• 222 syf.
    ·1 günde·10/10
    http://www.instagram.com/sanatdolusu
    .
    ⭐Sabahattin Ali'nin ince ruhunu yansıttığı bir roman Kuyucaklı Yusuf.
    ⭐Kahramanımız Yusuf, talihsiz başlayan bir hayat çizgisini değiştirmek için evlat edinilir fakat kısa vadede yolunda giden hayatın ona sürprizleri vardır.
    ⭐İnsanın yaşamındaki anlam arayışı ve geçip giden ömrün hızını kitap boyunca ele alan Sabahattin Ali, aslında hepimizin düşebileceği boşlukların içine girerek cesaret isteyen bir inceleme yapmış.
    ⭐Oldukça akıcı olay örgüsü ise sizi sıkmadan bir insanın hayatına şahit ediyor.
    ⭐Bu romanda, korkularımızla yüzleşmenin zorluğu ve hayat mücadelesinin birbirinden beslendiği bir hayata tanık oluyoruz.
    ⭐Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'dan ibaret olmadığını Kuyucaklı Yusuf'u okuduktan sonra daha iyi anlıyoruz.
    ⭐Ayrıca kitabın önsözünü kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Zira önsözde kitabın sonu dahil olmak üzere bir çok olay anlatılmış.
  • 176 syf.
    ·8/10
    Nazi almanyasindaki kampta bir psikiyatristin yaşadıkları ve hissettiklerini ele alıyor. Oldukca sürükleyici ve iz birakan sözler var. bir tanesini buraya bırakıyorum
    "Sevgi ölüm kadar güçlüdür "
  • 176 syf.
    ·30 günde·Beğendi·9/10
    "Ne çok acı var" diye defalarca tekrar ettim ben bu kitabı okurken. Nazi kamplarına sırf inançları uğruna atılmış olan yazarımızın Logoterapiyi, deneyimlerinden yola çıkarak oluşturuş sürecini okuduğumuz bu kitap, psikolojik anlamda çok iyi deneyimlerden oluşuyor. Ben beğendim ve etkilendim. Umarım okuyan herkes benzer şeyler hisseder.
  • 151 syf.
    ·3 günde·5/10
    İnsanoğlu kendine yapılan iyiliği de kötülüğü de kolay kolay unutmaz. Aklının bir köşesine yazar, gün gelir ansızın su yüzüne çıkarıverir eski yaşanmışlıkları; borçları, alacakları. Tabi iyilik ve kötülük kavramlarına inanıyorsa. Nitekim A'mak-ı Hayal kitabı Raci'nin iyi ve kötüyü aramak için çıktığı bir yolculuktu. İnsanın, kendisini aradığı mistik bir rüya.
    En muhteşem sanat eseri olan insanoğlunun, sanatçısını arayışı.
    #41927048


    " İyilik, insanlık sanatıdır " demiş Genceli Nizami. Ta, 12. Yüzyılda. Evet, iyilik bir sanattı. Gizli yapılan bir sanat aleni olursa iyilik, iyilik olmaz.

    Bugün sizlere; bir iyilik zincirinden, daha doğrusu zincirin halkalarından bahsetmek istiyorum.

    İyiler Ölmez, Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuduğum beşinci hikaye kitabı. Diyebilirsiniz ki çok mu seviyorsun bu yazarı? cevabım "hayır" olurdu. Çünkü bu sıralar hikaye okumak hoşuma gidiyor. Kutlu'nun hikayelerini okumak insanı yormuyor üslubuna alıştıktan sonra rahatlıkla okunuyor.

