• - Batının maddeci toplum düzeni, erkek-kadın ilişkilerinde bir eşitlik hastalığına tutularak, en sonunda erkek denen varlığın bütün özelliklerini yok etmiştir. Dolayısıyla Batı kadına özgürlük savaşı veriyorum derken, hem erkeğinden olmuş, hem de, kadın sadece cinsi ihtiyaçları karşılayan bir seks aracına dönmüştür.
    Bu sebeple Batı kadınlarının dramı korkunçtur. Çünkü her hususta eşitlik istemesi, kadınlık özelliklerinin tümünü yitirmesine yol açmış; erkekten beklediği şefkat, sevgi ve saygıyı artık bulamaz hale gelmiştir. Oysa kadın ruhu doğal olarak, bu üç faktöre de şiddetle muhtaçtır.
    Gerçi kadının toplum hayatında erkeğinin yanında yer alması, hayat mücadelesini muhakkak ki daha güçlü kılar. Zaten bu mücadeleye ortak olmak, kadının hem hakkı, hem de görevidir. Üstelik, çağdaş hukuk anlayışı içinde kadının hak ve özgürlüğünün hiç bir şekilde kısıtlanmaması düşünce ve görüşüne, her uygar insanın canı gönülden katılacağı gibi, bu soylu düşüncenin karşısında herkes saygıyla eğilir.
    Ancak, hak, hukuk ve hürriyet derken, kadının dişilik ve eşlik yeteneğinden büsbütün vazgeçmeye zorlamak, tek kelimeyle cinayettir. Kadının hayat mücadelesinde erkeğinin yanında yer alması, ona hiç bir zaman dişiliğini unutturmamalıdır. İster ev hanımı olsun, ister çalışsın, her toplumda kadından istenen görev; erkeğine kadınca davranmak, gereken saygıyı esirgememektir. Oysa, Batı eşitlik konusunda öylesine aşırı gitmiştir ki , bir kadın erkeğine hizmet ederken; şahsının uşak yerine konduğu hastalığına ve kuruntusuna kapılmaktadır. Evet Batı kadını bu saçma inanca kapılmış, daha doğrusu zorlanmış ve sonunda gerçek hayatın kutsal duygularından yoksun kalmıştır. Kadının erkek gibi giyinmesi, erkekçe tavırları, karşı cinsi hiç de memnun bırakmamış, erkekte özellikle tiksinti yaratmıştır. Batılı erkek, günümüzün kadınını sadece seksi açıdan değerlendirmekte ve ancak hayvani duygularını doyurmak için ona sokulmaktadır. Konunun gerçek yanı budur ve bu durum Batılı kadını, doğulu erkeklere itmektedi . Gerçi Batı'nın bu maddeci ruhu, Doğu ülkelerini de az çok etkilemektedir. Ancak şu var ki, Doğu erkeği kısmende olsa üstünlük vasıflarını henüz korumaktadır.
    Zira, Doğulu kadın zarafet ve inceliğini koruyarak, kadınlık özelliklerinin gerçek değerini bilmektedir. Bu sebeple Doğulu erkeğin şövalyelik ruhunun devamında onun büyük ölçüde katkısı olmaktadır. Erkek evinde ve sokakta geleneksel üstünlüğünü sürdürebilmektedir.
    Batılı kadın erkekte şu üç özelliği arar: Heyecanlı bir ruh yapısı, cömertlik ve eşine değer verip onu kıskanmak. Bu özellikler Doğulu erkekte fazlasıyla vardır. Dolayısıyla Doğulu erkekler, Batılı kadınlar tarafından büyük bir ilgi görmektedir. Ancak şu noktayı da belirtmekte yarar vardır ki, Doğu erkeği özellikle bu hususa dikkat etmelidir. Batı kadını maddeci bir zihniyetle kadınlık özelliklerini yitirmiş ve korkunç bir ruhi bunalım içindedir. O öyle bir hale gelmiştir ki; dişi bir örümceğin erkeğini en zevkli anında öldürmesi gibi, erkeğini yiyen bir yaratık durumundadır. Doğu kadının romantizmini, sevgisini, kutsi bağlılığını, Batılı kadınlarda aramak çılgınlık olur. Doğu erkeği Batılı kadının ruhsuz kişiliğinde hayvani hisleri dışında hiç bir şey bulamaz. Şu halde, Doğu'nun manevi anlamdaki geleneksel aile terbiyesinin değer ve hikmetini çok iyi bilmek ve onu Batı'nın maddeci ruhundan her an uzak tutmak gereklidir. Unutulmamalıdır ki, en büyük öğretmen doğadır. Doğulu insan ise, doğa yasasına önemle saygı duyar. Erkek-kadın ilişkilerini bu yasaya göre düzenlemiş olan Doğu insanı bu hususta pek yeteneklidir ve maddeci bir ruh yapısının toplumlar için nasıl bir tehlike olduğunu çok iyi bilir. Uzak Doğu'da ise,bu mesleği en iyi şekilde kavramış olanlar Japonlar'dır. Onlar; erkek neslinin kendine özgü özelliklerini yitirdiği an, halkın nasıl bir uçuruma doğru sürüklendiğini en iyi şekilde bilmektedirler.
