• 77 syf.
    ·1 günde
    Şeriati’nin okuduğum ikinci kitabıdır.
    "Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanımadan." Kitabın ilk kapağında bu cümleyi okuduğumda bir kaldım.. Gerçekten ömür geçiyor gerçekten kendimi tanıyor muyum, gerçekten ben kimim?
    Diye sordum kendi kendime ve merak ettim kitabı okumak istedim.
    Yazarın eserinde kullandığı dil okuyucuyla karşında bir şeyler anlatıyormuşçasına, sadece, akıcıdır. Güzel betimlemelerle ayrıntılı bir anlatımla okuyucunun kafasındaki tüm soru işaretlerine cevap veren ve soru işareti bırakmayan bir anlatıyla kaleme alınmıştır.
    Kitapla ilgili yaptığım araştırmada kitabın, yazarın Abadan Petrol Fakültesi Konferansı ve Sosyal Hizmetler Yüksek okulu Konferansı başta olmak üzere önceki konuşmalarından derlenerek kaleme alınmıştır. Bu sebeple eser okuyucuda seminer dinliyormuşçasına bir etki bırakmaktadır.
    Konusuna bakıldığında yazar öncelikle insan tanımını ele almış olup, insan kavramının ikiye ayrıldığını belirtmiş. biri beşer olan yani varoluşu diğer canlılarla bir olan ihtiyaçları olan ve herhangi bir çaba gerekmeden olması zorunlu olan bireydir. Bu birey fiziksel ihtiyaçları göz önüne alındığında dünyada ki herhangi bir varlıktan pek ayrılmaz ve her insan beşerdir.
    Diğer önemli kısıma geldiğimizde insan nedir açıklaması nedir sorusu karşımıza çıkar. Kuran da bile bir çok yerde insan denilirken çoğu zamanda beşer denilir.
    İnsan: sonradan insan niteliğini kazanan yani özü varlığından önce gelen ve o seviyeye ulaşmak için beşer kısmını geride bırakıp özüne uygun davrandığı sürece insan olan varlıktır.
    Kısaca insan durağan değil sürekli yenilenme güdüsüyle tasarlanmış bir üstün seviyeye ulaşmaya çalışan varlıktır. Ama bunu kısıtlayan sebepler vardır. Ali Şeriatı kitabından bu kısıtlamalara zindan demektedir.
    Bir insanı sınırlayan, insanlığından, yeteneğinden, gelişiminden, yaratıcılığından alıkoyan neydi, ne olabilirdi?
    İnsanın dört zindanı neydi sizce?
    Ali Şeriati bu dört zindanı şöyle açıklıyor:
    1- doğa/tabiat zindanı
    2- tarih zindanı
    3- toplum zindanı
    4- benlik/kendim zindanı

    İnsan bu zindanlardan sırasıyla mücadele ede ede kurtulur, o zaman hidayete erer.

    Tabiat zindanından insan alet yaparak, bilimsel buluşlar yaparak kurtulur.

    Tarih zindanından hakiki tarihi bularak ve tarihin yükünü bir yana bırakarak kurtulur.

    Toplum zindanından “aman el ne der” putunu yenerek kurtulur. En son put, en zorlu zindan ise beklenildiği gibi benlik/kendim zindanı olur.

    Benlik zindanı Bunun kurtuluşu pek mümkün görünmemekte yani insan diğer üç zindanından da kaçabilir bilim ve teknolojiyle ama "kendi" yani "Ben" zindanından kaçamaz,.Hayatın sizden ibaret olduğunu, kendini tanıma ve kendine yapılan yatırımın hayatı nasıl etkilediğini görüyorsunuz.

    İnsanın beni sınırsız arzuyla yani isteme güdüsüyle bezenmiştir ve imkanların artmasıyla isteklerin gerçekleşmesi sonucu insan bu zindana daha çok tutsak olur.

    Yazar, burda çok güzel bir noktaya değiniyor, insanı dördüncü zindandan sadece "Aşk"ın kurtarabileceğini söylüyor. İlahi, tasavvufi aşk değil direk başka bir insana olan aşktan söz ediyor.

    “Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı.”

