• 672 syf.
    Bu incelemede salt Nietzsche'nin üzerinde en çok tartışma yaratan bu eserini ele almayacağım. Tabiki, bu eserden de tamamen kopuk bir yazı olmayacak. Şunu belirtmeliyim ilk önce: Nietzsche'nin fikirleri yer yer açık yer yer ise muğlaktır. Bunun sonucunda Nazi Almanya'sında onun eserlerinden faydalanılmıştır. Nazi Almanya'sının ordusunun askerlerinin üzerlerinde onun kitaplarını (özellikle Zerdüşt'ü) taşıdıklarını söylenir. Nazilerin savaşı kaybetmeleri ile Holocaust gibi insanlık için utanç vesikası olayın etkisi sonucunda Nietzsche'nin de bir süre kötü ünü olmuş lakin ilerleyen yıllarda Avrupa'da onun fikirleri üzerine yeni yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Onun perpektivizminden yararlanılarak postmodernizme bir temel oluşturulmuş denilir. Varoluşçuluk akımının ise ondan faydalandıği ise herkesin bildiği bir şeydir. Peki Nietzsche'nin fikirlerinden Nazilerin faydalanabileceği bir şeyler var mıdır gerçekten? Hem evet hem hayır. Peki bundan dolayı Nietzsche yargılanmalı mı? Bence hayır.

    Ahlak kavramı insanlık için her zaman bir tartışma konusu olmuştur. İnsanlar hayatta kalmak için topluluklar oluşturmuş. Bunun sonucunda sadece hayatta kalmakla yetinmemişler, uygarlıklar oluşturmuşlardır. Bunun her zaman olumlu sonuçları da olmamış, yer yer özgür düşüncenin, farklı olanların önünün kesilmesine ve onların hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur. Bu nedenle topluluk veya toplumculuk tarihte birçok kez vasatlığın, hoşgörüsüzlüğün ve bencilliğin de kaynağı olmuştur. Bunlardan sonuncusu kulağa garip gelebilir. Bu nedenle biraz açayım bunu: genellikle bireyci olan insanlar bencil olarak görülür. Bundan dolayı dışlanabilirler. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstte tuttukları söylenir. Sorunlar karşısında kayıtsız kalmakla itham edilirler. Körleşme kitabında Elias Cannetti, romanın kahramanına bu yönde özellikleri yükler. Genel manada Kutsal kitaplar, komünizm veya sosyalizm de buna benzer yaklaşıyor denilebilir. Ama ben diyorum ki, çoğu kez asıl bencillik kaynağı toplumdur. Neden? Toplumu farklı fikirlerden insanların bir araya geldiği bir topluluk olarak düşünürüz. Lakin tarihte de görmekteyiz ki, toplum aslında belli kriterlere sahiptir. Demansa uğrayarak adeta, bu kriterleri kendisinin oluşturduğunu unutarak, bu kriterlerin sanki ilahi bir kaynaktan geliyormuş gibi davranır. Düşünür ki ancak böyle davranarak bunları her insan kabul edecektir. Bu, aslında insanlara güvensizliktir. Yani toplum aynı zamanda insana ve onun aklına güvensizliktir. İlahi bir kaynağa bağlanan kriterlerin aksine bir fiilde bulunmak hatta bir fikir öne sürmek bile toplum tarafından kesin suretle cezalandırılması gereken suçlar gibi görünür. Tecavüz, cinayet, hırsızlık vs tabiki cezalandırılabilir. Ancak sorun bunlar değil. Kriterlerin hacmi o kadar genişletilir ki, bir kitapta yazan birtakım cümleler, kelimeler ve düşünceler de en az tecavüz cinayet gibi cezalandırılması gereken suçlar olarak görülür. Hatta en çok da bunlardan korkulur. Yani toplum, farkı fikirleri birer tehdit olarak görür, onlardan korkar ve onları yasaklamaya çalışır. Bunu da hep "ahlaka aykırı" veya "toplumun inancına, değerlerine ve ahlakına aykırı" diyerek yapar. Toplum insanları 'hassas' yapar, insanların tahammül sınırlarının minimum seviyede kalmasına neden olur. Öyle ki espriler, mizah bile çoğu kez suç veya ayıp olarak görülür. Bu açıdan sağlıklı bir toplumun belirleyici özelliklerinden biri bence, mizaha tahammül seviyesidir. Toplum içinde bulunmak, ona ait bir uzuv olarak kendini görmek insana güvenlik hissi verir. Bu his insan için her şeyden önemlidir. Bunun için kriterlere uyar ve bu kriterlere yüzde yüz katılıyor gibi hissetmesine neden olur. Bu sayede ortak zemin oluşur. Ortak zeminin sürdürülebilmesi için farklılıkların fikirleri, davranışları hatta varlıkları bile içgüdüsel olarak nahoş karşılanır. Onlar dışlanırlar ve böylelikle ortak zemin için kendilerinden fedakarlık yapmaları istenir. Bu fedakarlık oldukça yüksek miktarda olur çoğunlukla. Bundan dolayı, uzuvların bir araya getirdiği 'büyük insan' yani toplum, bencillik yaparak farklı insanları yani bireyleri kendisi gibi olmaya zorlayarak en büyük bencilliği yapar ve haliyle toplum en büyük bencillik kaynağıdır. İşin ilginç ve dikkat çekici tarafı ise insanlığa ve topluma en büyük katkıyı ve hizmeti çoğu kez bireyler yapar. Çünkü birey, özgür düşünceye daha yatkın ve tahammül sınırı maksimumdadır; demansa uğramadığı için uzuvların mutlak ve nesnel zannettiği ahlak ve kriterlerin değişebilir özellikte olduklarının farkındadırlar. Bunun sonucunda daha az yargılayıcıdırlar. Aynı zamanda daha eğlencelidirler. Tüm bunlardan dolayi aslında nahoş bakilsalar da aynı zamanda oldukça çekicidirler. Bunun doğal sonucu olarak da uzuvlar baş olarak kendilerine birey bulmaya meyillidirler. Kendilerinin aşamadığı sınırları aşarak kendilerini üste taşıyacak cesaret ve niteliğe sahip bu tür insanları arar ve peşlerinden gitmek arzusu duyarlar. Ancak bir süre sonra bu insanı da kendilerine benzemiyor diye yargılarlar. En iyi ihtimal onun da her açıdan kendileri gibi olduklarına inanç duyarak avunurlar.

