Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
22 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

Hüzünlü Palyaço, bir alıntı ekledi.
19 May 20:38

İnsanın Vahşi Doğası
Cüretkar bir söz ya da düşüncesiz bir hareket, yok edilmeyle cezalandırılıyordu ve hiç kimse, kendilerine hükmeden bu gücün doğasının ne olduğunu bilmiyordu. İnsanların, yürürken duydukları korkudan ürpermelerine, bu vahşi doğanın göbeğinde bile canlarını sıkan şüphelerine şaşmamak gerekirdi.

Sherlock Holmes Tüm Hikayeleri, Arthur Conan Doyle (Epub)Sherlock Holmes Tüm Hikayeleri, Arthur Conan Doyle (Epub)
Ebru, bir alıntı ekledi.
19 May 20:20 · Kitabı okuyor

Benlik, bilinci geliştirerek bireyi fiziksel ve biyolojik çevresinden de ayırır gibidir. Ayrılık, daha önce de söylediğim gibi, bireyi özgürleştirir. Bir zamanlar insanın, etrafını saran bir ağ gibi hissettiği şey denetlenebilir bir hale dönüşmeye başlar. Psikoterapistler bu sürece bireyleşme, toplumbilimciler insan doğası, psikologlar kişilik der, anne babalarsa buna büyümek deyip geçer. Adı ne olursa olsun, benlik, kişilik olmayla eş anlamlıdır.

Öküzün A'sı, Barry Sanders (Sayfa 86 - Ayrıntı Yayınları)Öküzün A'sı, Barry Sanders (Sayfa 86 - Ayrıntı Yayınları)
Ebru, bir alıntı ekledi.
 12 May 21:55 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Modern eğitimin diğer referansı ise natüralizmin fikir babası Rousseau'dur. Rousseau eğitime yönelik görüşlerini bu anlayışa göre oluşturmuştur ki ileri sürdüğü görüşler modern eğitime kaynaklık etmiştir. Bu anlamda Rousseau'nun geleneksel eğitim sistemine karşı temel argümanı insanın doğal yönü­ne olan ilgisizliktir. Ona göre "geleneksel eğitim sistemi insanları gerçek benliklerinden ayırıyor; insan hâlini ve zamanı hiçe sayıyor, kendisine doğru ilerledikçe daima uzaklaşan bir istikbale doğru gidiyor, insan için olmayan bir hedef doğrultusunda peşinde dolaştıkça, insanı doğal mevkisinden uzaklaştırı­yor". Rousseau bu görüşüyle geleneksel eğitimin insan doğası ve özgürlüğü için bir tehlike olduğunu vurgular. Yani Rousseau'nun eğitim felsefesinin merkezini insanın karakterinin doğaya göre biçimlenmesi gerektiğine olan inancı oluşturur. Rousseau eğitim felsefesinin merkezinde olan doğa, doğal olan-yapay olmayan prensipleri Emile adlı eserinde ortaya koyar.

Eleştirel Pedagoji, Adem Yıldırım (Sayfa 38 - Anı Yayıncılık)Eleştirel Pedagoji, Adem Yıldırım (Sayfa 38 - Anı Yayıncılık)

- Düşmanının bilmemesi gerekeni dostuna söyleme.

- Bütün kişisel ilişkilere sır gibi bak ve yakın arkadaşlarınla bile tam bir yabancı gibi kal... Çünkü koşullar değişince bizim hakkımızda bildiği en zararsız şeyler bile bizim zararımıza olabilir.

- Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: Hiç bir şey söylememek ve hiç bir şeye inanmamak da öteki yarısı.

- Güvensizlik güven içinde olmanın anasıdır.

- Bir insanın karakterinin kötü yanlarını unutmak zor kazanılmış bir parayı sokağa atmak gibidir. Kendimizi aptalca tanıdıklardan ve aptalca arkadaşlıklardan korumalıyız.

- İnsanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın yolu tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.

- Önemsememek önemsenmeyi getirir.

- Bir insan hakkında gerçekten iyi şeyler düşünüyorsak bunu ondan bir suç gibi gizlemeliyiz.

