• Öncelikle bazı sorulara cevap bulmak istiyorum incelemeden önce. Güray Süngü neden okunur, kim okur, herkes okumalı mı, Güray Süngü okumak keyifli bir şey mi ya da Güray Süngü'nün edebiyatı hangi zamana karşılık gelir.

    Güray Süngü neden okunur sorusu herkese bakmatan ziyade beni kendime bakmama yarayan bir soru. Ben neden okuyorum dediğimde okuma sürecimin bir tesadüften ileri gitmediğini görüyorum özellikle de ilk okuduğum romanımda. Bir hediye, bir tavsiye, birkaç güzel söz mesela. Fakat sonra böyle olmadı, iki kitabını okudum, üç kitabını okudum ve şuan altıncı kitabını bitirmiş haldeyim. Güray Süngü beni mutlu mu ediyor, hayır etmiyor. Aksine rahatsızlandırıyor, kaygılanmama sebep oluyor, düşündürüyor. Ama şöyle de bir şey var ki öykü/roman okurken bile felsefeden, sosyolojiden, psikolojiden kopmadığımı düşündürüyor ve bir de kendi ruh halimin de aslında karakterlerdeki gibi bilmezlik karmaşasıyla dolu olduğu için okuyorumdur.

    Kim okur sorusu bana hep 'nasibi olan okur' cevabını aklıma getiriyor. Mesela hep deriz ya; şuraya gittiysen nasibin vardır da gitmişsindir veya şu insanı görmek herkese nasip olmaz. Güray Süngü kitaplarını/kitabını okumak da bana kalırsa böyle bir şey. Çünkü o bir Dostoyevski değil, okumasak bile hepimizin bildiği bir yazar değil. Öyle kitapçıların başköşesine de kitapları konulmuyor. Belki bu sitede görünürlüğü imkansız olmasa da gerçek hayatta inanın çok zor. Edebiyat dergisi takip etmeyen, editörlerle işi olmayan, yayınevi serilerini takip etmiyorsanız tanışamazsınız onunla. E haliyle ben de böyle diyorum işte 'nasibi olan okur'. Diğer sorunun da cevabı çıkıyor o halde, bana kalırsa herkes okuyamaz. Okumasın da zaten. Kusura bakmayın bazı kitaplara karşı bencillik yapıyorum ve siz orada "seninle benim aramda ne fark var, sen okuyabilirsen ben de okurum" diyebilirsiniz, bunu derseniz okuyun zaten, ben Güray Süngü'nün cümlelerinin güzelliğinden ötürü okunmayacağını söylüyorum. Çünkü roman elinizde bazen bir kaya kadar ağır olabiliyor ya da kafanıza bir taş atabiliyor, aynaya bakmanıza yardımcı oluyor veya..

    Kaç insan kendinden rahatsız olacağı kitabı okur ki? Pek keyifli de bir şey değil demiş oluyorum böylelikle. Güray Süngü postmodern zamanın postmodern edebiyatına karşılık gelir. Aykut Ertuğrul şöyle diyor yazarımız hakkında ve bence tam isabetli cümleler de bunlar: "Nedir
    Güray'ı iyi ve güçlü bir yazar yapan: cesaret, evet. Metnin içinde kendi
    imal ettiği yüksek etkili kurgusal patlamalardan korkmayıp üzerine gitmek ve yeni patlamalar çıkarabilmek cesareti. Ve yetenek, formüllerle izah edilemeyecek kadar net bir anlatma ve kurgu yeteneği. Keyif! Yazarken keyif almayan, coşku duymayan, tutkuyla yazmayan hiç bir yazarın dehasından söz edemeyiz. Bu mümkün değil."

    Ben hem etkinlik bağlamında hem de kitaplarının yarısından fazlasını okumuş biri olarak önce size yazarımızın bendeki izlenimini anlatmak istedim kitaba geçmeden önce. Belki de kitabı anlatmanın daha zor olacağını bildiğimden girişi güzel yapmak istedim.

    "Adam, doğdu, yaşadı, çok acı çekti ve öldü." Yaşarken dönüştü, her insan dönüşürdü, değişirdi elbet, acıları da değişti böylelikle, kimi zaman unuttu, kimi zaman hatırladı, kimi zaman hatırlarken acı çekti kimi zaman da unuttuğunda avı çekti. Hangisi daha zor deseler her gün için kanaya kanaya hatırlamak dersin, fakat insan bir kere unuttu mu tükenmez mi asıl? Tükenince kim yaşar doğru düzgün, hiç kimse. Yanıp tükenince acı kalmaz, acı kalmayan yerde insan mı kalır..

