• Fransız Kimyacı Lavoisier 51 yaşında iken, mahkeme kendisini giyotinle ölüme mahkum eder. Boynunun vurulmasını beklerken kitap okumaktadır. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için kitabın arasına bir “kitap ayracı” koymuştur.
    Lavoisier, giyotine giderken Matematikçi arkadaşı Langrange’i yanına çağırır:
    “Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam, insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte demektir.” der
    Kafası giyotinle kesilir, sepete düşer ve gülerek iki kere göz kırpar.
    Matematikçi Langrange diyor ki;
    "Lavoisier’in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir."
    İnsanları duyduklarına inanmaya değil düşünmeye davet ediyorum.Son nefesimize kadar düşünmeye, sorgulamaya devam edelim..
  • 50) İKTİDAR (Güç Sahibi Olmanın 48 Yasası) -Robert Greene
    49)Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı- Stephen R. Covey
    48)Babil’in En Zengin Adamı- George S. Clason
    47)Başarı İlkeleri-Jack Canfield
    46)Düşün ve Zengin Ol- Napoleon Hill
    45)Olumlu Düşünmenin Gücü – Norman Vincent Peale
    44)Finansal Özgürlük İçin 9 Adım- Suze Orman
    43)Dingin Savaşçı-Dan Millman
    42)İçindeki Devi Uyandır-Tony Robbins
    41)Öz Saygı- Nathaniel Branden
    40)Elmas Tarlaları-Russel H. Conwell
    39)Düşüncenin Gücü- james Allen
    38)Dikkat Vücudumuz Konuşuyor-Ahmet Şerif İzgören
    37) Ye O Kurbağayı – Brian Tracy
    36)Outliners Çizginin Dışındakiler-Malcolm Gladwell
    35)Hayat Bulmacasının Beş Ana Parçası – Jim Rohn
    34)10 Adımda Kişisel Devrim – B. Alan Wallace
    33) Akıl Gözü – Daniel J. Siegel
    32)Zirvede Görüşürüz – Zig Zaglar
    31)Büyük Düşünmenin Büyüsü- David J. Schwartz
    30)Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı – Dale Carnegie
    29)İyi Hissetmek – David D. Burns
    28)İçinizdeki Lideri Geliştirmek – John C. Maxwell
    27)Öz – Greg Mckeown
    26) 4 Saatlik Hafta- Timothy Ferriss
    25)Psiko Sibernetik – Maxwell Maltz
    24)Hızlı ve Yavaş Düşünme – Daniel Kahneman
    23)Akıl Dışı Ama Öngörülebilir – Dan Ariely
    22)Yaratma Savaşı – Steven Pressfield
    21)Cesur Yanınızı Kucaklayın – Brene Brown
    20)İçe Dönük Konuşmanın Gücü- Dr. Shad Helmstetter
    19)Zengin Baba Yoksul Baba – Robert Kiyosaki
    18)Her Şey Seninle Başlar – Mümin Sekman – Kişisel Gelişim Kitapları
    17)İletişim Çatışmaları ve Empati – Üstün Dökmen
    16)Şimdinin Gücü – Eckhart Tolle
    15)Simyacı – Paulo Coelho
    14)Son Konuşma – Randy Pausch
    13)Aklını En Doğru Şekilde Kullan – Carol S. Dweck
    12)Alışkanlıkların Gücü- Charles Duhigg
    11)Mutluluk Sanatı – Dalai Lama
    10)Düşünce Gücü İle Tedavi – Louise Hay
    9)İnsanın Anlam Arayışı – Viktor Emil Frankl
    8)Siyah Kuğu – Nassim Nicholas Taleb
    7)Bir Tek Şey- Gary Keller
    6)Gerçek Özgürlük – Doğan Cüceloğlu
    5)Ferrarisini Satan Bilge – Robin Sharma
    4)Takım Oyunu- Seth Godin
    3)Neden ile Başla – Simon Sinek
    2)The Secret – Rhonda Byrne
    1)Elon Musk – Ashlee Vance
  • 18. yüzyılda Avrupalı aydınları, yepyeni bir düşünce tarzı etkisi altına aldı. Bu düşünce tarzında her şeyden önce aklın önemi vurgulanıyordu. Sanattan politikaya, dinden toplum düşüncesine; varolan tüm fikirler eleştiriliyor, gözden geçiriliyordu. Eski siyasi düzen dağılıyor, yeni bir devir başlıyordu; ve bu dönem, dünya tarihine “aydınlanma çağı” olarak geçti.
