• Peki ama böyle şeyler yaşayacak olman benim suçum mu? Hayır, insanın doğası böyle. İnsanlar en başından beri kötülüğe yatkın yaratıklar olmuşlardır. Özünde kendi türünü öldürmeyecek şekilde tasarlanmış olmalarına rağmen yasak bölgeye girmenin, Oraya girip bütün Arzuları tatmanın hayalini kurarlar. Bu nedenle bana değil insanın kusurlu ve çelişkili doğasına kız malısın. Çünkü adaletsizliği doğuran şey insanın doğasıdır. Mutluluk kaledir. Çünkü mutluluk, senin gibi üzgün ve acı çekenleri görmezden gelebilen, açlığa ve yoksulluğa sırt çevirebilen şanslı azınlığın tadını çıkarabildiği kapalı bir alandır mutlu olan herkese kin besleyeceksin. Katiller asla tamamen Erdem sahibi olamazlar ama tamamen kötü olabilirler.
    Fuminori Nakamura
    Sayfa 71 - Doğan Kitap
  • “Öz dediğimiz, bir şeyin gerçekten ne olduğudur, yani onun ‘doğası’dır. Ama insanın böyle bir doğası yoktur. İnsan doğasını kendi yaratmak zorundadır. Kendi doğasını, kendi özünü yaratmalıdır, çünkü bunlar ona önceden verilmiş değildir.” (Sartre)
  • 140 syf.
    Niccolo Machiavelli: Prens

    Niccolo Machiavelli 3 Mayıs 1469′da İtalya Floransa’da dünyaya geldi, 1527′de vefat etti. Kesin olarak ne eğitimi aldığı bilinmese de; Latince okuyup-yazdığı, klasik Latin ve Helen edebiyatı öğrendiği, babasından hukuk dersleri aldığı bilinmektedir.

    Derebeylik ve Papalık sistemine karşı olan Machiavelli, 19 Mayıs 1498′de Floransa kent devletinin “ikinci sekreteri” seçildi. Cumhuriyetin içişlerini, dışişlerini ve savunma bakanlıklarını yaptı. 1500′lerde Mediciler ile iyi geçinme çabalarına karşın, yine onlar tarafından hapse atılıp işkence gördü. Floransa’dan ailesiyle beraber sürüldü. Savaş Sanatı eserini 1521′de yazdı. Söylevler (1531) ve Prens (1532) adlı eserleri ölümünden sonra yayınlandı. Pek çok tartışmayı içerisinde barındıran ve 500 yıldır etkisini hiç kaybetmeden okunan-yorumlanan Prens adlı eserini yazarak siyaset felsefesine ve politika bilimine büyük katkı sağladı. Bu eseri Machiavelli, yaşadığı dönemde Floransa’yı yöneten Medici ailesinden Lorenzo de Medici’ye hitaben yazdı. Kitap, Machiavelli”nin ölümünden 200 yıl sonrasına değin, cadı avına çıkanlarca yakılmasına ve yasaklanmasına, aksine kiliseye karşı krallıktan yana olanlarca -özellikle Cumhuriyetçilerce- sahiplenilmesine rağmen, son 500 yıldır, ahlak ve politika ilişkisi söz konusu olduğunda akla gelen en önemli eserlerden biri oldu.

    Machiavelli’nin, siyaset felsefesi ve politika bilimine katkıları asla yadsınamaz. Prens adlı eserinde, o da kendinden öncekiler ve kendinden sonra gelecekler gibi: “Siyaset nedir, kim-nasıl yönetmelidir, devletin determinasyonu nedir, kimin neye hakkı olmalı, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir, egemenlik kimindir?” sorularını sormuş ve ufkumuzu açan cevaplar vermiştir.

    “PRENS”, BİR HİCİV Mİ, METHİYE Mİ?

    J. J. Rousseau bu kitap için şöyle demiştir: “Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir. Il Prencipe adlı yapıtı cumhuriyetçilerin kitabıdır.” Rousseau şöyle devam eder: “Monarşi yönetimini cumhuriyet yönetiminden her zaman aşağı durumda tutan en önemli ve kaçınılmaz eksiklik şudur; cumhuriyet yönetiminde halkoyu hemen her zaman yalnız aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir; bunlar görevlerini onurla yaparlar. Oysa, monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez, bir takım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.” Yine Rousseau, Machiavelli’nin cumhuriyetçi ve özgürlükçü yanını vurgulayarak Prens’in içerdiği derslerin hitap ettiği kitle konusunda, kitabın vurguladığı gibi, halkın bir prens için çok önemli bir güç kaynağı olduğu; prense iktidarı verenin ve ondan alanın da halk olduğu gerçeği çok önemlidir (ibid. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Adam Yayınları, 1993, 5.Baskı, Çev: Vedat Günyol). Ayrıca Rousseau Toplum Sözleşmesi‘nin 1782 basımına eklenen notta şöyle demiştir: “Roma sarayı onun (Machiavelli’nin) kitabını (Prens) şiddetle yasakladı, bunu çok iyi anlıyorum, çünkü kitap apaçık bir şekilde onu anlatıyor”.

    Diderot, Ansiklopedi’de Machiavelli için şunları der: “Monarşinin en ateşli savunucularından birinin, birdenbire tiranlığın en aşağılık bir meddahı kesilmesi nasıl açıklanmalıdır? Machiavelli, Prens adlı eserini yazarken; yurttaşlarına sanki şöyle diyordu: Bu eseri iyi okuyunuz. Eğer başınıza bir efendi getirecek olursanız, o, size bu kitapta resmettiğim gibi olacaktır: Kendinizi teslim edeceğiniz yırtıcı hayvana bir bakın”. Ayrıca Diderot şunları söyledi: “Machiavelli’nin asıl amacını göremeyen çağdaşlarının hatası bu oldu işte: Onlar, bir hicviyeyi, bir methiye sandılar. Ama, şansölye Bacon, bu yanılgıya düşmedi. O şöyle diyordu: Bu adamın tiranlarına öğrettiği bir şey yok, onlar ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar zaten; o, aslında halklara neden korkmaları gerektiğini öğretiyor”.

    Machiavelli, kitabı yazarken ki niyetinin: “Beni her kim anlayacaksa ona yararlı olmak, bu yüzden başkalarının hayalinde canlandırdıklarından çok, şeylerin gerçekliğine dayanmak bana en iyisi gibi görünüyor” demişti. O, halkın doğasını anlamak için halktan biri; prensi anlamak için de prens olmak gerektiğini söyledi. Prens, onun halka, kendilerini yönetenlerin niteliklerini göstermeyi amaçladığı şeklinde okunabilir. Bu yönüyle, Machiavelli’nin politika teorisinin en önemli noktası olan “ahlak-politika ilişkisi” yüzyıllardır modern politika anlayışı içerisinde önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

    PRENSLİKLERİN TÜRLERİ; ELE GEÇİRME ve ELDE TUTMA YÖNTEMLERİ; ORDULARI; İNSANİ TUTUMLARI

    Prensliklerin bazıları soydan gelmektedir, soydan gelme prenslikler hâkimiyetini ya atalarından alır ya da yenidirler. Prensin soydan gelme krallığına kattığı devletler ya bir prensin hâkimiyeti altında olmaya ya da özgürce yaşamaya alışıktırlar; bu devletler ya başkasının orduları ya da fatihin kendi ordularıyla, ya da talihin yardımı veya becerisiyle fethedilebilirler.

    Prens, ordusu güçlü olsa da yeni bir eyaleti ele geçirmek için kendi halkıyla iyi geçinmelidir. Prens elde ettiği devlette hüküm süren prensin soyunu kurutmakla işe başlamalıdır. Ama burada yaşayan halkın eski yaşam biçimlerini sürdürmelerine saygı gösterip, onların adet ve geleneklerine karışmazsa, insanlar barış içerisinde yaşarlar. Eğer bir prens, bu yeni devlete sahip olmayı sürdürmek istiyorsa iki şeye dikkat etmelidir: İlki, eski prenslerin kanlarını akıtmak ve soyunu kurutmak; ikinci olarak da kanunlarda ve vergilerde hiçbir değişiklik yapmamak. Bu yolla yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı bir şekilde birleşir. Aslında bu tip bir devleti ele geçirmenin en güzel yolu prensin gidip oraya yerleşmesidir. Türkler de Yunanistan için bunu yaptı. Fethetme isteği kuşkusuz ki doğal ve bildiktir ve güçleri dâhilinde fethe kalkışan insanlar kınanmaktan çok her zaman övüleceklerdir. Özetle, prensin bizzat ikamet ettiği yerde onu buradan atmak oldukça zor olacaktır. Prens, kolonilere kendi halkından gönderip yerleştirmelidir. Bu kolonilere, orada yaşayanların evlerinden ve tarlalarından vermelidir. Bu yapılandan küçük bir zümre zarar görür. Zarar görmeyen büyük kitle ise korkusundan suskun kalacaktır.

