum ki bizim halkımız için bu sorumluluğu yüklenmemiz gerekiyor.”
    Naziler muhteşem bir örgüt kurmuşlardı. Ancak milyonlarca insanı yakıp kül etseler bile,onların yaşama tutunma isteklerinden biri olan ‘yazma isteğinin’ önüne geçememişlerdir. Hollandalı kız çocuğu Anne Frank’ın hatıra defteri hangimizin yüreğini incitmedi ki? Diyor ki o günleri yaşayan bir gazeteci; “biz gazeteciler ve yazarlar yazardık,bu normaldir ama eğitimciler, işçiler, gençler ve hatta çocuklar bile yazıyordu o günlerde… Nazilerin, onlardan olmayan herkesi yok etme değil, yaşamlarının izini bile ortadan kaldırma projesine karşı mümkün olan tek güçlü başkaldırıydı yazmak…” Günümüzde dehşetle okuduğumuz, faşizm ve baskı günlerinin ayrıntıları gösteriyor ki; kurbanların yok edilemez insanlığını gösteren bir iz varsa, o da edebiyattır.Toplama kampında esir edilen Primo Levi’nin bir şiiri,o eziyet ve aşağılanma içindeki kadını ve erkeği bakın nasıl tanımlıyor:
    “Bir erkek midir düşünün  / Çamur içinde bitkin düşen  / Dinlenme nedir bilmeyen  / Bir ekmek kabuğu için didinen  / Bir evet ya da hayır için ölen
    Bir kadın mıdır düşünün  / Adını ve saçlarını yitiren  / Ve hatırlama gücünü bile yitiren  / Gözleri boş, göğsü soğuk  / Kış ortasında bir kurbağa gibi.”
    1942 yılının Temmuz-Kasım ayları arasında doğu cephesinde hastabakıcılık yapan Beyaz Gül örgütüne bağlı gençler, savaşın saçmalığını gördükten sonra eylemlerini daha da radikalleştirip, sadece Münih’te değil, Hamburg ve Freiburg’da da bildiri dağıtmaya başlarlar. Ancak eylem planları hep aynıdır: Pasif, barışsever, uyarıcı…
    Küçük bir arkadaş çevresiyle, onlara deneyimiyle önderlik yapan, çocukların hayran olduğu felsefe öğretmenleri Kurt Hüber’den oluşan bu direniş örgütü yeni üyelerin peşinde değillerdir. Daha çok dürüstlüğe yaslanan bir erdemliliğin bireysel örgütlenmesidir yapılmak istenen…Yani başka bir deyimle, romantik kurbanlardır Beyaz Gül’ün radikalleri. Oysa Walter Benjamin, nazilerin ideolojik ve politik kazanımlarını “politikanın estetize edilmesine”ne borçlu olduklarını söylerken çok haklıydı. Bir ülkede kültürün çökmesi, politik kurumların çöküşünü de getirir. Çünkü edebiyat ve sanat eserleri, bir ülkenin halkıyla birlikte etki altına alınmasında birinci derecede önem taşır. Kısaca nazizm ve kültür üzerinde durmakta fayda var.