    (Ali Şeriati)


    Çünkü; başka birisine duyulan aşk ona karşılık beklemeden yani çıkarı olmadan bir yaptırım gücüne sahip oluyor. Kişi gerçekten karşısındakini seviyorsa ana aşıksa kendini aşar ve yaptırımları sadece bir karşılık beklemeden sevdiği insan için olur. Bu da "Ben" duygusunun temellerini sarsar ve kendinden başkalarını da düşünmene sebep olur.

    Bir insan benliğinin yükünden, kendinden kurtulmak için ne yapmalıdır ki?

    Kendini yenmek için neyin varsa bir akarsuya atacaksın, kendini yenmek için neye değer veriyorsan kucaklayıp bir yangına savuracaksın.

    Herkesin kendi İsmail’ini bulması ve yenmesi dileğiyle…
  • 159 syf.
    ·9/10
    Dua
    Bu kitap Ali Şeriati'nin okuduğum ilk kitabıydı ve iyi ki bu kitapla tanımışım kendisini çünkü fikir dünyasını tanımamda bana yardımcı olan bir kitaptı. Kitapta ilgimi çeken noktalardan biri Alexis Carrel'in dua isimli yazısının yer almasıydı. Ufkumu gerçekten açan bir metindi. Birde Alexis Carrel' ın aslında cerrah olması, duaya klinik araştırmalar yoluyla hastaları ve kendi kişisel tecrübeleriyle yaklaşması gerçekten ilgimi çekti. Ali Şeriati duadan bahsederken üzerinde durduğu önemli kavramlar vardı. Bunlardan benim en ilgimi çeken insanın dört zindanından olan benlik(nefs) zindanı... İnsanın bu zindandan aşkla kurtulabileceğini söyler Ali Şeriati ve ekler aşkın devrimci darbesinden, yürek yangınıyla ibadet etmekten, aşıkane bir isteyişten, yani duadan başka bir şeyle oradan kurtuluş yolu bulamaz.
  • 77 syf.
    ·Puan vermedi
    Sosyolojide dahi söylendiği üzere toplum insana sadece dil, din, ahlak, toplumsal ilişkiler, adap, örf ve adetleri vermiyor, ayrıca biyoloji, psikoloji ve fizyolojimizin parçası olduğunu düşündüğümüz özellikleri de veriyor.

    İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati
  • 400 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Şeriati'nin konferanslarından derlenmiş olan 'Kendisi Olmayan İnsan' adlı kitap 'İnsanın Dört Zindanı' alt başlığı ile bize kitabın insan üzerine kurulu olduğunu açıkça belirtiyor.

    Kitap özellikle öze dönüşün ve kendini tanımanın gerekliliği konularını vurguluyor. Şeriati, bugün modern yaşam adı verilen, tüketimin dayatıldığı ve özgürlüğümüzü kendi irademiz ile makinizme teslim etme tuğlalarından yapılmış olan bir binayı parçalara ayırıyor ve günden güne amaç olduğu unutulan insanı, parçaların arasına, olması gerektiği yere tekrar cesur bir dille yerleştirip binayı yeniden inşa ediyor.
    Şeriati hem soruyor, hem cevap veriyor. Sadece sorunu söylemiyor, derin felsefi muhabbetlere davet ediyor. Ezberleri bozacak nitelikte olan kitap İnsan'ın ne olduğunu, yerini, kıymetini örnekleriyle açıklıyor.

