• 248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi·
    Kitabımızın bölümleri şu şekilde:


    1. Bölüm İnsanın kendisi ile ilişki. 


    2.bölüm insan Allah ilişkisi .


    3. bölüm insan eşya evren ilişkisi.


    4. bölüm insan insan ilişkisi


    5. bölüm insani ilişkilerde 10 altın kural.


    6. bölüm Kur'an'da diyalog.


    1. Bölüm

    İNSANIN KENDİSİ  İLE İLİŞKİSİ 


    Insan kendini tanımadan başkaları ile tanışmaya kalkışınca ortaya çok büyük hatalar çıktığını söylüyor hocamız. 

    Bu yüzden önce kendinizi tanımanız gerektiğine vurgu yapıyor. 

    Burada da kendimize dönüp 'Ben kimim?' sorusunun sormamız gerektiğini söylüyor.

    Bu soru sayesinde merak edip kendimize döndüğümüz zaman Bediüzzaman'ın dediği gibi 'merak ilmin hocasıdır' düsturu ile kendimizi tanımamıza yardımcı olacak başlıklar sıralanıyor:


    1.Bak(unzur)

    2.Oku (ikra) 

    3.Anla(ifhem)

    4.Hükmet (ihkem) 


    Birincisi: 'insan neden yaratıldığına bir baksın?' sorusuna cevap vermek için bakacağız.


    Ikincisi: oku! 

    Yaradılış sürecimizi tanıdıktan sonra şimdi okuma aşamasına geçip varlık alemini, o varlık âleminin bir parçası olan benliğimizi, kendimizi ve kendi iç dünyamızı okumaya başlamalıyız . 

    Kainatın kitabını, gökleri yeri ve ikisi arasında var edilen her şeyi, 

    hayatı, kabri, öteki alemi peygamberi, haşrı, cenneti Cehennemi.... 

    Yani hayatı Allah'a bağlayarak okumalı ve Allah'ın hayatın temel belirleyicisi ve müdahili olduğunu kabul ederek bir okuma.... 

    Sonra dönüp kendi iç dünyamızı okuyacağız kimim ben? neden yaratıldım? ve yaratan bana hangi rolü uygun gördü? vazifelerim neler? 


    Üçüncüsü:Anlama..

    Okuma sürecinin doğru tamamladıktan sonra şimdi kendimizi tanıyacağız. 

    özelliklerimizi, zaaflarımızı, kabiliyetimizi , gücümüzü, acziyetimizi.. 

    Huylarımızı,  sevdiğimiz-sevmediğimiz ya da sonradan çevremizin etkisi ile kazandığımız huylarımızı... 

    Bunların hepsini keşfetmek için kendimizi okumaya döneceğiz. 


    Dördüncü aşama: Hükmet.. 

    Iç dünyamızdaki yürüyüşün son ayağı Hükmet! 

    şimdi baktık, okuduk, anladık ve neticesine göre de hükmedeceğiz. 


    Bunu da şu şekilde yapacağız:


    Ilk önce kendimizi hesaba çekilmeden bir hesaba çekeceğiz yani MUHASEBE! 

    Terbiye edilecek davranışlarımızı ve tamamen değiştirilecek olanlara tesbit etmek için bir muhasebe.. 

    Geçmişin muhasebesi yapacağız, yanlışları tespit edeceğiz. 

    Sonra mustakbelin muhasebesini yapıp gelecek zamanlardaki davranış şekillerimizi düşünüp şimdiden kontrol altına almaya çalışacağız. 


    Muhasebe sonrasında elde ettiğimiz bilgilerle MUHÂTEBE Yapacağız. 

    Yani muhasebe ile ortaya konulan iyi ve kötünün

    muhâtebe ile ortaya çıkış sebeplerini araştıracağız. 

    Mesela yalan söyledim, neden yalan söyledim? o yalana iten şey ne?  Makam mı? param mı?  sevilmek mi? yoksa ne? muhâtebe nefsi sorguya çekmek olacak..


    Sorgu süreceni doğru ve eksiksiz tamamlanınca üçüncü ve son basamak olan MUAĞABEye sıra geldi.. 

    Burada ise kendimize ceza belirleyeceğiz. 

    Yani bir daha yaparsam ne olmalı.. 


    Bu şekilde muhasebe, muhâtebe ve muağabe ile müthiş bir oto kontrol mekanizması kazanacağız inşallah. 


    Son olarak kendimizde olan ilişkide en önemli şeylerden biri de helal lokma yemeğe son derece dikkat etmeliyiz..






    2.BÖLÜM

    İNSAN-ALLAH İLİŞKİSİ


    <Tegabun Suresi 16>


    İç dünya, kendi varlığını kabul ettiğinde bilinçli veya bilinçsiz kendini var eden yaratıcıyı da dile getirir. 

    İnsanın “Ben varım.” demesi, “Beni yaratan biri var.” demesidir. 

    Peygamberimizin ifadesi ile "kim kendi nefsini tanırsa Muhakkak ki Allah'ı tanır."


    Peki insan Allah ile nasıl bir ilişki kuralıdır? 

    insanın yaratıcı ile ilişkisi 4 boyutlu bir ilişkidir. 

    Bunlar: marifet, tasdik, amel ve ikrar diye ifade edilebilir. 



    MARİFET

    Allah hakkındaki bilgilere malumat değil marifet denir. 

    Malumat sadece bilmeyi ifade ederken, 

    marifet; hem bilmeyi hem de tanımayı ifade eder.


    Marifet birkaç boyutta ele alınmalıdır.

    İlki, Allah’ın zatıyla alakalıdır.

    "Onun zatının temel özellikleri nelerdir?" 

    sorusuna yanıtla.. 

    Esma-ül Hüsna’nın yarıya yakını Allah’ın zatını anlatan isimlerden oluşması;

    insanın yaratıcısına olan merak ve O’nu celle celaluhu tanıma çabasına karşılık gelmiştir . İnsan Allah’ın yüceliği karşısında kendi acziyetini daha iyi anlar.


    Marifetin ikinci boyutu ise; 

    “Allah hangi ilkelerle insan ile ilişkiye girer?”


    Bu ilkelere şöyle sıralayabiliriz:


    1.Kulunun acziyetini itiraf edip, yaratıcısının yüceliğini ikrar etmesini ister.


    2.Kuluna çok yakın olduğunu bildirmek ister.

    ( Kaf Suresi 16 / Bakara Suresi 186) 


    3.Kulunu korku eksenli bir kulluktan sevgi eksenli bir kulluğa yöneltmek ister.

    ( Burada hoca Allah'ın Sevdikleri ve sevmediklerine ayetlerle örnekler vermiş.) 


    4. Kulunun daima Allah hakkında iyi zanda bulunmasını ister. ( Zümer Suresi 53 ayet) 


    5.Kulunun daima Rabbine güvenmesini ve O’ndan başkasına dayanmamasını ister.

    ( Ali İmran suresi 159 173) 



    TASDİK

    Marifet aklın eylemiyken; tasdik kalbin eylemidir.

    Akıl, bilgiye ulaşır, onu kavrar; kalb ise o eylemin doğruluğunu tasdik eder.

    İnsanın Rabbi ile kuracağı ilişkinin sağlıklı olması kalbin teskiniyetinin tam anlamıyla oluşmasına bağlıdır.