    Japon milleti, erkeğinin doğal olarak üstün meziyetleri olmasına rağmen, pek hassas bir ruh yapısına sahip olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bilirler ki; ilgi , saygı ve sevgi görmek, her erkeğin gururunu okşadığı gibi, aynı zamanda onu hayat mücadelesinde daha kuvvetli kılar ve her erkek için ruhi açıdan bu büyük bir ihtiyaçtır. Ne var ki, erkek ilgiyi doğrudan kadından bekler ve böyle bir kadına sahip olmayan erkek, sahip olan erkek kadar hayatta başarılı olamaz. İşte, toplum hayatında kadının önemi ve değeri bu noktada başlar.Şöyle ki; evli bir kadın, erkeğine sadece sadakat göstermekle onu doyurmuş sayılmaz. Daha önce de belirtildiği gibi, erkek, kadından sevgi, saygı ve ilgi bekler. Mesela; kadın erkeğinin her istediğini candan bir içtenlikle yapmalı ve kocasından memnun olduğunu hissettirmelidir. Erkeğin işine karşı ilgi duymalı ve az da olsa başarılarını içtenlikle övmelidir. Erkek akşam evine geldiği zaman yorgun bir kadınla değil, canlı neşeli bir kadınla karşılaşmalıdır. Her evli kadın, kocasına ve çocuklarına olan bağlılığı, bir görev olarak değil, hayatın bir parçası olarak kabullenmelidir. Sıraladığım bu dört maddeye daha birçokları eklenebilir. Ancak, bu dördü kurulacak olan her yuvanın temelidir ve bunlardan birinin eksikliği, kurulan yuvayı devamlı olarak huzursuz kılar. Şurası bir gerçektir ki; yasal olmayan bir hayat yaşayan birçok erkek, bu gibi eksiklikler yüzünden yuvasına sırtını dönerek sapık yollara sürüklenmiştir. Çünkü, eşinde aradığını bulamamanın bunalımı onu elinde olmayarak ikinci bir kadına sürükler. Sabır ve olgunluk ise, hemen her kula nasip olmayan pek değerli bir meziyettir. Batılı kadın, eşinden aşırı denecek kadar bir incelik bekler ve kendisine gayet kibar davranmasını arzular. İlk bakışta çok masum görülen bu istek, aslında devamlı olduğu zaman erkekten çok şey alıp götürür. Erkeğin arada bir sert çıkışlar yapması, kadın tarafından hoş karşılanmalıdır. Zira, üstünlük içgüdüsü, erkek neslinde doğaldır ve aşırı olmaması şartıyla arada bir Kazaklık gösterisinde bulunması erkeğin deşarj olmasını sağlar. Böyle bir davranışa hemen sert tepki gösteren kadın en yanlış hareketi yapmış olur. Çünkü böyle bir tepkiyle karşılaşan erkek, ya karısından büsbütün uzaklaşır veya zamanla işe yaramaz bir sünepeye döner. Eşi tarafından ruhen doğrulanmayan erkeklerin bir çoğu, ya pek kaba bir hale gelmiş veya bütünüyle pasif ve pısırık olmuştur ki, her iki halde de onu bu duruma düşüren tek kelimeyle maddeci düzenin meydana getirdiği ruhsuz kadın tipidir.
    Görülüyor ki, aile ocağının sağlam temeller üzerinde kurulması ve devamının sağlanmasında, kadın rolü hem ağır, hem de çok önemlidir. Dolayısıyla kadın bu kutsal görevi kusursuz olarak yerine getirebilmek için iyi bir eğitimden geçmelidir. Erkek üstünlüğünü özellikle esas almış olan Japonlar bu konuyu en ayrıntılı şekilde ele almış ve Japon kadını ona göre eğitilmiştir. Geyşalar ise, Japon toplum yapısının bu açıdan en enteresan ve en tipik örneğidir. Gerçi her kadından Geyşa olması beklenemez. Zaten Japonlara has bir meziyettir. Ancak kadınların sembolik bir örneği olan Geyşalar'dan pek güzel ilham alınabilir. Nitekim Japon kadını her işte çalışmasına ve Batılı hemcinslerinden geri kalmamasına rağmen, evlilik konusunda Geyşalar örnek alınır. Batı uygarlığının özgürlükçü (!) kadını, istediği kadar eşit haklar peşinde koşsun, şurası bir gerçektir ki; Batı erkeği artık onu beğenmemekte ve Doğulu kadınlara gıpta ile bakmaktadır.
    Geyşa, Japonca'da ''Sanat İnsanı'' anlamına gelir. Gerçekten Geyşalar sıfatlarına layık olarak, Japon toplumunun incelik ve neşe kaynağıdır. Geyşa yöntemi, Japonlara özgü bir yöntemdir. Dünyanın hiçbir ülkesinde onların benzerlerine dahi rastlanılmaz.
  • 272 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kendinize bir yolculuk yapacaksınız. Seni sen yapan sadece 1400 gramlık et parçası mı? Tam olarak bilinmediğini göreceksin. Kim olduğunu, kendi gerçekliğini, kontrolün sende olup olmadığını, kararlarını nasıl aldığını, bilinçli varlığına ihtiyaç duyup duymadığını ve gelecekte ne olabileceğin gibi sorulara bir parça cevap bulacaksın.