    Romalılar, tüm bilge yöneticilerin yapması gerekeni, yani sadece şimdiki zorlukları değil, aynı zamanda gelecekteki zorlukları da hesaba kattılar; karışıklıklara karşı tüm gayretlerini kullandılar. Eğer zorluklar uzaktayken önceden sezilirse çaresi kolaydır, aksine yaklaşması beklenirse hastalığın tedavisi olanaksızdır. Savaş, gerekli olduğunda daima haklıdır ve kurtuluş umudu olduğunda savaş kutsaldır. Metotlar ve modeller göz önüne alındığında, bir prens için, başarı her zaman gelecektir.

    Fransa kralı Louis şu beş hatayı yapmıştır: Zayıf devletleri yok etmiştir, güçlü bir prensi daha da güçlendirmiştir, güçlü bir yabancıyı İtalya’nın içine getirmiştir, işgal ettiği yerlere gelip yerleşmemiştir ve oralara koloniler göndermemiştir. Louis, Venediklileri şehirlerden mahrum etmekle altıncı bir hatayı da yapmış ve onların yok olmasına neden olmuştur.

    İtalyanlar için savaştan anlamadıkları söyleyenlere, Machiavelli, Fransızların da devlet yönetiminden anlamadıklarını, eğer anlasalardı, Kilise’nin bu kadar güçlenip büyümesine asla izin vermeyeceklerini söyler: “Başka birinin güçlenmesine neden olan biri, kendi sonunu da hazırlar”.

    Büyük İskender’in Asya’yı fethetmesinden hemen sonra ölümüyle, ayaklanmalar artacak beklentilerinin aksine, onun ardılları tutunmayı becerdiler. Birbirlerine karşı olan kıskançlıklarından ve hırslarından başka güçlük yaşamadılar.

    Tüm Türk İmparatorluğu tek bir prens tarafından yönetilir; diğerlerinin tümü onun kullarıdır. İmparatorluğunu sancaklara bölmüştür ve onlara kendi kararınca vali atar. Fransa Kralı ise; soydan gelme asiller kalabalığı tarafından çevrilmiştir. Bu asiller kendi uyruklarınca sevildiğinden, kral, kendini tehlikeye atmadan bu asillere üstünlük kuramaz. Bu iki farklı yönetime bakan biri, Türk topraklarının işgalinin zor olacağının, fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmanın kolay olabileceğini fark edecektir. Buna göre, Türk’e saldıracak kişi, karşısında birlik halindeki insanları bulacağını ve karşı taraftaki bölünmelerden çok kendi gücüne güvenmesi gerektiğini bilmelidir. Fransa gibi krallıklarda ise; değişiklik isteyen hoşnutsuz ve hırslı birileri daima vardır. Bu kişiler, kendi ülkelerinin istilası için sana yol açabilir ve zaferini kolaylaştırabilirler. Bu söylenenlere göre, fatihlerin yeni bir devleti ele geçirmedeki ve elde tutmadaki zorlukları, yeteneklerinden değil, ele geçirdikleri ülkelerin karakterlerindeki farklılıktır.

    Kendi kanunları altında yaşamaya alışmış devletler fethedildiğinde, onları elde tutabilmek için üç yol vardır: İlki onu yok etmektir; ikincisi bizzat gidip yerleşmek; üçüncüsü, halktan sana dostluğunu sürdürecek olan birkaç kişiye yönetimi emanet ederek onları vergiye bağlamakla yetinip kendi kanunları altında yaşamalarına izin vermektir. Gerçekte bir yeri ele geçirmenin orayı yıkmaktan daha emin bir yolu yoktur. Cumhuriyetlerde nefret ve intikam arzusu daha canlıdır. Önceki özgürlüklerin anısı onları rahat uyutmaz; bu yüzden en emin yol, ya onları yok etmek ya da oraya gidip yerleşmektir.

    İyi talihleri ile değil de kendi becerileriyle prensliklerini kazanmış olanlar, ülkeyi zor ele geçirir, fakat kolay elde tutarlar. Karşılaştıkları güçlükler, yönetimlerini korumak ve elde tutmak için giriştikleri yeni kanun ve düzenlemelerden doğar. Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman kesilir. İnsanların uyum sağlamaları uzun sürdüğünde, emirlerle ve güç yoluyla tamamen inanmaları sağlanabilir. Silahlı tüm peygamberler zafer kazanmışlarsa; silahsızlar da yenilgiye mahkûm olmuşlardır. Mesela Syracusa’lı Heiro, eski orduyu bozdu, yerine yenisini kurdu, mevcut eski ittifakları bozup yenilerini oluşturdu. Böylece kendi ittifakları ve ordusuyla istediği kurumları bu temel üzerine inşa etti. Büyük zorluklarla kurduklarını, daha fazla güçlüklerle karşılaşmadan korudu.

    Sade bir insanın prensliğe yükselebilmesi için iki yol vardır. İlki, kötülük ve güç yoluyla güce tırmanmak; ikincisi, basit biriyken yurttaşların lütfüyle ülkesinin yöneticisi olmaktır. Francesco Sforza, sade bir insan iken Milano Dükü oldu. Ülkeyi elde tutabilmek için dört yola başvurdu: İlki, her şeylerini aldığı Lord’ların soylarını yok etmekle yeni Papa’nın elindeki araçları kullanılamaz hale getirmekti. İkincisi, Romalı asillere kazançlar sağlayarak onların yardımıyla Papa’yı zapt etmekti. Üçüncüsü, Kutsal Meclis’i elinden geldiğince kendi kontrolü altına almaktı. Dördüncüsü ise; babasının ölümünden önce kurduğu sıkı otorite ile ilk saldırının şokunu atlatmaktı. Dük, başkalarının gücünden ve talihinden yararlanarak güçlenenlere iyi bir örnektir. Yapılan iyiliklerin eski kötülükleri unutturduğuna inanan biri kendisini aldatmış olur. Dük, bu nedenle, II. Julius’u Papa yapmasından dolayı hata yaptı ve bu hata, onun yıkılışında en büyük etken oldu.

    Halk tarafından “Valentino Dükü” olarak anılan Cesare Borgia ise; kendi prensliğini, babasının talihinin lütfüyle elde etti. Her kim ki yeni bir prensliğe girerde düşmanlarını temizlemek, dostlar edinmek, güç veya hileyle yenmek, tebaası tarafından itaat edilmek, zararlı olanları yok etmek, askerlerce saygı duyulmak, eski kurumları yenilemek, sert ve nazik, bağışlayıcı ve cömert olmak, hain bir milisi ortadan kaldırmak, yenisini atamak, kendisine hizmette eli çabuk ya da saldırmakta sakıngan olmaları için krallarla ve prenslerle dostluğunu korumak isteyen biriyse, Cesare Borgia’yı kendine örnek almalıdır.

    Sicilyalı Agathocles, sade biriyken Syracuse Kralı oldu. Bir sabah, Syracuse Senatosu’nu bir toplantıya çağırdı ve herkesi askerlerine öldürttü. Onun, yurttaşları katletmesi, dostlarına ihanet etmesi, onurdan, merhametten ve dinden yoksunluğu, birer beceri olarak adlandırılamaz. Bunlar güç kazanmaya izin verir ama şan kazandırmaz kişiye. Agathocles ve onun gibilerin nasıl olur da bunca hainlik ve gaddarlıktan sonra ülkelerinde güvenle yaşadıkları, yabancı düşmanlardan korundukları ve halk tarafından kendilerine hiçbir fesatlığa uğramadıklarını düşünebilirsiniz. Bunun nedeni, gaddarlığın ve kötülüğün iyi kullanılmasından dolayıdır. Bir ülkeyi zapt edecek biri, burayı tek vuruşla acilen zarara uğratmalı ki her gün zulmü tazelemek zorunda kalmasın. Tüm zarar tek seferde verildiğinde verdiği acı daha az duyulur. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir. Her şeyden önce bir prens, halkıyla yaşarken onlara iyinin ve kötü talihin inişli çıkışlı doğasının kendi davranışlarını değiştiremeyeceğini göstermelidir. Çünkü bir felaket geldiğinde değişim ihtiyacı duyulursa, şiddeti bir çare olarak görmek için çok geç olacaktır. Hoşgörülü olduğun vakit de boşuna zaman harcamış olacaksın; bunu zorunlu olarak yaptığını düşünecekler ve minnet duymayacaklardır.

