• İnsan, doğası gereği kendi eksikliklerini, zayıflıklarını
    görmez; görse de bunları tarafsız bir şekilde
    değerlendiremez. Ancak aynı kusurları başka birinde
    fark edince o kişiyi hemen yargılar. Oysa insanın
    başkalarını doğrudan yargılamaması gerekir. Çünkü
    hakikat aynası kendine tutulduğunda zor durumda
    kalabilir.
    Bu parçada anlatılmak istenen düşünceyle aşağıdaki
    atasözlerinden hangisi anlamca örtüşmektedir?

    A) El için kuyu kazan, kuyuya evvela kendi düşer.
    B) Elin ağzı torba değil ki büzesin.
    C) Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür.
    D) Damdan düşen, damdan düşenin hâlini bilir.
    E) Sırça köşkte oturan, komşusuna taş atmamalı.
  • Çoğu insanın sorunu bir şey gerçekten olana kadar olabileceğine inanmamaları. Bu aptallık ya da bir zaaf değil. Sadece insanın doğası...
  • Yıllar öncesinde Yuri Davidov un Özgürlük ve Yabancılaşma adlı kitabının girişinde okuduğum eski bir masal vardı. Bir gün uyuyan bir adamın ağzından içeri yılan girer ve midesine yerleşir. Adam korkunç bir ağrıyla uyanır ve yılanın midesine indiğini fark eder. Yılan ise sürekli tehditler ve emirler yağdıran despot bir varlıktır. Adam korkunç eziyetlere uğramamak için yılanın tüm emirlerini yerine getirir. Bu esaret dolu yaşamın üzerinden aylar yıllar geçer. Güzel bir ilkbahar sabahı uyanır ve yılanın midesinden çekip gittiğini fark eder. Önce benliğini büyük bir sevinç sarar, bu yeniden özgür olmanın getirdiği bir sevinçtir, ama hemen sonra anlar ki artık ne yapacağını bilmemektedir. Çünkü yılanın despotluğu altında geçen yıllar boyunca, kendi iradesini, bildirim gücünü yılanın iradesine onun bildirim gücüne tabi kılmıştır ve artık ne yapacağını bilmemektedir.

    Masalımız bu kadar. Sizce kahramanımız hayata karşı yaşam istencini ve iradesini kendi içinde yeniden yaratabilir mi? Bu ve benzeri soruların yanıtı için Paulo Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" adlı eserinin bizlere önemli ölçüde ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

    Yazıya başlarken insana dair bir biriyle çelişen iki ayrı düşünceyi karşı karşıya getirelim. İlki Fransız bir düşünür Althusser'in; "insanlar yapıların basit birer taşıyıcısıdır". İkincisi ise özel olarak Marx'ın ve genel olarak da Marksistlerin ileri sürdüğü üzere "insanlar tarihin yapıcıları, onun belirleyici öznesidir". Bu birbirine zıt iki ayrı düşünce Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" eserinin eksenine koyduğu ve tartışmaya açtığı temel sorundur.

    Ancak burada Freire bir eğitim bilimci, uzman bir pedagog olarak sorunu eğitim temelinde tartışmaya açarak, eğitimin verilip verilmemesi üzerinden değil, öğreten ile öğrenenin, bilgiyi elinde tutan ile ona ihtiyaç duyan insan arasındaki ilişkinin doğası üzerinden sorgulamaya çalışıyor. Özgürlüğün birinin diğerine öğreterek bahşedeceği bir şey olmadığını, böyle bir tutumun sahte bir yüce gönüllülük dışında bir anlam taşımadığını ileri sürmektedir.

    Freire, eserinde kendisine ait özgün sayılabilecek bir kavram ileri sürüyor: "Conscientizaçao" (sosyal siyasi ve ekonomik çelişkileri kavramak ve gerçekliğin insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için gereken öğrenme süreci) anlamına geliyor.