    Gariptir ki; ilke olarak nazilerde her güçlü politik kişiliğin bir “sanatçı” olması zorunlu görülüyordu.  Şimdi düşünsenize, Beethoven çalındıktan sonra radyo konuşmasına başlayan Führer’den, hele nazi retoriğinin (etkili konuşma sanatı) bütün inceliklerinden de yararlandıktan sonra kim etkilenmez ki? Doğal olarak uyuşturulan halk bu haliyle “çekildiği yere giden” bir koyun pozisyonuna gelmiş olmaz mı? Goebbels 26 Kasım 1936 da yeni sanatta eleştiriyi resmen yasakladığını ilan ettiği zaman, onun yerine konulacak bir nasyonal sosyalizm sanat anlayışı oluşmuştu bile. Bana hep ilginç gelen bir şey daha var. Nasyonal sosyalistler mitinglerinde komünizmin sembolü kızıl bayrak taşırlarmış. Uzun süre nedenini anlayamadım. Neden? Şimdi daha iyi anlıyorum ki; NSDAP üyelerinin % 33’ü cahil işçilerden oluşuyordu. Onların zihinlerini bulandırmak için “genel işçi” modelinin takiyyesidir sadece nazilerin yaptığı. Çok ilginç bir yol. Sonra ilk kez kullanılan teknolojik propaganda yöntemlerini de göz ardı etmemeliyiz. Sinema filmleri, radyo ve radyo oyunlarını kullanmıştır naziler. Yine nazilerin icat ettiği bir tiyatro oyunu olan “Thing” oyunlarını kullanarak, bir anda çok geniş çapta örgütlenmişlerdir. Yani nazi, düşmanı olduğu kültürden yararlanarak kendi kültürünü yaratmıştır. Yani özünde aslolan kültürdür. Nazilerin bu inanılmaz yükselişinde “dil” de çok önemli bir etkendir. Naziler, kapitalist reklam tekniğiyle işe başlamışlar (Tekrarlar ve Sloganlar), verdikleri mesajlar sonradan emir haline dönüşmüştür. Kitlelerin kendisinde kurtuluş umudu buldukları Hitler de bu fırsatı kaçırmamış ve yaptığı konuşmalarda bu yeni dilin seçkin ve kışkırtıcı örneklerini vermiştir. Naziler ve özellikle Hitler tüm konuşmalarında, toplumsal olayları kişileştirmiş; dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırmıştır. Kışkırtılan düşünce, dış düşmanın yanı sıra onun iş birlikçisi olan bir iç düşmanın da varlığı olduğu yönündedir. Her taraf bozguncular ve hainlerle doludur. Alınan önlemlerin hepsi hep çoğunluğun yararınadır, dolayısıyla halk kışkırtıcı hainleri dinlemeyip kendisi dinlemelidir. Böyle kullanılan bir dil de; korkan, önyargılı, güvensiz bir toplumda tam bir esrar etkisi yapmış; sonuçta, insanlar arasında artık gerçek anlamda bir toplumsal iletişim kalmamış ve “güvensizlik, karakterleri kemiren bir canavara” dönüşmüştür. (İlginçtir ki, dilin bu biçimde düzeysizleşmesiyle demokratik hakların ortadan kalkması hep paralellik göstermiştir.)
    Bütün bu hilelerle uyutulan gençliğin içinde, Beyaz Gül’ ün aykırı, masum ve vatansever gençleri sadece herkesin hakkı olan şeyi istiyordu: “İnsan onurunun dokunulmazlığına saygı, bireysel şüphecilikten uzaklaşmadan bilgiye ve ona bağlı özgürlüğe ulaşabilmek …” Çünkü onlar çok samimi bir şekilde şunu söylüyorlardı uyuşturulmuş Almanya’ ya: “Bizi aldatmak istemeyen birinin bizim güvenimize de ihtiyacı yoktur.” Faşizm bu samimi çığlıklardan hoşlanmıyor, her dönemde yaptığı hileye sonuna kadar yüklenip, popülizmle kitleleri uyutuyordu. Çünkü düşünen gençlik aynı zamanda sorgular… Ne gerek var?
    Nazizmin kültürü böyle şeytanca kullanmasının karşısında eyleme geçenler öldürülüyor, işkence ediliyorken; sorgulayan, arayan, öneren her şey bir başkaldırı sayılıyor ve yok edilmek isteniyordu. İşte bunu sindiremeyen Sophie Scholl ve arkadaşları biliyordu ki sanatın ve kitlesel barışın özü hep yaratıcı başkaldırıdan beslenmiştir. Öyleyse genç olmanın bedeli yerine getirilmelidir ve eyleme geçip, yanlış akışı düzeltmek için bir şeyler yapılmalıdır.
    Bu noktada minik bir hatırlatma yapmama izin verin. Faşizme, tarihe gömülmüş bir lanetli sayfa olarak değil de, yaşayan sürekli kıpırdanan ve her an yeniden ayaklanabilecek bir canavar olarak bakmalıyız. Belki günümüzde toplama kampları yok ama üstümüzdeki popülizm yükü ya da faşizmin örgütlenme biçimlerini bir daha düşündüğümüzde yapılmak istenenlerin o günlerle ne çok benzerlik içinde olduğunu hayretle görmek için gözlüğü ihtiyacımız yok gibi geliyor bana…
    3 Şubat 1943’de dünya basını sevinçli bir haber geçerler bültenlerinde: “Stalingrad’da Nazi ordusu bozguna uğradı.” Bu haber yenilmez sanısıyla dünyaya caka satan Hitler ve nazizm mitinin sallandığının işareti kabul edilir. Stalingrad direnişi çok kanlı bir bilanço bırakır tarihe: bir milyon Sovyet direnişçisi ve iki yüz otuz bin nazi askeri ölür bu çarpışmada. Ama belki de dünyanın kaderi değişecektir artık.