    İnsan, kendini içinde bulduğu doğada her şeyin sonu gelmez değişimler içinde bulunduğunu fark etmiş ve bunun yaratacağı belirsizliğin tehlikesini hissetmiştir. Bundan dolayı değişimin arkasında değişmeyeni aramıştır. Bu sayede bulmayı arzuladığı değişmeyen 'öz'ü mihenk noktası haline getirip kendine belirli bir dünya kurmaya çalışmıştır. Bu öz tarihte kendini en kuvvetli ve sürekli özellikte 'tanrı' kavramında bulmuştur. Tarih içinde insanın tanrı tahayyülü oluşmuş ve sürekli değişim geçirmiştir. Bu değişim kendi değişimine bağlı yaşanmıştır. Bulduğu bu özün üstüne din denilen sosyolojik sistemleri oluşturmuşlardır. Ancak insanın hem gücü hem de korkusu değişim devam etmiştir. Bunun sonucunda tanrının kendi yaratımı olduğunu fark ederek kurduğu sistem olan din de yıkılmıştır. Artık insan kendine yeni mihenk noktası bulmalıdır. Bu arayış Schopenhauer'da kör istenç olmuş, Nietzsche de güç istenci olmuştur denilebilir. Tabi, tarihte pek çok filozof kendilerine farklı özler bulmuşlardır.