- İnsanların oldukları gibi olmalarına izin vermek, olmadıkları şeyi kabul etmekten iyidir.

- Hareketlerimiz dışında asla öfke ve nefret göstermemeliyiz...yalnızca soğukkanlı hayvanlar zehirlidir.

- Kibar ve dostça davranarak insanları esnek ve itaatkar yapabilirsiniz; bu yüzden sıcaklık balmumu için neyse kibarlık da insan doğası için odur.

SCHOPENHAUER

İlayda Karbuz, Satranç'ı inceledi.
08 May 00:09 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabın sonundaki o yarım kalmışlık hissi bir Türk kahvesinin ağızda bıraktığı gibi acı bir tat bırakıyor.Zweig'ın her kitabında olduğu gibi bu kitapta da psikolojik betimlemeler ve insanın ruhsal doğası açıklanmış.Kitabın sonu da sanki devamı gelecekmiş gibi gelmişti okuyunca...

meltem şen, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 06 May 14:19 · Kitabı okudu · 17 günde · Beğendi · Puan vermedi

{ Dayak Arsızı }

Her kitap bilinmez kapılara, yollara götürür; ben tamı yaşadım galiba bu kitapla. Sadece içime isli buğular bırakan bazı hisler var; yaz güneşinde üşüten duygular.. onlardan bahsetmek istiyorum. Ama çok da uzatmayacağım.
Sonuçta, karakterlerin nasıl beni etkisi altına alıp " acaba, acaba olabilir mi böylesine deli ve filozof ruh, acaba böylesine ince ve naiflik ne derece sarabilirdi kişinin çevresindekileri? " vb. sorularımla kimseyi meşgul etmek istemem.

Her kitabın bi' tokat atma şekli vardır. Kimi kitaplar agresif tokatlar atar, yanaklarınızı kızartır, iz bırakır. Kimi kitaplar naifçe çarpar yüzünüze. Suç ve Ceza benim için yeterince beklenmedikti. Ben sona ait büyük bi' çarpışma beklerken ilk yüz sayfada bilmem kaç kez tokatlandım. Ama kaçmadım da, kaçamadım. Gerçeklerin, duyguların; yaşamakta olan bizlerin duyguları ancak -bunu tüm kalbimle söylüyorum- ancak bu kadar "bilen gözlerle" ifade edilebilirdi.
Sevdim ve arsızlaştım.

Ben.. Dostoyevski'nin betimlemelerini, karakterlerini, olayların iç yüzünü nasıl ifade ettiğini, karakterlerin ardından nasıl çılgın ifa'lar yaratmış olmasını çok sevdim. Ama bunlardan kat be kat içime işleyen şey şu oldu:
"İnsan" bizim "sakin" gördüğümüz olayların ardında aslında kendi hayatında cok sürüncemeli, fırtınalı, kendisini uçuran, kaçıran, öldüren pek çok olay yaşar. Ve tüm bunlara rağmen yaşar(!).
Dostoyevski benim ancak korktuğum, karmaşasını kaldıramadığım parantez içindeki ünleme sığdırdığım tüm insani duyguları bu kitabında ortaya koymuş. Çekici olan şey bence şudur; duyguların, hislerin günlük olayların ardına bu kadar ustalıkla, bu kadar insan doğasını, ruhunu bilen bi' şekilde yerleştirilmesi.

Sık sık ben ne okuyorum dedim kendi kendime. Kitapta, olayların içinde, duyguların derdinde o kadar saf, masum aynı zamanda içyüzü görmüş, arka planı deneyimlemiş parçalar vardı ki!.. Bence Suç ve Ceza pek çok tür içine girebilecek bi' tür. Olayların ardındaki o duygu deresine şöyle kuşbakışı bakarsanız tepeden harika bi' suret görürsünüz: insan doğası; isteği, hırsı, aşkı, pişmanlığı, derin hüznü, deliliği...
Ama bırakın bunu, bırakın. Mikro inceleyin her şeyi ve bunu yapmanın en güzel yolu ise kitabı okumak.