    “Ortak düşmanların başında ‘dogma’ gelir; yani bazı fikirlerin sırf bir kurumun dayatmasıyla kabul edilmesi. Bu kurumların başında da kilise gelir. İkincisi gelenektir; bu ise bir şeylerin daha önce, öyle yapıldığı için kabul edilmesi gerektiği düşüncesidir. Üçüncüsü ise ayrıcalık; yani insanlar arasında doğal bir hiyerarşi olduğu, bazılarının doğuştan aristokrat olduğu, bu yüzden de ayrılıkları olması gerektiği düşüncesi. Bunların yanı sıra her türlü sınırlama; örneğin ekonomik alanda malların dolaşımını önleyen gümrük duvarları.” İngiltere’deki Middlesex Üniversitesinden John Hope Maysen, aydınlanma dönemi aydınlarının ortak düşman bellediği temel unsurları böyle özetliyor. Bu aydınlar arasında en önde gelenlerden biri, Jean Jacques Rousseau’ydu. Filozof ve eğitimci olan, 1712 yılında Cenevre’de doğan Rousseau; aydınlanma insanının en iyi örneklerinden biriydi. Ancak tüm bu süreçte, kendine özgü bir yeri vardı.
    Rousseau, çağının Avrupasındaki despot krallıklara karşıydı; ancak siyasi görüşleri, aydınlanma çağında egemen olan birçok görüşle de çatışıyordu. Her şeyden önce Rousseau, “İnsanlığın karanlık bir çağdan çıkmakta olduğu ve aydınlığa doğru ilerleyeceği” görüşüne karşıydı. Floransa’daki Avrupa Üniversitesinden Robert Wolkler, Rousseau’yu farklı kılan yönleri şöyle özetliyor: “Rousseau, ‘ilerici güçlerin, özgürleştirici güçlerin bilgi yoluyla erdeme ulaşmayı mümkün kılacağı’ görüşüne katılmıyordu. Tam tersine, bilgi arayışının birçok açıdan tehlikeli olduğunu düşünüyordu. ‘İlkel barbarlık koşullarını aşabileceğimiz’ düşüncesi, ilkel denilenlere haksızlık oluyordu. Bu insanlar barbar değildi; dahası, uygar insanın başarıları konusunda da bir yanılsama vardı. Bence bilgi ile erdemin elele gitmediğine ilişkin bu görüş, kilit öneme sahip.”
    Rousseau, sadece düşünür değil, aynı zamanda yetkin bir besteciydi. Ancak Rousseau’ya göre “yetkinlik arayışı” yıkıcı bir şeydir; gerek müzik, gerek dil zaman içinde daha karmaşık hale gelerek toplumu dejenere etmiştir. Roussau’ya göre doğa bilimleri ve tıbbın da, bu dejenerasyon sürecinde rolü olmuştur: “Doktorların neyi tedavi ettiğini bilmiyorum; ama bildiğim bir şey var, o da bizlere ölümcül hastalıklar bulaştırdıklarıdır. Korkaklık, utangaçlık, bönlük ve ölüm korkusu.”
    “Toplum öncesi dönemde doğal halde yaşayan insanları, saldırıya uğramadıkları ve tehdit edilmedikleri sürece barışsever ve diğerlerine karşı olumlu tavır içinde tasvir eder. Aynı şekilde ilk toplulukların eşitsizlik ve sürtüşmeden arınmış olduğunu ileri sürer. Yani insanoğlunun, özü itibariyle masum olduğunu söylüyordu.”
    Jan Jacques Rousseau’ya göre doğal koşullarla yaşayan ilkel denilen insan, bir model olarak çağdaş insandan, toplumun ürünü olan insandan ahlaki açıdan üstündür. “Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli Üzerine Konuşma” adlı eseri, Rousseau’nin görüşlerini kapsamlı biçimde ortaya koyduğu bir çalışmadır: “Savaşın kaynağı özel mülkiyetti; çünkü nüfusun artışıyla mülkiyet eşitsiz biçimde dağıtılmaya başladı ve insanlar, bir kısım diğerlerini kıskanmaya, diğerleri de mülklerini başkalarından sakınmaya başladı. Rousseau’ya göre bu koşullarda varlıklı kişi, harika bir strateji geliştirir; bu strateji şudur, varlıklı kişi ‘Savaşa son verelim; hukukun üstünlüğü ilkesini yerleştirelim!’ der. Çünkü hukuk, elindeki mülkü koruyacaktır ve kimsenin, hukukun üstünde olmamasını sağlayacaktır!”