    Beyaz Gül’ ün duyarlı gençleri ülkelerinin bu kaybına karşı büyük bir sevinç duyarlar. O güne kadar sadece bildiri dağıtmak eylemini gerçekleştiren bu yakaları beyaz güllü çocuklar, o haber üzerine kentin duvarlarını Hitler ve faşizm karşıtı sloganlarla doldururlar. O heyecan ve coşkuyla altıncı ve son bildirilerini hazırlamaya başlarlar. Bu kez felsefe öğretmenleri Kurt Huber’in de fikirlerini almış, sanatsal olmayan ama daha saldırgan bir bildiri hazırlamışlardır:
    “Nazilerin iktidarı çok kısa zamanda çökecektir. Etkin bir direniş için birleşelim! Partiye(NSDAP) karşı mücadele edelim. Biz gerçek bilim ve düşünce özgürlüğüne inanıyoruz.”
    Bu son bildiri Hamburg, Berlin, Saarbrücken, Freiburg gibi şehirlerde dağıtılır. Hatta İngilizler Beyaz Gül Örgütü’nün her bildirisini radyoda defalarca okuduğu gibi, bu son bildiriyi çoğaltarak bir karşı propaganda amacıyla uçaklardan değişik yerlere atarlar. İlk bildirilerini sadece yüz adet basabilen Beyaz Gül’ ün çocukları , sadece sekiz ay sonra yazdıkları altıncı bildirilerinin milyonlarca basılacağını düşünmemişlerdi   bile. Artık Beyaz Gül’ ün adı bir antifaşist direnişin adı olarak anılmaktadır ve gestapo bu çocukların peşine düşmüştür.
    Bu heyecanlı gelişmeler olurken 18 Şubat 1943 sabahı, Beyaz Gül imzalı el ilanları Münih Üniversitesi’nin bahçesini kaplar. Havada uçuşan antifaşist bildiriler sonbahar yaprakları gibi uçuşa uçuşa yere süzülürken, bu bildirileri okulun yüksek pencerelerinin birinden savuran Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ı gören okulun NSDAP üyesi hademesi derhal gestapoyu arar. Gestapo o gencecik çocukları bulmakta gecikmez. İşkenceye alınan Sophie ve Hans’ ın odaları aranır. Gestapo , Hans Scholl’ un odasında örgüte ait tüm bilgilere ve isimlere ulaşır. Beyaz Gül’ ün kurucusu diğer gençler ve sempatizanları çok kısa bir süre içerisinde tutuklanırlar. Bu ara felsefe öğretmeni Kurt Huber de gestaponun eline düşer.
    Sophie sorgu odasında tam bir psikolojik bombardımana uğrar. Soruşturmayı yapan işkenceci Robert Mohr’ a;  “Yıllar önce yapılmış kanunları değil vicdanınızı dinleyin. O sizi yanıltmaz”  diyecek kadar cesur bir duruş sergiler. Tüm baskılara ve eziyete rağmen, Sophie karanlık hücresinde hayalinde dipdiri olan beyaz bir gülü severek direnir.
    Sorgu dört gün sürer. Sophie ve diğer çocuklar direnir. Sonunda uydurma bir mahkemede “Hitler’ in şeytanı” diye ün yapmış yargıç Roland Freisler’ in başkanlığında kurulmuş bir nazi mahkemesinde yargılanmaya başlarlar. Freisler ayağa kalkmadan yüzleri beyaz bir gülü andıran çocuklara suçlarını sıralamaya başlar: “Vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak, askerin moralini bozmak…” (Oysaki altı kez bildiri dağıtmak ve bir kerede duvara yazı yazmaktır suçları) Sonra savcı ayağa kalkar ve tarihe geçecek bir tahlil yapar Beyaz Gül’le ilgili: “Reiche’ın savaş sırasında gördüğü en tehlikeli propagandacı vatan ihaneti bu hainlerin yaptıklarıdır.”
