• İnsanın kendine ait halleri olması iyi bir şeydir.
    İlhami Algör
    Sayfa 14 - İletişim Yayınları
  • 388 syf.
    ·Puan vermedi
    Ten ve Taş - Richard Sennett

    (Bu biraz sübjektif olacak.)

    Mukayese ve Ben

    Kendimi kıyaslama konusunda durduramıyorum. Zihnin doğuşuyla var olmuş sanki bu. İnsan olmak - hayvan olmak, kadın olmak - erkek olmak, proleter olmak - burjuva olmak, taşralı olmak - şehirli olmak.. ya da en baştan alalım, olmak ya da olmamak. Hep bir kıyaslama hâli. Bu bazen annemin elalem teorisi olabilir, işte bazen de karşılaştırmalı mimarlık tarihi.

    Genç yaşıma rağmen bir türlü zamana ayak uyduramıyorum. Bir kitap mı alınacak, niyet edip evden çıkmak, Sahaflar, Süleymaniye, Özbekler Çarşısı ve dahasını turlamak, öyle almak.. Bu azalan zamanların zamanında bunu yapmak belki beyhude, ancak elde ettiğim şey için uğraşmış olmayı seviyorum. Ama şöyle de bir gerçek var ki, sanki kapitalizm kendisinden kaçınmaya çalışanları daha çok eziyor. "Ben böyle olmak istemiyorum, ben eskisi gibi kalacağım" dedikçe sanki tüm geçmişlerden kalan ve yine tüm geleceklerin altında hapsolan bir günah keçisine dönüşüyorum.
    Aslında aklımda yokken, kitapçı önerisiyle karşılaştığım bir eser oldu bu, belki de böylesi daha iyi. Çünkü internetteki sepete ekle butonuyla sohbet edemezsiniz.

    Kitaba Dair
    (eser, mimarlık tarihine insan ve yapı modeli üzerinden yaklaşan ve tarihi bilgiden önce dönemlerin zihniyetini ve dönemler arasındaki ilgileri inceleyen bir çalışmadır.)

    Akla öyle hemen gelebilecek bir şey değil, insan bedenini sokağa serip mimari planı onun üzerinden çizmek, "şehrin de bizim gibi damarları vardır, nasıl dolaşan kan yaşatıyorsa bizi, şehri de yaşatan içindeki insanların akışıdır" demek.

    Bu benim alışık olduğum öğrenme biçimi değil, bana ezberlememi öğütlüyorlar düşünmemi değil. Belki de bu kıyas meselesi, düşünmekle ilgili.
    Ten ve Taş kitabı da bu ilginç düşünce ağını çiziyor önce. Bir yere bilgiyi yığıvermek öylece değil de, önce çerçeveyi çizmek, çerçeveyi anlamak gibi. Çünkü insan öyle boşlukta ansızın var olmadı. İnsandan önce mekan, fikirden önce bağlam...
    Özellikle Metis Yayınları'nda gördüğüm ve "ben bugüne kadar ne okumuşum" dediğim bir anlatı tarzıdır bu. Bilgiyi öylece kuru kuru yığmaktan öte bir şey, o mekanik anlatıyı ruhla inceltip ağırlığı azaltmak gibi.. 

    Ki kuru bilgiyi tüketmek hazımsızlığa yol açıyor olmalı, yoksa tepemizdeki bilirkişilerin bu halleri, yüzlerinin kırmızısı, vücutlarındaki kasıntı başka ne ile açıklanabilir? Yıllarca bir hamal gibi sistemin sırtımıza yüklediği kitapların, bu müfredatın altındaki öğrenci enkazının sebebi de bu kuruluk değil mi?

    Bugün ben insanım, ben "oldum" diyorsam, bu oluşta, gördüğüm eğitimin ne kadar katkısı var bilemiyorum. Ancak bu ve bunun gibi kitapları sunabilirim referans olarak, başarı belgeleri ya da diplomaları değil.

    (Ah en son ben kitabı anlatıyordum, yapmam gereken şey sistem eleştirisi değildi, hem şimdi Silivri mevsimi de değil.)

    En son insan diyorduk, şehrin planına serilmişti bu kişi. Her zaman ideal olanı mükemmel olanı nasıl arıyorsak, öyle mükemmel yaratmalıydık kendimizi de şehri de.

    https://i.resmim.net/i/vitruvius-man.jpg
    https://i.resmim.net/i/Le-Corbusier..jpg

    Batı için Karanlık olan Çağ'dan sonra bilindiği gibi eskiye tutunarak bir kandil yeniden ateşlenmişti. Özellikle Antik Yunan eserlerinden ilhamla canlanmıştı bir şeyler, hiç yoktan var oluş değil, işte bu yüzden yeniden doğuş... Da Vinci de Vitruvius'un adamını yeniden yarattı. Aslında bu beden üzerinden birçok kanıya varılabilir, ancak beni cezbeden şu an bu kitabın ve okumakta olduğum bölümün etkisiyle mimari.