    Rousseau’ya göre hükümetler, varlıklıların mülkiyet alanında statükoyu korumak için kullandığı bir tür araçtır. Modern dünya da bu yüzden sürekli çekişme, sürekli sürtüşme ve tatminsizliklerle dolu bir dünyadır: “Herkes huzursuz ve tatminsizdir; çünkü içinde bulunulan koşullar sürekli yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarır; moda, reklam v.b. bunu besler. Yani, günümüzde ‘yabancılaşma’ dediğimiz olguyu tasvir ediyordu. Bugün mutsuzsak; bunun nedeni günahkar olmamız değil, kötü sosyal düzenlemelerle yaşıyor olmamızdı. Fikirleri değiştirmek yetmezdi; yaşanan ortamı, koşulları da değiştirmek gerekiyordu.”
    Rousseau’nun, çağdaşı dünyanın sorunlarına çözüm aradığı eseri “Toplum Sözleşmesi” oldu. Dünya literatürünün unutulmazları arasına giren, “İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur” cümlesi, bir slogan olarak bu eserin sayfaları arasından sıyrılıp kuşaklar boyu devrimcilerin sloganı haline geldi. Rousseau bu eserinde Antik Roma’nın Cumhuriyetçi dönemi gibi, eşitlikçi addettiği eski toplumların ruhunu canlandırmaya çalıştı: “Rousseau, herkesin kanun alanının parçası olduğu kolektif bir kimlik; coşkuyla paylaşılan bir sivil kimliğin yaratılmasını istiyordu. Böyle bir kimlikle, kendi dünyası olan Cenevre Cumhuriyetinde bile özdeşleşebilirdi. Zamanın Cenevre’si, büyük krallıkların ortaya çıktığı bir dönemde, kenarda kalmış bir cumhuriyetti. Rousseau, Cenevre vatandaşlarında gözlemlediği türden niteliklerin korunmasını istiyordu. Cenevre vatandaşları, Fransa ve İngiltere gibi büyük krallıklarda mümkün olmayacak bir şekilde, kendi kendilerini yönetiyordu.”
    Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” vizyonuna göre her bir yurttaş başkalarının iyiliği; ya da Rousseau’nun deyimiyle, “genel iradenin iyiliği için” bireysel haklarından feragat eder. Ancak egemenlik, sonunda yine yurttaşlara aittir; çünkü genel iradeyi taçlandıran, yasaları yapan onlardır, özgürlükler de böylece koruma altına alınır. Yasaların yapılması için yurttaşların bir araya gelmesi, toplanması; meclisler oluşturması lazımdır. Bu oluşumlar da sivil kimliğin ve Fransız devriminin temeli haline gelen üç unsur olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin kurumsal altyapısı olacaktır: “Devrimci sloganlar haline gelen özgürlük, eşitlik, kardeşlik; tümüyle Rousseau’yu yansıtır. Başka insanlar arasında özgür olmamız, aramızda eşitlik olmasıyla mümkündü; ancak aramızda kardeşlik havası varsa, ortak kurallar yaratabilirdik. Toplanma, bir araya gelme; bir meclis oluşturma sadece araç değildi, zevk alınacak bir şeydi. Günümüzden en iyi benzetme, yerel futbol takımını destekleyen taraftarlar olabilir. Maçı statta seyretmek, bir arada olmak isterler; bu, maçı televizyonda seyretmekle aynı şey değildir.
    Büyük devletlerde daha konsantre hükümet biçimleri gerekir; çünkü insanların, doğrudan yönetim için sürekli bir araya gelmeleri mümkün değildir, vekillere, delegelere, temsilcilere ihtiyaç vardır. Daha küçük devletlerde ise kendi kendini yönetim, daha çekici hale gelir. Rousseau için kilit bir nokta; hükümetin, egemenlikle karıştırılmaması gerektiğidir. Egemenlik, her zaman doğrudan halkın olmalıdır.”