    “Sivil Prenslik” konusuna gelince; ülkesinin prensi olmasında başrolü suç veya şiddet değil, yurttaşların lütfünün olduğu bir durumdur. Burada prensliğe erişme, ne tamamen beceriye (virtu) ne de tamamen iyi talihe bağlıdır; daha çok talihle desteklenmiş bir kurnazlıktır diyebiliriz. Hem halkın hem de asillerin lütfüyle başa geçme: Halk, asiller tarafından yönetilmeyi ya da ezilmeyi istemez; asiller ise halkı yönetmek ve ezmek ister. Bu iki karşıt istekten, şehirler adına üç sonuç çıkar: Prenslik, özgürlük ve aşırı serbestlik (başıbozukluk). Asiller, halka karşı koyamayacaklarını sezdiklerinde kendi aralarından birinin namını yükselterek onu kendi prensleri yaparlar. Halk ise; asillere karşı koyamayacaklarını fark ettiğinde tüm nüfuzlarını basit bir yurttaşın desteğine verip onun otoritesine sığınırlar. Asillerin lütfüyle prens olan kişinin tutunması, halkın desteğiyle prens olan kişiye göre çok daha zordur.

    Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır. Bu şekilde insanlar, prenslerine her zaman sadık kalacaklardır. İnsanlar, doğaları gereği, onlara sunulan yararlar kadar kabul ettikleri yararlar için de itaate zorlanırlar. Bununla beraber, sağlam bir şehre sahip ve kendisinden nefret edilmeyen bir prens saldırıya da uğramayacaktır.

    Ruhban prenslikler ise; hiç savunmadıkları topraklara ve yönetmedikleri halklara sahiptirler; yine de bu prenslikler topraklarını savunmasalar da ellerinden kaçırmazlar, yönetmeseler de halklarından şüphelenmezler ve de onlardan ayrılmayı istemezler. Bundan dolayı, bu prenslikler güvenli ve mutludur. Papa VI. Alexander farlıydı; kendinden öncekilerin göstermediği şeyi, para ve asker ile bir Papa’nın neler yapabileceğini gösterdi. Papa Leo ise; Papalığı daha güçlü bir hale getirdi. O, kendinden öncekilerin silahla büyüttüklerini, erdemleri ve iyiliğiyle çok daha saygıdeğer kıldı.

    Tüm devletlerin esas temeli: İster eski isterse de karma olsun, iyi yasalar ve iyi ordulardır. Fakat iyi ordular olmaksızın iyi yasalar olmayacağı ve ancak iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasalar bulunabileceği için, ordunuzun kalitesi çok daha önemlidir. Prenslerin ve Cumhuriyetlerin her ikisi de kendi ordularına bağlı olduklarında büyük başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Venedikliler, kendi güçlerinin gelişimi göz önünde tutulursa, kendiişlerini kendi halklarından oluşan askerlerle yaptıkları sürece onurla ve güvenle yönetildikleri görülmüştür. Çünkü paralı askerlerin kazançları geç ve önemsiz, kayıpları ise ani ve şaşırtıcıdır. Yardımcı kuvvetlere -ordulara- gelince; kendileri için yararlı ve üstün olabilirler ama her zaman onları çağıranlar için zararlıdırlar: Yenilirlerse prens de yenilir, zafer kazanırlarsa prens bu kuvvetlerin esiri olur. Örneğin; kendisini komşularından korumak için Constantinopol imparatoru, on bin Türk askerini Yunanistan’a çağırdı. Savaş sona erdiğinde Türkler buradan ayrılmayı reddettiler ve böylece Yunanistan’ın kâfirlere kulluğu başlamış oldu.

    XI. Louis’in babası VII. Charles, kendi talihi ve yiğitliğiyle Fransa’yı İngilizlerin elinden kurtarınca, ulusal bir orduyla kendisini güçlendirmesi gerektiğini fark etti. Okçu ve piyade birlikleri kurdu. Fakat daha sonra oğlu kral Louis, piyadeleri dağıttı ve İsviçreli paralı askerler getirdi. Bu aptalca hatayı takip eden diğer prensler, Fransa Krallığı’nın yıkılmasına sebep olan tehlikelerin de nedeni oldular. Sonuç olarak, bilge prensler, her zaman bu tip ordulardan kaçınmalı, kendi birliklerine daha çok güvenmeli ve kendi birlikleriyle bozguna uğramayı diğerleriyle zafer kazanmaya tercih etmelidirler: “Başkalarının silahları çok geniş gelir üzerimizden düşer, ya da bize dar gelir nefesimizi keser”. Ulusal ordu olmaksızın prens güven içinde değildir.

    Kötülükleri, gelişmeden önce sezemeyen yönetici, bilge değildir, bu yeti onda çok azdır. Bilgeler der ki: “Hiçbir şey, kendi öz gücüne dayanmayan bir iktidar şöhreti kadar zayıf ve istikrarsız değildir”. Kastedilen, halktan, yurttaşlardan ve güvenilir insanlardan elde edilen güçlerdir; diğerlerinin tümü paralı askerler ya da yardımcı birlikler, ordulardır.

    Bir prens asla dikkatini savaş dışındaki bir alana çevirmemeli ve savaşta olduğundan daha fazla barışta bu işlerle meşgul olmalıdır. Bunu, uygulama ve eğitim yollarıyla yapabilir. Prens, askerlerini gerekli egzersizlerle savaşa her daim hazır tutmalıdır. Prensin ilk işi kendi ülkesini ve coğrafyasını tanımak olmalıdır. Kendi bölgesinin coğrafik durumunu ve yeryüzü şekillerini öğrenen bir prens, diğer tüm coğrafyalarda benzer koşullarla karşılaştığında avantaj sağlayacaktır. Zihinsel eğitime gelince, prens, tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemeli, zafer kazananları takip etmeli, yenilenlerin hareketlerinden kaçınmalı, geçmişteki en iyi prensler gibi davranmalıdır. Eğer ki bir prens, Xenophon tarafından yazılmış Keyhüsrev’in yaşamını okursa, Scipio’nun onu takip ederek ne kadar ün ve şeref kazandığını ve onun, tatlı dilliliğiyle, insancıllığıyla, cömertliği ve ahlaklılığıyla Keyhüsrev’le ne kadar benzeştiğini görür. Bilge bir prens, tehlikelerden kendisi için sonuçlar çıkarmalı ve felaketlere direnmek için talihi kendisine karşıysa buna da hazır olmalıdır.

    Prens, büyük oranda cömertlik itibarını kazanmak için yönetimde tantanalı bir şekilde gösteriş yapmalıdır. Bunun sonucunda ise cömertlik ününü korumak için prens, halkına vergi yükleyecek, az da olsa para getirecek tüm zorbalığı yapacaktır. Fakat bu yol, halkın ondan nefret etmesine yol açacak ve yoksulluk artıp, itibarı azalacaktır. Bunun sonucunda, zenginleştirdiklerinden daha fazla kişiyi fakirleştirdiği için çok az kişi ona itaat edecek ve yeni tehlikelere maruz kalacaktır. Bu yüzden, kendisine zarar vermeden cömertlik yapamayacağı için, bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Halkından çalmaktan sakındığı, kendini savunabildiği, yoksulluktan ve aşağılanmaktan kaçındığı ve açgözlülüğe ihtiyaç duymadığı sürece cimrilikle itham edilmekten korkmamalıdır. Cömert olarak bilinmek isteyip de açgözlülükle suçlanıp böyle ün salmaktansa, nefrete maruz kalmadan cimri diye bilinmeyi istemelidir. Çünkü tüm bunlar, hükümdarlığını sürdürmesi için gereklidir.

    Her prens zalim değil, merhametli olarak anılmak ister. Halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır. Aşırı merhametli olarak, cinayetlere ve çapulculuğu yol açan karmaşalara olanak vermektense az sayıda ibret verici cezalar vermek daha merhametlidir. Prens, inanmakta ve hareket etmekte kolay davranmalı; korkak davranmamalı, sakınganlık ve insancıllıkla ılımlı davranıp, ne aşırı güvenip sakınmazlığa ne de güvensizlik göstererek katlanılmaz bir hale düşmemeye dikkat etmelidir. Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir. İnsanlar kendilerini sevdirmek isteyenlerden çok korkutmak isteyenleri kırmaktan çekinirler. Çünkü sevgi bağı borçla, şükranla oluşturulmuştur. İnsanlar, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda hainleşirler. Bilge bir prens, yurttaşların mallarından ve kadınlarından daima uzak durmalıdır. Çünkü insanlar, babalarının ölümünü, ondan kalan malların kaybından daha çabuk unuturlar. Özetle, insanlar sevdiklerinde kendilerine, korktuklarında ise prense bağlandıkları için bilge bir prens, başkalarına değil, kendisine bağlı bir yapı kurmalıdır. Nefret edilmekten daima kaçınmalıdır.

    Prens, merhametli, güvenilir, insancıl, inançlı ve dürüst görünebilir. Fakat zihnini öyle bir biçimde ayarlamalıdır ki gerektiğinde tam tersi görünebilmelidir de. Bir prens, yapabildiği sürece iyilikten kaçmamalıdır; ama gerektiği anda kötülük yolunu nasıl izleyeceğini de bilmelidir. Pek çok prensin hareketlerinin yargılanamadığı mahkemelerde, herkes araçtan çok sonuca bakar. Bu yüzden prens, otoritesini koruyup elinde tutmayı başarırsa; bunun anlamı her zaman saygıdeğer olarak görülüp herkes tarafından onaylanacaktır. Bayağı insanların, her zaman görünüşe ve sonuca baktığı unutulmamalıdır.