    O ana kadar sakin kalmayı başaran bu romantik gençler bu söylemi duydukları zaman yaptıklarının önemini en derinden duymuşlar; Sophie’nin söz almadan bağırarak,  “Bizi yargıladığınız bu yerde çok yakında siz yargılanacaksınız”  sözüyle başlarına geleceği nasıl bir coşkuyla karşılayacaklarını tüm dünyaya haykırmışlardır. Milyonların katline neden olan faşizmin yargıçları karşısında onurlu bir direniş gösteren bu çocuklar yakalandıktan sadece dört gün sonra, 22 Şubat 1943′ te kafaları giyotinle kesilerek idam edilirler.
    Beyaz Gül’ ün diğer üyelerinden Willi Graf, Kurt Hüber ve Alexander Schomell’ de sonradan idam edilirler. 1943’ün Mart ayında yakalanan Eugen Gormminger on yıl hapse mahkum olur.(Savaş sonunda yatmakta olduğu Ludwigsburg Hapishanesi’nden kurtarılır) Örgütün bildirilerini Münih’ten Hamburg’ a taşıyan Heinz Kucharski   belki de en şanslısıydı Beyaz Gül taşıyan çocuklardan. Hitler faşizminin kesin olarak yenildiği 30 Mayıs 1945′ e sadece 43 gün kala yakalanıp mahkemeye çıkarılır ve idam kararı alır. İdam edilmek üzere götürülürken kaçmayı başarır ve hayatta kalır.
    “Yüz binlerin katliamı karşısında, çocukların katliamı karşısında acıma duyguları taşıyalım. Ama hayır, bununla yetinmeyelim sadece. Acımak dahi bu katliamlara ortak olmaktır… Bulunduğumuz her yerde eyleme geçelim. Faşizmin tekerine çomak sokalım. Korkunun olduğu yerde özgürlük yoktur.”
    İdam edildiklerinde; Sophie 22, kardeşi Hans 25, Probst 24, Schmorell 26 yaşındaydı. Beyaz Gül’ ün başarısızlığı bugün, baskı rejimlerinin tümünün en başından beri yok etmek istediği duyarlı, düşünen bir gençliğin eylemi olarak son derece önemli bir örnektir. Bu eylem, merkeze insana duyulan aşkı oturtan her genç için romantik bir ibret hikayesidir. Entelektüel ve etik bir direniştir Beyaz Gül’ ün sekiz ayda tarihe geçen eylemi…
    Günümüzde ki neo-nazileri bir kenara koysak bile gizliden gizliye ilerleyen ve arzu ettiği cehalet ve kaos ortamını bekleyen faşizm tehdidi her an karşımıza çıkabilir gibi geliyor bana.   Çünkü sömürü çarkı ve emperyalizm işlediği sürece onların politikalarının sonuçları doğrultusunda demokrasi kadını daha defalarca tecavüze
    uğrayacak korkarım.
    Beyaz Gül’ ün gül yüzlü çocuklarının kafalarının kesilmesini engelleyemeyen bizler, şimdi onların adına anıtlar diksek, dernekler kursak, adlarını okula, sokağa, meydana versek ne olacak ki? İş, kan içen, 22 yaşındaki kurbanlarla beslenen faşizm tanrısını sonsuza dek tepelemekte…
    Yazımı, 23 yaşında öldürülmüş bir Polonyalı şair olan Hirsch Glik'in dizeleriyle bitirelim.   
    “Yolun sonunda olduğumuzu söyleme asla / Kurşun ağırlığındaki gökyüzü mavi günü gizlese de  / Düşlediğimiz an gelecek elbet   / Adımlarımız yankılanacak her yerde : BURDAYIZ! BURDAYIZ!”
  • Gazetelerimizi yaşatmalıyız. Dergilerimizi yaşatmalıyız. Sinemalarımızı, tiyatrolarımızı, yazarlarımızı, çizerlerimizi, insanlarımızı yaşatmalıyız.
    Onlar halkımızın, toplumumuzun soluk alışıdır.
    Onlar halkımızın, toplumumuzun toprağıdır, çiçeğidir, umududur.
  • KÜLTÜR TAŞIYICISI : DİL

    “Milletleri millet yapan amil kültürdür.” Erich Rothacker

    Dil kültürün aynasıdır. Duygu düşünce ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, kendi kanunları içersinde yaşayan ve gelişen bir varlık ve insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıtadır dil.