    Yani her beden gibi, her yapının da bir başı - bacak ve kolların oluşturduğu köşegen ayrımları mevcuttur. Nasıl ki doğumun ya da üremenin gerçekleştiği, bunlar olmasa bile insanın ağırlık merkezinin, G noktasının bulunduğu karın çok mühimse, yapı için de karın bölgesi kritiktir. Yapıya buradan bakarız, ilk girdiğimiz kısım budur. Odağımız ise baştır, ona doğru bakarız, en önemli unsur orada konumlanmıştır, bedenin tüm ölçeklerinin farklı varyantları buradan doğmuştur.

    https://klasresim.com/i/oxYqX
    https://klasresim.com/i/oBq5J

    Politikayı da, mimariyi de beden üzerinden anlatmak mümkün. Aslında her mesele bedene ve ten'e indirgenebilir. Her yapı her taş buradan yükselebilir.

    Mesela, şehir de bir vücuttur. Yolları damar, kalbi ibadethane ya da meclis binası, bağırsakları ise alışveriş meydanı. Yani insanlar dolandıkça şehre kan pompalanıyor, insanlar tükettikçe pislikler ortaya çıkıyor, yine de ruhani bir taraf olarak başı ve kalbi olan bir beden olarak kalıyor..

    Daha çok bedene odaklansam da, kitap benim başta ifade etmeye çalıştığım kıyaslama mefhumumla doluydu. Benim o eskiye duyduğum özlem yahut muhafaza etmeye çabaladığım nostalji örtüsü burada da mimarların gittikçe bir cevher arar gibi kadim kaynaklara inmesiyle kendini gösteriyordu.

    Daha değinemediğim, zihnime kancası takılan birçok soru işaretini barındırıyor eser. Soru işareti derken, belirsizliklerden değil, bu filozofların yanıtı yabana atıp peşinden koştukları sorulardan bahsediyorum.

    Üşüyor olmanın, bedendeki bu zayıflığın toplumdaki statüyü nasıl belirlediğinden, bedende uyanan sıcak-soğuk tensel hislerden şehre aktarılan planlara... Kaya sıcak, beton soğuk mesela. Demek ki doğal olan iyidir. Kadın zayıf erkek güçlü ayrıca. Demek ki güçlü olan tirandır. Şehir ileri, taşra geri mesela. Demek ki geride kalan kötüdür, yalnızlığa muhtaçtır. Belki de ülke bir bedense, başkent kalptir, ve bu yüzden akıştaki tüm akyuvarlar ve alyuvarlar kalbe ulaşmaya çalışıyorlardır. Bu yüzden doğuyordur belki de göçler ve mülteciler.

    Beden neden bu kadar önemli bilmiyorum. İnsan neden variyatın padişahı? Benim bu kıytırık varlığım neden eşref-i mahlukât bilmiyorum. Belki de biz varız diye dönüyor dünya, biz yazıyoruz diye doğuyor edebiyat. Öyleyse her şey bizim için ve her şey bizimle vâki.

    https://en.wikipedia.org/wiki/Vitruvian_Man
    https://en.wikipedia.org/wiki/John_of_Salisbury
    https://v3.arkitera.com/...den-ve-mimarlik.html
    https://mimaritasarimveelestiri.wordpress.com/...ve-eylemle-elestiri/
  • 656 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10 puan
    ''Ve eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır ve onun istediği sensin; fakat sen ona hükmedeceksin.''

    Kitabın ilk sayfalarını okumaya başlayınca, kendimi bir an için İnce Memed'i okuyormuşum gibi hissettim. Böyle hissetmemin sebebi, Steinbeck'in ve Yaşar Kemal'in yaşamış oldukları yerleri benzer tasvirlerle bize sunmalarıdır. İnce Memed romanında Yaşar Kemal, Anavarza ovasını ve Savrun çayını o kadar canlı anlatır ki hemen gözümüzde canlandırıveririz. Cennetin Doğusu'nda ise Steinbeck Salinas Vadisi ve Salinas nehrini aynı güzelliklerle anlatıyor bence. Bir yanda Savrun çayı, öte yanda Salinas nehri. Zaten bir konuşmasında Yaşar Kemal'e sorarlar, ''Hep böyle Çukurova'yı mı anlatacaksınız?'' diye. Yaşar Kemal ise, ''Bir ben mi anlattım Çukurova'yı? Dostoyevski, Stendhal anlatmadı mı?'' tarzında bir cevap verir. Gerçekten de yaşam mücadelesi verenleri ve toprağı dişiyle tırnağıyla kazıp hayatta kalmaya çalışanları anlatan bir tek Yaşar Kemal değildi. Aslında geniş bir çerçeveden bakmayı başarabilirsek, bu tarz yazarların anlatmaya çalıştıkları konuların ortak noktaları olduklarını fark edebiliriz. Ne tesadüf ki bu iki roman da aynı zaman diliminde yazılmıştır.