    Yakın çağın en önemli fikir insanlarından biri olduğunu düşündüğüm Şeriati fikirleriyle, İslam ve Batı medeniyetlerini yakından tanımış olmasıyla, geleneksel düşünceleri bir kenara bırakıp özgün bir bakış açısıyla bizlere seslenmektedir. Şeriati, döneminde fikirleri yüzünden dışlanmış ve inandığı doğrular uğruna şehit edilmiştir. Allah rahmet eylesin.
  • 207 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    240 sayfadan oluşan " Leylim Leylim" 1954-1959 yılları arasında Ahmed Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplarını ve 1977'deki son bir mektubunu içerir. Ahmed Arif'in samimi bir dille yansıttığı, yer yer argo sözcükler kullandığı yahut yazım hataları yaptığı bu mektuplar, şairin "karşılıksız aşk" duygularını, sevgisini, sitemlerini, dostluğunu yansıtmakla birlikte, döneminin entelektüel ortamını, yazına, dergilere perspektiflerini, bulunduğu koşulları; siyasi baskıyı, sürgün yıllarını da anlatarak Ahmed Arif'i daha bir yakından tanımımızı sağlar.
    Kitap, yalnızca Ahmed Arif'in mektuplarının derlemesini içerdiği için, Erbil'in cevapları bulunmadığı için ne yazık ki okuyucu aralarındaki dostluğu tam manasıyla kavramakta güçlük çekebilir. Bu mektupların yayınlanması, edebiyat dünyamızda önemli bir şairin "büyük bir yazın tarihi boşluğu" oluşturmasını engelleyerek Ahmed Arif'in şahsiyetini, haksızlığa direnen tutumunu, dayandığı sürgünü ve mesafeler içerisinde dahi dinç tuttuğu aşkını anlamamız için katkıdır şüphesiz.

    "Şu anda yapayalnız bir deniz dalgasının üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte." (sf.106)

    Şahsi mektupların yayınlanmasının etik olup olmayacağı hususunda düşünmemek de elde değil. Bu yüzden Leylim Leylim önsözünden bazı kesitleri almayı uygun görüyorum.

    "Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arifin, aydın olarak yaşadığı acılar (“Türk Siyasi Tarihi’nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!”; s.l37’deki mektubundan) onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arifin yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”.Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı. Eksiksiz bir yayın yapabilmek amacıyla Ahmed Arif’in ailesiyle görüşüldüğünü yukarıda belirtmiştim. Ne yazık ki Leylâ Hanım’ın mektupları bulunamadı."

    1990 yılında Refik Durbaş'ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşide Ahmed Arif edebiyatçıların mektuplarının yayınlanmasıyla ilgili şunları söylemiş:

    "Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.”

    Bu bağlamda Arif'in mektuplarının günümüze ulaşmasında yarar görüyorum. Erbil, ölümüne yakın bir dönemde, kitaplaştırma işleminin ne kadar hızlanmasını istediyse de, ne yazık ki, Leylim Leylim'in basıldığını göremeden hayata gözlerini yumdu.

    İçerik ve tarihsel yönden yeterince bilgi verdiğimi düşünerek, biraz da Ahmed Arif'in aşkıncı tutumuna değinmek istiyorum. Daha önce okuduğum kitaplar, şiirler... Hiçbiri bende bu kadar samimi duygular yaratmadı. Muhtemelen hepsi kendi çapında bir sanat eseri, duyguların ürünü, dışavurumu bağlamında değerlidir, yalnız Ahmed Arif gibi yüreğindekini kaleme aktarmakta, hem de yalın bir dille duygulanımını bize geçirmekte usta değildir. Şahsi görüşüm...

    Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?.."

    "To be or not to be" değil.
      "Cogito ergo sum" hiç değil...
       Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
       Durdurulmaz çığı
       Sonsuz akımı.

      İçmek,
       Gözlerinde içmek ayışığını.
       Varmak,
       Gözlerinde varmak can tılsımına.
       Gözlerin hani?

    Bir daha hangi ana doğurur böyle şairleri?
    "Bir daha hangi ana doğurur bizi?"...

    Ahmed Arif'in yüksek duygulanımının sağlıksız olduğunu kanısındayım fakat böyle ürünlerle karşılaştığım için de ayrı bir kıvanç içerisindeyim. Ahmed Arif, Leyla'yı salt bir kadını arzular gibi değil, bir sevgili, bir dost, aynı zamanda bir kardeş sıcaklığı ile sevdiğini belirtiyor. Öyle ki, Leyla Hanım evlediğinde dahi, bu durum mektuplarına bir mesafe girmesine sebep olmuyor. Perspektifinin dostlukta daha baskın olmasına sebep oluyor yalnızca.

    " Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."

    Ahmed Arif'in bu sağlıksız tutumunu mektuplarından birkaç alıntı ile tasdiklemek istiyorum.