    Hayvanlar aleminin en büyük avantajı gibi görünen doğuştan programlanmış beyin ile kazandıkları özgürklük, yaşam alanlarını sınırlamasına sebep olur. Programlanmış bir beyinle doğma kaderi belirli bir bölge yada ekoloji koşullarında yaşamı zorunlu kılarken, sürekli gelişen ve değişen beyni ile insanın yaşamadığı ekoloji yoktur. Bunuda beyin yapısına borçlu. İlginç bilgilerde var.

    Dışarıya fiziksel herhangi bir erişimi olmayan beynin, bilgiyi duyu organları ile alıyor ve işliyor. Beynin üçte biri gözden gelen verileri işliyor. Görüntü işleme beyin içinde zor, zahmetli ve maliyetli. Bu nedenle koşu yarışlarında silahla start veriliyor. Görüntüye 190 ms, sese ise 160 milisaniyede tepki veriyoruz. Unutmayın aldığımız kalorilerin yüzde 20'si beyin tarafından kullanılıyor. Gözlerinizi yormayın. Kitap okumayın :)

    İlgi çekici konulardan bir tanesi de bilinciniz. Bilinçli siz ve bilinç dışı siz arasındaki farkın işlendiği bölümü dikkatle okuyun. Bilinçli haliniz, bilinç dışı halinizin yanında gezinen bir yolcu gibi. Bilinç dışı hal herşeyi daha iyi yapan herşeyi önceden düşünen ve tasarlayan tarafınız. Çoğu zamanda kavga ediyorlar. Aklınıza gelen süper fikirler bilinç dışı halinizi uzun süredir üzerinde çalışıp bilinçli benliğimizi sunduğu bir fikir olabilir. Siz siz misiniz? Bu fikrin babası da Freud :)

    Bilinçli zihnin buzdağının görünen kısmı olduğunu düşünün. Uzakta ama çok yakın olan bilinç dışı halinizi keşfedin.