    "Neden acı çektiğinin ne önemi var ki, insan bir kere acı çekti mi unutabilir mi, hadi unuttu diyelim bir daha yaşayabilir mi? Hepsi birbirine bağlı anlayacağınız ya yana yana yaşamayı öğreneceksiniz ya da mutsuzluğu unutup mutlu olmayı bilmemeyi seçeceksiniz; ya âşık olup her gün hatırlayacaksınız acısıyla, tatlısıyla ya da aşkınızı unuttuğunuz gibi aşkı da unutacaksınız; ya insan olacaksınız hâliyle ya da acıyı unutup insan olmaktan çıkacaksınız; ya Âdem olmayı becerip dünyanın dışına çıkacaksınız ya da adem olup dünya içinde kıvrılacaksınız.

    "Oysa bilinmez mi bilinir, dert pişirir, acı oldurur. Ben nasıl da çiğ kalmışsam derdime rağmen." Kaldın mı sahiden çiğ gibi düşün bakalım şimdi. Hangi derdin seni sen yaptı, hangi acıyla kavruldun bir bak bakalım. Ne adın önemli, ne yaşın, ne de nerede yaşadığın insan ne olduğunu bilmiyorsa, neye güldüğünü, neye ağladığını bilmiyorsa hatta nasıl yaşadığını, kimlerle yaşamak istemediğini bilmiyorsa ne önemi var ismini bilmenin ya da suyun kaç derecede kaynadığını hatırlamasının, İstanbul'da bir semtten bir semte nasıl gideceğini bilmek hangi semte aşkla bağlandığınızı bilmekten daha mı güzel?

    İnsan insan olduğunu unutursa ne önemi var ki yanında kafakağıdını taşımanın. Ya olacağız ya da öleceğiz; ortası yok ki bu yaşamanın.

    Bu kitap anlatılır mı başka türde hiç, şöyle şöyle bir şeyler yaşayan bir karakter var; yeri geliyor Lizbon'da yeri geliyor Borges'in yanında ya da İstanbul'da demem mi gerekir? İsminin Adem olduğunu söylesem ama âdem olup olamadığını söylesem ne faydası olur? Muhasebeciymiş desem ama hakkıyla muhasebe ediyor mu bilmesek olur mu hiç? Böyle böyle okuyacağız kitabı işte, tamamen istediğimiz için, merak ettiğimiz için. Başka türlü başınıza giren ağrıyla mücadele etmeniz de zorlaşacak. Ama okuyun şansınız varsa. İnsan tarihini, hikayesini bilmeden yaşayabilir mi hiç? Muhtasar bir insanlık tarihi okuyoruz sözün özü. Tek tek somut olayların, tarihi karakterlerin yer almadığı ama “insanlığın” okunduğu bir tarih.

    Ve şöyle bitiriyorum incelememi, yazarın cümleleriyle: "Aklın ötesine geçtim sanırsın ki,
    Orası kalbin berisidir
    O gitmeden insanın başından
    Nasıl kalbine döneceksin.”
  • Hayret makamında okuduğum bir kitap oldu İnsanın Acayip Kısa Tarihi. Güray Süngü'nün kaleminden çıktığı için zaten güzel bir şeyler bekliyordum. Ama 136 sayfalık bir serüven boyunca kah şaşırıp kah kahkaha atmak... farklı bir deneyim oldu. Aslında "kendini bil" temalı bir novella. Bunun yanında yan çatışmalarla modern -sanan-insan eleştirisi de çıtır çerez olmuş. Kitap bittiğinde aklımda Fuzuli'den:

    Aşk imiş her ne var alemde
    İlim bir kıyl ü kal imiş ancak

    beyti geliverdi. Kitapta sorulan sorulardan mülhem: Ya normal olduğumuzu sanıyorsak ve normal olduğumuzu sanarken asıl normal olan insanları deli varsayıyorsak, o zaman nice olur halimiz? Güray Süngü hep yazsın efendim. Çünkü kalemi o kadar kuvvetli ki Bilinmeyen Adanın Öyküsü, Simyacı vs. bu hakikati gösteren parmağın çap olarak da lezzet olarak da yanından geçemiyor maalesef.
  • Bir kitaptan çok daha fazlası..
    Öncelikle kitapta birkaç kişi var. Adem, ihtiyar, teyze, Borges dayı. Ama sonda bir bakıyorsunuz ki hepsi tek kişi. Karakter bir anda gözlerini açıyor ve hafızası yerinde değil, kim olduğunu bile hatırlamıyor. Konuştuğu dilden, bulunduğu yerden her şeyden habersiz. Kendini bulabilmek için söylenenleri yapıyor. Ve sonunda görüyor ki, konuştuğu kişiler kendisi..