    Nietzsche ne tarafa baksa güç istencini gördüğünü söyler. Bence haklıdır. Çünkü insan hayatta kalmak, hayatını iyileştirmek ve daha birçok şey için güce ihtiyaç duyar. Tek başına ulaşacağı güç sınırlı olacağı için başka insanlarla bir araya gelir. Kompleks bir güç oluşturur ve diğer kompleks güçlere karşı üstün gelmeye çalışır. Çünkü güç, sadece kendisi için de istenir. Bundan dolayı, toplumsal yapılar bu istenci frenlemeye ve 'doğru' bir yola sevk etmeye çalışırlar. Bununla birlikte birey de kendini yetkin hale getirerek otokontrolünü sağlayabilir.

    Güç istenci genelde toplumsal sistemlerde çoğunluk olanda gibi gözükür. Çoğunlukla doğrudur. Azınlıkta kalanların da toplumun güç istencine riayeti istenir. Böylelikle 'düzen' sağlanmaya çalışılır. Ancak, bu düzen azınlık unsurlardan hınç birikimine neden olur. Hınç ise hak arama arayışlarında kendini yer yer gizleyerek yer yer açıktan kendini hissettirir. Bu açıdan aslında her hak arayışında az veya çok hınç duygusu bulunur. Bunun sağlıklı ve kontrollü tutulması, hak arayışına olumlu katkı sağlayabilir. Lakin aksi durumda bu sefer çoğunluk tarafta hınç birikmeye başlayabilir. Bunun sonucunda da hak arayışı yeni ve daha şiddetli haksızlıklara neden olarak kaos ve çözümsüzlük yaratır.

    Azınlık unsurların hak arayışlarında kullandıkları elemanlar, duyarlılık ve mağduriyettir. Bunlar sayesinde çoğunluğun empati yapması sağlanmaya çalışılarak yeni bir ortak zemin yaratılmak hedeflenir. 'Altın orta' sağlanmazsa bu elemanlar kullanılırken, hedefe ulaşılamaz. Örneğin: feminist hareket, zannederim yüzyıldır etkin. Yer yer etkinliği azalır veya artar ancak kadınların toplum içindeki haklarının kazanılması ve iyileştirilmesi için mücadele devam etmektedir. Her hareket içinde olduğu üzere bu harekette de radikal olanlar bulunur. Radikal olunması anlaşılabilir bir durumdur. Asırlardır hakim olan ataerkil yapı, pek çok haksızlığa yol açmış ve açmaya devam etmektedir. Verilen mücadeleler ve değişimin devam etmesi sonucunda eskilere nazaran insanlık çok daha iyi bir konumda denilebilir. Tabi, yeterli değil. Ancak bu mücadele verilirken, duyarlılık ve mağduriyet elemanlarının hacminin gereğinden fazla genişletilmesi sonucunda kadınların bile bu harekete antipati duyması gözlenebiliyor. Geçen gün Twitter'da pedlerin fiyatı gündem olmuştu. İlgi toplayan tweetlerden birisinde, pedleri erkekler kullanıyor olsa yüzyıl önce çoktan ücretsiz olacağını kesin suretle belirtilmiş. Altında bir başka yorumda, doğumların erkeklerin yaptığı bir şey olsa çoktan sezaryen vesaire şekillerde yapılacağı belirtilmiş. Dün, gündemde olan olası bir kadın cinayeti olayında, şüpheli bir erkeğin bir fotoğrafı alınmış ve bir flood oluşturulmuş. Fotoğrafta bu kişi, bağrı açık şekilde bir gömlek giymiş, kollarını iki yana hafif geriye doğru atmış, bir eliyle de koltuktaki yastığa hafiften tutarmış gibi dokunmuş. Floodu hazırlayan hanfendi, beden dili yalan söylemez savına dayanarak, bir eliyle hafif tutar gibi durmayı mutlak sahip olma arzusuna bağlamış, bağrı açık gömlek giymeyi de kadınlara şiddet uygulayacak veya nahoş davranacak erkek kriteri yapmış. Sonra, mevcut erkekleri artık 'eğitemeyiz' önümüzdeki maçlara bakarız mantığında devam ederek kadınlara kendinize dikkat edin mesajı vererek floodunu bitirmiş. Empati sadece erkeklerin kadınlara yapacağı bir şey olmamalı, bu nedenle biraz empati yapalım: bir kadının mini etek giydiği bir fotoğrafı ve duruşu nedeniyle mutlak bir karakter analizi yapılarak milyonlarca insanın kullandığı bir platformda tehlikeli kadın türünün prototipi olarak sergilense buna karşı ne tepki veririz? Haklı olarak böyle şey mi olur diyerek eleştiririz. Aynı şey bir erkek merkezde olduğunda da geçerli olmalı değil mi? Neyse ki, flooddaki absürd karakter analizine destek veren ve onaylayan kadar onaylamayıp tepki veren insanlar da vardı. Ped konusunda da çok basit bir mantıkla şunu diyebiliriz: erkekler hangi özel ihtiyaçlarını bedavaya görüyorlar? Ben daha jiletimi veya prezervatifimi bedavaya alamadım. Varsa eğer bedavaya veren bir yer, söylesinler oradan alayım ben de. Bunlar sadece iki örnek ve anlatmak istediğim, adalet ve eşitlik mücadelesi, ayrıcalık elde etmek amacıyla ve kontrolsüz hınç boşaltımıyla verilirse buradan adalet, eşitlik yönünde kazanımlar çıkmaz. Aksine çözümsüzlük beslenir. Bununla birlikte insanlar salt cinsiyetleri, etnisiteleri veya azınlık bir unsura mensup olmaları nedeniyle her konuda mutlak suretle haklı olmazlar. Bilakis bu şekilde bir davranış aslında gizli üstünlük arayışı ve hınç çıkarma özelliğine sahiptir. Bir başka örnek vererek linç ve duyar yeme ihtimalimi artırayım.