    Cyrus Trusk 19. yüzyılın ikinci yarısında Connecticut'da yaşamaktadır. Cyrus’un ahlaksızlığı hakkında dedikodular çıkınca karısı bunu kaldıramaz ve çok da derin olmayan bir göletin içinde güçlü bir irade sergileyerek kendi kendini boğar. Küçük oğlu Adam çocuk yaşta öksüz kalır. Babası çok zaman geçmeden kendisinden çok küçük genç bir kızla evlenir ve Adam'ın Charles adında bir üvey kardeşi olur. Adam ve Charles arasında çok yaş farkı yoktur ama tabiatları bakımından birbirlerine zıt karakterlerdir. Charles küçük olmasına rağmen daha çok abi rolünde gibidir. Oynadıkları oyunlarda sürekli kaybeden taraf olan Adam bir gün ezkaza kazanınca Charles bunun bedelini çok ağır bir şekilde ona ödetir ve sinirinden Adam'ın ağzını burnunu dağıtır. Adam ve Charles'in çekişmeleri bu şekilde devam eder. Charles çoğu zaman Adam'a zulmeder ve Adam, deyim yerindeyse, ondan köpek gibi korkar.

    Aynı yıllarda İrlanda'dan gelen Samuel Hamilton, Amerika’nın diğer ucunda Salinas'ın dağlık bölgelerine yerleşmiştir ve eşiyle birlikte sürekli çocuk dünyaya getirirler. Dokuz tane çocukları olur. Toprakları çok geniştir ama son derece verimsizdir. Daha büyük bir sorun olarak arazide su yoktur. Steinbeck’in, romanın bu bölümlerinde toprak yapısını ve araziyi anlatması, bize İnce Memed romanında Ali Safa Bey'in toprağı incelemeye gittiği bölümleri hatırlatır.

    Steinbeck'in kendi tanımıyla: ‘’Bazı insanlar dünyaya hilat garibeleri olarak gelirler. Kiminin 3 kolu vardır, kiminin ağzı hiç olmadık bir yerdedir. Bunlar fiziksel kusurlardır. Ama insanlar ruh açısından da hilkat garibesi olarak dünyaya gelebilirler ve vicdanları olmayabilir. Böyleleri daha tehlikelidir çünkü dışardan anlaşılamazlar.’’ Bu cümleleri Cathy isimli bir kıza atfen söylüyor Steinbeck. Cathy ta küçük yaşlarda içinde bilinmeyen bir kötülük taşımaktadır ve bu kötülüğünü de sonuna kadar dışarıya saçmaktan geri kalmaz. İlk vukuatı olarak kendisini iki oğlana bağlatıp, samanlıkta oğlanlarla oynaşırken sesler çıkarır ve annesinin oraya gelmesini sağlar, ardından çocuklara iftira atar ve onu zorla bağladıklarını söyleyerek oğlanların ceza almasını sağlar. Başka bir zaman ise, bir adamın intiharına sebep olur. Gün gelip annesi ve babasıyla fikir çatışmasına girdiği dönemde ise çok daha fena şeyler olacaktır. Bir keresinde Cathy evden kaçmaya kalkışır ancak babası onu yakalayıp geri getirir ve kırbaç cezası verir. Bunun üzerine Cathy, birkaç ay boyunca uslu çocuk rolünü oynar. Ancak daha sonra Bay ve Bayan Ames'tan kurtulmanın tek yolunun onları tamamen ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüş olacak ki kurduğu bir tuzakla onları evin içinde diri diri yakar ve kendisi de kasabadan ayrılır. Çalışmak için bir geneleve gider. Zaten hayali orada çalışmaktır. Cathy ilerleyen zamanlarda Edward isimli bir pezevenk ile tanışır ve evli olan bu adamı kullanmaya başlar. Edward, ilk defa yanında çalıştırdığı bir kıza aşık olmuştur ve Cathy'e ayrı ev tutup, ondan artık çalışmamasını ister. Cathy, durumdan çok sıkılır ve Edward'ı parmağında oynatır. Hatta bir keresinde Edward'ı tehdit eder. Cathy'nin oyunları ve tuzakları Edward'ı uyandırmış olacak ki bir gün Cathy'yi bir kır gezisine çıkarır ve orada ıssız bir yerde öldüresiye dövüp yüzünü gözünü parçalar.

    Bu okuduğumuz yere kadar, bu ayrı bölümler nasıl birleşecek diye soruyoruz içimizden. Steinbeck, romanın içinde bu bölümleri ayrı ayrı verdikten sonra çok güzel bir biçimde birbirine bağlıyor. Ben açıkçası yazarın kullandığı bu tekniği beğendim çünkü bazı yazarlar bu konuda direkt hikayenin ortasından başlayıp geriye dönük flashbackler verebiliyorlar, ancak bu bazen karmaşaya sebep olabiliyor. Bu yüzden, Steinbeck temiz bir iş çıkarmış diyebiliriz. Şimdi dönelim hikâyemizin kesişme noktasına.

