• "... arz ve talebin bir anlamı varsa, yaşam dünyadaki en ucuz şeydir. Su, toprak ve hava için yalnızca çok diyebiliriz; ama doğmayı talep eden yaşama gelince bunun sınırı yok. Doğa savurganın teki. Balıkları ve bunların milyonlarca yumurtasını ele al. Bu açıdan kendini ve beni ele al. Belimizde milyonlarca yaşam ihtimali var. Yeterli zaman ve fırsatı bulabilseydik ve içimizdeki doğmamış yaşamların sonuncusuna değin her birini kullanabilseydik ulusların babaları olur ve kıtaları doldururduk. Yaşam mı? Pöh! Hiçbir değeri yok. Ucuz şeylerin içinde en ucuzu. Her yerde dilencilik ediyor. Doğa onu bol keseden saçıyor ortalığa. Nerede tek bir yaşam
    için yer varsa, binlercesinin tohumunu ekiyor oraya ve kendi yaşamı, geriye en güçlü ve en pisboğaz yaşam kalıncaya dek yaşamı yiyip tüketiyor."
    "Darwin okumuşsunuz," dedim. "Ama var olma mücadelesinin, yaşamın ahlaki kaygı gütmeksizin yok edilmesi tezinize izin verdiği kanaatine varıyorsanız, onu yanlış yorumlamışsınız demektir."
    Omuzlarını silkti. "Demek istediğin şeyin, bunu yalnızca insan yaşamıyla ilişkilendirmek anlamına geldiğini biliyorsun; çünkü et, tavuk ya da balığa gelince bunları en az benim ya da bir başkası kadar yok ediyorsun. Ve sen öyle hissetsen ve bunun nedenini gerekçelendirsen de insan yaşamının farklı olması için bir neden yok. Ucuz ve değerden yoksun bu yaşam için neden pintilik edeyim ki? Denizde kendilerine yetecek gemiden çok daha fazla sayıda tayfa var, kendilerine yetecek fabrika ve makinelerden daha çok işçi var. Karada yaşayan sen, yoksullarınızı kentlerin varoşlarında oturttuğunuzu ve üstlerine açlık ve bulaşıcı hastalıklar saldığınızı; ama geriye hâlâ, ne yapacağınızı bilemediğiniz, bir ekmek kırıntısı ve bir lokma et (yaşam yok ettiği) için ölen çok sayıda yoksul insanın kaldığını bilirsin. Bir iş fırsatı için yırtıcı hayvanlar gibi birbiriyle dövüşen Londralı dok işçilerini gördün mü hiç?"
    Güverte merdivenlere yöneldi, ama son bir söz için başını çevirdi. "Yaşamın tek değerinin kendisine biçtiği değer olduğunu biliyor musun? Ve de gereksinimi kendi lehine yonttuğu için bu değer elbette gereğinden fazla biçilir. Yukarı çıkarttığım o adamı ele al. Kendini sanki çok değerli bir şeymiş gibi düşünüyor, elmasların yakutların ötesinde bir hazine sanki. Sana göre? Hayır. Bana göre? Hiç de değil. Kendisine göre? Evet. Ama ben onun takdirini kabul etmem. Ne yazık ki kendini fazla önemsiyordur. Doğmayı talep eden yığınla yaşam var daha. Düşseydi ve beyni petekten sürülen bal gibi güverteye saçılsaydı dünya için hiçbir kayıp oluşmazdı. O dünyanın umurunda değildi. Onun gibilerden bol bir şey yok. Yalnızca kendine göre değerliydi o ve bu değerin bile ne kadar uyduruk olduğunu göstermek için, ölü birisi olarak içinde kendini yitirdiğinin farkında değil. Bir tek kendisi kendini elmaslardan ve yakutlardan değerli buluyordu. Bir kova deniz suyuyla akıp gitmek için güverteye saçılan elmaslar ve yakutlar yok oldu ve o elmaslarla yakutların yok olduğunu bile bilmiyor. Hiçbir şey yitirmez, çünkü kendini yitirmesi bilgiyi de yitirmesi demek. Anlamıyor musun? Diyecek bir şeyin var mı?"
    Jack London
    Sayfa 67 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Basım (2018), Çeviren: Fadime Kâhya
  • Kısaca ve basit sözcüklerle, insanın kendisi olması her şeyden daha önemlidir.
  • “İnsanın tutkularının esiri olması, aşkı için her şeyi yıkmayı göze alması zayıflık mı, yoksa gücün ta kendisi mi bilemiyorum.”