    Rousseau’nun ‘ideal devlet’ için yaptığı öneriler arasında, kuşaklar boyu tartışmalar yaratmış unsurlar da vardır; bunlardan biri çok üstün meziyetleri olan bir kişinin, “bir bilen” olarak en iyi yasalara ilişkin teklifler yapmasıdır. Ancak Rousseau’nun “yasa koyucu” olarak adlandırdığı bu kişinin elinde güç yoktur. Rousseau’nun diğer aydınlanma düşünürlerinde hayal kırıklığı yaratan bir önerisi de, önerdiği devletin yurttaşlarının birbirlerine, yüce bir varlığa yönelik ortak bir dini inançla bağlı olmasıdır. En çok tartışılan görüşü ise; genel iradenin üstünlüğüne ilişkin şu ifadesidir: “Genel iradeye karşı çıkan kim olursa olsun, toplumun tümü tarafından buna zorlanmalıdır; bu ise zorla özgür kılınmak anlamına gelir.”
    Rousseau’nun, birilerinin özgürlüğe zorlanması; zorla özgür kılınması düşüncesi sık sık eleştirilmiş, diktatörlerin halkı sindirme girişimlerinin meşrulaştırılması olarak değerlendirilmiştir. Ancak bazılarına göre bu eleştiri, Rousseau’nun görüşünün yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır: “Bu; en basit haliyle, yasayı çiğneyenlerin cezalandırılacağını söylüyordu. Yasa zorla da olsa uygulanacaktır. Herkesin özgür olduğu koşullar ancak öyle yaratılabilir.”
    1778 yılında, ölümünden 11 yıl sonra Rousseau, Fransız devriminin önde gelen esin kaynaklarından biri oldu. Devrimi izleyen kanlı dönemin başlıca liderlerinden biri olan Robes Pier, Rousseau’ya hayranlığını saklamayan biriydi. Dahası, bu dönemin aşırılıklarının faturası da Rousseau’ya çıkarıldı. Ancak Middlesex Üniversitesinden John Hope Maysen, bunun haksız bir değerlendirme olduğu kanısında: “Rousseau’ya göre, Fransa gibi çok büyük eşitsizlikler barındıran, güçlü bir kilise ve aristokrasisi olan bir ülkenin, bahsettiği türden özgürlüklere ulaşması mümkün değildir. Devrimden kasıt istenen sonuçları elde etmek için şiddete başvurmaksa, Rousseau buna karşı çıkar; ‘Yurttaşlarınızın kanını dökmeyin!’ der Rousseau. Ona göre bu kadar yüksek bir bedel ödemeye değmez.”
    “Ayrıcalıklı bir avuç insan, aşırı bolluk içinde yüzerken aç kitlelerin, hayatın en temel gereksinimlerine bile ulaşamaması doğaya tümüyle aykırıdır.” Fransız devrimiyle bağı ne olursa olsun bu tür ifadeleri, Rousseau’yu dünya çapında adalet arayışının önde gelen simgelerinden biri haline getirdi. Bu, Rousseau’nun yüzyıllar sonra hala güncel oluşunun bir nedeni; diğer bir neden ise çağını çok aşan bir uzak görüşlülükle, hala süregiden kültürler çatışmasına açtığı penceredir. “Avrupa ve Batı’nın en iyi siyasi çözümlere sahip olduğu” görüşünü reddeder Rousseau; örneğin “Güney Pasifik halklarının, Karayip Adaları halklarının niçin kendi modelleri, siyasi sorunlara kendilerine özgü çözümleri olmasın?” sorusunu soruyordu. Bu soruya yanıtının Floransa’daki Avrupa Üniversitesinden Robert Wolkler şöyle özetliyor: “Kendi gelenekleri ışığında siyasi kurumlar oluşturdukları sürece Batılı uygulamalara, zamanın emperyal uygarlıklarının dünyaya yaymaya çalıştığı eğilimlere yönelmelerine gerek yoktur. Avrupa’nın ne hale geldiğine ilişkin kuşkuları Rousseau’yu, Batılı olmayan kültürlere en derin hayranlığa itmiştir. Bu konuda, aydınlanma dönemindeki herkesten ilerdedir.”
    Jan Jacques Rousseau, aydınlanma çağının diğer birçok düşünürü ile anlaşmazlığa düştü ve sonunda hayatı akıl hastalıklarının kucağında, fakirlik içinde son buldu. Ancak Fransız devrimcileri, ölümü sonrasında kendisine sahip çıktı ve Paris’te ona gösterişli bir mozole yapıldı. Görüşlerinin günümüzde ne kadar geçerli olduğu veya genel olarak uygulanabilirliği tartışılabilir; ancak ahlaklı bir hayat, eşitlik ve adalet arayışıyla Jan Jacques Rousseau, siyasi düşünce tarihinin ölümsüzleri arasına girmiş ve tüm insanlığa malolmuş bir düşünürdür. 
  • Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar 🌸