    "İncil gibi, Tevrat gibisin Leylim. Hilesiz, arık ve duru. Cihanda hiçbir kimse, dostunu, kardeşini, sevgilisini -acısını, ülküsünü, eğilimini, benim seni sevdiğim gibi sevememiştir. Sen aklıma gelende başım dönüyor. Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. Namussuzluk, o.....döllüğü olamaz. Hepsinin hakkından gelirim. Ölsem bile, mutlu ve yiğitçe olur bu iş... Şaşkınım, beni böyle yarattığın için sana nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum Leylâ. Kölen olmak ne büyüklükmüş meğer! Başın için, bir daha yaratılması imkânsız gözlerin için, bana rahat, bana anlaşılır bir mektup. Delinim. Ayrılık korkunç."

    "Yokum. Varsam, sensin ya da... Hiçbir kararım yok. Düşünlerim, duyularım önünde bir barikatsın ki, hiç âmân vermez. Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki? Örneğin boğazımdaki lokmada, yudumladığım suda, arşınladığım kaldırımdasın."

    "Seni anlatabilmek... Kime ama? Bu bok düzenin, bu dört boyut zindanın, kâinat, sonsuzluk fâlan dedikleri bu ölümlü şakalar kaos’unun nesine, neresine anlatmak?"

    Böylesine bir bağlanma, kişi üzerinden kendini buluşun fakat olumlu sonuçlanamaması, Hegel'in köle- efendi diyalektiğini aklıma getirdi.

    "Hegel, bireyin kendi bilinci anlamında kullandığı özbilinç kavramı ile ilgili, tanınma zorunluluğu ve bağımlılık olarak tanımladığı iki önemli özellikten söz etmiştir; bilinç varolduğunu bilir, ancak bu biliş bir gerçeklik kazanmamıştır. Kendisinden emin olabilmesi için öteki bilinçlerin de işin içine girdiği bir dizge (sistem) içinde, kendi koordinatlarını belirlediği bir gerçekliği oluşturması gerekmektedir. Bu noktada bilincimizin en önemli önceliği, kendisi gibi olan bir başka bilinçte kendisinin nasıl algılandığını bilmek durumuna gelir. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkimizde ötekine, onun özbilinci nedir acaba diyerek bakmayız, o bizi nasıl görüyor diye bakarız. Bu bakış, bilincin kendisini tanıması için zorunlu bir aşamadır, aksi halde bilincin kendisini tanıyabileceği başka bir yol söz konusu değildir. Bu durum bilinçlerin bağımlılığını da yaratır.
    Tanınma zorunluluğu ve bağımlılık, bilincin öteki bilinçle(rle) bir tür alma verme oyunu oynamaya başlamasına neden olur. Bilincimiz önce kendisini öteki bilince verir, ancak verdiği şeyi yeniden kendisine geri almak zorundadır, ötekinde kalan bilinç kendisini tanıyamaz, bu yansıma zorunludur. Böylelikle bu oyun, bilincin kendisini önce öteki haline getirdiği, sonra da ötekini ortadan kaldırarak kendisine özdeş hale geldiği sürekli bir alışveriş sürecine dönüşür. Bilinç, ötekinin zihnine göndermiş olduğu, bu nedenle de başka bir bilinçte var olan kendisinin artık özsel olmadığını bilir. Bu nedenle de, özne olarak kendinden emin olabilmesi için, bu nesnel durumu, başkasına ait olan bu özsel olmayan nesnenin başkalığını ortadan kaldırmalı, yani varlığının hiçbir dışvarlığa bağlı olmadığını, yani yaşama bağlı olmadığını görmelidir. Çünkü yaşam, birey için bir nesne biçiminde varolmak demektir, bilincin kendi kendine kendisini tanıdığı biçime yaşamın içinde yer yoktur. Yaşam içinde bilincin her ötekileşmesi, bilincin kendisini kendisi olarak tanıyabilmesi için gerekli olan dizgenin kurulması için zorunludur ancak, bir yandan da ortadan kaldırılması gereken bir nesne yaratır. Özbilinç bu oyunda, ötekileşme ve özdeşleşme biçimindeki iki ucun arasında bulunan oyun kurucudur. Hegel, bu oyunu oyunun içindeki her bilincin kendisi için, kendi adına oynaması gerektiğini belirtir. Bilinçler karşılıklı olarak kendilerini birbirlerine vermeli, sonra da ötekinin kendisini geri almasına izin vermelidirler. Tüm bilinçler karşılıklı olarak birbirlerini tanıyarak kendilerini tanımaktadırlar. Bu durum her bilinç için bir tanıyan ve tanınan ikileşmesinin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ikileşme ve bağımlılık durumu bilinç için çok huzursuz edici bir sıkıntı kaynağı olur. Bilinç başkasına bağımlı olmadan, tek bir bütünlük olarak
    kendisinden emin olmak ister. Bilinç, bağımsız ve tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olduğu kesin bir huzur noktasına ulaşma arayışının içindedir." (Düşünbil)