    Cyrus Trask'ın genç eşi hastalıktan dolayı ölmüş ve Cyrus başka bir şehirde ekabir kesimin yanında takılmaktadır. Cyrus Trusk ölmeden önce bu ekabir kesimi kafalamış; GAR'ı (Amerikan gazileri için bir kurum) dolandırmış ve haksız yollardan elde ettiği yüz bin doları iki oğluna miras bırakmıştı. Adam Trask ise uzun bir dönem askerde kalmış; kardeşinin korkusundan eve gelmemiş ve bir süreliğine berduş hayatı yaşamıştır. Charles Trask çiftlikte tek başına yaşamaktadır ve abisini deli gibi özlemiştir. İşte Cathy Ames can havliyle, Charles ve Adam’ın çiftliğinin kapısını çaldığı zaman, bu iki kardeşe büyük bir miras kalmış ve Adam Trask berduşluktan dönüp gelip çiftçiliğe yerleşmişti. Yaralı kızı içeri alıp doktor çağırılar. Charles, kızın çiftlikte kalması taraftarı değildir, ancak Adam, iyileşinceye kadar kızın kesinlikle çiftlikte kalacağını söyleyip kestirip atar. Cathy, kendini biraz olsun toparlamaya başlar. Yaşadığı olaydan epeyce korkmuş olduğu için yaralarını toparlayana kadar bu güvenli yerde kalmaya karar verir. Charles ise Cathy'nin bir an önce gitmesini istemektedir çünkü onun içindeki kötülüğü gözlerinden görmüştür. Cathy ise kendi gibi kötü olan Charles'ı daha çok sever ama aynı zamanda ondan korkar. Adam, sürpriz bir kararla Cathy'e evlenme teklifi eder ve olumlu cevap alır. Charles, Adam'ı uyarmaya çalışır ancak Adam rüyalar aleminde yaşamaktadır ve gözünün önüne adeta pus inmiştir. Bu pus, ancak Cath'nin Adam'ı sağ omuzundan vurmasıyla birlikte ortadan kalkacaktır. Aslında Adam yine akıllanmayacaktır, ancak bazı gerçekleri görmüş olacaktır en azından. Cathy, bir gece, kendi uyku ilaçlarından Adam'a içirir ve Adam odada sızarken, Cathy gidip Charles'ın yanına kıvrılıverir. Charles bu duruma karşı koymaz. Cathy, Charles'tan hamile kalır. Çiftlikte sürekli sorun yaşayan Adam ve Charles bir türlü anlaşamazlar. Adam kendi payını Charles'a satar ve artık çiftlikten ayrılacağını, Caty’le birlikte gidip başka bir hayat kuracağını söyler. Charles, Cathy konusunda ondan hiçbir zaman hayır gelmeyeceğini, hatta Adam’ın başına bela getireceğini söyler. Ama Adam, bunu bir türlü ciddiye almaz. Adam ve Cathy, Salinas’a gelip burada güzel bir arazi satın alıp, bu kasabada yaşamaya başlarlar. Yanlarına hizmetçi olarak Lee isimli Çinli bir adam alırlar. Cathy’nin hamileliği ilerlemiştir ve doğumdan sonra çiftliği terk edeceğini birkaç kez Adam’a çıtlatır. Adam ise her şeyin zamanla düzeleceğini düşünür ve Cathy’nin söylediklerini ciddiye almaz. Cathy, ikiz erkek bebekleri dünyaya getirdikten sonra evden ayrılıp gideceği zaman, Adam ona karşı çıkar ve Cathy gözünü bile kırpmadan Adam'ı omuzundan vurup çekip gider. Cathy çok uzağa gitmez ve yine Salinas’taki genelevlerden birinde çalışmaya başlar. Adam ise hayatla olan tüm bağını koparmış, sadece temel ihtiyaçlarını karşılayacak eylemlerde bulunur. Küçük bebeklere ise Lee bakmaktadır.