    {Marifet aklı, tasdik kalbi, amel bedeni, ikrar ise dili hareket ettirir} 


    AMEL

    Akıl ikna olup kalp teskin olunca bu iki güç bedeni zorlayacaktır çünkü hakikate ulaşmış bir akıl ile itmiman olmuş bir kalp, bir şeylerin yapılması konusunda ittifaka varacak ve bu birlik bedeni harekete geçirecektir. 


    Amelin nasıl gerçekleştirileceği konusunda şöyle bir sıralama takip edilmelidir:

    İlki: Farzların muhafazası ve ikamesi

    İkincisi: Nafilelerin çoğaltılması ve özel ibadet programlarının yapılması



    İKRAR

    Amelen son ve ikrarın ifadesi çok önemlidir. 

    Çünkü insan önce yaşamalı sonra konuşmalıdır. 


    {Saf Suresi 2 ve 3 ayetler: Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır} 


    Yapılması gereken önce yaşamak sonra konuşmaktır. Ömer radiyallahu anh gibi. Bir ayeti hayatına geçirmeden diğer ayeti ezberlemiyordu. Sözün tesir kazanabilmesi, o söz sahibinin yaşantısı ile birebir orantılıdır.


    Efendimiz Miraç Gecesinde dillerinden asılan bir topluluğa rastlanmıştır, sorduğunda "Bunlar halka iyi tavsiyelerde bulunup da kendileri yapmayanlardır, konuşup da yaşamayanlardır" cevabını almıştır. 


    Allah ile ilişkilerinin sağlıklı olmasını isteyen insan önce iman hakikatlerini yaşamalı, temsil etmeli; sonra o hakikatleri duyurmalı, teklif etmelidir. 

    Temsiliyeti doğru olmayanların teklifiyetleri de doğru ve tesirli olamayacaktır.





    3.BÖLÜM

    İNSAN-EŞYA İLİŞKİSİ


    { İbrahim suresi 32-34} 


    Bu ilişkiyi ifade etmek için ilişkinin temel öznesi insan aklının inşa edildiği disipline bakmamız gereklidir. 

    Aklı inşa eden modernizm ya da başka bir “izm” veya gelenek midir? Yoksa vahiy, peygamberler ve onların kutlu yollarının takipçileri midir?



    Kendi iç dünyası ve Rabbi ile olan ilişkisini doğru yapabilen, eşya ile kuracağı ilişkide çok önemli ilkelere ulaşır. Bu ilkeler insan eşya ilişkilerinde oldukça önemli ve gereklidir. 

    Bu ilkelerin varlığı insanı mutluluğa, saadete ve huzura kavuşturacak niteliktedir.


    Nedir bu ilkeler;


    1.Eşyanın hakikati sabittir, yani varlığı sabittir. 


    Kendisine nazar edilen eşya bakanın kabiliyetine, mizacına, iş ve mesleğine, bilgi ve kişisel tecrübelerine göre farklılık gösterebilir. Yani bakılan bir tek şey olsa da bakanların farklılığı baklanın farklılığına sebebiyet verecektir. 



    2.Eşya, insana verilmiş bir emanettir. 


    3.İnsan eşyanın mahkumu değil, hakimidir.


    4.Eşyayı ne yücelterek kutsallık atfetmeli, ne de alçaltarak nankörlük etmelidir.


    5.Eşya, asli itibariyle güzeldir.


    6.Eşya Müslümandır.


    7.Her eşya bir nimettir, o halde şükrü eda edilmelidir.



    4.BÖLÜM

    İNSAN-İNSAN İLİŞKİSİ


    Insanın kuracağı bağların en sonuncusu budur ve diğer 3 ilişki türü aslında en zor olanıdır. 

    Çünkü bu ilişkideki öznelerin hepsi insandır. Dolayısı ile karşıdaki muhatap artı ve eksi yönleri ile aynı kendisi gibidir yani kötü yönleriyle kan dökücü, kinci, menfaatçi, nankör, vefasız vs. dir. 

    Ya da iyi yönleriyle sabreden, sorumluluk sahibi, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır vs. 


    Öyle ilişkiler vardır bir yemek gibidir. 

    Nasıl yemeğe acıkırsan o ilişki kurduğun muhataba da öyle acıkırsın. 

    O'nu görmeyene kadar da rahat edemezsin. 

    Öyle ilişkiler vardır ki su gibidir susarsın sıcak bir günde soğuk bir suya hasret duyduğun gibi ona da hasret duyarsın. 

    Öyle ilişkiler vardır ki hava gibidir. 

    Olmazsa yanında, boğulacak gibi olursun. Onun yanında olması sana bir nefes gibi gelir. 

    Öyle ilişkiler vardır ki tatlı  veya meyve gibidir. 

    Olunca yenir, olmayınca çok da aranmaz. 

    Zaruri değil ama olunca da insanın hayatını tatlandırır. 

    Öyle ilişkiler vardır ki ilaç gibidir. 

    Hastalandığınızda ona ihtiyaç duyarsın, hemen ona koşar o ilaçtan istifade edersin ama ilaçtır onlar. 

    Fazlası zarar olduğu gibi azı da tedavinin eksik kalması demektir. 

    Öyle ilişkilerde vardır ki zehir gibidir. 

    O'nu tattığınızda hayatınızı kaybedersiniz ya da zehirlenirsiniz. 

    Onunla kurulacak ilişki sizin hayatınıza mal olabilir...


    Iletişim kazalarının iki temel sebebi vardır. 

    İlki: hiçbir İlke Kural tanımadan muhatabının kimliği belirlenmeden ilişkinin amaç ve gayesini bilmeden herkes ile aynı usul ve uslupta ilişkiye girmektir.

    İkincisi ise ilişkileri sınırlandırarak ilişkiye gireceği insanları belirleyip onlarla yetinmek etrafına duvar örerek dış dünya ile bağlantısını koparmaktır. 

    Kazalara sebebiyet vermemek için iki yanlıştan da uzak durmalı ilişkiyi dengeli ve vasat bir düzleme getirmelidir. 



    Bizim insanlarla ilişkimiz elbette ilahi ölçüde olacaktır.


    “Selamı yayınız.”  Hadisinden hareketle bizden olmayanların bile bu parolayla emniyet ve selamette olduklarını bilmeliler. 


    Bir gün Medine'de bir Yahudi hayatını kaybetmiş. Cesedi mezarlığa götürülürken Efendimiz ayağa kalkmıştır. Sahabeler 'Ya Resulallah o 1bir yahudi cesedi' deyince "olsun insan değil mi?" demiştir

    İnsan muhteremdir, saygıya layıktır. 

    Ali (ra) Mısır'a vali olarak gönderdiği Malik bin Eşter’e şunu öğütler: ”İnsanlar ya dinde kardeşimiz ya da hilkatte (yaratılışta) eşlerimizdir.” 


    İnsan herkesle ilişki kurmalıdır fakat ilişkinin ilkeleri ve kuralları vardır.. 