    Hiç kimsenin cinsel yönelimiyle bir sorunum olmadığını belirteyim baştan hatta homoseksüel insanlara yer yer nefret kusma challengelarına da karşı olduğumu açıktan belirtmiştim. Ancak bu demek değil ki bu konuda gözlemlediğim bazı noktalar hakkında düşüncelerimi dile getirmeyeceğim. Bunlardan birincisi, Netflix'te olsun veya bir başka yerli yabancı platformda olsun birçok filmde, homoseksüel karakterlerin cennetten inme birer melek gibi olması. Bu bir kere insan doğasına aykırı yani dünyadaki bütün heteroseksüeller melek gibi insan olmadıkları gibi homoseksüel insanlar da melek gibi değillerdir ve iyi veya kötü davranışlar sergilemeleri her iki cinsel yönelime sahip insanların cinsel yönelimleriyle alakası olmayan konulardır. Ancak her film veya dizide homoseksüel insanlar melek gibi gösterilirse bunu izleyen insanlarda ister istemez, iyiliğin ölçütü homoseksüelite gibi bir algı oluşabilir. Bilhassa çocuklar veya ergenlik çağındaki gençlerde. Hiçbir cinsel yönelimin bir hastalık olmadığını biliyorum. İnsan heteroseksüel olmayı seçmediği gibi homoseksüel olmayı da seçmiyor. Ancak cinsel yönelimlerimizin yönünün belirlenmesinde bilinçaltımızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Az veya çok bu önemli değil şu an. Bunun sonucunda homoseksüellerin de heteroseksüeller gibi film ve dizilerde normal bir insan gibi konumlandırılması bence en sağlıklı olanıdır. Denilebilir ki onlar üzerindeki olumsuz algı nedeniyle bu şekilde bir pozitif bir ayrımcılık yapılıyor. Bir noktaya kadar katılabilirim bu sava lakin bir noktadan sonra belirttiğim nedenden dolayi katılmam. Buna ek olarak mesele adalet ve eşitlik ise bunun orta ve uzun vadede bu mücadeleye yarar değil zarar vereceğini düşünüyorum. Gerçeklikten kopuk savlar ve etmenler kullanılarak yapılan bir mücadelenin başarıya değil başarısızlığa uğrayacağını ve bunun da daha komplike bir çözümsüzlük ortamı oluşturacağı fikrindeyim. Tabi, buradan Netflix veya bir başka platformun kapatılmasını istiyorum gibi saçma ve alakasız bir sonuç da çıkarılmasın. Buna kesinlikle karşıyım. Genel olarak da yasakçılığa ve sansüre kesinlikle karşıyım.