    Tüm bunlar yaşanırken, diğer yandan Samuel Hamilton ve karısı Liza Hamilton çiftlik işleriyle uğraşmaktadırlar. Çocuklarının ise her biri ayrı yol tutmuştur. Tom, çiftlikte anne babasının yanında kalmış; Will, bir ticaret adamı olmuş ve Joe ise üniversiteye gitmiştir. Kızları Una, evlenmiş gitmiş; Dessie, terzi olmuş, Olive ise öğretmen olmuştur. Yeri gelmişken kitabın anlatıcısının, Olive’nin oğlu John olduğunu; ayrıca kendinden, çok az yerde bahsettiğini belirtmiş olayım. Adam’ın başına gelenleri ve çocukların henüz bir isimlerinin bile olmadığını bilen Samuel ve Liza, bu duruma nasıl bir çözüm getirebileceklerini düşünürler. Samuel gidip Adam’la konuşmaya karar verir ve Adam’ın yanına gittiğinde hayatla tüm bağının kopmuş olduğunu görür. Adam’ı sert bir dille uyarmak, hatta şiddet uygulamak zorunda kalır. Bu şokun etkisiyle Adam biraz olsun kendine gelir. Çocuklara Calep ve Aron isimlerini koyarlar. Bu arada Adam ve Samuel’in tanıştıkları bölümü es geçmeyelim: Salinas’a yeni gelmiş olan Adam toprağını daha verimli hale getirmek için arazisinde su kuyusu açtırmak ister ve bu konuda en uzman kişinin Samuel Hamilton olduğunu öğrenir. Adam, Samuel’i çiftliğine davet eder ve kuyu açma çalışmalarına başlarlar. Çalıştıkları günlerin birinde, Cathy’nin doğum sancısı gelir ve çocukları doğurtacak kimse olmadığı için ebelik görevini Samuel üstlenir. Samuel, ikizlerin sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesini sağlar, ancak doğum sırasında Cathy, dişlerinin arasına geçirecek başka bir şey yokmuş gibi, Samuel’in elini ısırır ve bu el neredeyse kangren olur. Cathy, aslında Samuel’i sevmediği için bunu kasıtlı olarak yapar. Samuel birkaç gün için ateşler içinde yatar, ancak Liza’nın yardımları sayesinde kurtulur ve eli de yavaş yavaş iyileşmeye başlar.

    Olayların devamında Calep ve Aron artık iyice büyümüşlerdir. Cathy, çalıştığı genelevin sahibi olan Faye isimli kadını, kurnazca hilelerle öldürmüş ve onun yerine geçmiştir. Cathy’nin Salinas’ta en ünlü genelevlerinden birini işlettiğini herkes bilir, ancak bu haber aradan yıllar geçmesine rağmen hala Adam’ın kulağına gitmemiştir. Samuel, bu durumu kendine sorumluluk olarak gördüğü için en sonunda Adam’a anlatır. Olayı öğrenen Adam, Cathy’i ziyarete gider. Aralarındaki konuşmada Cathy, çocukların gerçek babasının Charles olduğunu Adam’a söyler. Adam, başta gerçek olduğuna inanmak istemez, ancak gerçekle yüzleşmek zorundadır. Adam’ın o andan itibaren tek korkusu, Calep ve Aron’un annelerinin bir genelevde çalıştığını öğrenecek olmalarıdır. Bunu, elinden geldiği kadar saklamaya çalışır, ancak günü geldiğinde Charles’a daha çok benzeyen Calep, bu gerçeği öğrenir. Yapı olarak kendisinden daha nahif olan kardeşi Aron’a öğrendiği gerçeği söylemez. Çünkü Aron’un bu gerçeği kaldıramayacağını bilir. Ancak Aron, günü geldiğinde yine bu gerçeği Calep’ten öğrendiğinde, dünyaya olan hıncından dolayı 1. Dünya Savaşında cepheye katılmak için askere yazılacak ve ölüm kâğıdı babası Adam Trusk’un eline ulaştığında onu felç bırakacaktır.

    Özet hakkında konuştuktan sonra, kitap içeriği ve karakterler hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Steinbeck’in karakter yaratma konusunda çok usta olduğunu zaten biliyoruz. Karakterleri, hayatın içinden kişilerdir ve doğal bir yapıları vardır. Karakterlerine akılda kalıcı özellikler yüklemeyi başarır. Karakterler ve olaylar, okuru aksiyonun içine alabilecek güçtedirler. Bizim kültürümüze her ne kadar uzak olsalar da yaşayışlarındaki doğallığı ve samimiyeti görebiliriz. Her şey çok içten ve hayatın getirebileceği türdendir. Abartılmış gerçekler, olağandışı olaylar veya sürprizler neredeyse yoktur. Okuru şaşırtacak çok fazla nokta göremeyiz. Örneğin, Calep’in Cathy’e karşı olan nefretinden dolayı, kitabın sonunda Cathy’nin ölümünün, Calep’in elinden olacağını düşünmüştüm, ancak hiç öyle olmadı. Cathy yaşlandığında artık gücü kalmadığını anlayınca, Aron’a yüz bin dolar miras bırakıp, zehir içip hayatına son verir. Steinbeck, toplumdaki belli kesimleri yansıtma açısından karakterleri ustaca kullanmıştır. Örneğin, İrlandalı insanların ve kültürleriyle ilgili bilgiler vermek için Hamiltonlar’ı kullanmıştır. Bu insanların espritüel yönünü vurgulamak içinse Samuel’in mizahını ön plana çıkarmıştır. Annesi de göçmen bir İrlandalı olan Steinbeck, İrlandalıları son derece dürüst ve çalışkan insanlar olarak bize tanıtır. Ayrıca bu romanda, İrlandalıların çok çocuklu yapısını bir kez daha görmüş oluyoruz. Bundan önce okumuş olduğum Christy Brown’ın ‘’Sol Ayağım’’ kitabından da, İrlandalı olan Brown ailesinin üyeleri, bir hayli kalabalıktır ve yanlış hatırlamıyorsam 13 kardeştirler. Tabi ölenleri de sayarsak kardeş sayısının 22 olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta özellikle Samuel Hamilton, okurun sempatisini en çok kazanan karakterlerden biridir. Hatta, 3. bölümün sonunda Samuel’in öldüğünü öğrenince, kitap eksik devam edecek diye hissettim. Adam’ın yanında uşak olan Lee karakterini ise neden bilmiyorum ama ilk önce kadın zannettim. Bir kadın olarak tasavvur ettim ve kitabın devamında erkek olduğunu anladım. Öyle zannediyorum ki, Steinbeck Lee karakterini, dönemin Amerika’sında dışlanan Çinlilerin iyi bir şekilde propagandasını ve reklamını yapmak amacıyla bilinçli bir şekilde kullanmıştır. Çünkü hikayede Lee karakteri; sadakati, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla ön plana çıkmaktadır. Samuel’in çocuklarından Tom ve Dessie, umudu simgelemektedir. Romanın bir bölümünde, Tom ve Dessie yaşadıkları her şeyi bırakıp, dünyayı gezmek için para biriktirmeye karar verirler. Ata toprakları olan ve hiç görmedikleri İrlanda’ya gitmeye karar verirler; ancak bir gün Dessie rahatsızlandığında Tom’un içirdiği yanlış bir ilaçtan dolayı ölür ve buna dayanamayan Tom ise olaydan birkaç gün sonra intihar eder.