    “Ey inananlar, Mü’minleri bırakıp inkarcıları dost edinmeyin!” (Nisa 144)


    Bunlar şu temel ilkeyi bize verir :

    Sınırsız iletişim; ama ilkeli, 

    herkes ile iletişim; ama mesafeli, 

    her an iletişim; ama ölçülü…


    İLİŞKİDE TARAFLAR

    Ilişkinin temel esasları:

    1.Taraflar. 

    2.Amaç, gaye. 

    3.Usül uslub. 

    4. Sonuç: karşılıklı alışveriş veya istifade


    1.TARAFLAR 


    A) HATİP

    - Sözünün çıkış yerini iyi belirlemelidir.


    -Nefret eksenli ilişkiden sevgi eksenli bir ilişkiye girmelidir.


    -Ben merkezli ilişkiden biz merkezli ilişkiye girilmelidir.


    -Müşfik ve affedici olunmalıdır.


    -Muhatabı iyice tanımalıdır . 

    ( muhatabı doğru tanıma hatibe 3 temel esas kazandırır: seviyesine göre konuşur, 

    kabiliyetlerine göre ilişkiye girer

    muhataba göre mesafe belirler) 



    B) MUHATAP

    Muhatabın sahip olması gereken ilkeler:

    -Dinlemeyi bilmesi, dinleyip değer vermesi


    -Karşı çıkarken ölçüyü elden bırakmaması


    -Doğru anlamaya çalışması, anlamadığı şeyleri sorması(etkin dinleme) 


    - ilişkiyi bitirecek ya da zedeleyecek tavır ve davranışlardan uzak durması


    İLİŞKİDE AMAÇ VE GAYE


    Amaçsız ve gayesiz bir ilişki; nedeni bilinmeyen, hedefi belirlenmeyen bir yolculuk gibidir.

    İnsanın ailesiyle, arkadaşlarıyla, davet ortamındaki amacı ve iletişimi elbette farklı olacaktır.



    Ilişkiden sağlıklı ifadeyi sağlamak için şu ilkelere uyma zorunluluğu vardır:

    -Amaç ve gaye tarafların niyetidir.

    -Taraflardaki karşılıklı amaç ve gaye birliği olmalıdır.

    -Amaçlar ve gayeler beklentileri olduğundan fazlasına taşımamalıdır.

    (Beklentiler muhatabın üstünü vasıflarını yok etmemelidir. 

    Beklenti karşılıklı saygı ve sevgiyi yok etmemelidir. 

    Beklenti karşıdakini olduğu gibi görmemize engel olmamalıdır) 


    3- USUL VE ÜSLUP

    Iletişimin üçüncü esası: usul ve üsluptur. 

    Usul: ilişkinin yolu iken, üslup ilişkinin yöntemidir. 


    Hakikat ancak hakikaten layık hakikat yakışır bir usul ve üslup ile ifade edilmelidir. 

    Hz Ali haricileri değerlendirirken onların dile getirdiği bazı düşünceleri "Hak söz, batıl dava" diye ifade etmişti. 


    Söylediğimiz, söylemeye çalıştığımız sözler kadar onları nasıl ifade ettiğimiz de mühim. 

    İletişim, sözsüz ve sözlü iletişim olmak üzere iki ayrı başlıkta inceleniyor.  


    SÖZSÜZ İLETİŞİM


    Sözsüz ama dilli olan iletişim yollarından birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

    1.Ruh dili

    2.Beden dili

    3.kılık-kıyafet dili.

    4.koku dili. 

    5.renk dili


    -Ruh dili “Ruhlar donanmış askerlerdir. Ezelden tanışanlar, birbirlerini sever ilişki kurarlar; ezelde birbirinden kaçanlar, ihtilaf eder ısınamazlar.” 


    Ruhlar iletişim kuramazlarsa köklü birliktelikler sağlanamaz.


    - Beden dili

    Beden dilini kullanırken vurguları daha iyi yapabilmek için: duruş, yürüyüş jest ve mimiklerin dili, organların diline dikkat edilmeli ve dikkatli kullanılmalıdır. 


    -Kılık kıyafet dili

    Karşıdaki şahıslara kimliğimizi ve kişiliğimizi yansıtacak bir kılık ve kıyafet dili kullanmak zorundayız. 

    Hal dilini kimliğe dönüşmesi insana bir kazanç değil bir sorumluluk kazandırır. 

    Bu sorumluluk sahibine kimliğine yakışır davranışta bulunmasını zorlamalıdır. 

    Nice insanlar (sakal cübbe tesbih esarp carsaf) sadece bir ambalaj bir aksesuar ya da bir gösteriş alameti olarak taşırlar. Eğer kimlik sorumluluk kazandırırsa kimliktir. 


    - Koku dili

    Bir mü’minin dikkatli olması gereken husustur.

    Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hem dikkat çekici hem de insanları rahatsız edecek kokulardan uzak durmamızı emretmiştir. 


    -Renk dili

    Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem giyiminde sarı ve beyazı tercih ederdi.

    Erkeklerin kırmızı elbise giymesini ise hoş karşılamazdı.



    SÖZLÜ İLETİŞİM


    İnsanın üslubu, insanın kendisidir.

    İnsanın ifadede belirlediği yöntem; insanın ruh halinden, iç dünyasına, niyetinden sonucuna kadar her şeyi etkiler. Bu yüzden sözlü iletişimde hitap şekli ve ses tonu kadar, konuşmada seçilecek kelimeler ve bunların dile getirilişi de çok önemlidir.


    HİTAP

    Bilinçli bir Hatip konuşmaya başlar başlamaz hitap şekli ile muhatabı arasındaki mesafeyi de iletmiş olur. 


    KUR'AN I KERİM'DE HİTAPLAR 

    (bu kısmı okumalısınız:) ayetler ve kimler kastediliyor o yazıyor) 


    Hitap şekillerinin belirlenmesinde şu noktalara dikkat edilmelidir:

    -Hitap muhatabın kimliğine uygun olmalıdır.

    -Hitap; muhatabı ne olduğundan yücesine taşımalı, ne de onun üstün meziyetlerini yok saymalıdır.

    -Hitap, mesafeyi belirleyen en büyük silahtır. 

    - mahrem kişisel ve samimi ilişkilerin hitabı bu ilişkilere uygun olmalıdır. 


    SES TONU 

    Sözlü iletişimde ikinci önemli konu hatibin ses tonudur

    Her sözün, her mesajın kendine özgü bir tonu olmalıdır. 


    GÜZEL SÖZ 

    Mesajın muhataba doğru ulaşmasının en büyük sebeplerinden biri de iletilmek istenen şeyin güzel söz ile ifade edilmesidir. 


    Allahu Teala, Firavun’a giden Musa aleyhisselama “Ona yumuşak ve tatlı söz söyleyin.” (Taha 43-44) buyuruyor.


    Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme de “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.” (Ali İmran 159) buyuruyor. 

    Öyleyse bizim metodumuz gayet açık değil mi? İnsanları yumuşak ve tatlı sözle Allah’a çağırmak.


    ZAN

    Ilişkiyi çıkmaza sürükleyen bir etken de zandır.

    Kesin bilgiye dayanmayan tahmin şüphe veya tereddüt ederek elde edilmiş bilgi. 

    (Hucurat suresi) 



    KENDİNİ KARŞIDAKİNİN YERİNE KOYMAK 

    İletişimde hatip, kendini muhatabın yerine koyarak düşünmeli, ben onun yerinde olsam ne yapardım diye sormalıdır kendine. Bu, hepimizin bildiği “empati” kavramı. 

