• Bu yüzden, bir insanın haklarını tarif etmek son derece kolaydir: Herkes, hiç kimseye zarar vermeyen herhangi bir şeyi yapma hakkına sahiptir.
  • Dikkat Spoiler içerir.
    Lady Chatterley'in Sevgilisi ve Oğullar ve Sevgililerden sonra bu okuduğum ücüncü D.H.Lawrence kitabi.Sunu anladim ki Lawrence bir gerilim yazari.Anne-oğul, baba-kız,kadin-erkek,iki kardeş arasindaki gerimleri cok iyi aktarabiliyor.Hani bazen karsinizdaki insanla aranizda uzun susmalar olur,konuşmak isteyip de konuşamazsiniz,söylemek istedıginiz ya da soylemek istemedıginiz sözler vardir iste yazar bunlar doğru kelimlerle ustaca anlatibiliyor.Öyle ki kahramanlarin yerine siz de huzursuz oluyorsunuz.Bu kitap uzunca, kurgusu da akici değil.Baş kahraman 250'nci sayfada doguyor.O yüzden geniş bir zamanda okunsa daha iyi olur.1915te basılmis.O yillarin kirsal kesim İngilteresinde egitim durumunu insanlarin kafa yapisini görüyoruz.Zaman zaman da sömürgelere ve savaşlara değiniliyor.Kitapta üç nesil var ancak ilk iki nesil Ursula isimli baş kahramanin genetik ve psikolojik mirasini yansitabilmek icin verilmiş gibi.Bütün kahramanlar beni çok şaşirtti.Hepsi çocukluğundan bambaska bir seyir izledi.Ursulanin üvey dedesi Tom kendinden buyuk dul ve cocuklu Polonyali parasiz bir kadinla evlendi.O dönem şartlarinda bu dogru bir evlilik degildi.İlk görüste evlenmeye karar vermisti.Bu bir aşk miydi sadece cinsel bir cekicilik mi belli olmadi hic. Kadin sessizlikten güc alan hani derler ya çelik gibi sertti ve ona kendini asla tam olarak vermedi. Kapali bir tarafi oldu hep.Aralarindaki cinsel gerilim onlari onları düşman yapti.Aksamlari uzun saatlerde birbirini öldürmek bile istiyorlardi.Ama asla vazgecemiyorlardi.Tom kadinin kızı Annaya da tuhaf bir sevgi gelistirdi ve kendi öz cocuklarindan bile daha cok babalik yapti.İyi bir egitim almasini sagladi.Anna annesi gibi sakin degildi.Sorgulayan ve isyan eden bir tarafi vardi.Canli bir kızdi.Üyev babasinin yegeni olan Will'e aşik oldu.Will yakisikli ve sessisdi.Anna'nin ışığına uygun degildi.Evlendiler.Anna da kendini kocasina kapatti.Bu annesinden aldigi genetik bir miras miydi yoksa cocuklgundaki gözlemlerinin bir sonucu mu belirsiz.Baslangicta gayet kibar olan Will de değisti.Annayı görmezden geliyor kendince ondan boyle intikam aliyordu.Bedensel doyum yasarlar hemen arkadindan dusman oluyorlardi.Gundüz düsman gece aşık oluyorlardi.Yazar belki de evliliklerin benzerligini sorguluyordu.Sonunda Anna teslim oldu evlilige dokuz tane cocugu oldu.Ursula en buyuk cocuk olarak gereginden cabuk buyudu.Babasinin gözdesiydi.Annesiyle arasi hic iyi olmadi.Annesini zayif ve anlamsiz buluyordu.Bu onu guclu biri olmaya itiyordu.Ursula parasal ve bedensel olarak özgurlugunu kazanmaya calisan bir kadin ve o donem icin örnek bir kadin olarak karsimiza cikiyor.Ama asla ne istedigini bilmedi.Ögretmenlik yapti sevmedi.Toplumsal faydayi onemsemiyordu.Cınsel tutkularini dinleyen bir kadin oldu.Eşcinsel iliskiyi bile denedi.Her seyden pisman oldu.Ilk sevgilisiyle uzun yillar suren bir iliskisi oldu.Evlilik oncesi terk etti.Sonra pisman oldu.Bir cok kadin gibi yaslandikca annesine benzedi.Onun teslim olusunu hakli buldu.Ama sevgili geri donmedi.Cinsel icerigi yuzunden bu kitap bir donem yasaklanmis.Cinsellik burada asil konu degil.Insanin bir dogasi olarak onu yonlendiren guclu ve karmaşik bir duygu olarak karsimiza cikiyor.Kitabin ismi de bence insan dogasinin cok yönlü ve karmasik olmasindan geliyor.
  • 20. yüzyılın bize öğretmiş olduğu bir ders varsa, o da kesinlikle güç ve milliyetçilik tehlikesi hakkında olmalıdır. Defalarca olduğu gibi, liberaller, sosyalistler ve enternasyonalistler bu güçlere ve yoğun mantıksızlıklara karşı savunmasızca yakalanırlar. George Orwell 1941 yılında milliyetçilik hakkında şunları yazmıştır: “…belirgin bir kuvvet olarak ardında hiçbir şey kalmamıştır. Hıristiyanlık ve uluslararası sosyalizm ile karşılaştırıldığında neredeyse hasır altında kalmış kadar zayıftır.” Milliyetçilik sadece tarihçilerin ve politikacıların değil, insan psikolojisi ile ilgilenen herkes için önemli bir konu olmuştur.

