• Öncelikle, kitapla tanışmama güzel bir vesileyle sebep olan Gökçe Hanım'a teşekkür ediyorum. Şimdi başlayabilirim;

    Her şey matrak başlamıştı aslında. Bilinç akışı yok, zor cümleler yok, sadece tatil havası ve tatlı bir merakla ilerleyiş var. Oldukça neşeli ilerleyen bir kurgu, kim olduğunu bilmeyen ama anlamaya çalışan bir karakterle birliktesiniz. Bu arayış, o kadar absürt komedi şeklinde ilerler ki bilinmezlik sizi hiç tedirgin etmez.

    “Senin ismin neydi dayı,” dedim bu arada. Sohbet iyidir, ne yapayım?”
    “Luis Fabyano Borges. Borhes diye de söylenir. Ama sen dayı de, dayı güzel geldi kulağıma.”

    “Tamam Borges Dayı. Sen de bana Rivaldo Yeğen de o zaman. Tabi ya, Fabyano Brezilyalı golcüydü. İspanya’da şeyde oynuyordu, Atletiko Sevilla.”

    Bunun gibi diyalog ve olaylar, okurken sizi güldürür ve ardı ardına gelen absürtlüklere hem şaşırır hem de gülersiniz. Hatta olay yavaştan Âdem ve Elma hikayesine evrilmeye başlar. Ortam tam da bu şarkıdaki hâle gelmiştir:

    https://www.youtube.com/watch?v=4Uxsbi7UwAw

    Ama bir yere kadar. Tam kafanızda absürt komiklikte ilerleyen, avanaklıklar yapan ama acı bir aşkı da yaşayan Mecnun’a dönmüş bir Âdem’in hikâyesine dair kurgular dönerken Süngü, uçağınızı asfalta sert bir şekilde indirir. Bu kez onun Güray Süngü’lüğü hüküm sürmeye başlar. Beyin yakan bir döngünün içinde, kafanız çorbaya dönmüş bir şekilde yorgun argın, “yeter artık nerede bitecek bu saçmalık” derken, yine kendi klasiğini yapar Süngü ve bir anda arka fon, müzik ve hikâye değişir, size o anlamsızlıktaki anlamı gösterir ve sizde saygı uyandırır. Bu öyle bir şey ki roman bile denemeyecek kısalıkta, novellada, 130 sayfada, duygusal manada acayip bir yolculuk yaptırıyor. Önce kahkaha atıyorsunuz, gülerek ilerlerken öyle bir karışıyor ki ortalık yazara kızıyorsunuz, olayları anlamlandırmaya çalışıyorsunuz “aman bir şey kaçırmayayım” dikkatiyle, sonra “bitsin artık bu çile, çekemem bile bile” diyerek ilenirken öyle bir yere geliyor ki kurgu, hüzün tek gerçektir, karakterin feryadını gönlünüzde duyarken yazarla da barışırsınız. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama Düş Kesiği’nde yaşadığım, yazara karşı olan o sert duygu geçişlerini bir kere daha yaşattı. Enteresan bir adam, bu bir gerçek. Bu arada o Borges olayı Süngü’nün, yazar Jorge Luis Borges e olan hayranlığından geliyor. Kitabı yazdığı dönemde herhalde Kum Kitabı nın etkisi altındaymış ki eserin sonlarında ufak bir göndermede de bulunuyor.

    “Elimde inceden bir kitap, yazarı hayalperest güneyin Amerikalılarından, konusu kum konusu kitap, ama değil kitap, ama değil hayat, hayat ne, belki kâinat.”

    Gelelim beni vuran kısma, ee burada bizim de üslubumuz değişecek elbet. Çünkü o matrak kısım sona erdi.

    Kendini unutmuş bir Âdem… Nedir Âdem’i bu hâle getiren bir elma mı?

    “Âdem’in ısırdığı elma değildi. Sen elmayı ısırdığı için sende uyanan bir bilinci yakalamayı çalışıyorsun ama Âdem’in ısırdığı elma değildi.”

    Âdem bildikçe kendini, derdine yandı, yalvardı Allah’a, o derdi ondan alsın diye, O’na unutmayı versin diye. Aşkın ilk makamı...

    Çünkü “bilinç yaşlandırır”. Çünkü bilmek, kendiyle birlikte bildiğini de taşımak, bildiğiyle birlikte yaşamaktır. Ağır geldi Âdem’e derdi… bildiği… derdi bildiği.

    Sonra Âdem, dertsizliği de bildi, yani unutuşu. Arayan ama bir türlü anlayamayan, anlamını yitirmiş bir adam oldu. Derdini ona geri versin diye yakardı bu sefer Allah’a. Çünkü olgunluğuna erdi aşkın. Çünkü bildi, derdiymiş insanı insan kılan. İnsan, en çok derdi kadarmış. Derdi kadar yaşar, derdi kadar büyürmüş.

    “Anladım elmayı ısırınca, çünkü hatırladım. Hatırladıkça anlarmış insan. Unuttukça tükenirmiş.”