    Kitabı Sel Yayınlarından okudum ve kapak resmini beğendim. Resimde: Soldan sağa doğru, yani batıdan doğuya doğru kademeli şekilde yeşillenen bir ağaç vardır. Ağacın batısı kurumuş; doğusu ise yeşil ve canlıdır. Bu resim, aslında zaman kavramını da alegorik bir şekilde işlemektedir. Çünkü yazarın anlattığı bu yarım yüzyıllık hikâye, zaman içerisinde umutların ve canlılığın yok olmasını da dolaylı yoldan anlatmaktadır. Bundan ayrı olarak, hikâyedeki bazı yerler, bizlere başka romanlardaki olayları anımsatabiliyor. Örneğin, Adam ve Charles’ın arazi ve toprak işleriyle uğraşma şekilleri, bize Anna Karenina’daki Levin karakterini anımsatabilir. Cathy’nin dengesiz halleri ise aynı romandan Nastasya Flipovna’yı çağrıştırabilir, ama yine de bazı okurlar bu benzetmeleri doğru bulmayabilir.

    Kitapta işlenen konulardan bir tanesi: abi kardeş ilişkisidir. Adam ve Charles üzerinden, dışlanan veya sevilmeyen bir çocuğun nasıl hırçınlaştığını, öfkesini nasıl başka yerlerden çıkardığını ve böylesi bir sevgi eksikliğinin bireylerde ne gibi yaralar açtığını gösterir bizlere. Bir gün, Cyrus Trusk’ın doğum gününde, Charles harçlıklarından biriktirdiği parayla kaliteli bir çakı alır ve babasına hediye eder. Adam ise bu özel günde bir köpek yavrusu hediye eder. Cyrus, Adam’ın verdiği köpeği yanından hiç ayırmaz; çakıyı ise çekmeceye atar ve yüzüne bile bakmaz. Charles, bu anın öfkesini ve acısını hayatı boyunca unutmaz. Aslında Charles babasını çok sevmektedir, buna karşın Adam babasının ölümüne üzülmez bile.