Bırakın kitap sizi dayak arsızı yapsın. Önce akıntıya kapılacak, sonra olaylara bulanırken, ruhunuz karakterlerin niyetleriyle yıkanacak. Tanıya tanıya, göre göre suçun ne olduğunu düşüneceksiniz. Rodya'nın o kendi tifil tifil, adım adım yürüyen, onu yarı ölü bi' adam yapan o hissiyatı varya, kendinizde duyumsamaya başlayacaksınız. Evet bi' suçu var onun ama hadi, Allah aşkına bırakın bunu, kimin suçu yok. O halde suç neye göredir? Esas suç insanı öldürmek midir.. tırnağının ucu kadar pişmanlık duymaz oysa Rodya.
Suç "bir dakikada" oluverir; cezası ise bi' hayata bedel olur. Bu adaletsizlik. Suçun işlenmesi kişinin içinde kendi ruhunda cezasının kasvetiyle dönenmeye başlıyor. Bu dönenme hali, insanı kendi doğasıyla açıklıyor. İyi kalpli birinin gözünden, özü iyi olan birinin deliliğinden, hengamesinden, mahalle yürüyüşlerinden, köprü altı uykularından.. duygusal akışıyla açıklıyor. Biraz da delilik metnidir bu kitap.
Bu serüven ki.. yaya başladık, arabaya bindik, uçakla uçtuk, balona bile bindik. Serüvenin sonunda eve döndüğünüzde başınız dönüyor olacak. Çünkü yorucu bi' serüvendi, ama kesinlikle unutamayacaklarınız arasında olacak. Çünkü böylesine daha önce rastlamadınız.

Benim yanaklarım kıpkırmızı şu an. Ruhumsa rengârenk, ve bilirsiniz renkler karışınca karmakarışık bi' renk olur; galiba denge noktası o ton. Tüm duygular yeterince vurgulandı içimde çünkü, insanın tüm dansları..

Bu ne tür bi' inceleme? Bu büyülenmiş birinin duygusal dökümanı. Ne olayların ardındaki ince yürüyüşlere ayak uydurabilirim ben, ne de size o matematiği, altın oranı anlatabilirim. Net net, bi' okur yeterince geride olan bi' okur olarak ancak okuyun diyebilirim. Okuyun, bırakın Suç ve Ceza sizi de tokatlasın.
Bırakın sizi dayak arsızı yapsın.

Zana Arslan, bir alıntı ekledi.
 03 May 16:29 · Kitabı okudu

Bir insanın ruhunda iyi olan bir yanla kötü olan bir yan var. Doğası icabı iyi olan yan bir yan, kötüye egemen olduğu zaman, buna "kendi kendine hakim olmak" diyorlar.
Bu da bir övgüdür; ama kötü bir eğitim ya da kötü bir çevre sebebiyle iyi olan yan azınlıkta kalarak, çoğunluktaki kötü tarafa yenilirse, bu bir ayıp bir eksiklik gibi görülür. Buna "kendi başına buyruk olmak", bu durumdaki insana da gamsız denir.

Devlet, PlatonDevlet, Platon
R.T, Dişi Kurdun Rüyaları'ı inceledi.
02 May 03:11 · Kitabı okudu