    Victor E. Frankl
    İnsanın Anlam Arayışı 🍃
  • Ben gözüm.
    Mekanik bir göz.
    Ben, size dünyayı yalnızca onun bakış açısıyla yansıtan makine.
    Artık insanın devinimsizliğinden kurtulacağım. Sürekli hareket halindeyim.
    Nesnelere yaklaşıp, uzaklaşıyorum. Üzerlerine süzülüp aralarından geçiyorum.
    Bir yarış atıyla at başı gidiyorum.
    Kalabalıkları tüm hızımla aşıyor, taarruz eden askerlerin en önünde gidiyorum. Uçaklarla havalanıp sırtüstü düşüyorum. Tıpkı çevremdeki bedenler gibi düştüğüm yerden kalkıyorum.
    İşte ben buyum.
    Karmakarışık manevralarla dönerken birbirlerinin peşi sıra kaydettiğim hareketleri yığınlar halinde bir araya getiren bir makineyim.
    Zamanın ve mekanın sınırlarından bağımsız bir halde, evrenin her noktasına dilediğim şekli veriyorum.
    Size tanımadığınız bir dünyanın kapılarını aralıyorum. Yolumu dünyayı yeniden değerlendirerek açıyorum.
    Dramatikleştirilmiş sinema insanlığın afyonudur.

    Kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri,
    Yaşasın öncülerin sıradan hayatlarında ve tezgahlarının başındaki çekimleri.
    Kahrolsun burjuvazinin düzmece senaryoları!
    Yaşasın hayatın kendisi!
    Dramatik sinema kapitalistlerin elinde öldürücü bir silahtır.
    Günlük yaşamımızdaki devrimci uygulamalarımızla bu silahı düşmanın elinden alacağız.
    Çağdaş sanatsal dramlar eski dünyanın kalıntılarıdır. Bu, devrimci perspektiflerimizi burjuva sosuyla yavanlaştırma girişimidir.
    Hayatımızın sahnelenmesine son verin!
    Bizleri olduğumuz gibi çekin.
    Yazarın senaryosu hakkımızda uydurulmuş hikayelerden başka bir şey değildir.
    Her birimiz diğerlerininkini aksatmadan kendi işlerine devam etmelidir. Kinoks'ların amacı rahatsız etmeksizin sizi çekmektir.
    Yaşasın devrimin sinema-gözü!

    BİZ

    ''Biz kendimizi çöplüklerden bolca malzeme toplayan paçavracı sinemacı sürüsünden ayırt edebilmek için'' Kinoks'lar olarak adlandırıyoruz.
    Bu küçük panayır tüccarlarının alışverişleri ile ''Kinoks'ların gerçek sineması'' arasında herhangi bir benzerlik yoktur.
    Çocukluk anıları ile yüklenmiş Rus-Alman psikolojik-dram sineması bizce budalalıktan öte anlam taşımamaktadır.
    Kinoks, büyük ölçüde görkemli bir görüntü dinamizmine dayanan, Amerikan serüven filmlerindeki, Pinkertonvari sahneye koyuşlarındaki yakın çekimlerle, hızlı geçişlere teşekkür eder. Bu iyidir, ama bütünüyle düzensiz ve kesin devinim araştırmasından yoksun olarak oluşturulmuşlardır. Psikolojik dramlara oranla bir üstünlüğe sahip olmalarına karşın, bunlar herhangi bir temelden yoksun, sıradan yapıtlardır. Kopyanın birer kopyasıdır.

    Biz ilan ediyoruz ki, romanlaştırılmış, tiyatrolaştırılmış eski filmler ve diğerleri cüzzamlıdırlar.

    -Onlara yaklaşmayınız!
    -Gözlerinizle dokunmayınız!
    -Ölüm tehlikesi vardır!
    -Bulaşıcıdırlar!

    Biz Kinoks sinemasını Müzik, Edebiyat ve Tiyatro gibi diğer sanatlardan arıtıyor ve bize özgü bir ritm arıyoruz. Bunu da, ancak şeylerinin devinimlerinde bulabileceğimizi sanıyoruz. Biz sesleniyoruz:
    Romanın tatlı kucaklaşmasından,
    Psikolojik romanların zehrinden,
    Aşk tiyatrosunun sıkıcılığından,
    Kaçın!
    Müziğe sırt çevirin!

    Kendi ritmimiz ve kendi değerlendirmelerimiz ile, kendimize özgü araçların arayışı içinde büyük aşamalar kaydederek üçüncü boyuta zamanı da katarak dört boyutlu sinemaya ulaşalım.
    Yarının sinema sanatının bugünün sinemasının yansıması olması gerektiğini düşünüyoruz. Sinema sanatının yaşayabilmesi için sinematografi ortadan kalkmalıdır. Bu durumun bir an evvel gerçekleşmesini istiyoruz.