    Kitabın ana temasına gelecek olursak: ‘’TİMŞEL.’’ Kitabın son sayfasını kapayan okur, bu kelime nedir diye sorar kendine. Romanın en sonunda, kardeşinin ölümünden dolayı Calep kendini sorumlu tutmaktadır. Çünkü annesinin genelevde olduğunu ona Calep göstermiştir ve Aron bu yüzden savaşa gidip hayatını kaybetmiştir. Bunun haberini alan Adam Trusk ise felç olmuştur. Tüm bunlardan dolayı Calep vicdan azabı duymaktadır ve hizmetli Lee bu durumdan dolayı kendini suçlamaması gerektiğini Calep’e anlatmaya çalışsa da bu fayda etmez. Lee, Calep’in hayatı boyunca bu pişmanlık duyacağını anlayınca, onu kolundan tutup babasının karşısına çıkarır ve olayları tek tek Adam’a açıklar. Eğer bir işaret verip onu affettiğini göstermezse, Calep’in her zaman vicdan azabı çekeceğini söyler ve ondan bir cevap bekler. Adam son nefesini verirken ağzından çıkan son kelime ‘Timşel’ olur ve Lee, Caleb ve Abra’nın bakışları altında hayata gözlerini yumar. Okur, kendi kendine ne demek istedi diye düşünebilir. Bu sorunun cevabı ise kitabın ortalarında, Lee, Adam ve Samuel’in çocuklara isim koydukları bölümde kendi aralarında yaptıkları Habil ve Kabil hikâyesinin geçtiği bölümde verilmiştir. ‘’Timşel’’ kelime anlamı olarak, İbranice’de istersen yapabilirsin gibi bir anlama gelmektedir. Yaptığım İngilizce kaynaklı araştırmada, bazıları Kral James’in İncilinde farklı anlama geldiğini savunmuştur, ancak yine de kitabın vermek istediği mesajın net olduğunu düşünüyorum. Adam, son nefesini verirken aslında Caleb’e içindeki kötülüğe hükmedebilirsin mesajını verir. Timşel kelimesi aslında biraz da bu anlamı karşılamaktadır. Yani, iki türlü insan vardır diyebiliriz: İlki içindeki kötülüğün tanrıdan geldiğini düşünür, ancak bunu değiştirmeye çalışmaz aksine bunu bahane ederek kötülük işlemeye mazeret bulmuş olur; ikinci insan ise içindeki kötülüğü alt edebileceğini bilir ve bunun için çaba gösterir. Aslında, Calep’in ikinci gruba girdiği mesajı, “foreshadow” tekniğiyle kitabın ortalarında verilmiştir. Çünkü Calep, annesini görmeye gider ve Cathy, ona tıpkı kendisine benzediğini ve Calep’in kötü yapıda olduğunu söyler. Ancak Calep, ona benzemediğini ve özellikle Cathy’i gördükten sonra içinde hiçbir şüphe kalmadığını söyleyip çekip gider. Cathy, kendisinin doğuştan habis karakterli olduğunu düşünür ve Charles’ın da böyle olduğunu düşünebiliriz. Cathy, kitabın bir bölümünde: sanki içimden bir ses sebebinin ne olduğunu bilmediğim halde bana sürekli kötülük yapmamı söylüyor, der. İçindeki kötülüğü son raddesine kadar etrafına saçar. Yapı itibariyle Calep ve Aron’un ilişkisi, Adam ve Charles’ın ilişkisine benzetilebilir. Kötü taraf Calep’tir; daha nahif olan kişi ise Aron’dur. Kitabın sonunda, acaba bu döngü Habil ve Kabil’den beri böyle davam mı edecek diye düşünürüz, ancak Steinbeck, kutsal kitaptan yaptığı alıntıyla, her eylemin insanın özünde bittiğini ve seçimleri kendi iradesiyle yaptığı mesajını verir. Bu bakımda çok evrensel bir mesaj verdiğini inkâr edemeyiz.

    Kitabın içtenliği ve taşıdığı mesaj açısından, kesinlikle okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

    Cennetin Doğusu Karakterler:
    1. Cyrus Trusk: Savaşta bir bacağını kaybetmiş gazi. Kişilik olarak çok güvenilir değildir.
    2. Adam Trusk: Cyrus’un ilk karısından doğan büyük oğlu.
    3. Charles Trusk: Cyrus’un ikinci eşinden olan oğlu.
    4. Alice: Cyrus’un ikinci karısı.
    5. Samuel Hamilton: İrlanda’dan Salinas’a taşınmış çalışkan bir göçmen.
    6. Liza Hamilton: Samuel’in karısı.
    7. George, Will, Tom, Joe: Sameuel’in oğulları.
    8. Una, Lizzie, Dessie, Olive, Mollie: Samuel’in kızları.
    9. Cathy Ames: Habis ruhlu bir kadın. Anne babasını yakar. Adam’ı omuzundan vurur.
    10. Edward: Cathy’nin evden kaçtıktan sonra yanında çalıştığı bir genelev pezevengi.
    11. Horace: Şerif yardımcısı.
    12. Faye: Cathy’nin ikinci çalıştığı genelevin sahibi.
    13. Alex: Faye’nin yanında çalışan aşçı.
    14. Jenny(Gündüz Feneri): Şehirdeki 2. Genelevin sahibi.
    15. Calep ve Aron: Adam’ın ikiz oğulları. Gerçek babaları, amcaları olarak bildikleriCharles’tır.
    16. Anderson: Una’nın kocası.
    17. John: Olive’nin oğlu ve aynı zamanda hikayenin anlatıcısıdır. Ancak roman, kahraman bakış açısıyla değil; hakim bakış açısıyla yazılmıştır.
    18. Mary: Olive’nin kızı ve John’un kardeşi. Romanda sadece bir yerde geçer.
    19. Ernest: Olive’nin kocası.
    20. Doxology: Samuel’in atı.
    21. Lee: Adam’ın yanında çalışan Çinli uşak.
    22. Bay ve Bayan Bacon: Salinas’ta Adam’ın komşuları.
    23. Abra: Bacon’ların kızı ve Aron’un çok uzun zaman boyunca sevgilisi; sonradan Calep’in kız arkadaşı.
    24. Bay Rolf: Aron’a öğretileri aşılayan bir papaz.
    25. Joe Valery: Cathy’nin yanında çalışan kurnaz bir pezevenk.
  • 151 syf.
    Okudum bitti...
    İlk defa Sherlock Holmes kitabını okudum ve iyi ki okumuşum.
    "Kanunun diğer yanında yer alsaydım, en başarılı suçlu olurdum." -Sherlock Holmes