    Beyin sürekli çatışma halinde. Fikirler savaşı var. Bunu anlamak için "yabancı el sendromunu" araştırın lütfen.

    Kitap çok zengin. Çok detay var. Ez cümle beynin temel görevi öngörüler de bulunmak. Bunun için de deneyimlerinizden ve okumalarınızdan yola çıkarak bilgi toplamaya çalışıyor. Beyninize daha doğrusu bilinç dışı halinize yardımcı olun. Oda size doğruları göstersin.

    Her beynin doğrusu kendinedir diyelim
    https://liamsisara.blogspot.com
    Bu arada kitabın belgeseli de var. 5 bölüm
    ilki aşağıdaki linkte
    https://www.youtube.com/watch?v=MBfEmUUUQNY

    #okuduğunkitabıpaylaş

    #bilgiylekalın

    #arasınkitaplığı
  • Doğanın onurunu kırmak imkânsızlığı bana kalırsa insanın en büyük saldırganlığıdır! diye inler Sade. Eğer kozunu sadece suçun şeytansı dehşeti üstünde oynasaydı Sade'ın kurmaya çalıştığı ahlak büyük bir başarısızlıkla sonuçlanırdı; ne var ki böyle bir başarısızlığı bir yerde üstlenmesini de başka bir savaşı kazanmak amacıyla yaptığını unutmamalıyız. Suçun iyi olduğuna ilişkin büyük bir inanç besliyordu.
  • SEFİLLER & NOTRE DAME'IN KAMBURU, & DENİZ İŞÇİLERİ, & BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ''
    İnsanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunan Romantizm akımının öncülerinden olan Victor Hugo sınırsız ilham kaynağıyla başıboş duyguları ve hayalleri dizginlenemez bir coşkunlukla; sanatı merkeze oturtarak, dramın hüznünde, betimlenmelerin yoğunluğuyla, halkın konuşma dilini esas alarak yazdığı üçlemesi insanın esas mücadelesi olan toplum,din ve doga ve ölüm meselelerini psikolojik analizlerle kaleme almıştır. Sefiller kitabında toplumu, Nötre Dame’ın Kamburu kitabında dini, Deniz İşçileri kitabında doğayı, Bir İdam Mahkumunun Son Günü'nde ölümü işlemiştir. Konularını kök salan ağacın dallarının kimi zaman meyvelerle dolması, zamanla yapraklarını dökmesi, 4 mevsim misali zamandan mekandan etkilenip değişmesi gibi detaylıca tasvir etmiştir. Bazen dehizlere bazen de apakuruya yönelmiştir.
    *************
    SEFİLLER
    Victor Hugo’nun, özgün adı ile Les Misérables olan romantizm akımının tesirinde yazdığı 1862 basımlı Sefiller kitabı Fransız İhtilali sonrasındaki Fransa’nın karanlık günlerini anlatan bir dönem romanıdır. Roman, Hugo’un yaşadığı çağın ve günlerin zamanında geçer. 1930’lu yıllardaki Fransa’nın toplumsal sorunlarını, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramları siyasi ve sosyolojik içerikle ele alırken, Paris halkının hayatını, Paris’in arka sokaklarında çırpınan, batağa sürüklenen kiminin bu çamurun içinden çıkmak için verilen soluksuz mücadeleyi anlatır.
    Bir kürek mahkumunun yaşama tutunma çabası, kötülüğü ruhundan atıp erdemli bir adam olabilme savaşı; hayatına yön vermesini sağlayan insanlarla ilişkilerini ve onların aşk, sevgi, nefret, kin, menfaat, imtikam gibi insani duygularıyla biçimlenmesini Sefilliğin en dip köşesine değinerek anlatır.
    *******
    NOTRE DAME’IN KAMBURU
