• Sevmeyi özledim biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız bir gülüşü. Olur olmaz yerde ağzıma bir öpücüğün konmasını. Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen hoşgörüyü. ‘Nerde kaldın’ ayazını değil, ‘hoş geldin’ iyiliğini. Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefonlar arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren uykusuzluğu. Bir gövdenin önünde diz çökmeyi. Kendimi severek yürümeyi kalabalıkta. ‘Göğe bakma duraklarını’ özledim. Yağmuru kirpiklerinden içmeyi. Yumruk kadar bir yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. ‘Sana sevinç verdiğim sürece ben burdayım’ zenginliğini özledim. Otobüs terminallerinin ayrılıkla dönüş karışımı kokusunu özledim. Otel odalarının insanı bir yaprak gibi incelten kederini. Başka kentlere vuran rengini güneşin. Başka sokakların telaşıyla çoğalmayı. Dünyayı yudum yudum aşka çeviren yalnızlığı...”
  • "Aramayan adamın kendini heder ettiği görülmüş müdür evlat?"

    "..."

    "Bütün bunlarda senin için bir hayır var elbette.İnsanın bazen akıldan geçmesi gerek.Akıl baştayken hakikatten uzaklaşmak da mümkün.Aklı bir kenara bıraktığında hakikat elinden tutar insanın."

    "Ne yani,sevineyim mi bunlara?"

    "Sevinmek ya da yerinmek için gaybı bilmek gerek.Tevekkül iyidir."
  • "Fransız Enstitüsü üyelerinden meşhur bilgin, yazar ve Profesör A.
    Siegfried Ankara Halkevi'nde" sıra ile iki konferans verdi. Bunlardan biri: "Sanayi devriminin zamanımız meseleleri üzerinde yansımalarıdır... Bilgin burada mümkün mertebe objektif bir aydınlatma yapmaya uğraşir. Modern sanayide çalışan kitlelerin durumunu şöyle anlatır:

    "İşçi makinenin hizmetkârı, uşağıdır: Makinenin temposu kendine özgü bir tempodur, bu tempo verimli, fakat gayrı-insani ve şaşmaz bir düzene sahiptir." Dünkü Fabrika :Kurumun başında bir patron, uzman işçi ve memurlardan oluşan bir grup ve bir yığın alelade işçiden ibaretti." Bugün ki fabrika: Başında bir genelkurmay, bunun altında yarı uzman işçilerden oluşan koca bir kütle vardır. Nihayet, iş müfettişi, makine tamircisi ve kolektif çalışmanın düzenleyicisi denilen yeni iş unsurları ortaya çıkmıştır." Bu şartlarda: "İşçide artık lüzumsuz olan teknik uzmanlık aranmaz, ondan aranan hareketlerde hız, bedensel tahammül, dikkat ve itinadır... İş ekseriye "Usanç vericidir." Bu işe layıkıyla kendini verebilmek için bazen bir nevi üretim mistiği, kendinden çok daha büyük bir işte hissesi olduğu duygusuyla tahammülünü arttırmak lazımdır. "

    Işte, Bilgin'in gözlem ve aydınlatma yaparken görmemezlikten gelemedigi seyler bunlar. Yani bugünkü düzende, ileriye doğru atılan her adım, işçiyi tahammüllü bir hayvan, bir otomat haline sokar. Calışan kitlenin, kültür ve bilimle değil, hayatla, hatta vücudunun bütün organlarıyla dahi bilinçli surette ilgilenmesine imkân ve lüzum kalmaz. Bu objektif ve somut gözlemden hangi subjektif sonuçlar çıkabilir? Çalışan insanı ve insanlığı bu çıkmaza sokan toplumsal şartların değiştirilmesi lüzumu değil mi?
    Hayır. Profesörümüz, o şartların (yani patronlu erkân-ı harp ile sömürücü fabrika sisteminin) önüne geçilmez, alınyazısı, kader ve uğursuz, kötü bir zorunluluk olduğuna inanır. Bilgin, önce medeniyet ve kültür adına şöyle kaderci yazgıcı bir takım timsah gözyaşları döker.