Cengiz Aytmatov'un üç bölümden oluşan 390 sayfalık romanı. Kitap adını, içindeki "Akbar" adlı dişi kurttan alıyor. Eski Sovyet düzeni eleştirisi barındıran bir Aytmatov romanıdır. Başta belirttiğim gibi üç bölümden oluşuyor, ancak iç içe öyle çok hikaye var ki, hangisinden bahsetsem bilemiyorum. Ancak kitaba adını veren dişi kurt Akbar'ın hikayesi en acıklı olanı. Doğanın tıkır tıkır işleyen düzeninin insanoğlu tarafından bozulması anlatılır.
••• Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, süprizbozan) içerebilir. KİTABI OKUMAMIŞ OLANLARIN BU KISMI OKUMAMASINI TAVSİYE EDİYORUM. Daha genel bilgiler okumak isteyen bundan sonraki kısmı okuyabilir.
-----------------------------------------------------------------
Kitabın ilk bölümünde Akbar (Akcıdav) ve Taşçaynar (taş çiğner) adında iki kurdun başına gelen acı olay anlatılır. Hamile olan Akbar, üç kurt dünyaya getirir. Kurtlar biraz büyüyünce Mujunkum bozkırında ailecek ilk kez ava çıkarlar. Tam bir saygayı avlayacakken helikopter ve insanların ortaya çıkması sonucu kendilerini bir sürek avının ortasında bulurlar. İnsanlar buraya sayga avı için gelmişlerdir. Ellerinde tüfekler bir bir saygalara ateş ederler. Bu sırada yavrularının vurulması sonucu onları kaybederler. O geceyi bir kayanın ardına saklanarak geçirir Akbar ve Taşçaynar. Mujunkum bozkırı istemeyerek de olsa bu avı gerçekleştiren kişilere de evsahipliği yapar. Kepa (şoför), Kandalov, Galkin, Mişaş, Uzukbay, Abdias... katliamı yapan altı kişi. Bu altı kişi içerisinde Abdias bazı özellikleriyle onlardan ayrılan tek kişiydi. Babası papazdır ve gelecek vaad ettiği gerekçesiyle papaz okuluna alınır. Ancak dinden saptığı gerekçesiyle okuldan atılır. Abdias'a göre Tanrı bizim düşüncemizden, vicdanımızdan başka bir şey değildir, Tanrı bizim içimizdedir. Ve yine ona göre din çağa uymadığı gerekçesiyle modernize edilmelidir. Bu düşüncelerinden ötürü okuldan atılır. Ancak Abdias buna rağmen düşüncelerini insanlara anlatmaktan vazgeçmez. Kötülere kendi Tanrı inancını anlatarak bütün insanlığa yaymayı amaçlamaktadır. Bu işe ilk olarak yoldan çıkmış insanlardan başlayacaktır. Altı kişilik ekipte Abdias dışında herkes alkoliktir.