    Halk, aklı başında ve barışçı prensleri; askerler ise savaşçı ruhlu prensleri tercih ederler. Prens, kararsız, hoppa, kadınsı, korkak ve iradesiz göründüğünde küçümsenir. Bu kusurları işlemeden; bilge ve güçlü görünmelidir. Halkı tarafından hürmet gören bir prense saldırmak hiç kolay değildir. Prens, halkının desteğini arkasına aldığında, komplolardan korkması için çok az neden vardır. Fakat onların düşmanlığını ve nefretini kazandığında her şeyden ve herkesten korkması kaçınılmazdır. İyi düzenlenmiş devletler ve bilge prensler, asillerin umutsuzluğa kapılmamasına özen göstermeli ve halkın memnuniyetini canlı tutmalıdır. Prens, sorumluluklarının gerektirdiklerini diğerlerine devretmeli, ona barış ve lütuf getirecek olanları ise kendisi üstlenmelidir. Prens için anahtar cümle: “İnsanlarda nefret uyandırmadan, saygı uyandırmaktır”. Prenste bulunması gereken şeylerden biri de: “Aslan ve Tilkinin doğasıdır”. Aslan tuzaklardan anlamaz, tilki ise çok iyi anlar. Aslan çok güçlüdür tilki ise güçsüzdür. Aslanın tüm şiddeti ve tilkinin kurnazlığı bilge bir prenste bulunmalıdır. İmparatorlukların yıkımı, halkın ya da askerlerin nefretinden ya da küçümsemelerinden kaynaklanır. Prens, halktan çok askerleri memnun etmelidir. Çünkü askerler, halktan daha güçlüdür. Bilge bir prens, devletini ele geçirmek ve şerefle elde tutmak için Severus ve Marcus gibi büyük liderleri örnek almalıdır kendine.

    Yabancılardan çok kendi halkından korkan bir prens, kale yaptırmalıdır; halktan çok yabancılardan korkuyorsa kalesiz yaşamalıdır. Yeni bir prens, prensliğinde her zaman halkının silahlanmasını sağlamalıdır. Aksine, halkını silahsızlandıran, onlara güvenmediğini, cesaretlerinden ve sadakatlerinden şüphe ettiğini zannedip suçladığını düşünecekleri için sana karşı nefret duymalarına neden olur. Bilge bir prens, zorlukları ve terslikleri alt ettiğinde büyür. Becerikli bir şekilde düşmanlık çıkartıp sonra onları düzeltip büyüklüğünü arttırması gerektiğini de bilir.

    Hiçbir şey bir prense, büyük işlere girişmek ve yeteneklerine dikkat çekmekten daha çok ün sağlamaz. Yeni kurumlar ve yasalar oluşturmak prense onur ve şöhret kazandırır. Bu yeni kurum ve yasalar sağlamsalar ve büyükseler herkes tarafından hayranlık uyandırır. Dostun olmayan seni tarafsızlığa davet edecek; dostun olan ise seni yanında savaşmaya çağıracaktır. Bir prens, başkalarının saldırılarında kendisinden daha güçlü olanlarla birleşmeye dikkat etmelidir. Gereklilik olmadıkça kendisinden güçlülerle birleşmemelidir. Güçlü ortak, eğer galip gelirse onun egemenliği ve merhameti altında yaşamak zorundadır. Prens, bu duruma düşmekten kaçınmalıdır.

    Prens, halkını ticari, zirai ve diğer alanlarda yüreklendirmelidir. Böylece biri, evini, elinden alınma korkusu olmadan süsleyebilmeli, bir diğeri ağır vergilerden korkmadan ticaret yapabilmelidir. Devlete ve şehirlere büyük katkılar yapmak isteyenleri ödüllendirmelidir.

    Sakıngan biri, şiddet kullanması gereken yerde şiddet kullanamazsa yıkılır. Hâlbuki zaman ve koşullar değiştiğinde onun doğası da değişseydi, talihi hiç değişmezdi. Özetle, talih değiştikçe insanlar da eski yollarında değişiklikler yaparak mutlu olabilirler. Atılgan olmak sakıngan olmaktan daha iyidir. Zira talih, onu tutabilmek için sert davranılması, dövülmesi gereken bir kadındır. O, kendisine çekingen yaklaşanlardan çok, ona sert davranarak zevk verenlere kulluk etmeye daha hazırdır. O, bir kadın olduğundan, gençlerden hoşlanır. Çünkü gençler daha az titiz, sakıngan ve daha çok azgın ve atılgandırlar; ona daha büyük cüretle hükmederler.

    Prensin seçtiği bakan, eğer kendisini prensinden çok düşünüyorsa, tüm eylemlerin sonunda kendisine çıkar sağlıyorsa o adam, asla iyi bir bakan ve güvenilir biri olamaz. Devletin yönetiminde olan biri kendisini düşünmeli fakat aynı zamanda yalnızca prensini ve onun işlerini düşünmelidir. Bakanları iyi ve sadık tutmak için prensin onlara saygılı olması, onlara şeref vermesi, onları zenginleştirmesi, kazanç sağlayarak onları kendisine bağlaması ve devletin ondan vazgeçemeyeceğini hissettirmesi gerekir. Bakanın kazancı çok olmalıdır ki başka kazanç yolları ve zenginlikler aramasın. Sorumlulukları çok olmalıdır ki değişikliklerden korksun. Prens ve bakanı bu yoldan giderlerse birbirlerine güvenebilirler. Aksi durumda ikisinden biri düşecektir.

    Basiretli bir prens, halkın arasından ağzı sıkı olanları seçerek onların herhangi bir konu üzerine düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini açıkça söylemelerine izin vermelidir. Lakin ne duyarsa duysun, son kararı yine kendisi vermelidir. Prens, danışmanlarını daima, ama kendi istediği zaman dinlemeli, istemediği zaman öğüt vermeye çalışanları azarlamalıdır. İyi öğütler kimden gelirse gelsin, prensin basireti iyi öğüde değil, iyi öğütler prensin basiretine bağlı olmalıdır.

    Kritik ve Özet: Süha Demirel, İstanbul, 14 Kasım 2013

    (Düzeltmeler ve Eklemeler, 13 Şubat 2015)
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Prens
    NICCOLO MACHIAVELLI
    İLYA İZMİR YAYINEVİ
    Felsefe Dizisi
    Çeviri: Murat Satıcı
    Onuncu Baskı, İzmir, Ocak 2012, 144 Sayfa.
  • "Adaletsizliği doğuran şey insanın kendi doğasıdır. Mutluluk kaledir. Çünkü mutluluk, senin gibi üzgün ve acı çeken insanları görmezden gelebilen, açlığa ve yoksulluğa sırt çevirebilen şanslı azınlığın tadını çıkarabildiği kapalı bir alandır."
  • 159 syf.
    ·2 günde·7/10
    NEYİZ BİZ? İNSAN MI? HAYVAN MI? YOKSA VAHŞİ Mİ?

    Dünya çapında Golding’in en popüler romanı “Sineklerin Tanrısı” olsa da yazarın en sevdiği kitabı ise 1955’te yazdığı “Mirasçılar” isimli romanıdır. Yazar, “Sineklerin Tanrısı”dan sonra bu romanı 29 günde yazmıştır. “Sineklerin Tanrısı”da savunduğu tez neyse “Mirasçılar”da savunduğu tez de aynıdır: İnsanın vahşi doğası ve kötülüğe karşı eğilimi iki kitabın ortak konusudur. Golding için yazılacak en önemli tema insan doğasıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda insandaki şiddetin kaynağına birinci elden tanık olmuştur: Birbirini acımasızca katleden insanları hayretle izlemiştir. Bu durum onda ömür boyu insan doğası üzerine düşünmeye sevk etmiştir. Golding’e göre insan doğuştan kötüdür. İnsandaki kötülüğün kaynağı harici değildir, kötülük içimizden gelir. Belki “Sineklerin Tanrısı”da dendiği gibi kötülük bizizdir. İyilik ise dışarıdan gelir, bir nevi dünyada başkaları arasında yaşayabilmek, sorun yaşamamak için bir zorunluluk durumudur. Daha güzel bir metaforla iyilik bir maskedir ya da makyajdır. Kötülük ise kendi yüzümüzdür. Kurallar olmasa, medeniyet olmasa, ahlak olmasa insanın hali ne olur? Golding’e göre insan ilkel benliğine geri döner. Bunun edebiyat ve sinemada pek çok örneği vardır. Aklıma ilk gelenler, Saramago’nun “Körlük” kitabı, sinemada ise “Arınma Gecesi” serisi insandaki otorite ve ahlak boşluğunda neye meyledeceğini çok güzel anlatıyor: vahşet ve seks. Uygarlık geliştikçe baskı altına alınan vahşi içgüdülerimiz de o derece baskılanır. Vahşi olmamanın yolu kurallara uymaktan geçer. Golding yukarıda adı geçen iki kitabında milyonlarca yıllık insan evriminin onun doğasında kayda değer hiçbir değişiklik meydana getirmediği kanısındadır. Geçmişte neysek yine oyuz. Her evrim döngüsünde insan daha fazla geri giderek, ilkel benliğine bir adım daha yaklaşarak vahşileşiyor. Yazarın pek çok kitabının konusu bu yazdığım fikirler etrafında şekillenir. Yazarın bu fikirlerini göz ardı edersek yapacağımız her inceleme yetersiz ve eksik kalacağı düşüncesindeyim.