    “Allah’ım yanmaya, paralanmaya, ufalanmaya razıyım, bana derdimi unutturma. Âmin.”

    https://www.youtube.com/watch?v=hBeXkSLla90
  • Güray Süngü okuyanı huzursuz eder. Sıradan insanların dikkat çekmeyen dünyalarını okuyucuya ustalıkla aktarır. Öykülerinde intihara yakın insanları okuduktan sonra bu kitabını okumak beni rahatlatmıştı diyebilirim. Adem ve Havva'ya mitolojik yaklaşan bir novella.
  • Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.
  • Öncelikle bazı sorulara cevap bulmak istiyorum incelemeden önce. Güray Süngü neden okunur, kim okur, herkes okumalı mı, Güray Süngü okumak keyifli bir şey mi ya da Güray Süngü'nün edebiyatı hangi zamana karşılık gelir.

    Güray Süngü neden okunur sorusu herkese bakmatan ziyade beni kendime bakmama yarayan bir soru. Ben neden okuyorum dediğimde okuma sürecimin bir tesadüften ileri gitmediğini görüyorum özellikle de ilk okuduğum romanımda. Bir hediye, bir tavsiye, birkaç güzel söz mesela. Fakat sonra böyle olmadı, iki kitabını okudum, üç kitabını okudum ve şuan altıncı kitabını bitirmiş haldeyim. Güray Süngü beni mutlu mu ediyor, hayır etmiyor. Aksine rahatsızlandırıyor, kaygılanmama sebep oluyor, düşündürüyor. Ama şöyle de bir şey var ki öykü/roman okurken bile felsefeden, sosyolojiden, psikolojiden kopmadığımı düşündürüyor ve bir de kendi ruh halimin de aslında karakterlerdeki gibi bilmezlik karmaşasıyla dolu olduğu için okuyorumdur.

    Kim okur sorusu bana hep 'nasibi olan okur' cevabını aklıma getiriyor. Mesela hep deriz ya; şuraya gittiysen nasibin vardır da gitmişsindir veya şu insanı görmek herkese nasip olmaz. Güray Süngü kitaplarını/kitabını okumak da bana kalırsa böyle bir şey. Çünkü o bir Dostoyevski değil, okumasak bile hepimizin bildiği bir yazar değil. Öyle kitapçıların başköşesine de kitapları konulmuyor. Belki bu sitede görünürlüğü imkansız olmasa da gerçek hayatta inanın çok zor. Edebiyat dergisi takip etmeyen, editörlerle işi olmayan, yayınevi serilerini takip etmiyorsanız tanışamazsınız onunla. E haliyle ben de böyle diyorum işte 'nasibi olan okur'. Diğer sorunun da cevabı çıkıyor o halde, bana kalırsa herkes okuyamaz. Okumasın da zaten. Kusura bakmayın bazı kitaplara karşı bencillik yapıyorum ve siz orada "seninle benim aramda ne fark var, sen okuyabilirsen ben de okurum" diyebilirsiniz, bunu derseniz okuyun zaten, ben Güray Süngü'nün cümlelerinin güzelliğinden ötürü okunmayacağını söylüyorum. Çünkü roman elinizde bazen bir kaya kadar ağır olabiliyor ya da kafanıza bir taş atabiliyor, aynaya bakmanıza yardımcı oluyor veya..

    Kaç insan kendinden rahatsız olacağı kitabı okur ki? Pek keyifli de bir şey değil demiş oluyorum böylelikle. Güray Süngü postmodern zamanın postmodern edebiyatına karşılık gelir. Aykut Ertuğrul şöyle diyor yazarımız hakkında ve bence tam isabetli cümleler de bunlar: "Nedir
    Güray'ı iyi ve güçlü bir yazar yapan: cesaret, evet. Metnin içinde kendi
    imal ettiği yüksek etkili kurgusal patlamalardan korkmayıp üzerine gitmek ve yeni patlamalar çıkarabilmek cesareti. Ve yetenek, formüllerle izah edilemeyecek kadar net bir anlatma ve kurgu yeteneği. Keyif! Yazarken keyif almayan, coşku duymayan, tutkuyla yazmayan hiç bir yazarın dehasından söz edemeyiz. Bu mümkün değil."

    Ben hem etkinlik bağlamında hem de kitaplarının yarısından fazlasını okumuş biri olarak önce size yazarımızın bendeki izlenimini anlatmak istedim kitaba geçmeden önce. Belki de kitabı anlatmanın daha zor olacağını bildiğimden girişi güzel yapmak istedim.

    "Adam, doğdu, yaşadı, çok acı çekti ve öldü." Yaşarken dönüştü, her insan dönüşürdü, değişirdi elbet, acıları da değişti böylelikle, kimi zaman unuttu, kimi zaman hatırladı, kimi zaman hatırlarken acı çekti kimi zaman da unuttuğunda avı çekti. Hangisi daha zor deseler her gün için kanaya kanaya hatırlamak dersin, fakat insan bir kere unuttu mu tükenmez mi asıl? Tükenince kim yaşar doğru düzgün, hiç kimse. Yanıp tükenince acı kalmaz, acı kalmayan yerde insan mı kalır..