    Farklı sanatların bir araya getirilmesiyle oluşan, birçokları tarafından ''sentez'' sineması olarak adlandırılan bu olguyu reddediyoruz.
    Renkler özenle seçilmiş olsa da ürkütücü renklerin karışımı ürkütücü bir renk vereceğinden beyazı elde etmek mümkün değildir.
    Doruklarına varamadıkları sürece, farklı sanatların asli birlikteliği gerçekleşemeyecektir. Sinemamızı, Tiyatro ve Edebiyat'ın içine nüfuz etmiş olan her türlü hastalıktan kurtaracağız. Ona nesnelerin deviniminde saklı olan kendine özgü bir ritm kazandıracağız.
    Devinim sanatı sinema, tüm dikkatlerimizi bugünün insanı üzerine yoğunlaştırmamıza hiçbir şekilde mani olmuyor.
    Tıpkı makineler gibi insanlarında dengesizliği ve düzensizliği bizi utandırıyor.
    Gelişmelere aya uyduramayan insanın filmini çekmeyi düşünüyoruz.
    Makinenin lirizminden tartışılmaz bir şekilde makineleşmiş insana geçeceğiz. Makinelerin ruhunu açığa çıkararak işçinin işliğini, çiftçinin traktörünü, makinistin lokomotifini sevdireceğiz.

    İnsanı ve makineyi yakınlaştıracağız.
    Yeni insanı yaratacağız.

    Beceriksizliklerinden arınmış, makinenin öz ve biçimindeki gelişmelerin getirdiği zorluklara alışmış bu yeni insan, filmlerimizin ana temasını oluşturacak.
    Mekaniğin büyüsüne kapılmış bu yeni insan, makinenin işleyişini yüceltecek kimyasal tepkimelerin harikalarına doğru ilerlerken mekanik ve akkor halindeki araçlar sayesinde şiirler, senaryolar yazacak.
    Bu yeni insani akan yıldızların, gökyüzü olaylarının ve gözlerimizi kamaştıran projektörlerin devinimini gözlemleyecek.

    Sinema-Göz
    ''Sinema-Göz'' sinema analizdir.
    ''Sinema-Göz'' uzakların kuramıdır.
    "Sinema-Göz" perdede bağıntılık kuramıdır.

    Saniyede 16 kare görüntüsünü kaldırıyorum. Çünkü bunlar artık hızlı çekimlerin ve hareketli alıcıların görüntüleri yanında basit birer çekim yöntemi olarak kalmaktadırlar.
    "Sinema-Göz"ü gözün göremediğini çekebilen, teleskop ve mikroskop gibi sınırsız ve mesafesiz görebilme olanağını sağlayan, bir telegöz, bir göz ışını, ani bir görüş olarak tanımlamalıyız.
    "Sinema-Göz" aşağıdaki hususları amaçladığından birbirini tamamlayan tüm bu tanımlamaları içermektedir. Çünkü "Sinema-Göz":
    Tüm sinema olanakları,
    Tüm sinema buluşları,
    Tüm yöntem ve metotları,
    Tüm gerçeği bulmaya ve göstermeye çalışan yararlı şeyleri amaçlar.

    Gizli çekimin amacı, "gizli çekim" değil, kişilerin maskesiz, makyajsız, oynamadıkları bir anda, alıcı tarafından yalınlaştırılmış düşüncelerini alıcı gözüyle göstermek olmalıdır.
    "Sinema-Göz" görünmeyeni görünen kılan, karanlığı aydınlatan, maskeli olanı yalınlaştıran, oyunsuz oyunu sağlayan bir yöntemdir.
    "Sinema-Göz", evrenin sosyalizme açılması amacıyla sürdürülen savaşta bilim ve sinematografik aktüalitenin birleşimi, gerçek sinemanın perdede gerçeği gösterme deneyidir
  • “‘Fransız Kimyacı Lavoisier 51 yaşında iken, mahkeme giyotinle ölüme mahkum eder. Boynunun vurulmasını beklerken kitap okumaktadır. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için kitabın arasına bir “kitap ayracı” koymuştur.
    Lavoisier, giyotine giderken Matematikçi arkadaşı Langrange’i yanına çağırır:
    “Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam, insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte demektir.” der
    Kafası giyotinle kesilir, sepete düşer ve gülerek iki kere göz kırpar.
    Matematikçi Langrange diyor ki;
    - “Lavoisier’in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir.