• Üç ayda yazdım dört ayda çektim ama bütün bir ömrün deneyimini kullandım ( Bergman)

    Bergman'ın yukarıda alıntıladığım cümlesini filme giriş yapmadan önce alıntılamanın önemi üzerinde durduktan sonra filme geçiş yapabilirim. Üç ayda yazılan, dört ayda çekilen ve tüm bir ömrün deneyimini kullandım dediği Bir Evlilikten Manzaralar filmi, evrensel bir önem taşıyan 'Aşk ve Insan Iliskilerinin' neredeyse özünü teşkil eden bir film olmuş desem abartmış sayılmam. Ilk olarak Bergman'ın yaşamsal  deneyimi yalnızca Bergman ile  sınırlı kalmamış aynı zamanda elinde bir sanat eseri görevi gören film, insanlığa da mal olmuştur. Tıpkı bir sanat eseri ile onun yaratıcısının bir zaman sonra birbirinden farklılaşması gibi. Bu neden dolayısıyla Bergman için yaşam deneyimi olan, Foucault'nun "öznel deneyimler sahası " dediği sahayı oluşturmak ve ortak bir miras oluşturmak için bu türden sanatsal yapıtlara ihtiyaç vardır. Insanlar kendi yaşamsal deneyimlerini ortak bir alanda topladığı an, kendi yaşamsal çelişkilerinin farkına varacak ve bu farkına varışla birlikte kendisini de kurtarmış olacaktır. Kurtarıcı bekleyen bir toplumun pasif direncinin kırılganlığını gözönüne aldığımızda, yaratıcı bir etkin formun işlevsellik ve özgünlük taşıdığını unutmamak gerekir. Kurtarıcı söylemlerin bir azınlık hiyerarşisine teslim edilmesinin verdiği yıkıcı hazzı, kendi bireysel ve ortaklik alanının potasında eritmek insanları iktidar mekanizmasından da ayriştıracaktir. Bu kadar çene çaldıktan sonra şimdi gelgelelim filmin içeriğine;

    Bir Evlilikten Manzaralar filminin girişinde bir fotoğraf ile karşılaşırız. Fotoğraftan kastım hareket halinde olan bir fotoğraftır. Bir aile danışmanı ve fotoğrafcı sıradan mutlu bir evliliğe sahip bir çifti ve çocuklarını kadraja alır. Belirli duygu durumlarını belgeler. Film özellikle bir manzara ile başlar. Hareket halindeki bir manzara ile; çelişkinin doruk noktasının hareketli bir hareketsizlikte görülmeyen bir fotoğraf ile. Fotoğrafın arka kısmında kadraja giren nesneler, evli ciftin yaşantısının maddi gerçekliğini gösterir. Izleyici bunun burjuva bir ailenin açıktan bir tablosunu ifade ettiğini hemen anlar. Aile danışmanı ise fotoğraftan sonra çocukları kadrajdan alıp evli çiftle sohbete baslar. Sohbetten öte soru sorma yönetimini kullanarak, örnek teşkil eden çiftin yaşantısına dahil olmaya çalışır. Dahil demek fazlaca yer kaplasa da buna müdahil mefhumunu koymak daha doğru olur.

      Aile danışmanı ilk soruda filmin çok sonraları asıl eksiklik olarak gördüğü noktaya bilinçsizce parmak basar. Birkaç sözcükle kendinizi nasıl tanımlarsınız? diye soru sorulur ve Johan  soru karşısında şaşırır kalır. Kendini tanımlamaya gelince de eşiyle beraber geçmişte eski solcu oldukları anlaşılır. Şimdi ise burjuva bir yaşamın süslülüğü içerisinde yepyeni bir forma bürünmüşlerdir. Onlar için kaygı denen şey, sistemdeki herhangi bir aksaklıktan ileri gelir. Bu yüzdende o sol geçmişin çekiciliği yerini sıkıca dokunmuş rutin bir evli yaşama bırakmıştır. Sistemin içerisinde erimenin stabil kalması böylelikle evlilik yoluyla sağlanmıştır. Johan'ın eşi Marianne  ise, eşine göre daha solda yer alır. Her ne kadar rutin ve mutlu bir evliliğe tabi olsa da halen idealleri askıda olsa da sürmektedir. Evli çift iyi bir aileden olmalarını dile getirip ilişkilerinin rutinini anlatmaya çalışır. Başta her şey olağan görünse de yönetmen o kasvetli havayı verir. Çünkü bellidir ki sorunlar görünürde görünmezlerse de, çelişki doğanın kanunudur. Evli çift, evliliklerinin başta aşk ile başlamadığını ifade ederler. Karşılıklı sorularla beraber verilen uyum cevaplarının küçük çelişkileri hariç, rutin ilerleme devam eder. Ondan sonra sorgunun yerini başka bir sahne alır. Yemek sahnesi ! Evli çift iki evli arkadaslarini yemekte ağırlarlar ve sakin görünen görüngünün  özü korkunç bir hesaplaşmaya döner. Arkadaşları tartışmalarla birbirlerine hakaretlerle ve anıştırmalarla yüklenip geceyi mahvederler. Bizim ideal evli çiftlerimiz ise, arkadaşlarının evliliklerinin yanılgı noktasını ararlar. Kendini tanımayanların genelleme yargısının zalimliği de burada başlar. Çünkü evli çiftlerimiz henüz kendilerini bile tanimamakta iken başkaları için kolayca yargıda bulunmakta bir beis görmezler. Yemeğe davet edilen evli çift birbirleri üzerinden iktidar savaşına girerler ve en önemlisi maddi zenginlikleriyle birbirleri üzerinden iktidar kurmaya çalışırlar. Bu da burjuva bir yaşamın içinin koflugunu serimlemek açısından güzel bir örnektir. Erland Josephson ve Liv Ullmann arkadaşlarının çelişkisini maddi zenginlik olarak görmekten öte bir tür ortak dilde birleşememeleri ve koşulların onların aleyhinde olmaları olarak açıklar. Josephson, kendi koşullarının daha alt bir sınıf düzeyinde çok daha beter olacağına yönelik bir söylemde bulunur. Neredeyse eski sol söylemin klasik marksist yorumu gibidir bu.

    Yemek sahnesinden sonra Maria, Johan'a, iki insan hayat boyu birlikte olabilir mi diye soru sorar ve Johan evlilik için, nereden geldiğini bilmediğim saçma bir anlaşma olarak niteler. Bu nitelendirme önemlidir çünkü şeyin çelişkisini oluşturan şey mesafenin daralması ve uzun soluklu bir yaşamın heyecanı öldürmesi üzerinedir. Bu yüzden evlilikler beş yıllık olmalıdır der. Bir diğer sahne de evli ciftin iki kişiden oluşmadığını görürüz. Çünkü işin içinde aileler de vardır ve onları memnun etmek evliliğin bir parçasıdır. Johan, kendi başında bir adam iken şiire yönelse de bunda başarılı değildir; parçası olabildiği yegane şeylerden biri sanat iken ondan da toplumsal koşullardan mütevellit koparılmış hisseder. Bir diğer sahnede Liv, avukatlık mesleğini icra ederken yaşlı bir kadın yanına gelip eşinden boşanmak istediğini söyler. Yirmi yıldır birlikte olduğu kişiyle her ne kadar iyi anlaşsa dahi işin içinde aşkın olmadığını ifade eder. Bu sahne gelecekte olacak olayların başlangıç noktasını teşkil etmek açısından Liv için kırılma noktası gibidir. Aşkın, rutin bir ideal evlilikten öte olduğunu ve bunun hissetmek ile ilişkisi olduğunu söylediği vakit, masa ile ilişkisindeki kuru ama gerçek temastan ileri geldiğini söylerken camera Liv'e çevrilir ve gözlerde olan tek şey korku ve şoktur. Çünkü Liv buna yabancıdır. Özünü tanıması şuan için mümkün değildir.