    Bir diğer örnek, aslında yakın zamanda bu sitede denk geldiğim bir paylaşımın yorum kısmında yaşanılan tartışmaya benzerdir. Bu paylaşımda 'tiksinti' içgüdüsü söz konusuydu. Adet kanının tiksinti yarattığı dile getirilmiş ve tartışma almış yürümüştü. Klasik sonuç, kişi kadın düşmanı ilan edilmişti. Buna benzer olarak, homoseksüellerin cinsel birlikteliği veya ön sevişmesini görmek de birçok insanda 'tiksinti' yaratır. Bundan dolayı da insanlar homofobik ilan edilebilirler. Lakin bu ilan edilmeler ne kadar mantıklıdır? Bunun iki boyutu var ve iki açıdan da mantıksız olduğu bence açık. Birinci boyutu, bir insan tek bir fikrinden dolayı bir kesime düşman olmakla yaftalanması genel manada mantıksızdır. İkinci boyutu, burada fikirden de ziyade içgüdüsel bir tepki söz konusu. Birçok erkek, iki gayin öpüşmesini gördüğünde veya adet kanını düşündüğünde tiksinti duyar. Bunu istedikleri için duymuyorlar veya büyük bir komplonun sac ayağı oldukları için bunu duymuyorlar. Bu duyu, istemsizdir. Örneğin; küçükken evimizde sık sık hamamböceği olurdu ve onları öldürürdüm. İçleri dışına çıkar ve bundan dolayı genel olarak böceklerden tiksinti duyuyorum. Gerçi bu olaya gerek kalmadan da böceklerden çoğu insan tiksinti duyar da benimkinde bu olay çok etkili oldu. Bir başkası karıncalardan tiksinti duyabilir. Şimdi ne ben tiksinti duyduğum için hamamböceği düşmanı oluyorum ne de karıncalardan tiksinti duyan karınca düşmanı oluyor. Aynı şekilde adet kanından tiksinti duymak insanı kadın düşmanı, homoseksüellerin öpüşmesinden tiksinti duymak da insanı homofobik yapmaz. Bilakis bence bu yaftalamaları yapanları mantıksız yaklaşımda bulunmuş yapar. Bir kere bence kendi cinsiyetimizden iki insanın öpüşmesinin veya sevişmesinin bizde tiksinti uyandırması anlaşılabilir de. Çünkü, bu bir nevi türün devamını sağlama yönünde içgüdüsel bir önlem olabilir. İlginçtir birçok erkek, iki kadının öpüşmesinden veya sevişmesinden fazla tiksinti duymaz veya hiç duymaz ama iki erkeğinkinden duyar.

    Peki ben bu örnekleri neden verdim? Aslında bunun cevabını da verdim aralarda. Yine de tekrarlayayım ve birkaç ekleme yapayım:

    Adalet/eşitlik/hak mücadelelerinde duyarlılık ve mağduriyet araçlarıyla ortak zemin yaratılmak istenir, bu normaldir. Bunun ölçüsünün kaçırılması ortak zemine çekilmek istenilen insanların harekete antipati duyarak ondan uzaklaşmasına neden olabilir.

    Birinci maddedeki ölçüsüz duyar ve mağduriyet kullanımının yaşandığı pek çok durumda gizli üstünlük arzusu ve hınç boşaltım arzusu olabilir.

    Duyarlılık ve mağduriyet ikilisinin hacminin alabildiğince genişletilmesi, dilin sınırlı bir yapıda olması özelliğiyle birleşerek insanların kendi fikirlerini ifade etmelerini ve özgür tartışma ortamı oluşmasını engeller.