    Şimdi gelelim zincirin halkalarına; zincir, bir bütünken güçlüdür, kırılmaz. Onu oluşturan halkaların da haliyle sağlam olması gerekir. Kardeşlik, sırdaşlık bağlarıyla halkalar kenetlenmeli sımsıkı. Kitapta her halka, ayrı bir hikayede anlatılıyor ve bir noktada buluşuyor halkalar (Hacı Kadir'in kahvesi)

    -- Sıtkı
    -- Civan
    -- Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa
    -- Doktor
    -- Dörtler Makamı

    Ben en çok Sıtkı ve Civan'ı beğendim. Söyle ki, kitap adeta Yeşilçam tadında başladı. Kendim de bir an, eski türk filmlerinden birini izliyormuş gibi hissettim. Fakat Yeşilçam esintisi çabuk geçti. Çünkü yazar klişelere bir dur der gibi,

    "Sevgili okur!" diyerek okura seslenmesin mi?

    " Sevgili okur! Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul'undan bahsederken..."(syf: 37)

    Böyle daha devam ediyordu nutuku. Ben daha fazla yazmak istemedim. Açıkçası şaşırdım ve eleştirme gereği duydum. Çünkü bu gördüğüm durum Tanzimat Edebiyatı 1. Dönemi'nde görülen bir durumdu. O dönem yazarların (Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi v.s) eserlerinde çokça gözlemlenir. Yazar hikayenin bir yerinde kahramana ya da olaya karşı yorum yapar, görüş bildirir.

    Ayrıca Kutlu, okura "seslenmeyi" bir kere yapmadı kitapta. Birkaç kez daha seslendi. İlk "Sıtkı" adlı hikayede seslendi. Ara ara da yorum yapmayı ihmal etmedi.

    " O güne kadar Atalay'ın yanına mümkün olduğu kadar fazla kalmış, mesleki sorular sormuş, hocası onu "işi ile ne kadar ilgili bir kız" şansın diye elinden geleni yapmış. Atalay buna inanmış. *Söyledik saftirik adam. *Kadınları hiç tanımıyor."(syf: 117)

    hatta bundan da ileri giderek Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa öyküsü birebir Uzun Hikaye adlı kitabında da yer alıyormuş nitekim yazar kendisi söylüyor. Tek fark Uzun Hikaye 'de fotoğrafçının adı Selami imiş. Hikaye ise birebir aynıymış. Açıkçası bu durum beni üzdü okurun düşüncelerini önemsemez gibi hem aynı hikâyeyi yazmış hem de kitap ile okur arasına girerek yorum yapmıştı. Böyle yaparak okuyucunun ne düşüneceğini kendisi yönlendirmiş oluyor. Bu da okuyucu açısından hoş bir durum değil.

    Kitabın sonunu da beğenmedim. Neden beğenmedim. Aceleye gelmişti bir an önce bitirme gayesi içinde olduğunu hissettirdi bana. Şöyle söyleyeyim başta hissedilen Yeşilçam tadı burda artık kabak tadı verdi, acı bir tat bıraktı damağımda. Hani olur ya televizyonda iyi bir dizi olur izletir kendini fakat bir anda senaristin acemiliğinden kötü bir final yapar ve orda noktalanır. Öyle hissettirdi bana kitabın sonu.

    Bu kadar eleştiriden sonra zincir halkalarına geri dönecek olursak (Umarım kafa karışıklığı olmamıştır). Bana göre hikayeyi ve bu iyilik halkasını en iyi anlatan şu diyalogtur:

    -- Bu bir serap olmasın hocam?
    -- Hayırrr... Bunca ilim adamı, sanatçı, siyasetçi yanılmış olamaz dediğim gibi muhalifleri temizlediler. Oysa biz korkmuş kapitalizmin aldatmaya dayalı sahte demokrasisinden öte gerçek demokrasiyi insan haklarını, özgürlüğü getirecektik.(syf: 23)

    #42554429


    İyilik; içten, samimi, emek vererek yapılırsa iyilik olur. Emekle yapılır. Emeğin yanında olunur. Emek korunur. İyilik yayılır. İdeolojilere bağlı değildir.

    Kitapta da bu var, tek olan zincir halkaları bir masa etrafında toplandı. Hepsi emeklerini koydu masaya. Düşmüşün, acizin, yaşlının, gencin, çocuğun toplumun bir köşeye attığı insanların yanında oldular. Fakat onlarda insandı dertleri, acıları kalp kırıklıkları vardı. İyilikle, tebessümle o yaraları sarmayı tercih ettiler.
    İsimleri dörtler makamı oldu. Öylece anıldı.