    Evli çiftimizin ideal yaşantısının bu kadar görkemli bir örnek teşkil etmesinin altında ise önemli ama gözardı edilen bir çelişki yatmaktadır. Johan, cinsel performansın onların ilişkisini rutin bir sıkıcılığa yol açtığını dile getirir. Her şey " iyiyken" çelişki başgösterir. Bilinçaltına atılan çağrılma ile Yüzeye çıkmıştır. Bu kendisini gelecekte bir çığlıkla gösterecektir. Yani Johan'ın başka kadına olan tutkusunda kendisini gösterecektir. Bilince atılan çığırmak( çağırmak) ile yüzeye çıktığında bunun yolu sözcüğü doğru seçmektir. Sözcük burada aracı kılınır. Neyse ki tartışma şimdilik küçük bir tartışma ile bedensel bir birleşim ile ertelenir. Aşk ilişkilerinin çelişkilerinin çözümlenmesinin büyük bir sonucu da bedensel birleşmedir: Temastır. Temas, dilin oluşturduğu sorunları dışa aktarır ya da unutulmaya terkeder. Bu sahnede de gerçekleşen şey bir sarılmadır. Film böylesi klasik bir rutini izlerken bir sonraki sahne her şeyin artık çözüldüğü ve çelişkilerin ayyuka çıktığı sahne ile düğümlenir. Johan'ın mutlu görünen  evlilik yüzeyinin hiç de basit bir yüzeyden oluşmadığını burada görürüz. Karakterimiz başka bir kadına âşıktır artık; Kendisini tanımasının serimlendigi yer burasıdır. Hatta Johann'ın kendisini ve eşini tanimasininin başlangıcıdır. Bugüne kadar kendileri hakkında birkaç cümle söyleyecek kadar kendilerini tanıyan çiftimiz, bundan sonra başka evreye giriş yapmıştır. Artık eski form yerini yeni olana bırakmıştır. Ve artık bu evliliği bedensel birleşim bile kurtaramayacaktir. Çünkü aşık olan tutkun, yalnızca kafasında yarattığı ideal imgeye âşıktır. Ve bu ideal imge somutluk kazandığı vakit asıl rutin olan yaşamını sorgulamaya sebebiyet vermiştir. Iki karakterin de çözündüğü nokta burasıdır. Bugüne kadar birbirini tanımayan ikili, üçüncü bir kişiliğe ihtiyaç duymuştur. Üçüncü kişilik daima ikili olana düşmandır ne var ki bu düşmanlık avantaj da sağlamaktadır. Yıkıcı olan eylem yeni ve yapıcı bir eylemi oluşturursa o eylem olumludur der Spinoza; burada gerçekleşen şey de tam olarak budur. Evli çiftler için korkunç olan üçüncü kişilik, iki kişinin birbirlerinin ve kendilerinin gerçek yüzlerini tanımak için elzem hale gelmiştir. Bundan sonraki sahneler kişilerin birbirini tanıma süreci ve tartışma surecleridir. Johan, aşık olduğu kadınla altı ay gibi uzun bir tatile çıkmaya karar verir ve bu arada Liv, kendisine iyi gelecek olan bir yöntemi benimsemiştir. Buna neden olan olumluluk da, kendini tanıması için yazıya geçiş yapması ve sevdiği adamla kurmuş olduğu mesafedir. Mesafe, şeyle aramızda var olması gereken önemli bir noktadır. Şey ile aramıza mesafe koymadıgimiz takdirde şeyi tanımamız mümkün değildir. Burun buruna olan yalnızca sürtünür ve burnunun ucunu görmek için bile mesafe gerekir. Bu sahneler de mesafenin insanın kendini tanıma süreçlerine iyi birer örnek teşkil ederler. Bu tanımlama ve tanıma süreci iki çift arasında uzun soluklu tartışmalar ve kavgalara sebebiyet verse de önemli bir şeyi de keşfederler.