    Bu kavram 1970’li yıllarda Rogers tarafından ortaya atılsa da elbette bizim lügatımızda yeni bir kavram değil.

    Cahiliyet asrı denen bir zamandan en hayırlı ümmeti yetiştiren, en iyi insani ilişkiler uzmanı Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem 1400 yıl öncesinden nida ediyor bize, 

    “Kendi için istediğini, başka insanlar için de iste ki gerçek Müslüman olasın.”


    İSTİFADE - KARŞILIKLI  ALIŞVERİŞ

    Ilişkinin amacı ne olursa olsun insan muhatabı ile karşılıklı fayda elde etmek için ilişki kurar. 

    İstifadenin daha üst düzeyde olması için taraflar şu düşünceler de olmalıdır:

    - Her insan muhteşem bir potansiyel barındırmaktadır ve dolayısıyla istifade silecek yönleri vardır iyisini alıp kötüsünü bırakmalıyız.

    -istifade tek taraflı olmamalıdır. 

    hep bana mantığına saplanmamalı, halk deyimiyle bir sana bir bana diyebilmeliyiz.

    - her ilişki insana bir kazanımdır. 

    Sonucu zarar ile biten nice ilişkiler vardır ki aslında ondan kazanılan kazanım başka hiçbir şey de kazanılamamaktadır




    5.BÖLÜM 

    İNSANİ İLİŞKİLERDE ON ALTIN KURAL


    1.Sevginde de, nefretinde de dengeli ol.


    2.Hak edene hak ettiği kadar değer ver.


    3.Gereksiz insan olmadığını bil.


    4.Mükemmel insan olmadığının bilincinde ol.


    5.İnsanların eksiklerini görme, iyiliklerini gör.


    6.Nefret ettirici değil, müjdeleyici ol.

    (Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz. 

    Müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz. 

    itaat ediniz ihtilafa düşmeyiniz) 


    7.Zulmedici değil , merhametli ol.


    8.Lüzumsuz ve boş konuşmaları terk et.


    9.Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et.


    10.Köklü birliktelikler kurmak istediğinde seçici ol.




    6.BÖLÜM 

    KUR’AN’DA DİYALOG


    Bu bölümde muhatabın durumuna göre şekillenen diyalog örneklerine yer veriliyor.


    Gayrimüslimlerle kurulacak ilişkide:

    - gayrimüslimlerle müşterek birliktelikleri gündemde tutulup ihtilafları değil beraberlikleri sağlayacak bir dil oluşturulmalıdır.

    -Dinler arası diyalog değil, din mensupları arasında bir diyalog olduğu unutulmamalı. Bu davet çalışmasında Müslümanlar genel ilkelerini Kur'an'dan almalı, Kur'an'ın izin verdiği ölçüde onlarla iletişimi kolaylaştıracak, ilişkileri sıcaklaştıracak vesileleri seferber edilmelidir. 

    - din mensupları arası diyalog da muhatabın duruşu gözardı edilmemelidir. 

    -Kurulan diyalog karşıdaki din mensubu ile inanç düzleminde bir sevgi bağının oluşmasına yol açmamalıdır. 

    Kendi din kardeşlerimizi bırakıp onları dost/Veli edinme yanlışını sürüklenmemeli, diyalog ancak o zeminde tutularak sürdürülmelidir.


    Münafıklar ve farklılıklarla ilişki:

    - nifakı amelinden kaynaklanıyorsa o fâsık, imanından kaynaklanıyorsa o münafıktır. 

    - Öncelikle onları iyice tanımalı lif haklarının kaynağı iyi tespit edilmelidir. 

    - Eğer muhatap münafık ise ilişki onun şerrinden emin olacak bir düzlemde kurulmalı, mesafe o emanetin gerçekleşeceği düzeyde ayarlanmalıdır. 

    Dost arkadaş olunmamalı ilişkinin boyutu ilerilere taşınmamalıdır. 

    -Muhatap fasık ise onunla kurulacak ilişkide özne olunmalıdır. Ilişkinin akışı senin elinde olmalı kaymalara karşı devamlı uyanık olunmalı, o fısk ve fucurum yanında icra edilmesine kesinlikle fırsat verilmemelidir. 

    Gücü yetiyorsa engellenmeli , gücü yetmiyorsa mekan terk edilmelidir. 

    İyileşmeye meyilleri varsa yardımcı olmalı, meyilleri yoksa ilişkinin düzeyi asgariye indirilmelidir. 

    - O halde Müslüman birey bulunduğu ortama uyup o ortama adapte olmamalı, imanından aldığı güç ve şahsiyet ve onurun zedelenmesine izin vermeden ortamı kendine uydurmalıdır. 



    Kur'an-ı Kerim içerisindeki bazı diyaloglar

    OĞUL BABA

    Hz Yusuf ile Hazreti Yakup. 

    Hz Yahya ile Hz Zekeriya. 

    Hz İsmail ile Hz İbrahim ve Hz İbrahim ile Azer. 

    Burada Hz İbrahim ile babası azar arasındaki diyalog bahsedilmiştir.( Yusuf 4. 

    Meryem 46. 

    Meryem 42 47) 


    BABA OĞUL 

    Hz Yakup ile Hz Yusuf. 

    Hz Lokman ile oğlu. 

    Hz İbrahim ile İsmail. 

    Hz Nuh ile Kenan

    Burada Hz Lokman'ın oğluna nasihatları verilmiştir. 

    (Lokman Suresi 13  _19) 


    KARDEŞ KARDEŞ 

    Habil ile Kabil. 

    Hz Musa ile Hz Harun. 

    Hz Yusuf ile Kardeşleri. 

    Burada Habil ile Kabil arasındaki diyalog anlatılmıştır. 

    ( Maide Suresi 27_29

    Hz Musa ile abisi Harun için

    Taha Suresi 24 37 36 92 93 94) 


    İŞ ORTAKLARI 

    Davut Aleyhisselam'ın yanına gelen iki davacı

    Sad suresinin 23 ve 24 ayetleri


    MİSAFİR-EV SAHİBİ 

    İbrahim Aleyhisselam

    Zariyat 24 25 26 27


    ARKADAŞ-ARKADAŞ 

    Hz Yusuf ve Zindan arkadaşları

    (Yusuf Suresi 39) 


    İŞÇİ - İŞVEREN 

    Musa Aleyhisselam ve Şuayb aleyhisselam

    ( Kasas Suresi 26 27 28) 


    ALİM - ZALİM 

    Hz İbrahim ile Nemrut. 

    Hz Musa ile firavun. 