    "Böyledir
    Biz de iyiler ölmez"(syf:151)


    Keyifli okumalar dilerim.
  • 176 syf.
    ·4 günde·7/10
    Neden intihar etmiyorsunuz? Sorusuyla kendi psikoterapi yaklaşımının belirleyici ilkelerini oluşturan adam: Wiktor E. Frankl… Yaklaşımın bu belirleyici sorusu; Avustralyalı psikiyatristin İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı toplama kamplarında çevresine baktığında aklına takılan sorulardandı: Bu kadar acıya rağmen neden intihar etmiyorlar?

    Frankl ‘’Her şeyden yoksun kalmış, yaşamından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını gördüğü insanların arasında Freud’un’ bilinçdışı güdülerle anlamlandırmaya çalıştığı’ acı çeken insan tutumlarını, Frankl ‘’Varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaramayışına’’ bağlamaktadır.

    Olumlu anlamda hiçbir düşüncenin, kimsenin fikir dünyasında yer etmesine müsaade etmeyeceği o ortamda Frankl bunu başarmış ve bugün ‘’Logoterapi‘’ dediğimiz yaklaşımını ortaya koymuştur. ‘’ Onların sorusu şöyleydi: ‘’Bu kampta hayatta kalacak mıyız? Kalmayacaksak, bütün bu acıların anlamı yok. ‘’Benim sorumsa şuydu: ‘’Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez’’

    Yazara yöneltilen ‘’Kitabınız gerçek bir bestseller oldu. Böylesine büyük bir başarı için ne hissediyorsunuz? ‘’sorusuna ‘’kendi açımdan bir başarı olarak değil, daha çok çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışa vurumu’’ olarak gördüğünü söylemekten ibarettir(sf.13) Anlaşılacağı üzere yazar kitabını çağın nevrozunun bir dışa vurumu ve aynı zamanda bu nevrozun psikoterapisi olarak görüyor.

    Freud ve Frankl’ın nevrozları anlamlandırmasındaki arka planı konuşacak olursak: Frankl, yaklaşımını toplama kamplarında ’’canından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar’’–kendisi de dahil- arasında oluşturmuşken ; Freud, Victoryen kültürün insanları arasında oluşturmuştur. Rehavetin ve zulmün zemininde kendini temellendiren iki farklı kuram… Haliyle, bu nevrozları anlamlandırma noktasında da kesin bir çizgiyle ayrılmışlardır. ‘’S. Freud bir keresinde ‘’Birbirinden son derece farklı bir dizi insanı aynı şekilde açlığa terk edin. Kaçınılmaz açlık dürtüsünün artışıyla birlikte, bütün bireysel farklılıklar bulanıklaşacak ve bunun yerine doyurulmamış bir güdünün tek biçimli dışavurumu görülecektir ‘’…… Toplama kampında ‘’bireysel farklar bulanıklaşmıyordu’’ tam tersine daha bir farklılaşıyordu; orda insanların, hem domuzların hem de azizlerin maskeleri iniyordu.’’ (sf.165)

    Frankl Le Bon’dan yaptığı alıntıyla kendi kuramının temellerini attığı zeminin psikoloji bilimine katkılarını da ortaya koymuş oldu ‘’ Kitlelerin psikopatolojisine ilişkin bilgimizdeki derinleşmeyi, İkinci Dünya Savaşına borçluyuz. Çünkü bu savaş bize sinir savaşını ve toplama kamplarını kazandırdı.’’
    Son olarak Frankl’a toplama kamplarındaki deneyimlerinin kazandırdığı ve kendi ifadesiyle’’ Kişinin, kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür’’ yaklaşımını ifade eden logoterapi bize ne anlatır, bizden ne ister?