    19. yy başlarında Notre Dame Katedrali'nin bakımsızlığından dolayı yıktırmak isteyen şehir planlamacılarına karşı halkın ilgisini buraya çekmek ve katedralin yenilenmesini sağlamak için Notre Dame'ın Kamburu, Victor Hugo tarafından yazılan, Fransız İhtilali sonrası Fransa’nın karanlık günlerini anlatan 1831 yılında yayınlanan bir romandır. Roman İnsanların gözünde bir yaratık olarak tanımlanan, çirkin, kambur, engelli bir kilise zangocu ile Fransa’nın dini lideri kilise papazının güzeller güzeli bir çingene kızına aşklarını , bu aşkın neticesinde Zangoç ile Papaz’ın ruhlarında oluşan ikilemeleri anlatır. İnsanların hayatında kaderin önemini, dinin, iç ve dış güzelliğin, çirkinliğin, yoksulluğun, bilginin ve cehaletin, batıl inançların etkilerini romantizm etkisiyle kaleme alınmıştır. Kitapdaki diğer bir önemli detaysa; eğitimin, okumanın yoksullukla engellenemeyeceği hususudur. Kimsesiz, fakir biri de eğer içinde varsa bir şekilde öğrenmenin yolunu bulabileceğini, açlığın ve sefaletin buna engel olamayacağını vurgular.
    *******
    DENİZ İŞÇİLERİ
    Özgün adı ile “Les Travailleurs de la mer “ olan Deniz İşçileri, Fransız yazar Victor Hugo'nun 1866 yılında yayımlanan romanıdır. İnsanı, hayatı boyunca hem iyi hem kötü sonuçlara götüren sürekli bir savaş halinde olduğu "din, toplum ve tabiat" kavramlarını, insanın kalbiyle de şekillendiren serüvenini konu ettiği Hugo'nun üçlemesinin doğa basamağı olan Deniz İşçileri yazarın sürgün ve sonrasında devam ettirdiği gönüllü sürgün zamanında yazdığı başyapıyıdır. Romanda; görüntüsü kaba, saba, toplumdan dışlandığı için yabani olan ama iyi niyetini kaybetmeyen, tertemiz bir kişiliğe sahip olan aynı zamanda güçlü, kararlı, iradeli bir adamın karşılıksız aşkı ve büyük cesaretiyle verdiği mücadeleleri ve fedakârlığını işlenmiştir. Doğa şartlarını tüm teferruatıyla tasvir ederken, insanların gücünü, zaafını, fiziksel ve ruhsal yapılarını, iyi ve kötü taraflarını, ikiyüzlülük ve doğruluk aşamalarını ustalıkla yansıtmıştır.
    ***********
    BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ
    Victor Hugo’nun Paris’teki ünlü Greve Meydanı’nda gerçekleştirilen bir idama tanıklık etmesi sonrasında 1829 yılında kaleme aldığı ‘’Bir İdam Mahkumunun Son Günü’’ 19. yüzyıl Fransa’sını gerçekçi bir biçimde ele almasıyla hem tarihi hem siyasi hem sosyolojik bir kaynak olarak değerlendirilir.
    Eser, İdamı bekleyen bir adamın dilinden yazılmış bir günce niteliğindedir. Ölüm korkusu ve merhamet duygularını, hayatının sonuna yaklaşan bir insanın ruh halindeki değişimleri, gelgitleri başarılı bir şekilde ortaya koymasıyla psikolojik bir roman olma özelliği de taşır.
    Hapsedilmeden önceki yaşamına yabancılaşan, hayatını bağladığı insanların da ona yabancılaştığını fark eden mahkumun duygu ve düşünceleri pişmanlıkları konu edilir. Son ana kadar devam eden puslu bir umut ve bu umudun içine hapsolup sık aralıklarla ayyuka çıkan şiddettli bir korku mevcuttur, bir diğer çarpıcı husus ise mahkumun son kertede insanlar hakkındaki düşünceleri belirtilir. Victor Hugo insan hayatının son aşaması olan ölüm öncesi yaşanan ikilemleri, pişmanlıkları, huzursuzlukları, geride kalan boşlukları ve eksiklikleri tüm çıplaklığıyla sunar.
    ***************