    Dil ve insan ayrılmaz iki olgudur. Birbirini tamamlayan ve birbirini zenginleştiren iki ögedir. Dil , insanın var olduğu her yerde ona eşlik eden, hayatını anlamlandıran, zaman geçtikçe büyüyen ve geniş bir mirasa sahip ve onu barındıran en önemli varlıktır. Bu sebeple dile, geçmişten günümüze katlanarak ve büyüyerek gelmiş bir sosyal kurum, kainatı saran seslerden oluşmuş en geniş ağ ve ilk insandan günümüze ve oradan sonsuza dek sürecek ve geçerliliğini koruyacak gizli bir ahitnamede de denebilir.
    “Dil kültürün temel unsurudur.” der Ziya Gökalp. Çünkü dil, duygu ve düşüncenin şekil aldığı anlamlı bir kaptır. Bu kaptan kalıplara, kalıplarla da nesilden nesillere aktarılır, yaşatılır dil. Kültürü de oluşturan en önemli unsur odur. Birçok edebiyatçıya göre toplumlar sözlü ve yazılı ifadelerle dil tarlasını ekip biçerler. Dille kültür arasında ilişki öyle komplikedir ki bu tarlada, tarla mıdır etkin olan taraf yoksa mahsul müdür ? Ve halen bu soruya filologlar net bir cevap verememiştir. Burada asıl önemli olan ise ikisinin de birbiri olmadan yaşayamayacağıdır. Dile şekil veren, toplumların yaşadığı inanç, mantalite ve gelenekler olduğuna göre bu unsurlar toplumları birbirinden ayıran kültürü oluşturan etkenlerdir.
    Mehmet Kaplan’ın “Bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü yazılı her şey kültürü oluşturur.” sözü de aynı kanaatleri paylaşmaktadır. (*) Kültürün olmazsa olmazı dildir. Ve o dildir ki yine kültüre ait bütün değerler hazinesini içinde barındırır. Kültürün taşıyıcısı dildir. Kültürün gönüllü reklam organizatörü , toplumlar arası baş müzakerecisi de odur. Toplumun temsilcisi ve üç boyutlu reklam panosudur. Kültür hem kendi hemde diğer toplumlara dille taşınır, dille nakledilir. Kültürü oluşturan din, gelenekler, sanat, dünya görüşü ve tarih dille ulaştırılır en ücra köşelere,korunur ve yaşatılır.
    İstanbul hayatı ve sevgisi Yahya Kemal’in mısralarından, bir kadın aşkına tercih edilen Petersburg sevgisi ve beyaz geceleri Puşkin’in şiirlerinden dünyaya yayılmadı mı ? İvan Bunin’in memleket aşkı ile Nazım’ın vatan hasreti dille ulamadı mı tüm gönüllere ? Kültürün gönüllü taşıyıcısı tabiiki dildir. Tolstoy’un eserleriyle anlamadı mı toplumlar Rus mantalitesini, hayat düşüncesini ve bireyin toplumdaki yerini, Yunus Emre’nin şiirleriyle tanınmadı mı Anadolu insanı ? Yunan toplumunun İlyada ve Odessa’sı, Şekspir’in Hamlet’i ve daha nice farklı kültürlerin temsilcisi olarak uğramadı mı insanın bulunduğu her coğrafyaya dil ?

    Hakikaten de dil toplumlararası en şaşaalı diyalog temsilcisidir. Anna Karanina, Karamozof Kardeşler, Savaş ve Barış gibi eseler, A.Hamdi Tanpınar’ın romanları Y.Kadri’nin “Yaban”ı R.Nuri’nin “Çalıkuşu” Hüseyin Rahminin Anadolu insanının hayat hikayelerini anlatan eserleri görücüye çıkmış dil güzelleri değil de ya nedir ? Her kelime, her eser kültüre ait bir unsurdur.
    Günümüzde ulaşım ve iletişimde alınan inanılmaz mesafe kültürler arası tanışmayı hızlandırmıştır. Bu hız olumlu olduğu kadar da olumsuzdur. Çünkü baskın ve ileri medeniyetler kendi kültürlerini dil vasıtasıyla gönüllü veya zoraki diğer kültürlere kabul ettirmiş ve bunun bir adım daha ötesinde kendi kültürlerini ortak dünya kültürü diye benimsetmek için her türlü argumanı kullanmayı kendilerine mübah saymışlardır. Bu kültür taşıyıcısı dile yüklenen negatif bir özelliktir. Halbuki her dil ve kültür dünyanın başka bir şekliyle yorumunu, başka bir bakış açısını ve renk armonisini dile getirmektedir. Bu armoni ise dünya dil ve kültürlerinin zenginliği ve ortak melodiye kattıkları anlam ve çeşit açısından hem gereklidir hem de elzemdir.