Mujunkum'daki sürek avı katliamının öncesinde Abdias haşhaş kaçakçılığı yapan uyuşturucu tacirleriyle bir araya gelir. Amacı kaçakçılık değil, onları yanlış yoldan çıkarıp doğru yola sevk etmektir. Uyuşturucu tacirlerinden Petruha ve Lenka ile Calpak-Saz'a doğru yol alırlar, onlarla beraber çalışır Abdias. Bu ikisi uyuşturucu bağımlısı, alkolik ve Tanrı'yı inkar eden insanlardır. Haşhaş işine girişmeden önce dikkat çekmemek için bir yerde günübirlik çalışacaklardır. Abdias orada motosikletli bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Ertesi gün haşhaş tarlarının olduğu yere doğru yola çıkarlar. Abdias her fırsatta Petruha ve Lenka' ya Tanrıyı anlatır, uyuşturucunun zararından söz eder. Çetenin başıyla ilgili sorular sorması da Petruha' nın dikkatini çeker. Tüm bu nasihat ve sorulardan sıkılan Petruha, Abdias'la kavga eder. Haşhaş tarlalarına ulaştıklarında üçü de haşhaşları hızla çuvallarına doldurur. Petruha, Abdias'a çete liderine haşhaş poleni toplayıp hediye etmesi durumunda onunla görüşebileceğini söyler. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Abdias, polenlerin yoğunlaştığı yere doğru gider. Bu sırada haşhaş kokusunun etkisiyle başı döner, Haşhaş polenleri üzerine yapışmaması için soyunur ve tarlada koşmaya başlar. O gün Akbar ve Taşçaynar yeni yavrularıyla Abdias'ın bulunduğu tarlaya gider. Taşçaynar ve Akbar otların içinde dinlenirken yavru kurtlar da koşuşmaya başlar. Yavru kurtlar, tarlanın içinde haşhaşın verdiği sarhoşlukla koşan Abdias'ı fark eder. Abdias da yavruları görür ve onlarla oynamaya başlar. Bunu fark eden Akbar, yavrularına zarar vereceği iç güdüsüyle olağanca gücüyle koşar, ona saldıracağı sırada Abdias oturur ve kafasını elleri arasına alarak kendini savunur. Akbar zarar vermeden onun üstünden atlar, yavrularını da alarak uzaklaşır. Abdias, Akbar'ın mavi gözlerini bir daha hiç unutmayacaktır. Abdias çok korkmuştur. Petruha ve Lenka'nın yanına giderek başından geçen olayı anlatır. O gece toplanan haşhaşları trenle kaçıracaklardır. Bunu yapmadan önce Abdias, çete lideri Grişan'la tanışır. Abdias'a fikirlerini kendine saklamasını, çetesinin aklını karıştırmamasını, aksi takdirde kendisi için kötü olacağını söyler. Tren yaklaşınca ateş yakarak trenin durmasını sağlayıp trene atlarlar. Trende uyuşturucu alırken Abdias onları uyarır, ancak kendini dinletemez. Abdias bunun üzerine haşhaş çuvalını vagondan dışarı atar. Vagondakiler Abdias'ı dövüp vagondan aşağı atar. Abdias o gece binbir güçlükle kendine geldikten sonra ayağı kalkar ve bir kamyona rast gelir. Calpak-Saz istasyonuna doğru yol alırlar. Abdias'ı istasyonda perişan halde gören yaşlı bir kadın onu hastaneye götürür. Abdias hızla iyileşir. Bir sabah botanist bir kız onu görmeye gelmiştir. Abdias bu kızı tanır motosikletli kızdır bu. Adı İnga'dır ve haşhaşları yok etmek için çalışmalar yapmaktadır. Haşhaş konusunda yazacağı yazılar için bilimsel bulgulara ihtiyacı olduğundan Abdias'la tanışmak istemiştir. İnga ve Abdias Moskova'ya dönerler. İkisi de birbirini sevmektedir ve evlenmeye karar verirler. İnga'nın bir oğlu vardır ve oğlu nedeniyle eski eşiyle problemleri vardır. İnga bir gün aniden Calpak-Saz' a gitmek zorunda kalır. Abdias, İnga' nın onu terk edeceği korkusuna kapılır ve boşluğa düşer. Her gün istasyona gider. İstasyonda yeni iş teklifini alır. Kandalov le tanışır ve ona Mujunkum da sayga avlayacaklarını, işin ucunda iyi para olduğunu söyler. O an Abdias teklifi kabul eder ve Mujunkum'un yolunu tutarlar. Abdias dini fikirlerini orada da yaymaya çalışır ancak başarılı olamaz. Kandalov ve arkadaşları onu suçlayarak ağaca asar ve ölüme terk ederler. Akbar ve Taşçaynar, Abdias'a rastlar, Abdias, Akbar'a bakarak bir şeyler mırıldanır ve son nefesini verir.

Akbar ve Taşçaynar, yaşadıkları yerler insanlar tarafından yaşanmaz hale getirilince başka bir yere göçerler. Aldaş Gölü yakınlarında bir yıl kalırlar. Tekrar hamile olan Akbar beş yavru dünyaya getirir. Ancak doğayı kendi çıkarları için talan eden insanoğlu madenlere ulaşmak ve bu madenleri taşımak için yol inşa edenler, çalışmalarında güçlük çıkaran sazlıkları ateşe verirler. Sazlık yangınında üç yavru ölür. Akbar ve Taşcaynar gölün karşı kıyısına geçerek bu durumdan kurtulacaklarını düşünerek her biri bir yavruyu ağızlarına alarak göle girerler. Ancak karşıya geçtiklerinde iki yavrunun da boğularak öldüğünü görürler. Bir kere daha içgüdüleri onlara yerlerini değiştirmelerini söyler. Bu sefer dağların yolunu tutarlar. Akbar burada dört yavru dünyaya getirir. Bu da onların soylarını devam ettirmek için son çabaları olur. Bundan sonrası onlar için büyük bir facia ile son bulur.