    Victor Hugo üçlemesinde insanı, doğayı tasvir ederken kişiliği oluşturan nedenleri de derinlemesine ele almış düşünceleri toplumun içinde bulunduğu şartlarla değerlendirip, bilimin ve dinin ortak noktalarının ve farklı taraflarının süzgecinden geçirerek günümüze kadar geçerliliğini koruyan özelliklerle sunmuştur. Bir İdam Mahkumunun Son Günü ile de bu hayatın son aşaması olan başka bir hayatın başlangıcı olan ölümü ele alır.
  • 628 syf.
    Yakın tarihin ve modern dünyamızın en büyük ayıbı işlediği en büyük suçu şüphesiz Bosna Savaşı ve bu savaş adı altında Boşnaklar'a yapılan soykırımdır. insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından bir tanesi olup ,3 buçuk yıl süren ve yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarcasının evlerini terk etmesine yol açan savaşın büyüklüğünü, şiddetini ve ciddiyetini daha iyi anlamak için biraz araştırma yaptım;10 bin insanın öldürüldüğüne ve 56 bin kişinin yaralandığı sonucuna ulaştım.
    Sadece Srebrenica'da 11 Temmuz 1995 tarihinde Sırplar tarafından yapılan kıyımda 8372 silahsız Boşnak erkeği katledilmiş ,2000 yılına kadar toplu mezarlarından cesetlerin 4700'ünün çıkartılmış olduğunu öğrendim .
    Savaş sırasında Bosna’da yaşanan olaylar göz göre göre yapılan bir soykırımın apaçık delilleri aslında ve medeniyetin temsilcisi olan Avrupanın gerçek yüzünü tüm dünyaya bir kez daha göstermesi olarak algıladım. Tarihde de insanlık tarihinin en kara sayfalarından biri ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yapılan en büyük katliam olarak geçmektedir.
    Biz gelelim kitabımıza; Sinan Akyüz her ne kadar kahramanımız Meyra ve yakınlarının o dönemde başlarından geçenleri konu edinse de
    Sırpların Saraybosna’da yaptıgı vahşetin ve soykırımın ne boyutta oldugunu anlatmış. Bir belgesel kalitesinde olduğunu düşünüyorum. Yazarın bu konuda bir kitabı daha bulunmaktadır. ( İncir Kuşları )Her iki kitabı da okunması gereken eserler olarak beğendiğimi belirtebilirim. Tek eleştireceğim nokta gereksiz uzatmalar, aynı cümlelerin defalarca farklı sayfalarda tekrarlanıyor olması 300. Sayfadan sonra beni yormaya başladı. Zaten anlatılanlar, yazılanlar yeterince yürek parçalayıcı iken gereksiz uzatmazlar olmasa ve kitap 300 sayfalarda kalsaydı bence daha akıcı olurdu. Özetle yakın tarihimize ışık tutması ve öğretmesi açısında okunması gereken bir kitap.
    İyi okumalar...
  • Aristoteles'in pek haklı olarak formüle ettiği gibi. İnsan."Zoon Politicon"dur. Yani Politik Hayvandır.
    Aristoteles, politika yapmasını, insanın: hayvandan farklı olan en önemli özelliği olarak görüyor. Bu çok yerinde bir değerlendirmedir hükümdür.
    Politika hep söylediğimiz gibi. Sınıflar arasında savaş demektir. Toplumda sosyal sınıflar, altı bin yıl önce ortaya çıktığı zaman başlamıştır, sınıflar varolduğu sürece de (ortadan kalkıncaya kadar da) varlığını koruyacaktır, politika. Çünkü sosyal sınıfların ortaya çıkışıyla birlikte, sosyal sınıf savaşı da başlamıştır, Bu savaş bazen gizliden gizliye, bazen de çok açık ve keskin biçimde sürer.
    "Askeri savaş da" yine bildiğimiz gibi, "Politikanın başka araçlarla - askeri savaş araç ve gereçleriyle yani silahlarla sürdürülmesidir "