  • “Eşit değiliz, çünkü sizin ölüleriniz cehennemde, bizimkiler ise cennette”
    Hazreti Ömer(R.Anh)
    Müslüman olarak vefat edenin hataları söylenmez, ancak ihanet etmişse insanların onun hatasına düşmemesi için ibret olsun diye anlatılır.
    Malumunuz bugün azılı bir islam düşmanı olan Rahşan(rachel)Ecevit öldü Bir kaç gün önce de cübbeli beyefendi yine bir televizyon kanalında
    Atatürk'ün aleyhine konuşmak İslamiyet'in razı geldiği bir şey olamaz!,diye zırvalamış gerçi onun bu saçma sapan çıkışlarını artık kaale almıyorum nasılsa fanatikleri yine onun
    "İlm i siyaset"yaptığını söyleyerek bu saçmalığını da tevil edecekler neyse konumuza dönelim iddiaya göre, “dinimiz”e göre ölenler hakkında “kötü konuşulmaz”mış.
    Ölmeden önce ne yaparlarsa yapsınlar…
    Tabiî ki iftira atmayalım; ancak “olan”ı da mı konuşmayacağız? Topluma zarar verenin verdiği zararı göstermeyecek miyiz?
    İslam düşmanlarının melanetlerini izhar,
    Allah’a küfredenin'de küfrünü ifşa etmeyecek miyiz?
    Gelecek nesiller, “kötü”yü “iyi” olarak mı tanısınlar ?
    Bir de bunu İslam’a maletmeleri yok mu, insanı çileden çıkarıyor. “Ölülerin ardından kötü konuşmak caiz değil” diye fetva verip, bunu da hadise dayandırıyorlar. Ebu Davud’un rivayetine göre, Peygamberimiz (sav) “Bir arkadaşınız öldüğü zaman onu bırakın, onu gıybet edip ayıplamayın” buyurmuş.
    Yine, Tirmizi ve Ebu Davud, Rasulullah (SAV)’ın, “Ölülerinizin iyiliklerini, güzelliklerini anın ve kötülüklerini sarf-ı nazar edin” buyurduğunu kaydediyor. İşte bu ve benzeri hadislere dayanarak, ölünün ardından, “iyi ameller”in söylenebileceğine, “kötü haller”i söylemenin caiz olmadığına hükmediyorlar.
    Ancak kimse, hadisteki “Ölüleriniz” ifadesine dikkat etmiyor.
    Tıpkı, “sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz” (Nisa/59) ayetindeki “sizden olan”ı yok sayıp, başa geçen herkese itaatin Kur’ani bir emir olduğunu iddia etmeleri gibi. Kafirin küfrünü, zalimin zulmünü, münafıkın nifakını, cahlin cehlini, müşrikin şirkini söylemeyecek miyiz? Üstelik, bir de “Büyük zat,Ulu Önder” olarak tanıtılırsa, onların “aslında ne oldukları”nı ifşa etmeyecek miyiz?
    Her kim olursa olsun, ölenin ardından hep hayır konuşulması gerektiğini iddia etmek, “Allah’a da itiraz etmek” olmaz mı? Örneğin, Tebbet Suresinde, “Ebu Leheb’in elleri kurusun!” diye beddua etmiyor muyuz?
    Kur’an’da, geçmişte helâk olan kavimlerin yaptıklarından, Firavun’dan, Nemrut’tan, Bel’am’dan, Haman’dan, Calut’tan söz edilmiyor mu? Allah’a isyanın, dünyanın nasıl fesada boğulduğunun örnekleri kıssa kıssa anlatılmıyor mu?
    Hani dinimize göre, ölenin ardından sadece hayır konuşulurdu?
    Geçmişte helâk olan kavimlerin yaptığı melanetlerden, zulümlerden, küfür ve isyandan Kur’an’da söz eden Allah Teala, -hâşâ- hata mı etti? -Hâşâ-, Allah’a ahlâk dersi mi veriyorsunuz?
    Peki, ya ölünün hayra dair bir işi yoksa?
    Ya ölü, yaşadığı sürece yaptıklarıyla ve kurguladıklarıyla; öldükten sonra da toplumu, devleti, bireyi, rejimi, sistemi etkilemeye devam ediyorsa ve o etki ile icra edilenler hiç de hayır niteliği taşımıyorsa?…
    O zaman da mı “öldü” diye hayırla anacağız?
    Mesela, Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Moğollar, Kazıklı Voyvoda, Hitler, Stalin, Şaron, M. Kemal, İnönü vs. bunları nasıl anacağız?