    Hz Muhammed(sas) ile Ebu cehil

    Burada Hz İbrahim ile Nemrud unkıssası anlatılıyor

    (Bakara Suresi 258) 

    Ayrıca Hz Musa ve firavun diyaloglarından örnek veriliyor

    ( Taha Suresi 43 44 49 50 51 52 57) 


    İNANAN - İNKAR EDEN 

    Burada Firavun'un sihirbazları ve firavun arasında geçen diyalog

    ( Taha 70 71 72) 


    MÜMİN--MÜNAFIK 

    Kıyamette ortaya çıkacak Mümin ve münafık diyaloğu

    (Hadîd suresi 13 14)


    ZENGİN - FAKİR 


    Kehf suresindeki bahçe sahibi iki adam

    (Kehf 34 35 36 37 39 41 42) 


    CENNET EHLİ CEHENNEM EHLİ

    (Müddessir Suresi 42 43 44 45 46 49 51)

    İnceleme değil özettir. Alıntı yaptığım kişiden Allah razı olsun duasını ekleyerek alabilirsiniz :) :)
  • 224 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ezilende Dirilen Efendi: En Mavi Göz

    Ahmet İlhan

    08 Şubat 2020

    Kolonyalizm üzerine çalışmalar yapan Ania Loomba, Kolonyalizm - Postkolonyalizm adlı eserinde çarpıcı analizler yapar. Bunlardan birinde, “Kolonyalizmin söylemini inşa ettiği bir başka noktaysa kadın bedenidir. Kolonyal devletler yağmalayacakları kıtaları sürekli olarak kadın bedeni üzerinden tarif ettiler,” denir. Genet’in Zenciler (Les Nègres) oyununda da sömürgeciliğin, faşizan ve ırkçı tahakkümün siyah ırk üzerinden eleştirisi yapılırken sömürgecinin karakteri ve bu karakterin sömürülene yansımasının tahlili yapılır. Sömürü coğrafyası ve üzerindeki her şey sömürgenin her tür tacizine açık bir konumda algılanır. Bu tacizden sömürü toprağının yer altı, yer üstü bütün maddi değerleri nasibini alırken kültürel değerler ve bizzat insanın bedeni ve ruhu da bu saldırıya açık hale gelir. Yakın zamanda Irak, Suriye gibi yakın coğrafyalarda işgalci, yayılmacı grupların ve örgütsel güçlerin ele geçirdikleri yerlerde en çok işledikleri suçun taciz ve tecavüz olması bu şeytani eğilimin güncel bir örneğini oluşturur. Kadın bedeni, herhangi bir maddi değer gibi işgalcinin fütursuz saldırganlığının nesnesi olur. İşgal ve sömürü zihniyetinin çekirdeğinde taciz ve tecavüz kışkırtıcı bir motivasyona dönüşür. Loomba’nın, kolonyalizmin söylemini inşa ettiği nokta kadın bedenidir, sözünün çarpıcı ve ibret verici değeri bu noktada saklıdır. Siyah ırk üzerindeki kolonyalist yayılmacılığın bütün kötücül etkilerini en iyi analiz edenlerden biri de şüphesiz, otuz altı yıllık ömrüne çok önemli eserler sığdıran düşünür Frantz Fanon’dur. Onun Yeryüzünün Lanetlileri ve Siyah Deri Beyaz Maske eserleri özellikle kolonyalist Avrupa kültürünün ikiyüzlü, sahte yaklaşımlarını da sorguladığı çarpıcı analizlerle yüklüdür. Fanon, sömürgecinin kimliğini teşhir ederken sömürge kültürünün şeytani niteliğinden sömürülen kadar sömürenin de kaçınamadığı tespitinde bulunur. Fanon’a göre sömürge kültürü sömürü toprağının kimyasını bozduğu gibi, insanının da kimyasını bozar ve siyah adam bir kez sömürge haline getirildikten sonra özünü kaybeder ve asla eski haline kavuşamaz. Sömürü fiilinin nesnesi siyahi, artık kendine yabancılaşmış, nevrotik bir tiptir. Sömürünün diğer ucunda duran beyaz ve ırkçı fail de kendi sömürü eyleminin bir kurbanına dönüşür. Çünkü o da bu yabancılaşmanın etkilerine maruz kalır ve artık asla eskisi gibi olmaz.

    Fanon, bu yabancılaşma ve dejenerasyonun sömüren ve sömürülende aynı şekilde işlemediğini, dolayısıyla siyah adamda yabancılaşmanın, aşağılanma ve kendine karşı bir tiksintiyle kolektif bilince yerleştiğini, ima eder. Bu aşağılık kompleksi, kendi türünün varoluşuna karşı bir tiksintiye, yadsımaya dek ilerlerken birinci derecede ten rengi üzerinden içselleşen bir aşağılanma duygusu üzerinden gelişir. Bu yadsıma o derece güçlü bir nefret duygusuyla eşgüdüm halinde çalışır ki siyah adam, rengini yok saymaya, kendini beyaz olarak düşlemeye, yapılandırmaya ve neredeyse siyah tenini beyaza boyamaya (örneğin Michael Jackson) dek giden bir aşırılığa dönüştürür eylemini: “Bu andan itibaren artık onun bir beyaz olmak için, sanki mümkünmüş gibi, çırpınıp durması, bir tür hiyerarşi içinde gördüğü renk sıralamasının en üst basamağına varmak için mantık dışı çabalara girişmesi anlaşılmayacak bir şey değildir.” Beyaz adam ise kendini yüksek, yüce ve değerli görmenin, göstermenin yolunun siyah ırkı aşağı ve değersiz görmek ve göstermekten geçtiğine inanır. Onun kolektif bilinci de bu çeşit bir ırkçı algıyla sakatlanır. Günümüz aydınlarından Achille Mbembe, bir söyleşisinde beyaz adamın bu yücelenme, büyüklenme hastalığını tarif ederken şöyle der: “Değerlere sahip olan tek kişi benim. Ancak ben kendim olarak yalnızca başkaları kendileri olarak değere sahip olmadığında değerli olabilirim.” Toni Morrison’un En Mavi Göz (Bluest Eye) romanını tanıtma amacıyla yazmaya başladığım bu yazıya, özel olarak siyah adam üzerindeki ırkçı, sömürücü, kolonyalist yayılmacılığın, şiddetin etkilerini, niteliğini, karakterini anlatan kısa analizlerle giriş yapmak istedim. Çünkü adı geçen romanı kolonyalizmi, ırkçı sömürgeciliği ve bunun kurbanı üzerindeki yıkıcı etkilerini anlamadan anlatmak mümkün olmayacaktır.