    Brezilya da, eğitim tarihi ve felsefesi profesörü olarak görev yaptığı 1947 yılında halka, geliştirmiş olduğu kavramın işaret ettiği özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önerir. Bu yöntem, okuma yazma öğrenenlerin günlük yaşamından doğrudan esinlenmiş bir gereci ve bunu konu alan metinleri kullanarak onları gerçek anlamda siyasi olarak bilinçlendirmeye dayanmaktadır. Yöntem, Goulart hükümeti tarafından 1963-64'te resmileştirilir ancak 1964 darbesi ile geliştirmiş olduğu eğitim yöntemi, iktidara karşı tehlikeli bulunur, bu nedenle tutuklanır, sonrasında ise ülkesini terk etmek zorunda kalır ve 16 yıl boyunca sürgün yaşar.

    Kitabın girişinde sekterizmi savunmuş olduğu problem tanımlayıcı eğitim yönteminin zehiri olarak tanımlayan Freire, sağcı sekteri, bugünü evcilleştiren ve dolayısı ile yarını evcilleştirilmiş bugün üzerinden yeniden üreteceğine inanan insanlar olarak tarif ederken, solcu sekteri ise yarının önceden tasarlanmış, kurulmuş olduğuna inanan, dolayısı ile geleceği bir tür kaçınılmaz bir kader, bir akıbet sayan insanlar olarak tanımlar.

    Freire her iki sekter tutumu da gerici bulur. Her ikisinin ortak özelliğini ise kendi doğalarını yadsımış olmalarında bulur. İnsanın insanlaşma çabası karşısında insandışılaşma ezilenin tercihi ve seçeneğidir, çünkü ezilenin rüyası ezen olmaktır. Tarım reformu istiyorlarsa bu daha fazla toprağa sahip olmak, kendileri gibi ezilenlerin patronu olma isteğinden kaynaklanmaktadır.

    Özgürlüğü, insanın dışında bir ideal, bir mit ya da bir fikir olarak görmediğini, özgürlüğü, kendini yetkinleştirmenin, özünü gürleştirmenin yetisi ve eylemi olduğunu ileri sürmekte ve bundan hareketle de zorunluluğun bilincine işaret etmektedir. Zorunluluğun bilinci ise ezilen için aşılması gereken sorunlu bir uğraktır, sorunludur çünkü binlerce yıl mitlerle koşullanmış aklı ile özgürlüğün bedelini ödemekten korkar, korkar çünkü ezilen gerçekliği içinde ezen olma isteğinden vazgeçmenin yarattığı boşluğu neyle nasıl dolduracağı bilincinden yoksundur. Conscientizaçao, Freire açısından ezilenin kendi gerçekliğinin bilincinden yoksun oluşuna karşı, kendi bilincini yaratma ve kendini gerçekleştirme eyleminden başka bir şey değildir.

    Eğitimin praksist bir karakteri olmaksızın insanın dönüşemeyeceğini ileri süren Freire, egemen olan eğitim sisteminin özünün tam da bu nedenle, bir çeşit bankacı eğitim modeli olduğunu söyler. Herhangi bir edimde bulunmayan insanın yetisi, kendini aşmak yönünde değil, var olan yetinin körelmesi yönünde işlev görür. Kapitalist sistemin eğitim anlayışı açısından bu sorun, bilinçli olarak yaratılan bir sonuç değil, hesaplanması mümkün olmayan durumların bir sonucu olarak yaşanan bir talihsizlik olabilir. Bankacı eğitim modelinin özü, anlatıcı ile dinleyici arasındaki ilişkinin biçimi ile belirlenir.

    Öğrenciler, doldurulması gereken boş birer kap, hakkında düşünülen, disipline edilen, yalnızca alan, öyle olması gereken basit birer nesne konumundadır. Eğitimci ise her şeyi bilen, düşünen, konuşan, disipline eden ve yapan konumundadır. Bilginin sonsuz çeşitliliği karşısında kurulmuş olan bu eşitsiz ilişki biçimi insanı yaratıcı olmayan mekanik, ezberci varlıklar haline dönüştürmekte, bunun da ötesinde pısırıklığını kabul ettiği, boş bir kap olarak doldurulmasına izin verdiği ölçüde de iyi bir öğrenci sayılmaktadır. Eşitlikçi olmayan bu eğitim modeli doğası gereği, bilginin otoritesini elinde tutanın aynı zamanda mesleki otoritesi olarak da işlev gördüğü ve tam da bu nedenle bunu, öğrencilerin özgürlüğünün karşıtı olarak kullanılabilmektedir.