    Yazar bu kitabında bizi çağlar öncesine, ilk insanın ortaya çıktığı döneme götürüyor. İki insan türünü karşı karşıya getiriyor: Neandertal ile Homo Sapiens. Bu iki tür arasındaki savaşı yukarıdaki bilgilerden sonra kimin kazandığını tahmin etmek zor değil. Yazar bu iki türü ne şekilde tasvir ediyor şimdi ona bakalım:

    Neandertal insanı: Günümüz modern insanına, gerek morfolojik gerekse genetik olarak bildiğimiz en yakın insan türlerinden biri. Kitapta insan olarak adlandırılan gruptur. Homo Sapiens’den ise yeni bir insan ırkı olarak söz ediliyor. Neandertallardan kitapta anlatılan büyük yangından sonra sekiz tane kalmıştır ve kitabın gerçek kahramanları onlardır. Doğa ile uyum içinde yaşayan bir ırktır. Adem ile Havva gibi çıplaklıklarından utanmazlar, şiddet ve günahın ne olduğunu bilmezler, çünkü beyinlerini kullanacak kabiliyetleri yoktur. Öyle ki ölme pahasına bile hayvan öldürmekten çok uzaktırlar. Hayatta kalmak için başka hayvanların öldürdükleri hayvanların leşlerini yerler. Günahsız ve uysaldırlar, kendi aralarında sürekli bir yardımlaşma söz konusudur. Hayal edebilmelerine rağmen düşünemezler. (Düşünmek günahtır!) Bilişsel algıları çok kısıtlıdır, olayları mantık süzgecinden geçiremezler. İletişimleri kısıtlı, zaman zaman da telepatiktir. Sesleri tek hecelidir, diyaloglar kısa, basittir. Konuştukları dil ağırlıklı olarak görüntü ve duygulara dayanır. Geçmiş ya da gelecek zaman kavramları yoktur. Bu durum yazar açısından biraz sıkıntı vericidir. Bunların yerine karakterler birbirleriyle resimler çizerek anlaşırlar. Resimleri anlatırken de çok zengin tasvirlere başvururlar. İsimleri bile tek hecelidir: Yaşam tarzları gibi isimleri de çok basittir: Lok, Fa, Mal…

    Yeni İnsanlar: İkinci kısımda yazar yeni bir türü olaya dâhil ediyor. Bu yeni insan türünün varlığı adaya yıkıntıdan başka bir şey getirmez. İki türün karşılaşması da Neandertalların kaderini tayin eder. Bu tür bizlere kötü, saldırgan, zalim ve vahşi olarak gösteriliyor. Mızrakları, kanoları ve aletlerinin olması gelişmişlik düzeyleri hakkında bize bilgi veriyor. “Sineklerin Tanrısı”daki Jack ve Ralph’in arasındaki savaş, yani uygarlık ile barbarlık arasındaki savaş burada iki tür arasındaki savaşın bir benzeridir. Bu tür, karşılaştıkları Neandertalları incelemeden, onlar hakkında fikir sahibi olmadan onları öldürmeye başlar. O insanları şeytan olarak görürler. Çünkü o grup kendilerinden faklıdır. İnsanoğlunun genlerine kazınmış zaaflarından biri de belki farklı olana tahammül edememe duygusudur. Farklı olmak bilinmeyen demektir. Bilinmeyen şey de insana korku verir her zaman. Burada da bunu çok açık bir şekilde görüyoruz.

    Son iki bölüm dışında kitaptaki olaylar Neadertal Lok tarafından anlatılır. Lok olayları çok kısıtlı bir bakış açısıyla anlattığı için burada okura çok iş düşer. Yazar belki bu şekilde olayları aktararak okurun kendi çıkarımlarını yapmasını istiyor. Eksik kısımları okurun tamamlamasını bekliyor herhalde. Hikâyede neler olup bittiğine dair okur biraz zorlanabilir. Karakterlerin de çok fazla tasviri yapılmadığı için onlar da okurun zihninde biraz havada kalabilir. O yüzden burada kısaca olay örgüsünü vermek istiyorum. Kabataslak özetlemek gerekirse hikâyede 2 çocuk, 3 çift vardır. Mal: Kabilenin en yaşlısıdır, liderdir. Kendisine yaşlı kadın derler. Ha ve Nil orta yaş bir çifttir. Likus (Küçük Oa) adında bir kızları ve isimsiz bir bebekleri vardır. Lok ve Fa ise en genç çifttir. Çocukları yoktur. Hikâye Neandertalların yazlık mağaralarına düzenli yaptıkları yolculukla başlar. Bu mağara ada gibi bir yerdedir ve yanında kocaman bir şelale vardır. Lok ve Fa her gün yiyecek arayışına çıkarlar. Bir gün Mal ölür ve Ha da kaybolur. Lok, Ha’yı bulmaya çalışır ve adada yeni insanların kokusunu alır ve yeni yüzler görür. Bu yeni insanlar Nil’e saldırırlar ve Nil ölür. Yeni insanlar Likus ve bebeği alırlar. Lok ve Fa ellerinden kurtulur. Bu ikili her ne kadar arkadaşlarına yardım etmeye çalışsalar da başaramazlar. Yerliler bu ilkel dedikleri türden öylesine korkarlar ki tanrılarına kendi türlerinden olanları adak olarak sunarlar. Devam eden kovalamacalarda Fa da yakalanır ve ölür, bir tek Lok kurtulur. Ancak o da ertesi sabah ölür. Onlardan geriye yalnızca bir bebek kalır. Bu yeni tür de o bebeği bir evcil hayvan gibi sahiplenir. Kitap yeni insanların gölde ufka doğru yelken açmasıyla son bulurken içlerinden şifacı olarak adlandırılan biri olanlar üzerinde derin düşünceye dalar. Acaba o sırada aklından neler geçiyordur? Tahmin etmek zor olmasa gerek. Yeryüzünün yeni mirasçıları artık Homo Sapiens’tir.

    Sonuç olarak hikâyede insanoğlu evrimde bir adım daha geriye gitti. Aksi olması gerekiyordu oysa. Yeni gelen türün bir öncekinden daha üstün, daha iyi olması bekleniyordu. Ama olmadı. Bunun adı olsa olsa tersine evrim olur.
  • 244 syf.
    ·6 günde·9/10
    Herhangi bir eserde intihar konusunu anlatmak, okura hissettirebilmek her zaman için zor olan bir anlatımdır. İntiharın somut gerçekliğinin tasviri bir yana, intihar sürecinde bir insanın içinde bulunmuş olduğu zihinsel bunalımlar ve mantıksızlıkların resmedilmesi her zaman için en zor olan anlatımlardan biridir. Birçok eser, birçok felsefi metin vardır intihar üzerine. Ama kaç tanesi başarılı olmuştur diye soracak olursak, bunlardan pek azıdır zannımca. İntihar gerçeğini halen daha yaşayan insanlar olarak tasvir edebilmemiz her zaman için en kısıtlı olan ihtimaldir. Bizim intihar hakkında konuştuklarımız her zaman intihara uzak olan şeylerdir. İntihar anındaki düşünsel dalgalanmayı tarif etmeye kalkışırız ama bu sadece bir varsayımdan ibaret olarak kalır. Benim şimdi intihar hakkında bahsettiklerim gibi tıpkı. İntihar eden insanlarla konuşabiliyor olsaydık eğer, intihar anındaki yüzlerce düşünceden binlerce sayfa bir intihar izlenimi çıkartılabilirdi belki de. O binlerce sayfadan yola çıkılmış yüz binlerce sayfalık başka izlenimler de cabası olurdu. Çünkü bir insanın yaşamında olabilecek en yoğun anlardan biridir bana göre intihar anı. İntihar anına giden düşüncelerden oluşmuş yollar ve o yolun sonunun oluşumu.