    Wilhem von Humbolt “ Dil kültürün bir yansımasıdır.” der. Toplum yani kültür hangi şartlardan ve evrelerden geçmişse dil de geçmiştir. Her dilin deyimleri atasözleri destanları nükteleri bu şartlarla yoğrulmuş ve şekillenmişlerdir. Ve bu ögelerin her birisinde , o toplumun sevinci, öfkesi, inancı, değerleri, yargıları, hayat anlayışı, örfleri ve duyguları açıkca görülebilir. Ve bunların bir bütünü oluşturmasıyla hayat bulur kültür. Şekil alır, libas giyer, varlık olur ve bir anlam kazanır. Bunlardan yoksun bir kültür mısır bahçelerindeki korkuluktan farksız hale gelir.
    Şükrü Ünalan dil kültür ilişkisinde çok hassas bir konunun altını çizerek şöyle der (**) : “ Dil ve kültür en önemli iki ögedir. Bu iki öge, herkesin fikir sahibi olduğu fakat çok az kişinin ilim sahibi olduğu konulardır.” Hakikaten gerek dil ve kültürün sağlıklı yaşatılması gerekse yozlaşmadan bozulmadan kendi kimliğini kaybetmemesi gibi hassas faktörlerden korunması açısından toplum bilincinin yeterli olduğundan söz edilemez. Hatta kendi oturduğu dalı kesen yani dil ve kültürünü yabancı hayranlığına dönüştürerek kimliksizleştiren toplumlara sıkça rastlamak da mümkündür günümüzde.

    Sonuç olarak dilsiz kültür beyinsiz, kültürsüz dil de kalpsiz acube bir varlıktır. Kültürün ab ı hayatı dildir. Milleti meydana getiren en önemli faktör dil ise kültürün yaşanması ve yaşatılması içinde o kadar önemlidir. Kısaca dil kültürün olmazsa olmazı, en iyi taşıyıcısı ve en şık iletişimcisidir.

    DR.AA



    (*) M.Kaplan Dil ve kültür Dergah Yay.
    (**) Şükrü Ünalan Dil ve kültür
  • Allah akıl fikir versin. Bir insan tek başına deli olursa deliliği kendisine olur. Ama bir de İdarî mevki sahibi olur birçok insana da yanlış şeyler öğretirse çok fena olur. Bir sürü anarşist, bir sürü
    imansız, bir sürü mâneviyatsız içi boş insan olur.
    Vebali kimde? O kafaları o tarzda yetiştirenlerde.

    Eğitim, kültür, bir insanın insan olması onun yetişme tarzıyla ilgili. Adı Ali olur; adam papaz olur, senin aleyhinde çalışır. Adı Veli olur, Haşan olur, Hüseyin olur, Amerikalı ailenin yanında yetişir, Amerikalı olur, Amerikalı olarak sana gelir, aleyhinde çalışır.Çalışabilir, çalışıyor, çalışanlar var. İnsanı insan yapan kültürdür.

    Birisi; “Bir sene sonra mahsul almak istiyorsan yere tohum ek. On sene müddetle hep mahsul almak istiyorsan ağaç dik. Yüz sene mahsul almak istiyorsan insan yetiştir.” diyor.

    İnsan yetiştirirsen yüz sene o adamdan istifade edeceksin.Ama insan yetiştirmezsen al başına yüz senelik bela! Hayatı bir bela, ölümü bir bela... İşin yoksa uğraş. İşi gücü yıkıcılık; eline kazmayı küreği almış, millî kültürümüzü, tarihimizi, örfümüzü,dinimizi, imanımızı, mâneviyatımızı, aile yapımızı, her şeyi yıkmakla meşgul bir sürü insan... Yıkımcı! Kazma kürek, dinamit saldırıyor.
    Dünyanın en muhteşem medeniyetine, mânevî medeniyetine saldırıyor. En İnsanî, en faziletli medeniyetine saldırıyor, farkında değil. Kendi dedesine, ailesine, kendisine... saldırıyor, farkında
    değil. Kendi bindiği dalı kesiyor, farkında değil!
  • İnsanı insan yapan kültürdür.
  • İnsanı insan yapan kültürdür.