    "Belki de sana düşen, bulmak değil aramaktır."
  • Güray Süngü kimi zaman yazmış olduğu romanlarıyla kimi zaman öyküleriyle edebiyatımıza çok önemli bir yeri var. Açık bir ifadeyle ve isabetli bir söylem diyecek olursam, Türkiye'nin Yaşayan Oğuz Atay'ı olması.
    Güray Süngünün Öykülerini daha başarılı bulduğum için roman tadı verdiğinden bu eseri tavsiye edemeyeceğim.
  • Yüzyıllık Yalnızlık... Kitabın ismi o kadar büyük ki okumaya korkuyordum. En çok yarım bırakılan kitaplardan olması bu korkumu daha da büyütüyordu. Korkuma meydan okuyup kitabı okumaya başladım. Her yirmi sayfada bir bambaşka bir psikolojiye bürünmüş karakterleri izlerken, olaylara tanık olup, bahsi geçen soyut yalnızlığa dost olurken yoruldum. Okuyucunun taşıyamayacağı kadar ağır bir gerçeklik vardı; her iyi ve ya kötü insanın içinde barındırdığı tarifi pek de mümkün olmayan yalnızlığa dair bir gerçeklik. Realist olmaktan hoşlanmayan, lirik konulardaki huzurlu maneviyatı seven insanlara uyacağını düşünmüyorum. Bu yüzden kitap ya çok sevilir, ya hiç sevilmez. Ortasını bulan nadirdir. Düşüncem bu yönde. Konuyla alakalı olarak, birkaç nesillik bir aile anlatılıyor. Daha fazla söyleyeceklerim kafa karıştırıcı olabilir. Okumanız gerekli.




    ...
    Burdan itibaren yazı, kitabın içeriği ile ilgilidir.
    ...


    Buendia'lar, Ursula'nın dediği gibi "zır deli". Ursulanın bu yorumuna çok gülmüştüm. Uçan halıyla dolaşan çingenelerin bahsedildiği bir kitaba göre Ursula en saygın karakterlerden. Ama soy ısrarı belki de bu trajik sona sebep oldu. Kitabın en ilginç kehanetlerinden olan "domuz kuyruğu" durumunu beklemiştim. Ama bu şekilde acı bir fragman olduğunu bilmiyordum. Ursula haber vermişti.

    Kocası, ata, baba Buendia tuhaf bir adam. Hevesleri kısa süreli ve değişken. Bunlardan biri Maconda'yı kurmaktı. Babalığını yaşlanmadan önce yerine getirebilmiş olduğunu düşünüyorum.

    Albay Aureliano Buendia'da kendini bulmayan insan yoktur diye düşünüyorum. Belki de çok yönlü, tavırları ve düşünceleri en belirsiz karakterdi. Otuz dört savaş kazanmasının bunda pek bir payı yok. Zafer sarhoşu olmuş, bu sarhoşluktan da nefret etmiş hatta ondan korkmuş bir karakter. Remedios'un ölümü onu bu belirsiz davranışlara itmiş olabilir. 18 çocuğu olduğu halde soyunun ilerleyememesine, hatta alnında haç ile kapıya gelen son oğlunun, iki ve üç nesil sonraki yeğenleri tarafından kaderinin çizilmesine çok üzülmüştüm.

    Abisi Jose Arcadio sinirlerimi kat be kat arttıran kitaptaki en kendini beğenmiş karakter diyebilirim. Narsist tavırları bu kitaba yön veren etkenlerden en büyüğü olabilir. Yazar belki de onu cezalandırmak adına faili meçhul bir son yazıp, bu cezayı şekillendirme şerefini okuyucuya bıraktı. Bilemiyorum. Ama şuna eminim ki soy onunla şekillenmeseydi, domuz kuyruklu çocuk doğmayacaktı.

    Amaranta ve Rebeca'nın karşı karşıya kalıp nefretlerine ve nefretlerinde gizli sevgilerine tanık olmak içimde koca bir burukluk yaratmıştı. Amaranta'nın kendisine ve Rebeca'ya kefen dikmesi sadece nefretten olamaz.

    Pilar Ternera iki kardeşe de evlat veren gizemli kadın. Ailenin yazgısını bildiğinden eminim. Bir şekilde her nesile etkisi oldu.