    Ölüm, onları aklayıp pakladı mı yani? Bugün Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in ya da onların onayını alan ülke idarecilerinin mazlumlara çektirdiklerini, onlar ölünce unutacak mıyız? Esed ölünce Suriye’de yaptığı kıyımları, Fransız yöneticileri ölünce Cezayir’deki, Mali’deki katliamlarını yok mu sayacağız?
    Amerika tarfından bombalanıp gebertilen suriye kasabı katil Kasımın yaptıklarını , Sırpların Bosna’da, Budistlerin Arakan’da, Ruslar’ın Çeçenistan’da vs. yaptıklarını, onlar ölünce unutacak; bütün bunları hayırla mı anacağız?
    İstiklal Mahkemelerinde binlerce alimi asan “Üç Aliler” adlı cellatları ve bunlara emir verenleri nasıl hayırla analım? Hilafet’i, Şeriat’ı, İslam’ın bütün hükümlerini hayattan söküp atanları, yaptığı hangi “hayır”la anacağız?
    Mesele şu: Öyle bir toplum oluşturdular ki, “toplum” olmanın ana unsuru “inanç-İslam” değil. Birinin “bizden” olması için aranan nitelikler “iman-İslam kardeşliği” değil. Öyle olunca bulanık zihinler “arı-duru İslam söylemi”nden uzaklaştı; ölen herkesi “bizden” sayma gibi bir saçmalık, bir “ucube zihniyet” ortaya çıktı. Üstelik, ayet ve hadisler de malzeme yapılarak…
    Ölüm, insanı günahlarından arındıran, yaptığı melanetleri meşrulaştıran bir şey mi ki, ölenin ardından kötülüklerini söylemeyeceğiz? Yaşantısı İslam’a uymayan, Kur’an’a ters düşen, zalimlerden olanın ardından, bu yaptıklarını söylemeyi yasaklamak, o kişi sanki “iyi biri”ymiş gibi bir “söylem ikiyüzlülüğü”ne sapmak, “kişilik bozukluğu” olmaz mı?
    Yaşarken yaptıkları, söyledikleri, kurdukları, kurguladıkları öldükten sonra da ülkeyi, toplumu, çeşitli kurum ve kuruluşları, sistem ve unsurları vahye aykırı olarak etkilemeye devam ediyorsa, bunları değil yok saymak, bilakis söylemek ve gelecek nesilleri uyarmak gerekmez mi?
    Unutmayalım ki, insanın dünyada yaşadığı hayat, ahiretinin nasıl olacağını da, öldükten sonra dünyada nasıl anılacağını da gösterir. Bunu da kişinin kendisi belirler.
    Yanlış hatırlamıyorsam İhsan şenocak hoca bir konuşmasında şöyle söylemişti "Ölüm, katiller için sığınak olamaz. Herkes ne ise öyle bilinecek.” çok doğru bir sözdür böyle bilinip böyle konuşulması lazımdır bazıları gibi çıkıp sözde "İlm i siyaset" yapmanın birilerini aklamaya çalışmanın alemi yoktur.
    “Ölüyü anmak, ona rahmet dilemek, onu Allâhın kelamıyla rızıklandırmakla olur. Ölülerinizi hayır ile anınız!» emri, her ölüye değil, bizim ölülerimize mahsus bir keyfiyet… Bizden, yani İslâmdan olmayan ölüleri sadece ölmüş bulunmalarıyla imtiyaz sahibi kabul etmek mümkün olsaydı Hadiste «ölülerinizi» tabirinin «ölüleri» şeklinde olması lazımdı… Ebu Cehl’i hayr ile anmak nasıl muhal ise hayatı boyunca işi gücü, zevki, hırsı İslâm düşmanlığından ibaret kimseleri, sırtına ölüm zırhını geçirdi diye lanetten masum sanmak da imkânsız… Mümin, ölüler mevzuunda da Allah için muhabbet ve Allah için buğz kanatları üzerinde uçar…”
    (İman ve İslam Atlası )Necip Fazıl Kısakürek
    “İslamiyet, “ölülerinizi hayırla yadedin” der. Asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara katılan, aynı emel veya hınçları bölüşen insanları.”
    -Cemil Meriç- ( Kırk Ambar)
    ( Derleme, Cüneyt Yavuz 18 Ocak 2019)
  • Yeni Şafakda bugün çıkan Salih Mirzabeyoğlu Roportajından çıkartılan kısımlarında olduğu, roportajın eksiksiz ve tam hali.
    O bir fikir adamı...
    Bir şair...
    Bir romancı...
    Bir hikâyeci...
    Boksta Türkiye şampiyonluğu olan bir sporcu...
    Ve belki de burada ilk kez duyacağınız şekliyle; hat sanatı ile modern resmi yepyeni bir terkipte buluşturup çığır açan bir ressam...
    Siyaset, sanat, felsefe, hukuk, etimoloji, mitoloji, edebiyat, matematik, fizik, iktisat, şiir... gibi çok geniş bir skalada yazılan 60'a yakın eserin müellifi. Ve öğrendiğimiz kadarıyla baskıya hazırlanan 4-5 eseri de yolda…
    Kitapları İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş bir mütefekkir...
    Bu eserler, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Mısır’dan Tunus’a, Kuveyt’ten Filistin’e, Türkistan'a kadar geniş bir coğrafyada takip edilmekte...
    Özellikle “Başyücelik Devleti” isimli eseri, önemli birçok devlet lideri tarafından bizzat tetkik edilmiş...
    Bu kişi kim mi?
    İsmi; Salih Mirzabeyoğlu...
    Kendisi, tam 16 yıldır esir...
    Şu ân da Bolu F Tipi Cezaevi'nde…
    Kimi medya organlarınca “illegal bir örgüt” şeklinde lanse edilen İBDA-C'nin liderliğini yaptığı iddiasıyla kendisine idam cezası verildi.
    Daha sonra bu ceza, AB müktesabatı çerçevesinde “ağırlaştırılmış müebbet hapse” çevrildi...
    Peki suçu neydi?..
    Suçunun ne olduğunu kendisini yargılayan hâkim de, iddianameyi hazırlayan savcı da tam olarak ifade edememiştir.
    “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı tespit edilememiş olmakla beraber...” denilerek örgüt liderliği münasip görüldü ve neticede kendisine olağanüstü dönemin mahkemeleri olan DGM'lerce idam cezası verildi.
    Necip Fazıl Kısakürek’in; “Fikir haysiyetinin müstesna genci” olarak vasıflandırdığı Salih Mirzabeyoğlu ile Bolu F tipi Cezaevi’nde, yeniden yargılamaya ilişkin meselelerin tartışıldığı şu günlerde, bir röportaj yaptık.
    Heyecanlıydım tâ ki ilk cümlesine kadar...
    Birçok gazetecinin istediği şey, bana nasip olmuştu.
    Bolu F Tipi Cezaevi tabelasıyla karşılaştığım ân yüzümü bir sıcaklık kaplamıştı.
    Avukat Ali Rıza Yaman’la birlikte defalarca arandıktan sonra, yüksek güvenlikli cezaevinin soğuk koridorlarında Salih Mirzabeyoğlu’na doğru gidiyorduk.
    İlk cümlesini merak ediyordum.
    Ve kendi ilk cümlemi.
    Bütün bildiklerimi sanki unutmuştum.
    Aldığım notların hiçbir önemi yoktu.
    İrâdeme nüfûz eden tek hissim; heyecandı.
    Görüşme odasına girdik...
    Yüzünde kalbe inşirah veren bir tebessümle bizi bekliyordu...
    Nezâket timsâli bir adamla karşı karşıyaydım...
    Selâmlaştık ve karşılıklı oturduk.
    Nereden ve nasıl başlayacağımı hiç bilmiyordum...
    Mütebessim çehresi heyecanımı üzerimden atmama yardımcı olmuştu.
    Karşılıklı hâl-hatır faslından sonra, avukatı Ali Rıza Yaman Bey’in de tavsiyesiyle resim sanatına olan ilgisinden başlamak istedim.
    “Salih Bey, kamuoyunda sizinle alâkalı ciddi bir operasyona şahit oluyoruz. Sizi yasadışı bir örgütün lideri gibi gösterme çabaları var.
    Bununla birlikte en azından birkaç senedir uğradığınız haksızlık, hukuksuzluk ve hatta işkence üzerinden değişik kesimlerden size bir ilgi de var. Muhakkkak ki şahsiyetinizin temeli, fikir adamı olmak. Ve aslında bu vasfınız her kesim tarafından biliniyor. Fakat bu fikir tarafınıza her nedense özellikle yaklaşmaktan kaçınılıyor.
    Halbuki birçok alanda kitaplar yazdığınız gibi modern resmin tıkandığı bir zamanda geleneksel hat sanatıyla, resmi birleştirip yeni bir terkip meydana getirmişsiniz. Örneğin, Cim harfiyle çene, Kaf ile kulak, Ayn ile göz çizerek bir portre çalışmanız var. Gerçekten muhteşem. Nasıl başladınız ve bunun sizdeki karşılığı ne? Ve niçin bu yönleriniz topluma hiç gösterilmiyor?”