Bundan sonrası kitabın son bölümüne ait. Hayvan ticareti yapan Bazarbay, bir gün bir ekibe kılavuzluk yaptığı esnada dönüşte kurt sesleri duyar. İçtiği votkanın da tesiriyle kurtları satıp para kazanırım düşüncesiyle dört yavru kurdu alır, iki heybesine koyarak uzaklaşır. Akbar ve Taşçaynar av bulmaya çıkmışlardır. Döndüklerinde yavrularını bulamayınca yoldaki at izlerini takip ederek Bazarbay'ı takip etmeye başlarlar. Bazarbay uzun kovalamacanın ardından Boston nefret ettiği rakibi Boston'un evine sığınır. O gün Boston evde yoktur. Eşi Gülümhan ve yardımcıları, Bazarbay'a yardım eder onu ağırlarlar. Akbar ve Taşçaynar onu eve girerken gördüklerinden pusuya yatarlar. Evden ayrılırken Rızkul ve Murat, Bazarbay'a eşlik eder. Kurtlar, Bazarbay'ın gidişini görmemişlerdir, yavrularını hâlâ o evde sanarlar. Boston olayları duyunca sinirlenir. Kaçırılan yavru kurtların Akbar'ın kurtları olmasından korkmaktadır. Zira Akbar'ın namını bilmektedir. Akbar ve Taşçaynar günlerce evin yakınında acı acı ulur. Uyku uyutmazlar. Sonunda Boston, Bazarbay'a gidip yavruları kendisine satmasını ister. Bazarbay inadına satmaz. Orda burda Boston hakkında ileri geri konuşur. Boston'un kulağına gider bu cümleler.

Bir gün bir lokantada rastlaşırlar tatsızlık çıkar. Boston laflarına aldırmaz ancak Gülümhan'n kulağına gitmesinden çekinir. Çünkü Gülümhan ikinci eşidir. Gülümhan'ın ilk eşi Ernazar, Boston'la yeni otlaklar bulmak için yaptıkları bir keşif sırasında uçurumdan düşerek hayatını kaybetmiştir. Ondan altı ay sonra da Boston'un eşi rahatsızlanmış ve vefat etmiştir. Vefat etmeden önce de Gülümhan'la evlenmesini tavsiye etmiştir. Bir süre sonra her şeye rağmen Gülümhan ve Boston evlenmiş, Kence adında da oğulları olmuştur. İşte, lokantada bu evlilikle ilgili söylenen nahoş sözler üzerine Boston rahatsız olmaktadır. Bazarbay olanlar üzerine Boston'u şikayet eder. Hücre sekreteri Koçkorbayev de bunu fırsat bilir. Çünkü Boston her sene koyunları otlatmak için yeni otlak bulmanın zor olması sebebiyle, herkesin kendine ait bir otlağı olmasını istemiş; Koçkorbayev de bunun parti felsefesine uygun olmadığını belirterek reddetmiştir. Böylece sürüp giden tartışmalar sonucu araları açılmıştır. Akbar ve Taşçaynar bu olaylar esnasında yavrularını bir türlü bulamamalarının hırsını çevredeki koyunlara zarar vererek çıkarmaktadır. Kimse onları yakalayamamaktadır.