    Amerikan edebiyatında etnik sorunu merkezine alan birçok metin olmuştur şüphesiz ama çok azı Toni Morrison’un En Mavi Göz romanı kadar derin, çarpıcı etkiler yaratmıştır. Bu etkidir ki romanın uzun süre yayımlanmaması, basılmaması veya yasaklanması şeklindeki baskılara maruz kalmasına neden olmuştur. Romanın, beyaz adamda içselleşmiş olan ırkçılığın izlerini sürmesi ve siyah adamın da bilinçaltında kendine dair gelişen nefretin kalıcı etkilerini, son derece başarılı ruhsal analizlerle betimlemesi büyük bir etki yaratmıştır. 1930’lu yıllarda Ohio’da geçen olayları anlatan roman, on bir yaşında bir çocuk olan ana karakter Pecola Breedlove’un bir taraftan katı, çıplak yoksulluk içindeki yaşamını bir taraftan ırkçı bir şiddete maruz kalmasını ve diğer taraftan da aile içi cinsel saldırıya maruz kalmasını anlatır. Babasının tecavüz ettiği, ırkçı aşağılanmalara maruz kalan “çirkin bir zenci kız” olarak Pecola’nın kaderi, kişisel bir trajedinin izlerinden çok, siyah adama dair çok önceden gerçekleşmiş köleci, ırkçı, sömürücü siyasetin sonuçlarının izlerini taşır. Kitapta beyaz adamın baskısı, Toni Morrison tarafından bilinçli olarak fizikî görünürlükten çıkarılmıştır. Baskı artık siyahın ruhunda içselleşmiş olarak kendi ırkına karşı farklı biçim ve durumlarda ortaya çıkmaktadır. Köleleşmenin ruh üzerindeki yıkıcı etkileridir, maruz kalınan. Zira Pecola’ya tecavüz eden babası Cholly de bu korkunç eylemini bu içselleşmiş ırkçılığın, kendi ırkına karşı gelişen nefretin, hiçleşmenin ve aşırı düşkünleşmenin baskısı altında gerçekleştirir. Morrison belki de bu nedenle, anlatısında mide bulandıran, nefret edilesi bu tür eylemleri de, faillerini de kötülemeden, mahkûm etmeden, yaftalamadan mesafeli ve nesnel bir üslupla ele alır. Bu yolla asıl suçluyu, suçu ve kurbanı işaret etmeye çalışır. Bu objektif mesafeyi korumak için de Pecola’nın trajik hikâyesini kahramanın kendine anlattırmaz, yazar olarak kendi de anlatmaz, bir beyaza da anlattırmaz; olanı biteni dokuz yaşındaki bir başka zenci kız çocuk olan Claudia MacTeer’in saf, temiz, önyargısız bakış açısından öğreniriz.

    Morrison, merkez karakteri oluştururken beyaz adamın görünür fizikî şiddetinden çok, siyah adamın belli bir sömürge kişilik birikimine dayanan kendine dönük içselleşmiş şiddetine dayanmayı tercih eder. Bu kökleşmiş nefreti siyah olanın kendi varlığına, görünümüne dönük yadsıma ve nefret psikolojisine yer vererek işler. Bu noktada yazar, siyah adamın zihninde, beyaz adamda en baştan varsaydığı “güzel, baskın, yüce ve değerli” olma mitinin yıkıcı etkilerini devreye sokmuştur. Bu baskın kültürel mitleri özümseyen siyahın, ırkçılığın kaçınılmaz kurbanı olarak kendinde olanı değersiz bulması ve beyaz olanı da istisnasız ve sorgusuz değerli bularak ona sahip olmaya çalışması çabası anlatılır. Cinsellik anlamında da asıl arzu edilen beyaz kadın bedenidir. Çünkü o güzel olarak işaretlenmiştir. Bu durum, siyah erkeğin siyah kadınla olan ilişkisini yozlaştırıp, çirkinlik imgesi yaratır. Estetize edilmiş, güzel ve değerli olarak sabitlenmiş beyaz dünya, siyahların hayatına girdiği andan itibaren karşıtlık, bunalım ve kaos yaratır. Bilinçaltında doğru ve ulaşılması gereken her zaman beyaz dünya olmuştur. Bunun etkileri siyah insanda ruhsal bir yarılma yaratarak, kendi içinde de bir ikilem oluşturur. Morrison bu durumu, Cholly’nin 14 yaşında bir açık alanda ilk kez Darlene ile bir cinsel deneyim yaşadığı ve beyaz erkeklere yakalandıkları, aşağılandıkları ve taciz edildikleri sahnede işaretler. Cinsel ilişki halinde yakalandıkları beyazlar tarafından ilişkiyi sürdürmeye zorlanırlar ve aşağılanırlar. Bunun verdiği öfke Cholly’de kendine ve esas olarak cinsellik yaşadığı partnerine yönelir. “Cholly, her nedense beyaz adamlardan değil kızdan nefret etmişti, ondan tiksinmişti. Bu olayı ve bununla beraber sayısız aşağılanmayı, yenilgiyi ve erkekliğini zedeleyen şeyi yarım yamalak hatırlamak bile, Cholly’yi doğru yoldan saptırabiliyordu” (s. 48). Ondan nefret etmesi, kendi güçsüzlüğünün, aşağılık kompleksinin bir yansıması şeklindedir. Romanda siyah insanın dünyasında idealize edilmiş, nitelikli bir cinsellik de, duygusal ilişki de yok gibidir. Âdeta siyah insanın siyah insana olan aşkı yasaktır ve en baştan bozulmaya mecburdur. Bu yasak, fizikî bir engel değildir tabii ki, bu tür bir ilişkinin doğasının iyi bir şeye izin vermemesi şeklindedir. Çünkü siyah adamın özü, karakteri bir sömürge kişilik olarak bozulmuştur ve bu kişiliklerin birbirlerine verebilecekleri iyi bir şey yoktur. Ayrıca aşkın, ırkçı sömürge ideolojisinde beyaz adama duyulan hayranlığı işaret etmesi gerekir. Zira öyle olmazsa beyaza ait üstünlük miti parçalanacaktır. İyi, değerli ve mutluluk veren bütün duyguların beyaz olanda ortaya çıkması gerekir. Siyah adam iyi, kaliteli bir aşkı elde ettiğinde, estetize edilmiş beyaz dünyanın dışına çıkmaya başlayacaktır. Bu yüzden, Pecola’nın ısrarla “mavi bir göze” sahip olma takıntısıyla hareket ettiğini görürüz. Siyah olmanın çirkinlik ve değersizlik ile işaretlendiği bir toplumda konfora, rahata, güzel ve değerli olana; romantizme, iyi bir aşka; parlak, temiz ve güzel elbiselere, sağlıklı ve kaliteli yiyeceğe, bahçeli-bakımlı evlere sahip olmak beyaz adamın doğuştan hakkıdır. Siyah adamın ise ancak bütün bunların sahibine mutlak bir itaat ile hizmet ederek ve ancak onun vereceği kadar bir değere sahip olabilme hakkı vardır. Siyahın kendiliğinden bir değeri yoktur. Birbirleri için de bir değer üretemezler, dolayısıyla siyahın siyaha verebileceği ancak acı ve yozluktur. Bu yüzden Pecola’nın annesi Pauline’in başlangıçta kocası Cholly’den iyi-dürüst ve romantik bir koca olma beklentisi kısa sürede mutlak ve kesin bir hayal kırıklığına dönüşür. Çünkü Cholly, ilk aylardan sonra içmeye, karısına eziyete etmeye ve onu ekonomik olarak sömürmeye çalışır. Pauline başlangıçta mücadele etse de bu kötücül gidişe engel olamaz ve kendini kendi toplumundan izole eder, kocasıyla ilişkisini minimuma indirir ve huzuru beyaz efendisine mutlak bir itaatte ve hizmette bulur. Bir siyah olarak hayattan beklentileri sıfırlanmış gibidir. Katı ve kötümser bir gerçekçilik ruhunu teslim alır ve kızı Pecola için dahi “Ne yaptığını bilen akıllı ama çirkin bir çocuk olduğunu biliyordu,” der. Pauline’in çocuğuna karşı dahi içselleşmiş, sıcak, samimi bir duygusu olamayacaktır. Oysa hizmet ettiği beyaz adamın çocuklarına karşı son derece nazik ve duyarlıdır. Halbuki kendi kızı nefret ettiği bir adamın tohumundan peyda olmuş siyah, çirkin bir atıktır. O doğmadan değersizleştirilmiş, gereksiz ve çirkindir. Buradaki çirkinliğin fiziksel görünümü sadece siyah olmasıyla ilgilidir. Kara, kıvırcık saçları ve siyah derili olması çirkin olması için yeterlidir. Bu özellikler bütün siyahlarda olduğuna göre, siyah adam kaçınılmaz olarak çirkindir: “İnsan onlara bakınca neden bu kadar çirkin olduklarını merak ederdi; daha yakından bakınca da sorunun kaynağını bulamazdı. Ardından çirkinliğin tam da çirkin olmalarına inanmalarından kaynaklandığını anlardı” (s. 44). Beyaz efendinin siyah olanı bir çeşit hayvanlık mertebesinde kaba, aşağılık ve çirkin bulan bakış açısı, daha güçlü ve nevrotik yansımasını siyahın, siyaha bakışında bulur. Çirkin olarak damgalanan Pecola da büyüdükçe bu fikri bir saplantıya dönüştürerek beyaz adamı temsil eden mavi göze sahip olmak ister. Mavi göz arzusu, siyahlığının değersizlik ve çirkinlik olarak tercüme edilişini telafi edebilecek bir simgedir. Bu noktada kahramanın psikolojik şiddet altında gerçeklik duygusunu yitirdiğini ve gerçekten mavi bir göze sahip olabileceğine inandığını görüyoruz. Çünkü mavi gözler karşı karşıya kaldığı yapısal şiddet için bir çareyi temsil etmektedir.