    Bir varsayım anlatımı ne kadar doğru ve yerinde olabilir? Bunun derecesini kanıtlayabilmek bile başlı başına bir sorun aslında. İntiharı, en iyi şekilde, intihar eden ve tam da o anda olan biri en yakın bir şekilde tasvir edebilir. Biz 'intihar etmemiş olanların' tasvirleri en fazla sadece birer varsayım olabilir. Çünkü tanımlamaya çalıştığımız şey hakkında sadece, "A kişisi intihar etmeden önce böyle düşünmüş olabilir" ya da "B kişisi böyle bir ortamda intihar ettiyse belli ki aklından bu düşünceler geçmiş olmalı" şeklinde tahminler türetilebilir. Çünkü bizi sınırlayan bir şey var intihar kavramında; ölüm. Bu tahmin ve varsayımların ne kadar doğru olduğu, ölüm şeklimiz intihar etme şeklinde olursa şayet ancak bu şekilde anlaşılabilir belki de. Bu anlaşılma da paylaşılamaz, başkalarına anlatılamaz biçimde olacaktır, çünkü sonuçta ölmüş olacağız. Bu gibi hayatta asla tam olarak anlaşılamayacak gerçekler beni heyecanlandıran konulardan bazıları. Sadece tahminlerimizle yaklaştığımız konularda elbette ki çeşitlilik de çok fazla olacaktır.

    İncelemeye neden ölüm ve intihar gibi karanlık gerçeklerden başladığımı soracak olursanız, bunun nedeni Bernhard. Kendisi bir eser inşa ediyor, gerçek hayatta tüm korkulan ve kaçınılan konuları bir anda yüzünüze çarpıyor. Bunu yaparken de kendine özgü, uçta karakterlerini kullanıyor ve bir yandan karanlık gerçeklerin zihnimizce sindirilmesi ile uğraşırken bir yandan da anlaşılması zor olan karakterimiz ile boğuşurken buluyoruz kendimizi. Aslında bu gibi bir eserde her şeyin daha zor olması en mantıklı olan şeydir. Çünkü ilk başta bahsettiğimiz gibi intihar kavramı tam olarak anlaşılabilen bir kavram değildir, onu anlaşılır kılmaya çalışmak, başka bir deyişle bu konuyu basitleştirmek, zaten ne yaparsak yapalım yanına tam olarak doğru bir biçimde yaklaşamayacağımız bir konudan gittikçe daha da çok uzaklaşmamıza yol açacaktır. Bu bağlamda da asıl mantıklı olan şey, en az yanlış olacağı düşünülen bir biçimde zor olan bir kavramı anlatmaya çabalamaktır. Kolaylaştırırarak değil, aksine olduğu gibi salt zor haliyle intihar gerçeğini ortaya koymak, bu ortaya koyuşu daha az yanlış kılar. Zor olan bir konunun zorluğunu zihnimizin her bir köşesinde hissetmeliyiz ki anlamanın neredeyse imkansız olduğunu fark edip, gerçeği kavrama açlığı içersinde pür dikkat kesilebilelim. Belki de felsefi metinlerin ve romanların zor okunması bu yüzden. Belki de zor okunan eserler sırf bu gerçek yüzünden zor okunuyor. Zor okunan eserlere boşuna derin eserler demiyoruz sonuçta, o zorluğu hissedip daha da fazla içine girmeye çabalıyoruz eserin, böylece gittikçe daha fazla derinleşiyor eser.

    Başta da bahsettiğim gibi Bernhard bu romanında çok zor bir konuyu seçmiş. Kendisi, eğer seçtiği konu anlaşılması genel olarak zor bir konu ise okuyucuyu tabiri caizse kıvrandırmayı amaçlar bana göre. Zihinsel olarak bir anlam karmaşası içinde kıvranmalıyız ki daha derinlere inebilelim. Bernhard'ın eserlerinde derinlere inmek de ancak zor yolla olur, çünkü o kolaylığı sevmez asla bana göre. Genel olarak eserde karakterimiz olan Roithamer'ın intihara sürüklenişi anlatılıyor. Kendisini de eserin zaman akışına göre öldükten sonra tanıyoruz. Yani gerçek zamanlı bir intihar değil, üzerinden kısa bir süre geçmiş bir intiharı inceliyoruz aslında. Bu gibi bir yöntemle Bernhard eseri daha da derinleştirmiş zannımca. Çünkü eserin asıl dikkat çektiği bir gerçek de şudur; eğer eserde anlatılan olay zaman akışına paralel olarak, başka bir deyişle hikayedeki şimdiki zamanla birlikte ilerliyorsa yorum yapmak biraz daha güçleşir. Çünkü bu anlatıma göre yaşanılan olayların üstünden bir kere daha geçilmez. Bu okura bırakılır bir anlamda. Elbetteki ki okur da yorum yapabilir. Ama Bernhard'ın kullandığı yöntemle intihar eden kişinin, başka bir kişi tarafından tahlilini görüyoruz. Bu yöntemle biz de hem kendi tahlilimizi hem de tahlilin tahlilini de yapabiliyoruz. Böylelikle hem Roithamer'ın notlarından gerçek zamanlı olarak bakıyoruz olaylara, hem de anlatıcımızın ve arkada kalanların gözünden olayı geçmiş zamanda kalmış, üzerine çokça kez düşünülmüş ve düşünülüyor olan bir olay örgüsü olarak görüyoruz. Bu, bu tahlil durumu, aslında kitabın ismini de oluşturan temel bir kavram, ama buna daha sonra geleceğiz.

    Roithamer'ın çok sevdiği kız kardeşi için tüm parası ile inşa ettiği koni biçiminde bir bina da anlatılıyor eserde. Öyle ki, bu inşa ve bu inşa ile ilgili çoğu şey çok yoğun bir anlam karmaşası barındırıyor içlerinde. Anlam karmaşası diyorum, çünkü Bernhard'ın olay örgülerini en iyi betimleyen kavramın bu olduğunu düşünüyorum. Her şeyin birbirine karışmaya müsait olduğu bir anlam karmaşası ortamı. Bu anlam karmaşası ilk olarak bir insanı hayatsal olarak gördüğümüz uzamdan bahsederek başlıyor. Bir insan, herhangi biri, zaman içindeki uzamı ile halen daha varoluşsal olarak mevcuttur. Ölüm veya intihar bu uzamı sonlandıramaz. Bu belki de bizim ölmüş olan varlıklara, yaşayan varlıklar olarak bakışımızın bir sonucu. Mesela şu örneği vermek bu konuyu çok daha anlaşılır kılacaktır: Ölen bir insanın odasına girdiğimizi düşünelim. Orası bir zamanlar ölmeyen, hayatta olan kişinin odasıydı, öyle değil mi? Peki biz bu odayı gördüğümüzde nasıl anımsıyoruz? Örneğin, ölen Roithamer'ın odasıydı bu, deriz. Ölü olan bir insanın odasını bile tarif ederken onun ölü olmayan hali ile bir şeyleri tarif ederiz. Yani zihnimizde tam olarak o anda biz fark edemesek de insanlar daima canlı olarak kalır. Çünkü bizim o kişiyi zihnimizde tutmamız için tetikleyici etmen her ne kadar ölüm bile olsa o kişi zihnimizde ölmez. Bunun somut bir şey olmasına da gerek yok; oda veya ölüden arda kalan eşyalar gibi. Düşünsel olarak da bu canlılık kesinlikle söz konusudur. Ölen kişi, eğer çok benimsediğimiz bir kişi ise zaman zaman kendi hayatımızda "o olsaydı şimdi böyle düşünürdü" tarzında düşüncelerin aklımızdan geçmesi bile insanın zihinsel manada asla öldürülemeyeceğinin kanıtıdır. Bu açıdan ana karakterimiz Roithamer zihinsel manada asla ölmemiştir bir anlamda. Fiziksel varlığı sona ermiştir fakat zihinsel varlığı onun en yakın arkadaşlarında ve ardından bıraktığı düşünceleri okuyan herkes tarafından istemsizce bile olsa sürdürülecektir.

    Ben bu bağlamda yazı yazmanın önemine dikkat çekerim hep kendim adına. Çok aktif yazı yazan bir insan olmasam bile mutlaka düşüncelerimi her türlü biçimde yazmaya ve yorumlamaya çabalarım. Çünkü insan beraberinde bir süreklilik, daimilik arayışı da getirir bana göre, bunu da en etkili biçimde uygulayabileceği yöntem budur: Zihinsel yaşamı boyunca aklından geçen her şeyi kağıtlara aktarmak ve en azından düşünsel devamlılığı sağlamak. Yazarların da yaptığı şey bu değil midir aslında? Çağlar öncesinde yaşamış olan filozoflar neden günümüzde dahi ilk günkü gibi tartışılıyor? Bu tartışma neyi gösterir bizlere? Düşünce insanlarının ölümsüzlüğünü belki de. En basitinden Aristoteles mesela, hiçbir zaman ölmemiştir aslında, zihinsel olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmüş ve sürdürmeye de devam edecektir. Bu açıdan varoluş olarak insanlık sürdükçe onun varlığı da daimi olacaktır.