    Demem o ki, Ahmed Arif, verdiği bilinci geri alma noktasında noksandır ve bu yüzden kendisini tanımaktan uzaklaşarak aşkıncı bir tutum izlemeye yönelmiştir bilinçsizce. Hayatının sonraki döneminde, şairin bir başkası ile yaptığı evlilikle ve çocuk sahibi olmasıyla bu durumu aştığını görebiliyoruz. Lakin zamanında yaşadığı bu tutum, biz okuyucular adına yararlı eserleri meydana getirmiştir ki bu eserlere ne kadar sağlıksız desem de bir o kadar estetik ve çekici buluyorum. Böyle buluşumun sebebi ise eserleri içselleştirebilmem. Birçok insanın da hayatında bir kere bile olsun böyle bir dönemden geçtiğini varsıyorum ki bundandır da şairin böyle tutuluşu...

    Ahmed Arif anısına...
    21.04.2019
  • 77 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İnsan yaşadığı sürece, bütün düşünürlerin düşüncelerini, kendince bir cevaba ulaşana değin, meşgul edecektir.
    İnsanın dört zindanı insanı anlamaya, oluşumuna ışık tutan bir yaklaşım olmuş.

    Birinci çerçeve coğrafya ile oluşuyor ve o coğrafyaya göre şekilleniyor, kişiliği buna göre gelişiyor. Duyguları sevdiği şeyler mesleği.. Deniz kenarında yaşayan biri iyi bir balıkçı yüzücü, kutuplara yakın bölgede yaşayan biri soğuğa dayanıklı, iyi bir kayakçı vs gibi

    ikinci çerçeve Tarih, doğduğumuz yeri seçemediğimiz gibi birbiri ardına eklenen, halkaların bir sonucu da bizim içerisinde bulunduğumuz çağ oluyor ve bir nevi bizden öncekilerin yaşamlarının sonucunu yaşayıp bizden sonrakilere de bir tür sonuç bırakarak bu dünyayı terk ediyoruz.

    üçüncü çerçevede karşımıza toplum çıkıyor. Yani bu kısım bir nevi coğrafyaya da bağlı olarak, içerisinde bulunduğumuz toplumun yaşamı doğrultusunda beğenilerimiz zevklerimiz, hassasiyetlerimiz gelişiyor.

    Son çerçeve ise insanın kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Suistimali, insanları sömürüyü öncelikle kendini düşünmeyi aşıp, ikinci olarak mantıklı bir ilişki çerçevesinde, iyiysek bize de iyi davranılacağı düşüncesi gibi, güvenilir olmanın yine kişiye kazanç sağlayacağı düşünceyi ve kişinin arzularını aşarak, beklentisiz bir şekilde yaşamını devam ettirebilmesine bağlıyor.

    Önce insanı anlayıp sonra da reçeteyi oluşturmak adına, okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitap daha..
  • 80 syf.
    İnsanın insanı anlamasındaki 4 zindan yani 4 engel. İnsanlığın var oluşuyla birlikte ''İnsan'' bilmecesi başlar. Ali Şeriati bu bilmecelerin günümüzdeki normlarını çok güzel ve sade bir dille insanı dile ve yaşamı açıklamaya çalışan -Maddecilik, Historizm, Naturalizm, Sosyalizm- Akımları üzerinden insanı anlamanın eksik noktasını dile getiriyor: İnsanı anlamak için insana bakmak gerek. Özellikle güncel felsefi akımlar insan dışındaki her şey üzerine yoğunlaşıyor. Bu bazen madde bazen doğa bazense toplum oluyor. Yazar bizlere bu eserinde insanı anlamak için insana bakmak gerektiğini güzel örneklerle anlatıyor.