    Morrison romanına siyah adamın yaşam tasavvurunun kendi gerçekliğinden, özünden koparak karikatüre dönüşmesini simgeleyen bir kısa metin kurarak başlar. Bu metinde cümleler bizim kadim tedrisatımızdaki ilkokul fişlerinin ironik seslenişini çağrıştırır: “İşte ev bu. Yeşil ve beyaz. Kapısı kırmızı. Çük güzel, İşte bu da aile. Anne, baba, Dick ve Jane yeşil-beyaz evde oturuyorlar. Çok mutlular. Bak bu Jane. Kırmızı bir elbisesi var…” (s. 9). Bu üslup aynı zamanda beyaz adamın üstünlüğünün ve konforlu yaşamının basit ama kesin bir gerçekliğe dayanan durumunu simgeliyor olmalı. Bu kısa metin bittiğinde siyah adamın düşkün, katı, sefil gerçekliği ile karşılaşacağımız bir metin ile romana giriş yaparız. Yazar, anlatıya sonlarda gerçekleşecek bir olayı en başta vererek başlar. Bunu da ilk sayfalarda kolonyalizmin siyah ırk üzerinde telafisi mümkün olmayan kötücül etkilerinin, sömürge kişiliğin kaçınılmaz dejenerasyonunun artık geri dönülemez ve çoğu kez katlanılamaz durumuna dayandırarak gerekçelendirir:

    “Aramızda kalsın ama 1941 güzünde topraktan hiç kadife çiçeği çıkmadı. Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın özbabasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar (…) Ablamla benim, tohumlarımızın hiç yeşermeyeceğini kabullenmemiz epey vakit almıştı. Bunu kabul etmemizin ardından taşıdığımız suçluluk hissini ancak kavga ederek ve suçu birbirimize atarak hafifletmiştik. Senelerce ablamın haklı olduğunu düşündüm: Suç bendeydi. Tohumları toprağın çok derinine gömmüştüm. Toprağın verimsiz olabileceği aklımızın ucundan geçmemişti. Tohumlarımızı kara toprak parçamıza serpmiştik, tıpkı Pecola’nın babasının kendi tohumlarını kendi kara toprak parçasına serptiği gibi. Bizdeki masumiyet ve inanç, ondaki şehvet ya da çaresizlikten daha verimli olmamıştı. Artık şu gayet açık; tüm o umutlardan, korkudan, şehvetten, sevgiden ve kederden geriye Pecola’dan ve o verimsiz topraktan hiçbir bir şey kalmadı. Cholly Bredlove öldü; bizdeki masumiyet de öyle. Tohumlar kuruyup öldü; Pecola’nın bebeği de öyle. Artık hakikaten söyleyecek hiçbir şey yok -olanların nedeni hariç. Ama nedenin altından kalkmak zor olduğu için, insan nasıla sığınmalı” (s. 10).

    Sömürge kişiliğinin maruz kaldığı yıkım, bozulma, acı ve şiddet o boyuttadır ki nedenleri konuşmak, onların üzerinde düşünmek, bunu yapan için katlanılması imkânsız bir yüktür. Bu yükün altına girmeden “nasıl”ın altına saklanmak bir çare olarak düşünülmüş. Siyah adam için “nasılın içindeki acı”yı hissetmek kendi trajik ve travmatik tarihine bağlanmanın yollarından biridir artık. Bu konuşmaları yapan 9-10 yaşlarında iki kız kardeştir: Frieda ve Claudia. Hikâyeleri Claudia’nın bakış açısından öğreniriz.

    Morrison, romanında bölümleri mevsim adlarıyla işaretler ve “sonbahar” mevsimi başlığıyla başlar. Mevsim bölümlerinin aralarında ise flashbacklerle tikel kişilerin geçmiş yaşantılarına giderek bugün yaşadıkları çarpıklığın, bozulmanın kökenlerine dair kanıtlar sunar. Kurguyu ve yapıyı böyle kurması, siyah adamın sömürge kişiliğinin doğal sonuçlarına işaret etmek içindir. Asıl eleştiri, beyaz adamın yarattığı cehennemî yapıya ve bu yapının kötülüğünün siyah adamın dünyasındaki izlerinedir. Bu ilk bölümde küçük kız kardeşlere sarı saçlı, mavi gözlü bir beyaz bebek hediye edilir. Kızların ilk tepkisi bir hayranlık ve bağlanma değildir. İlk tepki, onu parçalama ve içinin düzeneğini görmeye-anlamaya çalışmaktır. Görmeye çalıştıkları bir yapma bebeğin içi değildir aslında, beyaz efendinin içi ve içinin düzenidir.

    “Tek bir arzum vardı: Onu parçalarına ayırmak. Neden yapıldığını görmek, kıymetli yerlerini keşfetmek, belli ki yalnızca benim göremediğim güzelliğinin, albenisinin nereden kaynaklandığını anlamak istiyordum. Yetişkinler, benden büyük kızlar, dükkânlar, dergiler, gazeteler, vitrindeki tabelalar, kısacası bütün dünya; mavi gözlü, sarı saçlı, pembe tenli bebeklerin her kız çocuğunun rüyalarını süslediği konusunda hemfikirdi” (s. 24).