    Milliyetçiliğin Doğası

    Milliyetçilik ile yurtseverliği karşılaştırarak başlamak bu konuyu anlama açısından bize yardımcı olabilir. Bu kelimeler belli ki farklı insanlar için farklı anlamlara denk gelmektedir, fakat genel olarak “milliyetçilik” çoğunlukla kötü çağrışımlara sahipken, “yurtseverlik” olumlu çağrışımlara sahip olmuştur.  Bir yurtsever doğduğu ya da ait hissettiği yerde kendisini heyecanlı hisseder, fakat bu duygu kibar, anlayışlı ve akılcıdır. Yurtseverler duygularını kontrol altında tutar ve onların hayal ürününe veyahut kör bir aidiyete dönüşmesine izin vermezler.

    Yurtseverler ayrıca ülkeleri hakkındaki en iyi şeyleri överler: espri anlayışı, yemekleri, edebiyatı, sanatı vs. Ancak bu tip şeyler olumlu ve herkese açıktır- dünyayı zenginleştirirler. Yani, örneğin, Fransız bir yurtsever  “Ülkemi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ olduğu için seviyorum” dediği zaman, bunu demesinin sebebi bu tip düşüncelerin başkalarını etkileyeceğine inanmış olmasıdır. Ulusal kahraman yurtseverler, amiral ya da savaş kumandanı olmaktansa büyük hayırsever ve şair olmayı tercih eder. Yurtseverler ayrıca her grubun kendi güçlülükleri ve zayıflıkları olduğunu ve her grubun sunabileceği farklı bir şeyi olduğunu kabul edecektir.

    Bununla birlikte “milliyetçilik” kelimesi gerçekler ile çok da bağlantılı olmayan aşırı duyguları işaret etmektedir. Ayrıca saldırganlığı da barındırır: iddia etme, zorbalık yapma ve domine etme ihtiyacı. Milliyetçilik bazen de ırkçılık ile birlikte kullanılabilir. Irkçılığın ise en belirgin örneği, ulusal gurur kaynağının, Nordik ya da Kuzey Avrupa’nın üstün ırk olduğu fikrinin olduğu Nazi Almanyasıdır. Fakat Naziler bu konuda türünün tek örneği değildir. 1930’lu yıllarda birçok Japon kendi ırklarının üstünlüğüne inanmıştır. Erken dönem İrlanda milliyetçiliğinde bile bazı İrlandalı Keltlerin materyalist Anglosaksonlardan daha hassas, ruhani ve hayal gücüne bağlı oldukları bir ırkçı dönem vardı. (Örneğin İrlandalı yazar James Joyceromanı Ulysses’te bu tip fikirleri tiye almıştır.)

    Milliyetçilik, aynı zamanda kendi ülkesini sevmekten ziyade, başka bir ülkeye karşı saygısızlıkla tamamen olumsuz bir şekilde körüklenebilir. Diğer bir deyişle, bir kişi doğmuş olduğu ülkeye kayıtsız kalabilir ancak kendi ülkesinin komşuları için yoğun bir antipati geliştirebilir ve herhangi bir farklılığı da abartabilir. Bu durum özellikle komşu ülke daha büyük, zengin ya da daha popüler olduğunda geçerlidir. İnsanlar sıklıkla bu tip başarıları neredeyse kişisel algılayarak, kendilerini aşağılanmış hisseder.