    ‘’Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekir’’ (sf.:92)

    ‘’Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirmesi sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir’’ (sf.:92)

    ‘’Acının, başarıya yönelik gizli fırsatlarını kavradık; bu fırsatlar, şair Rilke’’nin şu dizeyi yazmasına neden olmuştu :’’ Bitirilecek ne kadar çok acı var! ‘’ Başkalarının bitirilecek işlerden söz etmesi gibi, Rilke de acıların bitirilmesinden söz ediyor. Bizim için bitirilecek bolca acı vardı. Bu nedenle, zayıflık anlarını ve gizli gözyaşlarını minimum düzeyde tutmaya çalışarak, acının tamamını göğüslememiz gerekiyordu. Ama göz yaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü göz yaşları bir insanın, cesaretlerin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu( …)Ölümden nasıl kutulduğuna ilişkin soruma ‘’Göz yaşlarımla dışarı akıttım’’ diye itirafta bulunarak yanıt veren yoldaşım gibi ‘’(sf.:94)

    ‘’insanın kendi varoluşuna anlam bulma arayışının, hatta buna yönelik kuşkusunun, her durumda bir hastalıktan kaynaklandığını ya da böyle bir hastalığa yol açtığını kesinlikle reddediyorum.(…) yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir’’(sf.:117)

    ‘’Tek kelime ile her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes, sadece kendi yaşamı için cevap verirken yaşama cevap verir; sadece sorumlu olarak bunu yapabilir. Bu nedenle logoterapi insan varoluşunun özünü, sorumlulukta görmektedir.’’ (sf.:123)

    ‘’İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hareket etmişçesine yaşayın!’’ (sf.:124)

    ‘’Logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. ‘’ (sf.: 125)

    ‘’... acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu zaman acı olmaktan çıkıyor’’
    ‘’Anlam bulmak için acı çekmek kesinlikle gerekli değildir (…) Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur’’ (sf.: 128)

    ‘’Avusturyalı kamuoyu araştırmacıları son günlerde, en çok saygı duyulan insanların, büyük sanatçılar, ünlü bilimciler, büyük devlet adamları ya da sporcular değil, yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı başaran insanlar olduğunu göstermiştir.’’ (sf.:160)
  • 176 syf.
    ·37 günde·Puan vermedi
    Kitabın ilk bölümü hakkında ekleyebileceğim bir şey yok. Herkes okumalı. Ancak ikinci yarısı, logoterapiyi anlattığı kısım bana hitap etmedi. Her şeyde bir anlam bulmak için bu kadar çabalamaya gerek var mı gerçekten? Başımıza gelen her şeyin bir anlamı olmalı mı? Benim düşünce yapıma uymasa da farklı düşünceleri görmek adına okunabilir. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Nasıl yani, gerçekten mi bu kadarı da olamaz diyerek sonuna geldiğim ve empati yapmaya çalışırken çok zorlandığım bir kitap oldu.Biliyoruz ki hepimizin kendimizce büyük küçük sıkıntıları oluyor.Hatta bazen sıkıntımızın olmayışı bile sorun yaratabiliyor. Çünkü bir anlamsızlık bir boşluk hissi, içini dolduramadığımız yavan kalmış duygular ve gelişigüzel yaşıyor gibi hissettiğimiz bir hayatımız olabiliyor.
    İnsanın anlam arayışı, aslında kişilerin çok zor şartlarda bile hayata tutunabildiklerini kendisinden beklenmeyecek şekilde güçlü durabildiklerini ve bunu yaparken de esas olanın yaşamlarında bir anlam bulmaları olduğunu anlatıyor.Nazi kamlarında bire bir bu acıları yaşamış olan Victor frankl acı çekmenin bile bir anlamı olduğunu söylüyor ve bir terapi yöntemi olan logoterapiyi geliştiriyor.
    Zaman zaman ben neden yaşıyorum ki sorularını kendimize sorduğumuzda artık soruş tarzımızı değiştirmem gerektiğini düşündüm. Yaşıyorsam eğer bu hayata ne katkı sağlayabilirim ki?Ondan ne alabilirim değil de ona ne verebilirim ki ?