    Dikkatli ve ölçülü olmak koşuluyla doğru zamanda kullanıldığında harekete oldukça fazla fayda sağlayabilecek radikalizm, çoğu kez bu koşulları tutturamayıp antipatik olur, bir süre sonra salt hınç boşaltım gayesi gütmeye yönelir. Kitlelerin duygusal yönlerine hitap ettikleri için anlık olumlu dönütler ararak linç kültürü oluşumuna neden olabilirler. Aynı zamanda kutuplaşma yaratırlar ve oluşturdukları linç kültünden korkan karşı kutuba yönelen veya yönelmeyip sadece farklı fikirde olan insanların suskun kalmak zorunluluğu duymalarına neden olarak karşı hınç birikimine neden olurlar.

    Tüm bunların nedeniyle, hak/adalet/eşitlik mücadelelerinin bu hususlara dikkat etmezlerse başarısız olma ihtimalleri başarılı olma ihtimallerinden çok daha yüksektir. Çünkü özgür düşünceye ket vurulmuş ve tartışma ortamı yok edilmiş olunur. Böyle bir ortamdan da çözüm değil daha kompleks hale gelmiş bir çözümsüzlük çıkar. Mücadele ileri gitmez bilakis geriler. Genel olarak düşünecek olursak, kronik duyarlılık ve kronik mağduriyet ikilisinin yarattığı korku ve çekingenlik atmosferi içinde insanlarda hınç birikimi olur ve kutuplaşma artar. İnsanlar daha çok yanlızlığa veya gruplaşmaya gömülürler. Bu gruplar da hınç birikimi fazla olduğu için sağlıksız sonuçlar yaratarak başka gruplara düşmanlık duyma sonucu ortaya çıkar. İnsanlar ekseriyetle ciddi olmak ve kendi olmaktan uzak hale getirilirler. Bu durum insanların ve doğal olarak toplumun oldukça tedirgin, yer yer paranoyak bir ruh halinde bulunmasına neden olur.

    Daha uzatmak istemiyorum. Başta da dediğim gibi ne salt eser incelemesi ne de salt eserden bağımsız bir fikir beyanıdır bu inceleme. Ortaya karışık yani.



    İyi okumalar.
  • Hayat artık bir gürültü olmayacak, artık erkekleri ve kadınları görüp ahmaklarla iblislerin arasındaki farkı öğreneceğim.
    Ralph Waldo Emerson
    Sayfa 111 - Okuyanus yayınları
  • İnsanların hemen hepsi hayatı karın doyurmak ve lalettayin biriyle yatmaktan ibaret farz ederler. Halbuki bu takdirde insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır, onların dimağları da karınlarını doyurmak ve kendilerine bir eş bulmak hususunda kâfi derecede hizmet görüyor, ancak bunları düşünmek, onlardan hiç ayrı olmamak demektir.
  • Hür iradesi, arzusu olmayan, istemeyi bilmeyen insanın org silindiri üzerindeki cıvatadan ne farkı var?
  • Kur'an-ı Kerim'i açtığımızda karşımıza çıkan ilk ayet Bismillahirrahmanirrahim'dir. Rabbimiz ilk olarak Rahman ve Rahim sıfatlarıyla kendisini bizlere tanıtmaktadır. Her iki mübarek isim de Allah’ın sonsuz bir merhamet sahibi olduğunu ifade ederler. Elbette sonsuz merhamet sahibi olan Allah (c.c.) yarattığı her insanı sever.

    Yokluk aleminin karanlıklarından varlık aleminin nurani tepelerine çıkardığı mahlukunu sevmemesi düşünülebilir mi?