    "Neden acı çektiğinin ne önemi var ki, insan bir kere acı çekti mi unutabilir mi, hadi unuttu diyelim bir daha yaşayabilir mi? Hepsi birbirine bağlı anlayacağınız ya yana yana yaşamayı öğreneceksiniz ya da mutsuzluğu unutup mutlu olmayı bilmemeyi seçeceksiniz; ya âşık olup her gün hatırlayacaksınız acısıyla, tatlısıyla ya da aşkınızı unuttuğunuz gibi aşkı da unutacaksınız; ya insan olacaksınız hâliyle ya da acıyı unutup insan olmaktan çıkacaksınız; ya Âdem olmayı becerip dünyanın dışına çıkacaksınız ya da adem olup dünya içinde kıvrılacaksınız.

    "Oysa bilinmez mi bilinir, dert pişirir, acı oldurur. Ben nasıl da çiğ kalmışsam derdime rağmen." Kaldın mı sahiden çiğ gibi düşün bakalım şimdi. Hangi derdin seni sen yaptı, hangi acıyla kavruldun bir bak bakalım. Ne adın önemli, ne yaşın, ne de nerede yaşadığın insan ne olduğunu bilmiyorsa, neye güldüğünü, neye ağladığını bilmiyorsa hatta nasıl yaşadığını, kimlerle yaşamak istemediğini bilmiyorsa ne önemi var ismini bilmenin ya da suyun kaç derecede kaynadığını hatırlamasının, İstanbul'da bir semtten bir semte nasıl gideceğini bilmek hangi semte aşkla bağlandığınızı bilmekten daha mı güzel?

    İnsan insan olduğunu unutursa ne önemi var ki yanında kafakağıdını taşımanın. Ya olacağız ya da öleceğiz; ortası yok ki bu yaşamanın.

    Bu kitap anlatılır mı başka türde hiç, şöyle şöyle bir şeyler yaşayan bir karakter var; yeri geliyor Lizbon'da yeri geliyor Borges'in yanında ya da İstanbul'da demem mi gerekir? İsminin Adem olduğunu söylesem ama âdem olup olamadığını söylesem ne faydası olur? Muhasebeciymiş desem ama hakkıyla muhasebe ediyor mu bilmesek olur mu hiç? Böyle böyle okuyacağız kitabı işte, tamamen istediğimiz için, merak ettiğimiz için. Başka türlü başınıza giren ağrıyla mücadele etmeniz de zorlaşacak. Ama okuyun şansınız varsa. İnsan tarihini, hikayesini bilmeden yaşayabilir mi hiç? Muhtasar bir insanlık tarihi okuyoruz sözün özü. Tek tek somut olayların, tarihi karakterlerin yer almadığı ama “insanlığın” okunduğu bir tarih.

    Ve şöyle bitiriyorum incelememi, yazarın cümleleriyle: "Aklın ötesine geçtim sanırsın ki,
    Orası kalbin berisidir
    O gitmeden insanın başından
    Nasıl kalbine döneceksin.”
  • Hayret makamında okuduğum bir kitap oldu İnsanın Acayip Kısa Tarihi. Güray Süngü'nün kaleminden çıktığı için zaten güzel bir şeyler bekliyordum. Ama 136 sayfalık bir serüven boyunca kah şaşırıp kah kahkaha atmak... farklı bir deneyim oldu. Aslında "kendini bil" temalı bir novella. Bunun yanında yan çatışmalarla modern -sanan-insan eleştirisi de çıtır çerez olmuş. Kitap bittiğinde aklımda Fuzuli'den:

    Aşk imiş her ne var alemde
    İlim bir kıyl ü kal imiş ancak

    beyti geliverdi. Kitapta sorulan sorulardan mülhem: Ya normal olduğumuzu sanıyorsak ve normal olduğumuzu sanarken asıl normal olan insanları deli varsayıyorsak, o zaman nice olur halimiz? Güray Süngü hep yazsın efendim. Çünkü kalemi o kadar kuvvetli ki Bilinmeyen Adanın Öyküsü, Simyacı vs. bu hakikati gösteren parmağın çap olarak da lezzet olarak da yanından geçemiyor maalesef.
  • Bir kitaptan çok daha fazlası..
    Öncelikle kitapta birkaç kişi var. Adem, ihtiyar, teyze, Borges dayı. Ama sonda bir bakıyorsunuz ki hepsi tek kişi. Karakter bir anda gözlerini açıyor ve hafızası yerinde değil, kim olduğunu bile hatırlamıyor. Konuştuğu dilden, bulunduğu yerden her şeyden habersiz. Kendini bulabilmek için söylenenleri yapıyor. Ve sonunda görüyor ki, konuştuğu kişiler kendisi..

    "Belki de sana düşen, bulmak değil aramaktır."
  • Güray Süngü kimi zaman yazmış olduğu romanlarıyla kimi zaman öyküleriyle edebiyatımıza çok önemli bir yeri var. Açık bir ifadeyle ve isabetli bir söylem diyecek olursam, Türkiye'nin Yaşayan Oğuz Atay'ı olması.
    Güray Süngünün Öykülerini daha başarılı bulduğum için roman tadı verdiğinden bu eseri tavsiye edemeyeceğim.