    Kaçış ve Öz-benlik Saygısı

    Peki insanlar neden milliyetçi olur? Bunun ilk ve en belirgin sebebi şudur, milliyetçilik bir kaçış sunar. Bireyler, daha büyük bir kimliği alarak, kendilerininkinden kaçarlar. Böylece, John kendisini küçük, değersiz ve sevilmemiş hissedebilir; fakat eğer onun ulusu zengin ve güçlüyse, bu durum ona hiçbir zaman bilemediği bir öz saygıya sahip olmayı sağlayacaktır.

    Doğaldır ki, bazı insanlar kendini ait hissetme duygusuna tamamen sahip olmamıştır. İngiliz Psikiyatrist R.D. Laing bu durumu açıklamak için “ontolojik güvensizlik” kalıbını kullanmıştır ve bununla anlatmaya çalıştığı şey gerçek, derin, içsel benliğinizin ve gerçekten kim olduğunuz duygusunun kabul edilemez olduğu, hatta gerçek dışı olduğu duygusudur. Aşırı keskin örneklerde bu durum şizofrenik bir çöküşe sebep olabilmektedir. Daha açıkça ifade edilecek olursa, böyle insanlar kendilerine daha güçlü kişilikleri bağlamaktadır. Örneğin ilişkilerde çoğunlukla karşılarındaki kişilerin siyasi görüşlerini, sanat zevklerini ve verdikleri herhangi bir kararı benimseyip,  kendilerini unutup giderler. Bu tip insanlar için ulus, onlara daima bağlı kalabilecekleri stabil bir kimlik sağlar.

    Diğerleri için ise milliyetçilik hayata anlam ve amaç vermektedir. Hitler bunun en belirgin örneğidir. Birçok milliyetçi gibi, kendisi özel hayatında mutsuzdur: fakir, amaçsız ve başarısız bir sanatçı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zaman Hitler’i kutlayan ünlü fotoğrafçı, hayatı birden yön değiştiren bir adamın sırıtan yüzünü göstermiştir.

    Bu tip şeyler, ulusları eleştirilen kişilerin, milliyetçilikle yükselişe geçen irrasyonel duyguları ve çoğunlukla agresif ve hatta zarar verme eğiliminde olan kişilerin tepkisini açığa çıkartır.  Aslında, kendileriyle dalga geçilmesinden çok, onların ulusuyla dalga geçildiğinde daha agresif bir tutum sergilerler. Bu kesinlikle pek çok insanın kendi milletini kendisinden çok dikkate aldığını göstermektedir. Bir kişinin gururu, öz saygısı ve hatta hayattaki amacı kendisinden daha büyük bir bütünlüğün başarı ya da başarısızlığına bağlı olduğunda, bu durum çok da şaşırtıcı değildir. 

    Takıntı

    Takıntı, milliyetçiliğin bir diğer özelliğidir. Bir milliyetçi kendi ülkesinin başarısına ya da başarısızlığına çok fazla bağlandığı zaman, bunun zaferi de felaketi de o kişiyi tamamen tüketecektir. Fakat milliyetçiler her şeyi ulusal kimliklerine bağlama eğilimindedirler. Bu yüzden, örneğin uluslarının ordusunun ve ekonomisinin üstün olduğunu iddia etmekle kalmayacak, aynı zamanda yemeklerinin, sporunun, ikliminin, hatta herkesi gölgede bırakacak manzaralarının da üstün olduğunu savunacaktır.

    Milliyetçiler, ayrıca başka insanların, ülke bayraklarının uygun biçimde gösterilmesi gibi konularda umursamaz olmaları konusunda da oldukça hassas olacaklardır. Ayrıca mümkün olduğu her anda çok önemli bir şeyi icat eden ya da keşfedenin kendi ülkeleri olduğunu ve başkalarının bu zaferleri çaldığını iddia ederek, bu konudaki yanlışları düzeltmek için can atacaklardır.

    Ayrıca milliyetçiler yanlış bir biçimde diğer insanların da bu takıntılarını paylaştığını varsaymaktadır. Bu nedenle her hakaretin kasıtlı olduğunu varsaymak için çok aceleci olacaklardır. Aslında, diğer insanlar çoğunlukla bazı tarihsel figürlerin isimlerini yanlış telaffuz ederken ya da bazı tarihsel gerçekleri gözden kaçırırken tamamen masumca hareket ederler.