    Bankacı eğitim modelinde insan ile dünya arasında bir kutupsallığın olduğunu ileri süren Freire, söz konusu eğitim modelinin insanı, yaşadığı dünya üzerinde hiçbir gerçeklikle ilişkili olmayan basit bir izleyici olarak tarif etmektedir. Böyle bir insan kendisi için bilinçlenmiş bir varlık olarak değil, nasıl olması gerektiğinin bilincini taşıyan sürekli bugünü üreten mekanik varlık olarak tarif eder.

    Özgürlüğün bir sorun olarak var olmasının, ezen ezilen ilişkisinin doğasıyla son derece ilişkili olduğunu ileri süren Freire, bunu aşmanın yolu olarak bankacı eğitim modeline karşı, ezilenin kendisini gerçekleştirmesine olanak verecek olan "problem tanımlayıcı eğitim’" modeli olduğunu gösterir

    Bu modelde hiç kimse idrak edilen nesneyi kendi özel mülkiyeti olarak görmez ve geçerli olan şey sürekli her durumda bir idrak etme halidir. Öğrenci ile öğretenin düşünme eyleminin ortak özneleri olarak tarif eder ve en önemlisi de eğitimcinin bizzat kendisinin de eğitilen ile birlikte eğitilmesi gerektiğini öngörür. Yani öğreten ve öğrenenin bu eğitim sürecinin hem nesnesi hem de öznesi olarak devindiği dinamik bir süreç.

    İnsan ancak tanımlayabildiği bir gerçeğin dönüşümünde belirleyici ve gerçekçi bir iradeyi ortaya koyabilir. Bunu anlayabildiği, idrak edebildiği ölçüde bir özne olarak kendisi ve gerçeklik durumları hakkında bir yargı geliştirebilir. Bu nedenle gerçekliğin insanın yararına dönüşümünü sağlayacak olan şey Freire'e göre, bankacı eğitim modeli karşısına konabilecek olan problem tanımlayıcı eğitim olabilir. Bunun, insanı daha fazla eleştirel kılacağı, kendisine ve kendisinin dışındaki gerçekliğe daha az yabancılaşan varlık olacağı anlamına gelmektedir.

    Metin Cabadağ
  • İnsan ruhunu anlamanın en iyi yolu insanın onun tutkularını kendi başına yaşamasıdır. Bu nedenle ıslah olmuş günahkarlar günümüz ve çağımızda büyük dinlerin kurulduğu gündeki kadar değerlidir. Kendisini yaşamın güçlüklerinin üzerine çıkarmış, bataklıktan kurtarmış ve kötü deneyimleri alıp onlardan yararlanmış bir insan düşünün. O yaşamın iyi ve kötü yanlarını gerçek anlamıyla kavrar. Bu bilgi konusunda hiç kimse onunla kıyaslanamaz özellikle de yalnızca iyi yanı görmüş erdemliler.
  • Günlük yaşamda bir başka insana ilişkin yargımızdaki hatalar dramatik sonuçlar doğurmayabilir çünkü bu sonuçlar hatadan o kadar uzun bir süre sonra ortaya çıkabilir ki nedenle sonuç arasındaki ilişki açık olmaz. Sıklıkla bir başka insanın yanlış anlaşılmasından çok uzun yıllar sonra kötü sonuçlarla karşılaştığımızda şaşkınlığa düşeriz. Bu tatsız olaylar bize insanın doğasına ilişkin bilgi edinmenin herkesin görevi olduğunu öğretir.
  • Dolayısıyla çok sayıda insanın, hatta insan ırkının yarısının doğası gereği kendisinden aşağı olduğunu hissetmek, fethetmesi, yönetmesi gereken bir ataerkil için devasa önem taşır. Bu, gerçekten de iktidarının temel kaynaklarından biri olmalı.