    Johan, bir sahnede sunu dile getirir : "Bayağı gelse de bir şey söyleyeceğim, biz duygusal açıdan çok cahiliz. Bize anatomi .. pretoria'daki tarım.. hipotenüsün karesinin dik kenarların karelerinin toplamına eşit olduğu gibi her tür boku öğrettiler ama insan ruhuna ilişkin tek bir şey öğrenemedik." Bu cumleler insan ruhunu anlamaktan öte kendimizi tanimamizın dayanaksizligini anlatır. Bize öğretilen insan ilişkilerinin karmaşıklığı değil, rutine yatmış ve ideal görünen saçmalıklardır. Ruhumuzu kemiren ve yoksullastiran tüm bu alçaltıcı yapaylık, bize olsa olsa harabelerle yüklü toz yığınları bırakmıştır. Insan için gerekli olan katı bir bilimsel eğitimin veya disiplin  'eğitiminin' gerekliliği değil, ruhu besleyecek ve ruhumuzu tanıyacak, ilişki kurabildigimiz, yabancılaşma etkisini yok edebilecek olan insani ilişki alanlarıdır. Tüm alanları insanilestirmeden, çelişkiler saklanmadan açığa çıkarılmalı ve Insan kendi ruhunu karşılıklı olarak tanıyabilmeli. Mesafe denilen şey, şeyler arasındaki saygıyı dile getirir. Bireyin varoluşunda onu sakat kılmayacak gelişimler toplumsal gelişim ile paralel bir derinlikle ilişkili olmalıdır, aksi takdirde hepimiz için var olan son harabelerle yüklü toz yığınları olur.
  • Sanguinik [canlı] denilince yaşam kıvancıyla donatılmış, olayları gözünde pek büyütmeyen, nasıl derler, bu konuda tatlı canlarını sıkıntıya sokmayan, her şeyi en güzel ve en tatlı yanından görmeye çalışan, üzücü durumlarda kuşkusuz üzülen ama yıkılmayan, sevindirici durumlarda kuşkusuz sevinen ama sevincinden de apışıp kalmayan biri canlanır kafamızda. Ayrıntılı bir tanımlama çabasının ortaya koyacağı gibi, “sanguinikler” büyük çapta kusurları içermeyen az çok sağlıklı kişilerdir. Oysa bu özelliği diğer üç tipte göremeyiz.
  • 160 syf.
    Sabahattin Ali'nin müthiş tasvirlerine, insanı tanıma ve tanımlama gücüne tekrar tekrar hayran olunmanın romanı.
    "bir insana bir insan herhalde yeterdi."nin romanı.
    "...hiçbir kuvvete dayanmadan beni sürükleyebilecek bir erkek..benden bir şey istemeden, bana hakim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek..yani hakikaten kuvvetli,tam bir erkek..şimdi anlıyor musunuz, sizi neden sevmiyorum" diyen eşsiz bir karakterin adını taşıyan romanı...
    "şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! bu eksik sana değil, bana ait...bende inanmak noksanmış...beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum..bunu şimdi anlıyorum.demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...ama şimdi inanıyorum...sen beni inandırdın...seni seviyorum..."
    "bugün gitmesen olmaz mı?"
    "şimdi ben gidiyorum.fakat ne zaman çağırırsan gelirim"
    "nereye çağırırsan gelirim!" diyen bir aşkın romanı.
    "bu öyle olmayabilirdi!"nin romanı.
    "bunun böyle olmaması lazımdı"nın romanı.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Gece gece gözyaşlarına boğmuş, geç okumuş olmaktan üzüntü duyduğum bir kitap... Mutlaka okunmalı! Sabahattin Ali‘nin müthiş tasvirlerinden
    , onun insanı tanıma ve tanımlama gücünden mahrum kalınmamalı. “Keşke hafızamı kaybetsem de tekrar okusam.” Dedirtti...