    Aureliano Jose ve Arcadio konusunda, Aureliano'nun halası ile aşkı ilginçti. Arcadio'nun yalnızlığı beni en çok etkileyen iki kişiden biriydi. Yalnız geldi, yalnız ve ıssız bir ölümü oldu. Kurşuna dizilmeden önce Rebecca ile el sallaşmaları iç burkan bir detaydı.

    Bundan sonrası ailenin benzer olayları tekrar tekrar yaşamasından ibarettir diyebiliriz. Ama ikiz çocukların yanlış mezarlara gömülmesi çok acayip hissettirmişti. Güzel Remedios'un cennete yükselmesini beklemiyordum.

    Amaranta Ursula ve Aureliano'nun birlikte olması ve domuz kuyruklu çocuklarının olması yargılamaya pek açık olmamasına rağmen yazar ensesti bir tabu olmaktan çıkarmış. Sıradanlık kazandırmış. Sonrasında kendi yoluyla bunu cezalandırmış.

    Yalnızlığıyla en çok etkileyen, son yetişkin olan ve herşeye şahit olan, sevdiği kadın ve çocuğu başta olmak üzere kayıpları birer birer yaşayıp, geçmişini el yazmalarından hatırlatan ve soyun tükendiğini öğrenen, hep yalnız, hep hor görülen, hep duvarların arasında kalan, piç Aureliano oldu.


    Kitap buraya yazdıklarımla sınırlı değil. Sıcağı sıcağına bitirdiğim için temel olabilecek durumlardan bahsetmeye çalıştım. Kitap harika. Çok çok beğendim. Sadece isimlerin tekrarı konusunda sıkılmıştım. Ailenin kendi içindeki devirdaimi bunu açıklığa kavuşturdu diye düşünüyorum. Kimse birbirinin aynı değil ama birbirlerinin simülatif versiyonları gibiler. Ursula'nın kocasını ağaca bağladığı günden, bebeğin kırmızı karıncalara yem olduğu ana kadar yazar güzel bir "insanlık tarihi" anlatmış.

    Tıpkı Melquiades'in dediği gibi;

    "Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer."
  • Gerek ulaşma sürecimde, gerek okuduğum zaman zarfında, kitabı elimde görenlerin sarf ettiği bütün iltifatları sonuna kadar hak eden yegâne kitap. Bir Adem var, bir Adem'den içeri... Oldukça ilginç. Ve bu ilginçlik dilin ustalığıyla sunuluyor, ortaya muhteşem bir lezzet çıkıyor.
    Daha önce Güray Süngü'nün yazı atölyesinde bulunmuştum. Tarzı ilgilimi celbetmişti aslında ama ne yalan söyleyeyim böyle bir şey beklemiyordum. Kitabı okurken yaşadığım duygu karmaşası beni bitirdi. Çok bizden, çok benden esprilerine deli gibi güldüm, anlattığı garip durumu yadırgadım, bir sonraki adımda ne olacak diye kocaman bir heyecanla bekledim ve bitirdiğimde ruhum sımsıkı sıkılıp bırakılmış gibiydi.
    İnsanın dünyaya geliş süreciydi sanki okuduklarım, insanın kendini bulma, kendi olma süreci. İnsan sadece basit bilgilerden mi ibarettir? Ad, meslek, yaş... İnsanı kendi yapan asıl şey nedir? Anıları, acıları mıdır? Öyleymiş. Karakterin büyük bir çabayla ulaşmaya çalıştığı bilgiler onun için aslında hiçbir şey ifade etmiyor. Edemiyor çünkü su üzerinde kalan bilgiler onun kendisini tanımasına yetmiyor. Ona suyun altındaki şeyler lazım. Suyun altı ise; anıları, acıları, umutları, hayal kırıklıkları ile dolu ve belki de insan bütünüyle suyun altından ibaret...
  • "İnsan değişmem dedikçe değişerek insana dönüşür."

    Bir Âdem var bir de Adem. Ve zaman.. Adem'den başlamış bizim tarihimiz,Âdem olmakla. Zamanın içinde kaç Âdem olduk, kaç Âdem de bulduk kendimizi. Unutmak istedik hakikati. Unuttuğumuzda da bulmak. Önce unutmak isteyip unuttuğunda da kendini bulmak isteyenler buyrun..
    Kitap ince olabilir ama basit olanlardan değil.. Az ama öz.. Yormayan, kendine has üslup, dokunan, biraz değişik biraz ilginç...