    "Hazırlıksız olan makinenin zanaatkârlıkla teması, eski ve hürmete layık ananelerin zararına olarak vukua gelmektedir... Bundan insanlık için vahim bir manevi kriz doğmaktadır... Bu şartlar içinde insanın doğa üstündeki zaferinin kesin olup olmayacaği sorulabilir. Teknik zafer göz kamaştırıcıdır. Fakat tam bu esnada medeniyetin muhtemel bir gerilemesi, barbar siyasi ve ekonomik usullerin geri dönüşü karşısında kaldık. Sanki doğa kendi üzerinde kazanılmış olan zaferlerin intikamını almaktadır.''
    Görüyoruz. Profesör her şeyden evvel makine düşmanı bir küçük
    üretim (zanaatkârlık) hayranıdır. Ortaçağ ananelerinin aşınması adına 20'nci Yüzyıl ortasında ağlamaktadır. Ona göre "bu şartlar" dediği Kapitalizm düzeni "Doğa" kadar kahredici sayılıyor ve buhran da esrarengiz doğanın insanlar üzerinde ''intikamı'' gibi gösteriliyor. Doğayla başa çıkılır mı? Bilgin bunu demek istiyor! Halbuki söz konusu olan bunalım "insanlık" arasında, yani toplumsaldır. İnsanlar niçin bu bunalımı yenemesinler? Mademki Kapitalizm en sonunda insanı hayvanlaştırmaktan başka türlü ilerleyemiyor, o halde niçin, ömrünü tamamlamış her tarihsel düzen gibi o da insanlar tarafından kaldırılmasin? Neden Kapitalizmin kalkması Medeniyetin gerilemesi gibi görülsün? Derebeyliğin kalkması Ortaçağ Medeniyetini de kaldırdı. Lakin yerine ondan daha ileri bir düzen ve medeniyet getirmedi mi?.. Profesor, en üstünkörü aydınlatmadan sonra gelmesi gereken böyle bir değişiklik kavramını ağzına almaktan çekiniyor. Yalnız şu kadarcığını, hiç belli etmeden çıtlatıyor:

    "Makine bir köle olarak kalmalıdır. Ve üretimin gerçek amacı
    bizzat üretim değil, fakat insandır." Doğru. Hatta aşırı malùm... Lakin mesele o doğru fikri yüzüncü yahut bininci kere tekrarlamakta değil, uygulamaktadır. "Meşhur alim" ne yapıyor? Daha doğrusu, ne yapılmasını vaaz ediyor? Onu da aynı Halkevi'ne sunduğu öteki Konferansından öğreniyoruz. Öteki Konferans demokrasiyi tarifle başlar:

    Demokrasi nedir?

    "Hukukça eşitlik"tir. Yani fiilen ve gerçekte değil, Hukukça ve Ki-
    tapta eşitlik, bu, bildiğimiz burjuva eşitliğidir. Profesör burjuva demokrasisi dışında bir demokrasi tasavvur edemez.
    Burjuva demokrasisinde herkes yazılan eşitliğe erişir mi?
    Hayır. O sadece: "Herkesin bu eşitliği elde etmek talihine imkân
    hazırlar." Bilgine göre demokraside -yani hep burjuva demokrasisinde anlayalım- eşitlik ilkin bir talihtir. İkincisi, o talih de sadece imkân halindedir. Böylece burjuva demokrasisi milyonda bir bahtiyara düşen Tayyare Piyangosu gibidir.
    Demokraside iki türlü insan vardır:

    1- Üstte: İdareciler
    2- Altta: Halk...
    İdarecilerde profesörün aradığı şey "otorite'dir." Halkta ise sağduyu ister.
    Otorite adamları iki bölüktür:
    1- Devlet Adamları: Asıl otorite bunlardadır. Devlet adamının; "idarecileri idare etmek ve onlara daima istedikleri şey imkansızdır dememek için, idare tekniğini az da olsa kavramış olması lazımdır."
    2- Özellikle idareciler'in ancak teknik silahları" vardır. Onlar:
    kanuna tamamen uygun hareket etmek, insanları tanımak", ile yükümlüdürler. "Halk İdaresi" demek olan Demokrasi, böylece birbirine karşı iki zat kutup olur. Profesör bu kutuplar su tahterevalli üzerine oturtur:

    “Halkın fazla nüfuz ve iktidar sahibi olmak istemesi iyi hükü-
    metin ve iyi idarenin zararınadır. Eğer idare fazla nüfuz ve iktidar
    sahibi olmak isterse, o takdirde ortaya bir mandarinat idaresi [bürokratizm) çıkar. Bu da milletin zararınadır. Biz de güya alimane, yani profesör gibi soyut konuşmak istersek, sunu sorabiliriz: Demokrasi demek madem "Halk idaresi" demektir, neden bu tek anlama gelmesi gereken terim içinde "Halk" ile "İdare" birbirine zıt düşüyor? Orasını karanlık bırakıyor. Yalnız, halkın "fazla" nüfuzunu istemediği için, anlaşılıyor ki Bolşevizme düşmandır; idarenin "fazla nüfuzunu beğenmemekle de Faşizmi doğru bulmaz. Bu meydanda. Fakat Bilgin'in kabul ettiği Demokrasi idaresinde Halk Bilgisi, iş ile bilgi ilişkisi nasıl olmalı?
    Bay Siegfried halka "Akliselim" için iki bilgiyi kafi görür:

    İlköğrenim:
    "İyi bir ilköğrenim lazımdır. Halka hazmedemeyeceği bilgileri
    vermekten kesinlikle kaçınmalı." Demek bilgi, Bilgin'e göre herhalde profesörün maaşı türünden yenilir içilir bir şey olacak ki, o halka, Şark tarikatlarının yüzlerce yıl tavsiye ede ede bitiremedikleri Riyazet (nefsi kırma) çeşidinde bir bilgi perhizi tavsiye ediyor. Çünkü halk, çalışanı kullaştıran, otomatlaştıran bu düzeni fazlaca öğrenir, kavrarsa, bu kavradığını profesörvari bir kuvvetli mide ile hazmedemeyip idarecilerin üzerine kusabilir. İyisi mi, ilkokul çocuğunun bilgisi halka yeter artar bile.
    O da niçin? Halk bir şey öğrensin diye değil, ikinci şık üzerinde daha verimli çalışabilsin diye.
  • "Eğer Allah tarafından sevilmek istiyorsan…" diyor. Allah sevmesin de kim sevsin insanı? Başkalarının sevmesi neye yarar? Başkalarının gözüne girse ne çıkar? Başkalarınca sevilmesi nereye kadar? Ne kadar sahicidir ki başkasının sevmesi? Sevgisi istenecek başkası mı var? İnsanın kalbine daha yakın biri mi var? İnsana kalbinden de yakın bir başkası mı var? “Allah sevmese de olur” diyebilir mi insan? Allah'ın sevdiği olmaktan daha güzel bir hal mi var? Hem Allah severse, başkaları sevmese ne gam! Allah sevince başkalarına da sevdirir zaten. Sahi, başkalarının sevmesi de Allah'ın sevmesiyle başlamadı mı? Allah sevip var etmese, kim sever, kim sevebilir hiç olmayan insanı ?
  • Hiçbir şey insanın içine ritim ve düzen kadar işlemez. Müzik eğitimi gereği gibi yapıldı mı insanı yüceltir,özünü güzelleştirir. Kötü yapılınca da bunun tersi olur.
  • “Sahiden kötü bir etkiniz mi var, Lord Henry? Basil’in söylediği kadar kötü bir etki mi?”
    “İyi etki diye bir şey yoktur, Bay Gray. Her etki ahlaka aykırıdır; bilimsel bir bakış açısıyla ahlaka aykırıdır.”
    “Neden?”
    "Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O kişi kendi doğal düşüncelerini düşünmez ya da kendi doğal tutkularıyla yanmaz olur. Erdemleri kendi gerçek erdemleri değildir artık. Günahları –eğer günah diye bir şey varsa– ödünç alınmıştır. Bir başka kişinin yaptığı bir müziğin yankısı haline gelmiştir, kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan bir oyuncuya dönmüştür. Yaşamın amacı kendi varlığını geliştirmektir. Kendi özümüzü en eksiksiz biçimde geliştirmek; bunun için varız bu dünyada. İnsanlar günümüzde kendi kendilerinden korkuyorlar. Bütün ödevlerin en yücesini unutmuş gibiler: İnsanın kendine karşı olan ödevini. Elbette hepsi hayır yapmayı seviyor, yoksulu besliyor, dilenciyi giydiriyorlar ama kendi ruhları aç ve çıplak. İnsan soyunda yüreklilik diye bir şey kalmadı. Belki de hiçbir zaman yürekli olamadık. Ahlakın temeli olan toplum korkusu, dinin gizi olan tanrı korkusu: işte bu, bizi yöneten iki şey."
  • "Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir insanı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur." (Maide 32)
    Yoksa bir insan "insan" değil midir? Bu dinde, insanın sahip olduğu değere bir bakın. Bir de düşman kalkmış, bu dini, insanı aşağılamakla suçluyor! Yalanın alâsıdır bu.