Boston, Bazarbay'ın yavru kurtları satması üzerine Akbar ve Taşçaynar'ı öldürmekten başka çaresi olmadığına karar verir. Bir gün koyunlarından bir kısmını alarak onlara pusu kurar. Ancak kurtlar bu pusuya kanmaz. Boston'un arkasına saklanan Taşçaynar tam üstüne atlayacağı sırada Boston döner ve tek hamlede onu vurur. Akbar'ı yakalayamaz. Taşçaynar'ı kaybeden Akbar, hayattan kopar. Amaçsızca dolaşır. Küçük avlarla yetinir. Sürülere zarar vermeyi bırakır. Kurtların anasına yalvarır, gözyaşı döker. Bir gün yaylaya hareket zamanı geldiğinde evde yalnız kaldıkları esnada küçük çocuk Kence dışarı çıkar. Tavukları kovalar. Bahçenin dışına çıkar. Akbar'la karşılaşır. Kence onu köpek sanar, oyun oynar. Akbar, Kence'yi koklar. Alıp yuvasına götürmek ister. Fanilasından tutarak tek hamlede sırtına atar. Kence ağlamaya başlar. Bu sırada onları gören çobanın karısı Aslıgül hemen Boston'a haber verir. Boston tüfeğini alır peşlerinden koşar. Ateş eder, vuramaz iki atış hakkı kalmıştır. İki el ateş ettiğinde Akbar'ın sendelediğini görür ve hızla koşar. Boston yerde can çekişen Akbar'a baktıktan sonra oğlunu eline alır. Küçük Kence kanlar içindedir, onu da vurmuştur. Boston oğlu kucağında acıyla evinin yolunu tutar. Arkasından Gülümhan ve Aslıgül ağlayarak ağıtlar yakarak giderler. Evin önündeki yatağa bırakır yavrusunu Boston. Bazarbay'ın evinin yolunu tutar. Bazarbay'ı öldürür. Teslim olmak üzere karakola giderken yaşama sevincini kaybeden Boston kendini Isık Göl'ün sularına bırakır.
-----------------------------------------------------------------
Kitapla ilgili özet kısmı oldukça uzun. Ancak anlatsam daha neler neler çıkardı kimbilir. Çünkü hikâye içinde hikâye var bu kitapta. Yalnız bu sitede on sekiz okurun kitabı yarıda bıraktığını gördüm. Bana göre kitabın yarıda bırakılmasının sebebi, kitabın ilk bölümündeki Abdias'ın modernize edilmiş din ve Tanrı anlayışıyla ilgili sorgulamaları olabilir. Benim de bu konuda katılmadığım bölümler oldu. Sayfa 95, 97, 99, 100, 104, 105, 153'teki monolog ve diyaloglarda Abdias'la zıtlaştığım kısımlara bolca ünlem koymuşum. Kitabın ikinci bölümünde yer alan Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan kısımlarda da etkileyici bir anlatım mevcut. Ancak meraklısı olmayanların da Abdias'lı kısımları geçebilirlerse burada kitabı yarım bırakma noktasına gelebileceklerini düşündüm. Bu kısım Nasıralı'nın insanlar tarafından nasıl anlaşıldığının -ya da anlaşılamadığının mı desem bilemiyorum- bir özeti aslında. Nasıralı (İsa), ölümünün ardından insanların kıyamete dek ıstırap çekeceklerini söylüyor. Akıbetiyle ilgili karar verecek olan vali bey ise insanların doğası gereği böyle bir pişmanlık duymayacaklarını söylüyor. Bu bölümde Abdias, düşünceleriyle İsa'nın yaşadığı dönemlere giderek onun duyduğu ıstırabı duymak istediği için böyle bir bölümü kaleme alınmış. Diyalog ve monologlar oldukça etkileyici. Kitabı bu noktaya kadar bırakmayanların bundan sonra bırakacağını sanmıyorum. Çünkü kitabın üçüncü ve son bölümü daha normal bir seyirde ilerliyor. Burada Akbar ve Taşçaynar'ın soylarını devam ettirme adına son çabalarını okuyoruz. Kitabın ilk iki kısmında teolojik temelli sorgulamalar mevcutken, son kısımda rejim eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Aytmatov bunu çok güzel işlemiş. Alıntılarda (syf 323) da mevcut nitekim. Ayrıca eleştirebilmek için özgür olmak gerektiğini, kaybedecek bir şey olmayacak kadar özgür olmak gerektiğini de çok güzel anlatmış Aytmatov (syf 322 ve 329). Yaradan, biz insanlara verilebilecek en değerli özelliği "aklı" vermiştir. Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik budur. Acı hissi ise yalnız insanlara özgü değildir. Aytmatov bu hissin hayvanlarda da var olduğunu Akbar ve Taşçaynar ile bize anlatmıştır. İnsanların, her gün biraz daha insan kalmaktan, insan olmaktan uzaklaştıkları her an çıkarları uğruna doğanın dengesini nasıl alt üst edebileceklerini bu romanla çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur Aytmatov. Bir roman okudum derken içinden birkaç roman çıkabilecek bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Betimlemeler uzun uzadıya ancak anlaşılır. Zihnimde film çektim sanki.

Kötülük ve iyiliğin mücadelesini, tabiatı yok eden insanın vahşetini anlatan, gelenekten evrensele uzanan Aytmatov'un bu eserini okumanızı tavsiye eder, değerli okurlara keyifle okumalar dilerim.