    Politika, toplumun genel gidişi hakkında bilgi ve yetki sahibi olmak anlamına gelir. Toplumun hangi yönde gitmesi gerekliği hakkında bilgi ve söz sahibi olmak anlamına gelir. Bundan anlamayan bununla ilgilenmeyen kendisini hayvan durumuna düşürmüş olur.
    Bu sebeple ben politikayla ilgilenmem demek, insanlık hak ve yetkilerinden vazgeçmek anlamına gelir.
    Çünkü hayvanlar yalnızca içgüdüleriyle hareket ederler. Onlarda sosyal bilinç yoktur. Hayvanlar soru soramaz. Sebep bulamaz. İçgüdülerinin yönlendirmesiyle davranır yalnızca. Hayvanlarda gelecek düşüncesi de yoktur. Karnı doyunca, bir daha acıkabileceğini düşünemez.
    Yuvalarına kışlık yiyecek taşıyan, biriktiren karıncalar, bunu düşünceleriyle, bilinçleriyle değil; içgüdülerinin emriyle yapar.
    Özetlersek, politika yapmak, insanın: kendisinin ve toplumun
    (tabi dünyanın da) nasıl yaşaması, nasıl olması, nasıl gelişmesi, hangi yönde ilerlemesi hakkında bilgi ve yetkili olmasıdır. İnsan olmak bu hakka sahip olmak demektir. Yani her insanın bu hakkı vardır.. Herkes de bunu kullanmalıdır. Bu hakkın kullanımından vazgeçmek, insanlıktan-insana yaraşır-insan gibi bir yaşamdan feragat etmek anlamına gelir.
    Eğer bir yetkili, bir toplum kesimine, bir kuruma: sen politikayla uğraşamazsın derse: bu sen insanlığından vazgeç, ben seni hayvan gibi yöneteyim, kullanayım, sen bana hayvan gibi hizmet et demektir. Hiç kimsenin böyle deme hakkı yoktur. Böyle bir şey diyen, ya son derecede bilgisiz, bilinçsizdir, ne dediğini biİmiyordur, ya da kötü niyetlidir. Politikayı yasakladığı insanları veya kurumu hayvan sürüsü gibi kullanmak istiyordur.
    Politikadan vazgeçen insan, kendisinin hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığını, kime, neye hizmet ettiğini bilmez, bilemez. Daha doğrusu ne yaptığını bilemez. Gerçek anlamda kendisini hayvan düzeyine düşürmüş olur.
    Bizde Parababaları bu konuda da halkımızı kandırırlar. Onların her söylediği yalan ve demagojidir. Onlar, politikayı kendi partileri arasındaki kayıkçı kavgasına indirgemek isterler.
    Bunu öyle göstermek anlatmak, tanımlamak ve böylece de halkı kandırmak isterler. Paıababalarının söylemine göre politika, toplumu yönetmek isteyen siyası partiler arasındaki yarıştır sadece. Oysa
    Parababalarının (Finans-Kapitalistlerle Tefeci-Bezirganlarla ittifakının) partilerinin tümü aynı görüşleri savunur. Çünkü tümü sömürücüdür, vurguncudur, halk düşmanıdır, satılmıştır, haindir.
    Yani bunların politikası birdir. Ama onlar, durumlarını araların da büyük ayrılıklar varmış gibi göstermek isterler. Her biri biz farklıyız, biz şöyle uçar, böyle kaçarız der. Fakat dikkat edersek, iktidara hergelen tıpatıp-birebir aynı şeyleri (uygulamaları) yapar. Aynı politikayı güderler. Hep söylediğimiz gibi, onların her sözü yalandır, yanlıştır, halkı kandırmaya ve hayvan sürüsü gibi kullanmaya yöneliktir. Bunu amaçlamaktadır.
  • gökyüzündeki bir nokta, bize âlemin büyüklüğünü ve bizim bu âlem içindeki küçüklüğümüzü hatırlattı. Fakat bu, sadece 'uzay' boyutunu içeren bir hatırlatma idi. Hadisenin bir de zaman boyutu var ki, onunla beraber düşünüldüğünde, insanın kâinat içindeki hiçliği daha da aşikâr hal alıyor.