    Kendisine verilen nimetlere baktığında Allah'ın kendisini sevdiğini anlayacaktır. Allah Teala'nın kullarına olan sevgisinin tezahürlerinden bazılarını açıklayalım:

    1. İnsanı yoktan var etmesi: İnsan bir hiç iken Allah'ın rahmeti sayesinde en güzel bir surette can sahibi olmuştur. Allah insanı yoklukta bırakmayıp, varlık nimetine kavuşturmuştur. Bu, nimetlerin en büyüğüdür. Yine varlık içinde cansız ve camit bırakmayıp, hayat nimetini vermiştir. Hayatlılar içinde ruhsuz bırakmayıp ruh nimetini vermiştir. Ruhlular içinde şuursuz ve akılsız bırakmayıp akıl ve şuur nimetini ihsan etmiştir. Akıl ve şuurlular içinde insaniyet nimetini bahşetmiştir. İnsaniyet içinde hidayet ve iman nimetini vermiştir. Bu sayılan bütün nimetler verilmiş ve sabık nimetlerdir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmaktadır:

    "O değil mi se­ni ya­ra­tan, bü­tün vü­cud sis­te­mi­ni dü­zen­le­yen ve sa­na den­ge­li bir hil­kat ve­ren, ve se­ni di­le­di­ği bir su­ret­te ter­kib eden?" (İnfitar, 82/7-8)

    "Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık." (Tin, 95/4)

    2. İnsana sayısız nimetler vermesi: Nimet, Allah tarafından insanlara her çeşit iyiliğin verilmesi ve her çeşit zararın uzaklaştırılması anlamına gelmektedir. Bu Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisidir.

    Rahmet ve merhamet; kısaca, ‘hayrı irade etmek ve sonsuz ihsan ve ikramda bulunmak’ mânâsına gelir.

    Merhamet için yapılan şu tarif çok güzeldir:

    “Merhamet; acıları, afetleri, sıkıntıları gidererek yerlerine hayrı, sürur ve saadeti ikame etme duygusudur.”

    Rahmân ismi, ‘insan-hayvan, mü’min-kâfir farkı gözetmeksizin her canlının her türlü rızkını veren ve onları koruyup gözeten” mânâsına gelir.

    Rahîm ise, “iradesini doğru kullanan kullarına iman, ibadet, hidayet saadetini kazandıran ve onlara ebedî Cennetler hazırlayan” demektir.

    Rahmân ismi, ilk yaratılışa bakar. Nitekim, Cenâb-ı Hak, yarattığı her varlığı, onların iradeleri dışında nice ihsanlara mazhar kılar.

    Rahîm ismi ise, daha çok, ikinci yaratılışa bakar ve iradelerini hayra, doğruya, güzele yönlendiren bahtiyar kullar için, ikinci yaratılışta, sonsuz lütuflar, nimetler, ikramlar verileceği müjdesini taşır.

    "O ki, yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yarattı." (Bakara, 2/29).

    3. Uyarıcı peygamberler göndermesi: Peygamberlerin gönderilmesi Allah Teala'nın merhametinin göstergesidir. Hak ve batıl her ümmetin önüne, bir elçi aracılığı ile serilmiş, Allah emir ve yasaklarını onlara duyurmuştur. Peygamberler aynı zamanda insanların dünyevi işlerinde birer rehberdirler. Medeniyetlerin gelişmesi peygamberlerin rehberliğiyle olmuştur.

    "And olsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." (Al-i İmran, 3/164)

    4. İslam dininin kolaylık dini olması: İnsanı yoktan var eden Allah, şüphesiz onun nelere ihtiyaç duyacağını, hangi ibadetleri yapmaya güç yetirebileceğini, nasıl sağlıklı, huzurlu ve mutlu olacağını en iyi bilendir. Dolayısıyla Rabbimiz'den bir lütuf olarak İslam dini insanlara çok kolay, çok güzel ve çok rahat bir yaşam sunmaktadır.

    "... O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'an'da, peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O'dur. Artık, namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" (Hac, 22/78)

    5. Dünya hayatında tövbe için muhlet vermesi: Allah isyan eden kullarına hemen ceza vermez. Hatalarını anlayıp tövbe etmeleri için onlara mühlet verir.