    Hayal Dünyası ve Reddediş

    Gerçek milliyetçiler hayal dünyasını tercih ederek gerçek olanı sevmez ve bunun yerine onu reddederler. Bu tip bir direnişi seyretmek şaşırtıcı olabilir, özellikle konu bazı tarihsel figürlerin itibarı hakkında konuşmaya geldiği zaman. Bu figürler çok büyük hatalara sahip olsalar ve bu hatalar da göz önüne konulsa dahi, milliyetçiler bu tip eleştirileri propaganda ya da düpedüz bir yalan olarak görerek reddederler. Tabii ki, benzer suçlamalar rakip ülkenin kahramanı hakkında yapıldığı zaman, bunları tereddüt etmeksizin gönüllü biçimde kabul edeceklerdir!

    Milliyetçiler aynı zamanda tarihsel hataları ve aşağılanmaları kabul etmekte güçlük yaşayarak geçmişte kalma konusunda çok zaman harcarlar. Kabul etmek yerine, kişisel olarak sıklıkla tarihi yeniden yazmaya çalışacaklardır. Onların ulusları bir istisna olduğu için, bu tip hataların herhangi bir anlamı yoktur ve bu hatalar anlamsız olduğu için, milliyetçi nedenlerden ötürü, en azından çoğunluğun inandığı biçimde gerçekleşmiş olamaz. Milliyetçi bir kişiye ülkesinin geçmişte utanç verici bir şey yaptığını söylediğinizde alacağınız cevap muhtemelen tarihin kazananlar tarafından yazıldığı ya da insanların onun ülkesini kıskandığı olacaktır. Bu kişiler gazete ya da tarihsel bir kitap okurken çoğunlukla sevdikleri şeyleri seçerek ya da görmeyi sevmedikleri şeyleri gözden kaçırarak, unutarak ya da tamamen bakmayarak seçici bir dikkate sahip olacaklardır.

    Tutarsızlık

    Milliyetçi birisine kendi komşusunun askeri güçlerinin toplu tecavüze karıştığını ya da partizanları vurduğunu söylediğinizde, size hemen inanacaktır. Komşusunun aslında barbar olduğunu ve medeni olmadığı için bunun beklenebilecek tek şey olduğunu söyleyecektir. Kendi ulusunun tam olarak aynı şeyi yaptığı ortaya çıktığında ise bunu reddedecektir. Ona fotoğraflar gösterdiğiniz zaman bunların sahte olduğunu söyleyecektir. Ona ezici ve reddedilemez kanıtlar sunduğunuzda, tutarsızlık karşısında şaşırıp kalırsınız. Peki, onun ne söylemesini beklersiniz? Savaş yüzünden travma geçiren erkekler, asla evlerinde davranmadıkları gibi davranırlar. Tecavüzler bu kolektif delirmişliğin bir parçasıdır. Partizanları vurmak için, yapılması gereken yapılmıştır ve Cenevre Sözleşmesi sadece üniformalıları koruduğu için bu gayet haklı bir tutum olarak görülür.

    Milliyetçilerin bağlılık duygularını değiştirdikleri, mükemmeliyetçi olma sanrılarını bir ulustan diğerine geçirdikleri bilinir. Diğerleri kendileri hakkındaki kendi algılayışlarını değiştireceklerdir. Örneğin, Fransa ve İngiltere’deki 1930’lu yılları eleştirerek ve hatta kendi ülkelerini iğneleyerek geçiren pek çok sol görüşlü kişi, Nazi Almanyası’na karşı savaş başladığı zaman hararetli biçimde milliyetçilik savunucusu olmuştur. Ayrıca sıklıkla belirtildiği gibi, pek çok adı bilinen milliyetçi lider, önderlik ettiği ülkede doğmamıştır bile. Örneğin Stalin bir Gürcü iken Hitler ise bir Alman değil, bir Avusturyalıdır!

    Başka bir ulusun duygularını etkilemede tabii ki yanlış bir şey yoktur ve bu tip bir etkileşimi akıl hastalıkları ile eş görmek son derece saçmadır. Bununla birlikte, söz konusu olan aşırı milliyetçilik olduğunda bazı garip, hatta rahatsız eden psikolojik rahatsızlıklar tekrar eder. Korkunç bir dehşet ve yıkım söz konusu olduğunda da milliyetçilik (özellikle de nükleer silah çağında) ortaya çıkabilir ve bu tip kişisel özelliklerin anlaşılması gerekmektedir.