    Aslında biz uzaydan söz ettiğimizde, zamanı da işin içine katmış oluruz. Çünkü uzayın derinliklerinde, milyonlarca yahut milyarlarca ışık yılı uzaklıklardaki galaksileri, biz bugünkü durumlarıyla değil, milyonlarca veya milyarlarca sene önceki halleriyle seyretmekteyizdir. Saniyede 300 bin kilometre hızla Aydan bize bir saniyede, Güneşten ise 8 dakikada ulaşıveren ışığın milyarlarca senede ancak alabildiği uzaklıkların ne anlama geldiğini artık siz tasavvur edin!

    Kâinatın tarihi, bu rakamlardan da anlaşılabileceği gibi, milyarlarca yıl öncesine—bugün kabul edilen değerlerle 10-15 milyar yıl öncesine—dayanıyor. Peki, biz bu zamanın neresindeyiz dersiniz?

    Eğer kâinat tarihini 24 saatlik bir gün ile temsil edecek olursak, Güneş Sisteminin ve üzerinde yaşadığımız gezegenin doğumu, günün ikindi vaktine rastlar.

    İkindiden sonra hayata gözünü açan Dünya üzerinde ise kendinizi sakın aramaya kalkmayın. Zira sizin değil, tüm insan neslinin ömrü, 24 saatin en son saniyesi içindedir! Bütün bir insanlık tarihi, kurulan ve yıkılan uygarlıklar, savaşlar, felâketler, hükümdarlıklar, imparatorluklar, televizyon haberleri ve gazete manşetleri, işte bu saniyede yer alır. Bu son saniyenin içinde, ülkelerin savaşı ile iki komşu arasındaki bahçe kavgası arasında bir fark görebiliyor musunuz?

    Yahut ömrünüzün o pek büyük sorunlarını bu son saniye içinden bulup çıkarabiliyor musunuz?

    Bu manzara, bir açıdan bakıldığında, insanı tümüyle bir hiçlik duygusu içine atıyor. Ve 'Kimim ben? Neyim, neciyim? Niçin buradayım? Bu koca âlemin içinde, toz zerresi bile etmeyen bir gezegenin üzerinde, bir saniyenin bilmem kaçıncı kademedeki bir fraksiyonu içinde ben ne arıyorum, ne ifade ediyorum ve ne değer taşıyorum?' gibi sorular cevapsız, hattâ anlamsız kalıyor.

    Ancak, bir başka açıdan bakıldığında, gerek zamanın, gerekse uzayın o büyüklük ölçüleri, insanın karşısında birden bire küçülüveriyor.

    Ve o koca âlemde, koca insanlık tarihinde, insan, bir toz zerresinin üzerinde, bir küçücük ânın pençesinde, sonsuzluğu yakalıyor.

    İnsan, Âlemlerin Rabbine muhatap oluyor.

    Âlemlerin Rabbi insana kitap gönderiyor.

    Ona hitabı öğretiyor. Beyanı öğretiyor. Konuşmayı öğretiyor. Anlayıp anlatmayı öğretiyor.

    Ve o cismi küçücük, ömrü kısacık insan, bulunduğu o daracık mekândan, Âlemlerin Rabbini dinliyor, kâinatın en uzak köşelerini görüyor, Rabbinin en muhteşem eserlerini seyrediyor.

    'O Rahmân,

    'Kur'ân'ı öğretti.'

    Bu iki kısa âyet, insanı bulunduğu mekândan ve zamandan alıyor, kâinatın ne uzay, ne de zaman ölçülerine sığmayacak bir huzura yükseltiyor.