    "Senden önce de nice peygamberlerle alay edildi. Fakat ben, o kâfirlere akıllarını başlarına toplamaları için bir süre mühlet verdim. Ama onlar akıllanmayınca sonra da onları azabımla kıskıvrak yakaladım, cezam nasılmış, gördüler." (Ra’d 13/32)

    6. Kendisine inanan kulları cennetle mükafatlandırması: Cennet Allah’ın bir lütfü ve fazlıdır.

    "Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok esirgeyici Allah`ın kullarına gıyâben va`d buyurduğu Adn cennetlerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle cennettir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız." (Meryem, 18/60-63).

    7. Dualara icabet etmesi: Dua, Rabbimiz'in Rahman ve Rahim isminin üstün tecellilerinden bir diğeridir. En zor şartlarda bile, imanlı bir insan asla ümitsizliğe kapılmadan, Allah'tan kuvvet ve sabır diler. Allah'ın her zaman her şeyin en hayırlısını yarattığını bilerek umutla yalnızca Allah'a yalvarır. Allah'tan istediği her şeyin en hayırlı şekilde son bulacağını bilir. Allah’ın kullarına verdiği bu sınırsız imkan hiç şüphesiz O’nun sonsuz rahmetinin bir tecellisidir. Bütün güç Allah'ın elindedir. Rahman ve Rahim olan Allah, ihtiyaç içinde olan insanların kendisine yöneldikleri takdirde işlerini kolaylaştıracağını şu ayetle bildirir:

    "Rabbiniz, şöyle buyurdu: Bana dua edin, size cevap vereyim (duanızı kabul edeyim)." (Mü'minûn, 23/60).

    "Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim." (Bakara, 2/186)

    8. Kullarının tövbesine sevinmesi: Rabb'imiz gereği gibi tövbe edenlerin tövbesini kabul edip onları mükafatlandıracağını, böyle davrandıkları takdirde yarınlarından emin ve güvenli olacaklarını, yitirdikleri ümitlerini yeniden ele geçireceklerini açıkça haber vermektedir.

    "Onların hareketlerinin karşılığı Rablerinden bağışlanma ve içlerinde ırmaklar akan, temelli kalacakları cennetlerdir. Böyle yapıp davrananların mükafatı ne güzeldir." (Âl-i İmrân, 3/136).

    "Hiç şüphesiz Allah hem çok tövbe edenleri, hem de çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)

    9. Yaratılanlar içerisinde en üstün kılması: İnsanın üstün yaratıldığına dair bazı ayetler şöyledir:

    "Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dediği vakit onlar: 'Âa!.. Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, seni tenzih etmekteyiz.' dediler. Allah: 'Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim.' buyurdu." (Bakara, 2/30)

    "Gerçekten biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık." (İsra, 1/70)

    "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik. Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır." (Tin, 95/4-6)
  • Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dışardan
    sarmaladığı günlerde
    bir zamandı
    heves ettim gölgemi enginde yatan
    o berrak sayfada gezindirsem diye
    ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
    Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
    genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
    halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
    demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
    vay ki gençtim
    ölümle paslanmış buldum sesimi.

    Hata yapmak
    fırsatını Adem’e veren sendin
    bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
    gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
    gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
    haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
    bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
    bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
    tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
    ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

    Çeşme var,kurnası murdar
    yazgım
    kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

    Gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
    nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da
    gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem
    ne fark eder demişim
    bilmeden farkı istemişim.
    Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
    arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
    Yola madem
    çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
    hava bozar,yüzüm eğik giderdim yine
    yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
    yola devam ederdim.

    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

    Oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
    ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
    hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
    bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
    kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
    eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
    alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
    ah,bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
    doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
    ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
    gönendi dünya bundan istifade
    dünya bayındırladı:
    Bir yakış,bir yanış tasarımı beride
    öte yakada bir benî adem
    her gün küsülü kaldık.

    Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
    artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
    gençken almadın canımı,bilmedim
    demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
    çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
    çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
    insanın insana raptolduğu cevher.

    Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
    taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
    kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
    bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
    tütmesi gereken ocak nerde?