Bay_X, bir alıntı ekledi.
 01 May 20:59 · Kitabı okudu

Buradan sonra kısaca dini ele alacağız, çünkü materyal dünyadan en uzak olan ve en yabancı görünen dindir. Dinler
çok ilkel dönemlerde insanın kendi doğası ve etrafındaki doğayla ilgili hatalı ve basit düşüncelerinden meydana gelmiştir.
Fakat her ideoloji ortaya çıktıktan sonra eldeki fikir materyali ile bağlantılı olarak gelişir ve bu materyali geliştirir; yoksa ide-
oloji olmaz, yani bağımsız varlıklar olarak kendi kanunlarına tabi düşünceler geliştirme işi. Son tahlilde kafasının içinde bu
düşünce sürecinin gerçekleştiği insanların yaşadığı materyal hayat koşulları sürecin gidişatını belirler. İnsanlar bu gidişatın
varacağı noktayı bilemez, çünkü o halde ideolojinin sonu olurdu. Bu orijinal dini kavramlar akraba topluluklar için ortaktır.
Ne zaman ki bir grup ayrılır, o zaman her grubun tabi olduğu yaşam koşullarına göre farklılıklar görülür. Bir grup halk, özellikle Aryanlar (Hint-Avrupa da denen) için bu süreç karşılaştırmalı mitoloji sayesinde detaylı bir şekilde incelenebilir. Her insanın içinde yarattığı tanrı yerel bir tanrıydı ve insanların
korumak üzere yerleştiği bölgenin sınırlarının dışına ulaşmıyordu. Sınırın öte tarafında ise başka tanrılar tartışılmaz egemenlerdi. Toplum var olduğu sürece onların hayal dünyasında var olabilir, toplum yok olduğunda onlar da yok olurdu. Ekonomik koşullarını burada incelememize gerek olmayan Roma İmparatorluğu eski milletlerin sonunu getirdi. Eski yerel tanrılar, yalnızca Roma şehri sınırları içine ait olan tanrılar dahil olmak üzere hepsi toza dönüştüler. Bir dünya dini aracılığıyla bir dünya imparatorluğunu sağlamlaştırma çabasını Roma tanrılarına adanan sunakların yanındaki yabancı tanrılardan
ve onları bir nebze olsun saygıdeğer kılma çabalarından görebiliyoruz. Fakat yeni bir din imparatorluk fermanıyla oluşturulmaz. Yeni dünya dini olan Hristiyanlık o zamandan sessizce dünyaya gelmişti. Genel olarak Doğu, özel olarak Musevi teolojisi ve basitçe Yunan, özel olarak Stoacı felsefenin bir karı-
şımıydı. Önce ilk başlarda nasıl bir şey olduğunu keşfedilmesi gerekti, çünkü bize ulaşan versiyonu İznik Konsili tarafından
devlet dini olmak üzere adapte edilmiş halidir. Sadece iki yüz elli sene içinde devlet dini olması o zamanın koşullarına uygun
bir din olduğunu ispat etmeye yeter. Orta Çağ'da benzer şekilde feodalizm Hristiyanlıkla el ele bir şekilde kilise gibi feodal hiyerarşisini oluşturarak yükseldi. Şehirliler zenginleşmeye
başlayınca feodal Katolikliğe karşı ilk olarak şehirlerin altın çağını yaşadığı Güney Fransa'daki Albigenses'te ortaya çıkan
sapkın Protestanlık yükselişe geçti.4 Orta Çağ teolojiye felsefe, politika, hukuk gibi diğer tüm ideolojileri de atfetmiş ve
bunları teolojinin alt başlıkları olarak görürdü. Böylelikle tüm sosyal ve politik akımı teolojik bir formla sınırladı. Kitlelerin duygularına din ve sadece ve sadece dinle cevap verildi. Bu
nedenle kendi çıkarını savunmak isteyen herkesin bir rüzgar estirebilmek için dini bir kılıf bulması lazım oldu.

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Friedrich Engels (Sayfa 63 - Altı kırkbeş yayınlari)Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Friedrich Engels (Sayfa 63 - Altı kırkbeş yayınlari)