    Eserde Bernhard'a ait alışılagelmiş saldırmalara da sıkça rastlıyoruz. Ülkesel olarak bir eleştiri. Diğer Bernhard karakterleri gibi Roithamer da ülkesi tarafından anlaşılamamış ve doğduğu yerden yaşamı boyunca kaçmaya çalışan bir uç insandır. Bernhard bu uç insanları anlatmayı gerçekten büyüleyici bir biçimde mükemmellikle başarıyor. Aklıma Kafka hakkında söylenmiş bir söz geliyor: Kafka da tıpkı bu gibi bir ruh halinde idi aslında, doğduğu yerden yaşamının sonuna dek kaçmaya çalışan biri. Zeynep Oral'ın Esintiler 80'li Yıllar'ından okumuş olduğum bir cümle. "Franz Kafka Prag'da doğdu, ama yaşamı boyunca oradan kaçmaya çalıştı." Tıpkı Roithamer da Kafka gibi yaşamı boyunca en başta ailesinden daha sonra ülkesinden kaçmaya çalışan (belki de kaçmaya mahkum?) bir düşünce insanıdır. Ona göre insanlar milletlerin ve ülkelerin prangaları altındadır. Herhangi bir insan sırf bir millet içinde doğduğu için o ülke doğmuş ve doğacak insanların tümüne ömürleri boyunca sürecek olan bir esaret uyguluyor. Bu anlamda, evrensel açıdan düşünmek imkansızdır Roithamer'a göre. Çünkü biz ne kadar evrensel düşünürsek düşünelim aklımızın bir köşesinde daima bir yerlere ait olduğumuz düşüncesinin kalacağını, onu atamayacağımızı söyler. Bu açıdan da tam olarak düşünülebilir salt bir evrensellikten söz edilemez. Ama yeterli cesurluluk ile bunun da üstesinden gelinebilir ve en azından evrensel olmaya bir adım daha yaklaşılabilir. Doğuştan gelen akrabasal ailesel alışkanlıklardan vazgeçmek bile son derece ağrılı bir süreç iken, tam olarak evrenselleşebilmek son derece zor bir durum olarak geliyor bana da. Evrensellik, Roithamer'a göre imkansız da olsa, imkansız gibi kesin olumsuz bir kavramı neredeyse kullanacak ölçüde zor bir mesele. Bernhard bu sancılı konulara, bizleri de zihinsel karmaşa içersinde kıvrandırarak dikkat çekiyor.

    Ama Roithamer gibi uç insanlara hayran olmak da bize hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü olan şey yalnızca kendimizi kaybetmektir. Biz bazı insanları o denli çok benimseriz ki artık onlara kendimiz olarak bakamaz hale geliriz. Çünkü bizim düşüncemiz onun düşüncesi olmuştur. Bu noktadan sonra biz, biz olmaktan çıkarız ve bizden uzak özenti hale gelmiş sahte biri olarak o kişiye bakmaya başlarız. İşte bu yüzden tarafsız ve bilimsel düşünebilmek çok önemlidir. Herhangi bir düşüncenin ya da bir insanın tahlil edilebilmesi için en önemli şart belki de budur. Ayrıca insanın, insanlık olarak bakış açısı öyle fazladır ki, biz birini tahlil etmeye çalıştığımızda aslında o kişiyi yalnızca kendimize göre tahlil etmiş oluruz. En basitinden örnek vermek gerekirse, her insan birbirinden farklıdır, bir tek insan onu tanıyan her insana karşı farklı görünür. Bu durum, söz konusu olan kişinin iki yüzlülüğünü kanıtlamaz bizlere, bu durumun bize kanıtladığı şey bir insana bakış açısının insanların sayısı boyunca çoğalacağıdır. Bu yüzden de insanın kendi olarak kalması çok önemli bir noktadır. Düşünce tarihi bu yüzden günümüze gelinceye kadar olağanüstü derecede genişleyerek gelmiştir. Çünkü düşünce insanlarının sayısı çoğaldıkça izlenimler de artmış ve farklılık göstermiştir. Biz de bir kişinin veya bir fikrin doğru tahlilinin bizim yaptığımız biçiminin doğru olduğunu iddia edemeyiz. O yüzden onlarca yüzlerce başka izlenimlere de ihtiyacımız vardır. Gözlemlenen izlenim ne kadar artarsa o kadar doğruya yaklaşılır ama asla en doğru biçime ulaşamayız. Bu da Bernhard'ın altını defalarca kez farklı konularla altını çizdiği değişmez konulardan biri. Hiçbir şeyin kesin olamayacağı, en iyi ihtimalle herhangi bir şeyin yalnızca daha az yanlış olabileceği.

    Hayatımızda aykırı şeyleri gerçekleştirmekten kaçınmamalıyız, ucunda kendi ölümümüz bile varsa. Roithamer bunu fark edebilecek kadar zeki biriydi. Bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. İnsanın bir fikre ya da ideale kendini tamamen vermesi aynı zamanda onun sonunu getirir. Bu düşünceden yola çıktığımda aklıma William Golding'in Kule eserindeki papaz geliyor. Bir fikre tamamen kendini vermek bir kayboluş sebebidir. Roithamer'a göre insanın kendi amacı olan bir şeyi kendisi dışında kimseye göstermesi, sergilemesi gerekmez. Günümüzde insanların içine düştüğü en büyük hata da budur. Bir sergileme yapma, gösteriş budalalığı. Ayrıca her zaman en karmaşık fikirler en basit ve sıradan fikirlerden ve gözlemlerden çıkar. İnsan doğası karmaşıklaştığında basitlik ve yalınlığa düşkün hale gelir. Bu yüzden asıl aşıklar, gerçek aşk kavramını asla bulamamışlardır. Bulanlar da bir fikre saplanmanın getirisi olarak yaşama veda etmişlerdir. İşte Roithamer'ın bu saplantısı kız kardeşi için inşa etmeyi istediği koni olmuştur. Sadece görünürde, fikirde basit ama zihinsel bağlam olarak aşırı karmaşık olan bir yapı. Bu uğurda yıllarca çalışmış ve kendilerine mimar diyen insanlardan bile daha üst düzey bilgiye sahip biri haline gelmiştir. Bu saplantı yüzünden de herkesin inşa edilmesi imkansız gözüyle baktığı koniyi inşa etmiştir. Roithamer'ın farkı bu içinde bulunduğu ölümcül saplantıyı fark edebilmesi olmuştur. Çünkü kendi ölümü ile ilgili olan salt dehşet verici bir gerçeği, soğukkanlılıkla karşılayan çok zeki bir insandır kendisi.

    Şundan da bahsetmek istiyorum ki, Bernhard, Roithamer aracılığıyla günümüz mimarisini ve inşaat bilimini bolca eleştiriyor. Günümüzde inşa edilen yapıların büyük bir çoğunluğu tamamen ekonomik kaygı güdülerek ortaya çıkmıştır aslında. Elbette ki ortada bir estetik ve sanat anlayışı vardır ama bu, eski çağlara nazaran neredeyse koca bir hiçtir. Başka bir deyişle estetik kaygı çok daha kısıtlıdır artık. Aslında bu kısıtlılık durumu da estetiği ve sanat anlayışını öldüren en büyük etmenlerdendir bana göre. Eski çağlarda yapıların inşa edilmesi çok daha zahmetli idi ama bu, inşaat ve mimari ile sanat yapılmasına engel olmuyordu. Ekonomik kaygılar sanat anlayışının önününe geçememişti ve ortaya olağanüstü, şahane yapılar çıkmıştı. İnşa edilecek bir yapı varsa eğer bir planlamada, öncelikli olan şey estetik kaygı ve sanat duygusu idi. Yapının liderliğini götüren kimseler estetik kaygı içerisinde oldukları için de ortaya günümüzde halen daha korunmakta olan mükemmel yapılar çıkıyordu. Çağımızda ise artık yapıların inşasında sanatın ve estetik kaygının tamamen ekonomik kısıtlılık içersinde sıkışıp kalmış olduğunu düşünüyorum. Roithamer'ın da tepkili olduğu şey bir nevi bu boğucu kısıtlılık idi. Bu yüzden de onun inşa etmek istediği koniye imkansız gözle bakılıyor, kendisi de inşaat çevreleri tarafından hiç sevilmiyordu.