    Bu pasajdan çıkaracağımız sonuç ayrıca şu olmalıdır: Morrison’un anlatıcı çocuğu hem henüz beyaz adamın sömürge kişiliğini edinmemiş, dolayısıyla bozulmamış, hem de Afro-modern bakışın bir temsili olarak beyaz adamın üstünlüğüne inanmayan, ona eleştirel bakabilen biridir. Genel algıya kendini kaptırmayan, hem beyaz adama hem siyah adama belli bir mesafeden eleştirel bir bakışla yaklaşan bir anlatıcıdır. Fakat yine de bu anlatıcı, beyaz adamın kibrine, ayrıcalıklı konumuna, tepeden bakmasına karşı öfke duymaktan kendini kurtaramaz: “Beyaz taşbebekleri paramparça ettim. Ama asıl dehşet verici olan, oyuncakları parçalarına ayırmak değildi. Asıl dehşet verici olan, aynı dürtüleri beyaz kız çocuklarına karşı da duymamdı” (s. 26). Claudia, bu duyguyu, beyazların başkaları üzerinde, kendisinin akıl edemediği o sihirli etkinin sırrını keşfetmek ile açıklıyor. İnsanların kendisine değil ama beyaz birine baktıklarında hayranlıkla iç çekmelerine, siyah kadınların sokakta onlara yaklaşırken gözlerini kaydırıp sahiplenici bir nezaketle yaklaşmalarına sebep olan şeyi anlamak isteği Claudia’nın bütün sağduyusuna rağmen engelleyemediği bir öfkeyle dolmasına neden olmaktadır. Morrison, siyahın beyaz bakış ile karşılaşmasını ve travmanın en savunmasız ve küçük olan üzerinde ortaya çıkışını Pecola’nın bakkala gidip şeker almasında gösterir. Beyaz bakkal ona bakar ama onu görmez. Çünkü onda görülecek bir şey yoktur. Pecola’nın beyaz insanlarla bu ilk teması travma yaratıcıdır. Beyaz adamın ona bakışında bir boşluğa dönüşmek; öfke, nefret, hayranlık, özenti ve benzeri birçok karmaşık duyguya neden olur. Bu pasajda siyah olan ırkı üzerinden görünmezliğe mahkûm edilir. Bu görünmezliği Frantz Fanon da Siyah Deri Beyaz Maske adlı eserinde ayrıntılı olarak tartışır. Siyah adamın beyaz bakış altında artık kendini bağımsız ve özgün olarak yapılandıramayacağına inanır. Siyahın beyaz bakış altında silindiğini, insanlıktan çıkarıldığını, eşyalaştırıldığını savunur. Fanon, siyah adamın beyaz adamın bakışlarının altında teşrih edildiğini de söyler.

    Morrison ikinci bölüm olan “kış” mevsiminde ise Pecola’nın ve anlatıcı kız kardeşlerin okuluna gelen beyaz ve güzel (!) bir kız çocuğu olan Maureen Peal’in beyazlığını, zenginliğini, sahte samimiyetini, küçük ruhuna o günden sinmiş ırkçılığını işler. İstisnasız bütün siyah çocukların hayranlığını kazanmış bu kızdan bir tek anlatıcı kızımız Claudia nefret eder ve ona inanmaz. Yaşadıkları bazı tecrübelerden sonra tam ona karşı önyargısını yenecekken Maureen, ırkçı ve kibirli özünü ortaya çıkaracak hareketlerde bulunur: “Ben şirinim! Siz çirkin! Siyah ve çirkin pis kara böcekler! Ben şirinim!” (s. 79). Morisson bu pasajda, beyaz zihniyet dünyasının da siyah dünya kadar çürüdüğünü, en küçük bireyin dahi bu ayrımcı nefretten payını aldığını, büsbütün insanlık âlemi olarak iflah olmaz bir kötülüğe sürüklendiğimizi ima eder. Beyazın siyaha dair sergilediği kendi nefret ve aşağılama fiilinin doğruluğu konusundaki mutlak inancı, siyah olanda da aynı şiddette bir inanca dönüşür. O da beyazın gözüyle kendini izler, ondaki seyredilişini seyreder. Maureen ile kavgalarından sonra Cludia şöyle düşünür: “Maureen’in son sözlerindeki bilgelik, doğruluk ve geçerliliğin altında eziliyorduk” (s. 80). Oysa bu bilgi, geçerlilik ve doğruluk beyaz adamın algısının sabitiydi. Hayatın gerçekliği değildi. Fakat sömürge kişiliğin gerçeklik zemininden uzak, kendine yabancılaşmış bilinci bu muhakemeyi yapacak durumda değildir: “Eğer o şirinse -ki inanılabilecek herhangi bir şey varsa bu, onun şirin olduğuydu- o zaman biz değildik. Peki bu ne anlama geliyordu? Biz ondan aşağıdaydık. Ondan daha tatlı, akıllı ama yine de daha aşağıdaydık” (s. 80). Burada bir çaresizlik vardır ve bu öğrenilmiş çaresizliktir. Beyaz oyuncak bebeği parçalayabilirler ama gerçek hayattaki beyaz insanları, onlara dair bu pekişmiş, çelikleşmiş inancı, algıyı nasıl parçalayacaklardı?

    Pecola, günlük siyah yaşamın birçok varoluşsal gerçekliğini yansıtır ve siyah topluluğun kendinden nefretini sembolize eder. Beyaz tene ve mavi göze olan arzusu ise beyaz insanla siyah insanın çelişkili, hastalıklı ilişkisini sembolize eder. Pecola’nın, bizim toplumumuzu da ilgilendiren ensest ilişkinin bir kurbanı olması da aşağılanmış, kompleksli, sömürge kişiliğinin baskı altındaki sapmalarını, bozulmalarını temsil eder. Siyahların birbirlerine ve Pecola’ya ırkçı tepkileri de ezilenlerin pedagojisindeki yarılmayı, efendiye yönelememiş nefretin kendine dönmesini sembolize eder. Ezilen toplum da kendi içinden ve kendinden olan birilerini ezerek ötekileştirir ve bu yolla kendini temize çıkarır. Efendinin düşüncesiyle paralel düşünmek, onun zihniyet kodlarıyla aidiyet duygusu geliştirmek; ezilenin, efendinin şahsıyla bütünleşmesine ve bu yolla onun şahsında kendini üreterek güçlü ve meşru görmesine yol açar. Claudia bunu, hepimiz Pecola’yı çirkin, suçlu, garip, yoksul, aptal ilan edince kendimizi temiz, sağlıklı, güzel, cömert ve doğru hissettik, mealinde sözlerle anlatır.

    Sonuç olarak En Mavi Göz, cinsiyetin, ırkın, ekonomik ve siyasal şartların insanların, toplumların, ulusların kaderini belirlemede etkin rolünü işliyor, diyebiliriz. Roman, en baştan belli sıfatlarla belirlenmiş siyah ve beyaz bedenlerin birbirlerine karşı takıntılı, hastalıklı ilişkisini betimlemeye çalışırken beyaz ırkçı kolonyalist kültürün şeytansı kötülüğünü, riyakârlığını ve siyah adamın bu kötülüğün etkilerini farklı biçimlerde yansıtışını irdeliyor. Morrison bunu güçlü dayanakları bulunan bir eleştiri mantığıyla, hayranlık uyandırıcı dil zenginliğiyle, zekâ kıvılcımı diyaloglar ve esprilerle dolu doğal, rahat, içten bir üslupla yapıyor.
  • Babamın gönlünü hoş etmek için derslerime bütün gücümle çalışıyordum. Elindeki avcundakini bana harcadığının, binbir güçlükle geçinmeye uğraştığının farkındaydım.
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sayfa 64 - İletişim Yayınları