    İnsan beyninde çözülmeyecek kadar zor, tahmin edilemeyecek kadar karmaşık duygular ve arzular vardır. O arzuların karanlık olanlarına gelince; iste onlar oldukça soğuktur ve kişiyi adeta buzdan bir kütleye çevirir. Gözleri kör eden bu ürkütücü ruh halleri, insanın aklının ucundan bile geçiremeyeceği şeyleri yapmasını sağlar. Benim işim, karanlıkta kalmış bu insanların yol açtığı kötülükleri sona erdirmek. Suçluları ayrı ayrı çözümlemeyip, her kılığa bürünebilme yeteneğimle doğru izlerin peşinden gittiğime inanıyorum. Uyguladığım yöntemler ise, en az izini sürdüğüm suçlular kadar farklı.
  • 96 syf.
    ·Beğendi·2/10 puan
    Çok değil iki yıl önce arkadaşım #Delibal bir gün oturmuş kahvemizi içerken Stefan Zweig dan bahşetmiş ve mutlaka okumam gerektiği söylemişti.Biraz Zweig'in hayatından bahsetmiş sohbetimiz git gide koyulaşmıştı.Zaten ben #Delibal ile en çok kitaplar hakkında konuşmayı severdim.Kahvelerimizi bitirdikten sonra bir acele çıkıp kitapçıya gitmiştik ve bana bu kitabı almıştık..#Delibal iyi ki beni Stefan Zweig ile tanıştırmış..kitap bir kadının yirmi dört saati değil ömrünün her bir anını kaplayan aşkı, hayalleri, umutları, nefret ve en derinden yaşadığı pişmanlıklarını bir solukta insanın ruhuna işleyen bir kitaptır şüphesiz.
    Bir kadının daha önce hiç tanımadığı bir erkek uğruna tüm hayatını, onurunu hiçe sayıp ' onun için sokaklarda dilenirdim' diyebilecek kadar aşkı doruklarında yaşamasının yanı sıra aynı adamın ölüm haberini aldığında 'hiç etkilenmedim, mutlu bile oldum, çünkü onunla yeniden karşılaşma korkum sonsuza dek yok olmuştu' diyecek kadar pişmanlık, nefret ve hayal kırıklığıyla sarmalanması sanmıyorum ki daha iyi anlatılabilsin!
    Mrs. C'nin sevdiği adam tarafından görülmediği o anlardaki hisleri, onu kaybettiğinde yine onun anılarına sığınışı, mekanları sevdiği adamın hatıralarıyla bağdaştırma çabasıyla sıkışan yüreğinin ihanetle karşılaşması... Her biri efendim, her biri ruhumun acıyla kavrulmasına neden oldu. Bilmiyorum belki de bu hisleri Mrs. C'yle birlikte doruğunda yaşamam içinde bulunduğum yoğun ruh halleri dolayısıyladır.
    Zira onun gibi tek bir hatıraya tutunabilme çabasıyla Yıldız Parkı'na gitme isteğiyle yanıp tutuşan, reddedilme hissini bir kenara bırakıp İstiklal'de çekilen iki fotoğraf arasında adım sayan hatta ümitli anlarda 'Âh evet bu fotoğrafta iki adım uzaktaymışım ' diye sevinen, kalan diğer tüm anlarda ise 'Sanırım beş adım...' diyerek üzülen bir yüreğe sahiptim.
    Ancak elbette bu hisleri derinden yaşamış olmam Zweig'in bir kadının ruhsal tasvirini çıkarmadaki başarısını inkar etmeme değil aksine perçinlemeye çalıştığım tüm o hisleri tekrar tekrar yaşayıp kitabı bitirmemden günler sonra bile hala bu kitap hakkında düşünüp ilk incelememi yazmama sebep oldu.
    Zweig, bir kadının ömrüne sığdırdığı yirmi dört saati, hissiyatıyla insanın omuzlarını çökerten 90 sayfalık bir kitapla anlatıyordu ve size sadece bir nefeste okuyup eriyip bitmek kalıyordu.
  • Bir insanın kişisel olarak gelişebilmesi ,uzlaşmacı ve gelişime açık Ötekileri bulabilmesiyle mümkündür.
  • İnsanın dudaklarından dökülen kelimelerin taşıdığı mana o kadar büyük, o kadar derin ki, medeniyetin zirvesine ulaşan insanlık, bu noktada çok geridir. Denizlerin en derin yerini keşfedebilirsiniz. Dağların en yüksek noktasını ölçebilirsiniz. Fakat kimsenin, hiç kimsenin ıstırabını yahut sevincini ölçemezsiniz ve bunların gönülde meydana getirdiği halleri tahmin edemezsiniz.