    Yazan: Mark Goddart
    Çeviren: Pınar Eldemir
    Kaynak: healthguidance

    Düşünbil
  • Neredeyse her insanın yüreğinde sınırsız bir bencilliğin kendine yer bulduğu ve genellikle bunun, katlanarak birikmiş bir kin ve kötülük haznesiyle iç içe geçtiği yerde öyle ki başta düşmanlık duygularının dostluk duygularına bir hayli ağır bastığı göz önüne alınacak olursa gerçekten güç bir problemdir bu.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 41 - Oda Yayıncılık
  • İlk incelemem ile karşınızdayım.

    Öncelikle Schopenhauer'in yaşamına ve felsefesine değinmek istiyorum.
    Arthur Schopenhauer’ın felsefesi bir yandan Hristiyanlık ve Budizm'e diğer yandan Kant’ın
    idealizmine dayanır. Merhametin ahlaki önemini analiz etmesinden ve bu analizde daha çok Hıristiyanlık
    ve Budizm’e dayanmasından dolayı ahlak filozofları arasında önemli bir yeri vardır.


    Dönemin filozoflarıyla karşılaştırdığımız zaman gayet yalın bir dil kullandığını söyleyebiliriz. Bu onun felsefesini anlamamızı bir noktada kolaylaştırıyor. Kendisi oldukça karamsar biri bundaki en büyük pay ailesi. Annesinin nefret söylemi içeren mektupları, babasının intihar etmesi onun bu karamsar düşüncelerine yön verdi. tanrıya olan inancı pek uzun sürmedi henüz on sekiz yaşındayken: "bu dünya tanrı tarafından yaratıldı öyle mi? hayır! şeytan tarafından yaratılmış olmalı." söylemi ile dikkat çekti.

    Schopenhauer bu dünyayı anlamanın asıl yolunun var olan acıyı, ıstırabı, kötülüğü kabullenmekten geçtiğini her insanın az ya da çok yüreğinde nefret, öfke, kin gibi duyguların yattığını söylüyor. öte yandan karakterin doğuştan geldiğini özgür bir iradeye sahip olmadığımızı belirtiyor. kitapta belirgin olarak Kant'ın felsefesini, Shakespeare'dan bölümleri görebilirsiniz.

    Dünya gerçekçi filozofumuzun gözünde acı çekmek için tasarlanmış bir tiyatro oyunudur. Bu yüzden onun için hayalperest olan Sokrates ve Platon'u sürekli eleştirmiştir. gelecek yoktur "şu an" vardır ve ümit anlamsızdır. Onun izinden giden önemli filozoflardan olan Frıedrıch Nietzsche' de Sokrates'i eleştirmiştir. Ve o çoğumuzun bildiği sözü söylemiştir:"Ümit kötülüklerin en kötüsüdür. Çünkü; işkenceyi uzatır."

    Kitapta çokça geçen bizi sarmalamış bencillikten "merhamet" ile kurtulacağımızı söylüyor. Ona göre insan davranışlarının üç temel itici güdüsü vardır:

    kötülük (kişinin başkalarının acı çekmesini sağlaması)

    bencillik (kişinin kendini rahatlamayı amaçlaması)

    merhamet (kişinin başkalarının rahatlamasını amaçlaması)

    kurtuluş için dahi değil aziz olmamız gerektiğini söyler. bir aziz gibi el çekmeliyiz bu hayatın değerini ancak istenilmeye değmeyecek olduğunu fark ettiğimizde anlarız. Var olmak ve yaşama isteği kör bir istekten ötesi değildir.

    Schopenhauer'in felsefesine giriş olabilecek nitelikte bir kitap.

    "en büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur."
  • Avcı-toplayıcılar arasındaki şiddet konusunda ise Lee şu tespitte bulunmuştur: "!Kunglar kavgadan nefret eder ve kavga eden herhangi bir insanın aptal olduğunu düşünürler." Duffy'nin değerlendirmesine göre, Mbutiler bu iki insan arasındaki her türlü şiddet biçimini büyük bir tiksinti ve nefretle karşılarlar ve bu şiddeti asla danslarında ve oyunlarında temsil etmezler. Bodley ise cinayet ve intiharın dış etkilere maruz kalmayan avcı-toplayıcılar arasında son derece seyrek olduğu sonucuna varmıştır. Amerikan yerlilerinin savaşçı doğası Avrupalıların işgalci emellerini meşru kılmak amacıyla çoğunlukla uydurulmuştur; yağmacı uygarlıkla karşılaştıktan sonra şiddet uygulamaya başlayan Komançi yerlileri, Avrupalıların istilasından önce yüzyıllar boyu şiddet içermeyen bir yaşam sürmüşlerdi.