booksofbet, Clarissa'yı inceledi.
18 dk. · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zweig seven herkes artık biliyordur ki kendisi savaşa ve savaşmaya karşı, insan öldürmek istemeyen ve bu nedenle de yazılarında bunu hep vurgulayan biridir. Clarissa isimli kitabını okurken de bir aşk hikayesi çerçevesinde aslında I. Dünya Savası yıllarının ve insanlara olan etkilerinin portresini okuyoruz. O dönemlerin zorluklarını, delirmiş gibi davranan toplumu, insan öldüreni, insan öldüremeyeni, ticarette kaçakçılığın baş göstermesini, ekonomi çöküşü vb. pek çok konuya Zweig'ın kahramanları aracılığıyla ulaşıyoruz. Alt metinlere bakmadan yüzeydeki aşk hikayesine odaklanırsak üzücü bir durumla karşılaşıyoruz. Birbirini seven ancak birbirine düşman memleketlerde yaşayan aşıklar insanın içini buruyor. Üstelik Clarissa hamile. (Korkmayın spoiler vermiyorum arka kapakta da var bu.) Acaba Clarissa ve etrafındakiler savaşa nasıl bakıyor? Acaba Clarissa o bebeği dünyaya getirecek mi? Merak edenler bu güzelim Zweig eserine sarılsın. Keyifli akşamlar.

Oguzhan Ustun, bir alıntı ekledi.
30 dk.

Deniz milyonlarca cesedin üzerinde kabarıp alçalıyor ve ölüler, insanın ayak bastığı her yerin altında çürüyor.

Bir Çöküşün Hikayesi ve Amok, Stefan Zweig (Sayfa 68 - Maviçatı Yayınları)Bir Çöküşün Hikayesi ve Amok, Stefan Zweig (Sayfa 68 - Maviçatı Yayınları)

Mustalem

Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
Bir sır damla damla döküldü elhak.
Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
Bir nida hatiften: Sana müstahak.

Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
Esrarımızı faş eden bir erin,
Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

Darağacı; miraç, buse; inancı,
Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
Görünmezi gören gönülde sancı,
Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

Ankara, Nisan 2011

http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

Ve hikayesi:

26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
"Öldü"yü ise ruhum...
Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

"Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

"Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

Evet!...

Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."

Özlemnd, Beyaz Zambaklar Ülkesi'ni inceledi.
6 saat önce · Kitabı okuyor · Puan vermedi

"Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan Ömer Gezen'e çok teşekkür ediyorum:)
Grigory Petrov'un okuduğum ilk kitabı. Harika bir Kitaptı birçok öğrenemediklerimi bu kitabı okurken öğrendim. Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkçeye çevritilmiş ve askeri okullarda müfredate koydurulmuş. Kitabı anlatan kişi ise Snelman ismindeki bir Finlandiyan'lı, bir zamanlar bataklıklar ülkesi olan, fakir eğitimsiz, cahil insanların yaşadığı hikayesi anlatılmakta kitabın her bir sayfası insanın daha çok okumasına alıştırıyor işte "Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabını da okuyan herkese alıştırıyor. Bu kitabı niye daha önce okumamış ki? Şimdi sıra sizde, okuma vakti sizde, keyifli okumalar herkese."

Ceren Yiğit, bir alıntı ekledi.
7 saat önce

Her bir insanın hikâyesi, bizi kendi başımızdan geçen olaylar kadar ilgilendirirdi. Yeter ki kendi gerçekliği içinde kavransın.

Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 256)Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 256)
Kaan Çeribaş, Fahrenheit 451'i inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 7/10 puan

Yine distopik bir eser.
Yine günümüz insanlarına -bize- bir uyarı mesajı niteliğinde bir eser !
..
Günümüz dünyasında giderek eğlence, gösteriş kendine daha çok yer buluyor. İnsanlar hazıra daha çok alisiyor ve üretmeden bir ömür geçirip gidiyorlar. Bir süre sonra üreten insanlara da vermeleri gereken değeri vermeyip onları aşağılamaya, gereksiz görmeye başlıyorlar. Günümüz insanın tek derdi daha çok eğlenmek olmaya doğru gidiyor. İşte Fahrenheit 451 bu karamsar tablonun en feci bir hal aldığı zamanlarda geçiyor. İnsanlar kendi istekleriyle sadece eğlenmek istedikleri için her türlü sıkıntı ve kederden uzaklaşarak kendilerini sadece eglendirecek bir devlet yapısı istemişlerdi ve bunu da basarmislardi. Ve zamanı geldiğinde düştükleri bu gafletten kendilerini kurtaracak yegane güç olan kitaplara da düşman olmuşlar ve onları her buldukları yerde yakmaya girismisler. Zamanında yangınları söndürmek için kurulan itfaiye teşkilatı artık kitaplari yakmak için vazifelendirilmistir. Hikâyemiz de bu itfaiyecilerden Guy Montag'in hikayesi. Bir gün Clarisse adında yaşi genç ama ufku açık bir kızın sohbetleri neticesinde Montag'in gözleri açılır, içinde bulundukları dünyayı sorgulamaya başlar. Ve haliyle otoritenin en hoşuna gitmediği şey de sorgulayan insanlardır. Bundan sonra Montag'in başı derde girer.
..
Distopik eserler her zaman ilgimi çeker. Girişte de dediğim gibi her distopik eser günümüz insanına bir uyarı mesajıdir. Fahrenheit 451 de güzel bir uyarı mesajı. İyi okumalar

Beyzanur, bir alıntı ekledi.
19 saat önce

Bazı kelebek türlerinin bir günlük ömrü, hücre bölünmesinin hızlı olmasından dolayı, insanın 80 yılına denktir.Bu durumda 70 yaşında ölen bir insan mı daha uzun yaşar, 25 saatini gören bir kelebek mi?

Kardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli (Sayfa 170)Kardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli (Sayfa 170)
vaveylali, bir alıntı ekledi.
23 May 19:54 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

"Bazı kelebek türlerinin bir günlük ömrü,hücre bölünmesinin hızlı olmasından dolayı,insanın 80 yılına denktir.Bu durumda 70 yaşında ölen bir insan mı daha uzun yaşar, 25. saatini gören bir kelebek mi?"

Kardeşimin Hikayesi, Zülfü LivaneliKardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli
vaveylali, bir alıntı ekledi.
23 May 19:48 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

"İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz.Çünkü hiçlik zor geliyor."

Kardeşimin Hikayesi, Zülfü LivaneliKardeşimin Hikayesi, Zülfü Livaneli
Lina Halimova, Esir Şarkılar Vadisi'yi inceledi.
23 May 17:34 · Kitabı okudu · 2 günde · 6/10 puan

Yazarın kalemini ve kaleme aldığı konuyu sevdim . Bir çok sosyal mesaj içeren bir kitap aslında ,tabi anlayabilene
Ellie Frankel’in ve Penny Bright’ in ortak noktaları birbirlerine olan aşırı benzerlikleri ve müziğe olan yetenekleri ...Biri inatçı Ve bencil diğeri naif,tatlı ve uysal olan bu iki zıt karakter şaşırtıcı bir şekilde yolları kesişir .Şarkılar ile kesişen hayatların aslında şarkılara konu olacak bir hikayesi çıkıyor ortaya . Para ve şöhret uğuruna insanların nelerden vazgeçebileceğini yazar muhteşem bir kurgu İle kaleme almış .
Alınan ders ; Hayat zorlu ve acılarla dolu bir yol sunsa da bize ,insanın karakterini belirleyen başına gelen kötü şeyleri geçmişte bırakma ve önüne bakma kabiliyeti olduğu ...