    Saplantılı bir fikir insanın çıkış yollarını erkenden kapatır. Biz insanlar kendimize özgü çıkış yollarımız ile yaşarız. Her zaman en umutsuz anda bile bir çıkış noktası bulabilmemize dayalıdır yaşamamız. Aksi takdirde yaşam bizler için imkansız hale gelirdi. Herkesin kendi hayatında sarıldığı bazı olmazsa olmaz şeyler vardır. Ölüm zamanı gelinceye kadar biz çeşitli çıkış yollarına girer dururuz. Hayatsal akışın kendisi budur. Sevdiğimiz insan ölür, en azından onun anısını yaşatmak için ben yaşıyorum deriz, evimiz yanar, en azından bir işim var para kazanabilirim deriz, işimizden oluruz, yeni bir iş bulabilirim deriz. Bu gibi çıkış yolları tükendiğinde insan hayatının sonu da gelip çatmıştır. Biz insanlar günün birinde hiçbir çıkış yolu bulamamak için yaşıyoruz aslında. Ama insanlar bu çıkış yolu yoksunluğunu genellikle hep tam son zamanlar fark ederler. Ama Roithamer gibi insanlar kendi içinde bulunduğu durum kendi çıkış yollarını kapatmaya başlamışsa bunu da görüp kendini buna erkenden hazırlayabilir. Bu açıdan da onaylanamaz olan dehşet verici intihar kabul edilebilir bir gerçek haline gelir. Hem kendisi için hem de çevresindeki herkes için bu bir mutlak kabul edilebilirlik durumuna dönüşür. Bir anlamda da hayatları boyunca kabul edilmemişliklerin abidesi olan insanlar (Roithamer gibi) ölümü bu açıdan da bir kabul edilebilirlik olarak görürler. İntihar bir intikam olarak da planlanabilir buna göre.

    Koni zamanla Roithamer'ın da bir yaşam amacı haline gelir. Bir noktadan sonra intiharı yeni yeni görebilmeye, seçebilmeye başlar kendisi, tıpkı ufukta yeni görülen bir gemi gibi. Ve bu gerçeği kabullenmeye başlar. Kendisinin o zamana dek olan düşünce gelişiminin bir sonucu, bir ufuk noktası onun için artık inşa etmekte olduğu konidir. Koni kendi doğup büyüdüğü Altensam'dan ayrı düşünülemez çünkü fikir temelleri ilk olarak oraya dayanır. Bir çocuk ailesinden dışlanmış olarak büyür, gelişir, okur ve tüm bu düşünsel faaliyet bir sonuca bağlanır. Bu bağlamda bir fikri çıkaran şey ile ortaya çıkan şey ayrı olarak düşünülemezler. Bu yüzden de Roithamer koniyi hayatının amacı, hayatındaki düşünsel faaliyetin mutlak bir sonucu, sonu olarak görür. O son gelip çattığında koni inşa edilmiş, adına ithaf edinen kız kardeş geçirdiği şok sonucu yaşamını yitirmiş, Roithamer da fiziksel olarak varlığının sonuna gelmiştir. Kendisi de ben her şeyde özgürdüm ama şimdi koniyi inşa edenin kurbanıyım, diyor. Koniyi inşa ettiren şey var olmasından bu yana sürüp gelen düşünce faaliyetidir. Bu kaçınılmazdır. Roithamer gibi zeki insanların yaşamları, düşünsel faaliyetlerini en aktif biçimde sürdürmeye bağlıdır. Hani o öldüremez olan zihinsel çaba. İşte o başta bahsettiğimiz bir anlamda öldürülemez olan zihinsel varoluş bir insanın sonunu dahi getirebilir. Böylelikle insan kendi kendinin sonunu getirendir, tüm yolları aslında kendisi kapatandır. Fark etmese bile insan kendini adım adım ölüme hazırlar. Bunların hepsi aslında insan yaşamı için bir 'düzelti'dir. Kendi zihninin ölümsüzlüğü için bir düzelti; benliğin feda edilmesi.

    Biz bu düzelti ile varlığımızı sürdürür, zaman geçtikçe düzeltinin de düzeltisini yaparız kendimizce. Daha sonra da düzeltinin, düzeltisinin düzeltisini de belki de? Ama bu düzeltiler bizim hem yaşamımızı oluşturan hem de sonumuzu hazırlayan şeydir. Açgözlülükle para kazanırız, buna çaba gösteririz, ulaşamadığımız her şey bize ulaşılabilir gelir, zevk içinde yaşamımıza devam ederken ulaşılabilen şeylerin, fazla ulaşılmaları sebebiyle çıkış yollarımızı kapatmış olduğu gerçeğini fark edemeyiz. Bilgisel olarak açlığımızı ve tatminsizliğimizi artırırız, asıl bilgiye ulaşmanın imkansızlığını sonradan görürüz ve böylelikle de bir çıkış yolunu tıkamış oluruz. Bu bir anormallik değil, bu yaşamın kendisi! İster kabul edelim ister etmeyelim hayat bu çıkış yollarının hemen ya da zamanla tıkanmasından ibaret. Hayatın bize çarptığı tokatlar geçmişten kendimize çarptığımız tokatlardır. Bu düzelti tokatlarıdır bizi her defasında kendimize getiren. Bizi daha çok biz de yapabilir düzeltilerimiz, bizi bizim içimizde yok da edebilir. Biz asla en uç tutarlılıkla düşünemeyiz, bu kusur yüzünden çıkış yollarını tıkarız, farkına bile varmadan. Eğer tam tersi olsaydı, yani en uç tutarlılıkla düşünebiliyor olsaydık her şeyi çözmüş olurduk. Ama o zaman da insan olmamızın bir anlamı kalmazdı belki de. İnsanız, çünkü kusursuz değiliz. Düzeltilerimizle varız aslında biz, belki de bizi Roithamer gibi daha az düzgün yapan düzeltilerimizle. Parçalanmaya mahkum olan insan doğasının düzeltileri ile.

    Her zaman düşünmek, tam anlamıyla bir düşünce insanı olmak her zaman doğruyu söylemeyi zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Roithamer gibi bir düşünce insanının, kendisi hakkındaki gerçeği tam olarak bahsedememesi de sırf bu yüzden belki de. Kitap boyunca koni inşası, Roithamer'ın yaşamını koniye adaması -öyle ki kendisi bile eserin sonlarına doğru, her şey sonunda konidir, diyor- anlatılır, ama neden, yani neden koninin varoluşu vazgeçilmezdir, bu gibi can alan detaylar gölgede kalır. Koninin varoluş amacını, kız kardeşine yapmak istediği normal dışı bir bina olarak görür Roithamer. Ama asıl can alıcı noktaları, mesela koninin aslında kendisinin son ve en önemli düzeltisi olması gibi noktaları Roithamer'ın kendisi bile bilmiyordur artık. Çünkü hikayenin gidişatında koni fikri bir anda ortaya çıkar, sanki yıllarca üstünde çalışılan bir fikirmiş gibi de Roithamer'ın kendisi tarafından hemen kabul edilir. Ama Bernhard bizlere bu gölgede kalan detayları aydınlatan bir anlatım sunar. Böylelikle biz okurlar Roithamer'ı, kendisinin de farkında olmadığı perspektiflerden inceleme şansı buluruz. Belki de o gölgeleri en zeki insanlar bile göremezler, evet Roithamer zekiydi, kendi sonunu çok önceden görecek kadar, ama kendisi hakkında gölgede kalan gerçekleri görememesi onun bu detayları gözden kaçırması değildir, bu insanın doğasıdır. Doğruyu söyleme olanağının sıfıra inmesidir. Ve eserin sonunda Roithamer kendi asıl düzeltisine ulaşır. İntiharı için birçok anlam aranabilir, hayatı boyunca yaşadığı kabul edilmemişliğin bir intikamı denebilir, çıkış yolu bulamama hali de denebilir, ama bunlar kesin değildir. Tek söylenebilecek şey son ve en büyük düzeltinin ölüm olmasıdır. İnsanın kendine şekil verdiği, kendi düzeltisini yaptığı son şey ölümdür. O da kendi son düzeltisine kendisi karar vermiş ve intihar etmiştir. İnsan yaşamındaki her şey bir düzelti değil midir? Yaşamlarımızdaki zihinsel olarak değişimlerin tamamı düzeltilerdir. Ama asıl düzeltiyi hep erteleriz diyor Roithamer'ın kendi de. Birini kavrayamamak o kişinin düzeltisine şaşırmaktan ibarettir. Ve intihar bizim için en anlaşılmaz şey olduğu için başta da bahsettiğimiz gibi, intiharın anlaşılamaması gibi Roithamer'ın kendi de genel manada bir anlaşılmazlıktır. Bu yüzden intiharı seçmiş insanlar bizi genellikle şaşırtır, anlaşılamaz gelir. Ama şunu kesin olarak biliyoruz ki düzelti insan hayatının bir temelidir. Asıl düzelti de Roithamer'ın de bahsettiği gibi ölümdür, belki de intihardır. Kendi düzeltisi uğruna kendisinden vazgeçmiş olan bir insanın öyküsüdür Düzelti.

    Bernhard'ın bu sancılı zihinsel karmaşasının kendisi de bir düzeltiden ibarettir belki de? Düzelti'nin de hayatınızdaki düzeltilerden biri olmasına izin verin, pişman olmayacaksınız.