    Ve 16 yıl tecride mahkûm edilmiş, adaletsizce cezalandırılmış bir insanın merak ettiğim ilk cümlesi dökülüyor dudaklarından:
    “Hukuk; normatif bir ilimdir... Bir formasyon ilmidir... 'Olması gereken'e dairdir. Öte yandan 'olan'ı da tanzim eder. Bu yönüyle; ideolocyayla âdeta denk bir yerdedir. Her şey demektir. Zaten İmam-ı Azam Hz.'i herşeyin temeli olarak; fıkhı görür. İmam-ı Gazali Hz.'i ise; siyaseti önceler. Esasında ve neticede; ikisi de aynıdır. İkisi de; hayatı bir bütün hâlde hâl ve fasletmeye ilişkindir. Biz, sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eserlerimizde birçok bahsettiğimiz “sır idrâki” meselesi... Sır idrâki; 'şiir idrâki'dir... Şiir idrâki tekâmül için şarttır ve bu yönüyle ahlâkî bir zorunluluk belirtir. Tekâmül sonsuz ve herkesin kendi istidadınca... Ve her şey kendi hâddizâtı içinde... İdrâk için, mânâların bilinmesi şartı vardır... Muhîddin-î Arabî Hz.'nin söylediği meşhûr söz... “Sûret olmadan da mânâlar ebedîyyen tecellîye gelmez.” Sûret denildiğinde hemen müşahhas nesneler anlaşılır... Her şeyin bir sureti vardır. Misâlen dil, ses suretine binmiş mânâlardır. Yani mânâlar da birer sûrettir. Sûreti küçümsememek lazım gelir. Bedeni nefsanî yönden ele aldığımızda ne kadar süfli olduğunu düşünürüz. Halbuki o ruhun üflendiği mekândır... Bunu böyle belirttiğimizde 'fizik'in ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır. En basitinden şu; fizik olmasa, ruhu tanıyamayacaktık.
    İBDA; Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu kanatları arasında yükselirken, birinciyi ikincinin önünde hesaba çeker, dönüştürür, sıçrama tahtası ve arınma teknesi olarak görür. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki ilişkiye bakışımız da bunun gibidir. Bu, İslâm’a Muhatap Anlayış'a nisbet etmiş bir insanın iç âlem düzeninin resim plânındaki bir anlayışıdır. Bahsettiğiniz ve benzeri çalışmalar, ressam ve sanatçılık iddiamız olmaksızın amatör bir ruhla, fikir adamı kimliğimiz ile yapılmıştır.
    Resim, yani sûret, nesnelerin dış görünümleri, bugün kullanılandan çok daha reel faydaları haizdir. Resim; özünde bir fikri taşır. Yani o da bir fikrin sûrete binmiş hâlidir. Bir yanda sanat bir yanda sanat üzerine düşünenin varlığı…
    Bir dönem merhum Cevat Ülger ile birlikte olmuştuk. O mimari ile ilgili anlatırdı. Taşın musikisinden bahsederdi. Şimdi ben mimar ve ressam değilim ama, eser kadar onu yapan insana da ilgi duyduğumdan, anlatılandan zevk duyarım. Picasso'nun bir sözü vardır... “Ressamın şahsiyeti, eserinden daha mühimdir...” Anlatabiliyor muyum? Resime bakarsın, sana belki birşey ifade etmez. Ama o ressamın hayatını illâ ki merak edersin.
    Resim ve mimarî gibi hususlara ilgimi de buna bağlayabiliriz. “Suret olmadan manalar tecelliye gelmez!” esası üzerine bizim resmimiz. Ve bu genel fikir örgümüz içerisinde sadece hevesimi temsil eder resmim…”
    Telegram'a Şâhit oldum!
    Röportajın tam burasında Mirzabeyoğlu’nun kelimeleri toparlarken birden zorlandığına şâhit oldum. Meselenin Telegram'la alâkalı olduğunu bizzât kendisi belirtti.
    Devamla...
    “Süryanice’de vardır. Bir kelimede her harfin ayrı bir anlamı vardır. Bu dili konuşanlar o söyleniş biçiminden, ses tonundan, hangi kelimedeki anlamın kastedildiğini anlar. Kuşların ötüşünün de böyle bir anlamı vardır. Bu ses klişesi değil de sanki Süryanice gibi o sesle taşınan duyguyu aktarmaktadır. Zaten bizim gibi konuşsalardı, Hiyeroglif’leri çözercesine kuş dili de geçen 5000 sene içinde herhalde çözülürdü.”
    “Âdeme Mahkûm Etmek Komünistlerin İşidir!”
    “Şahsiyetimizden ayrı düşünülemeyecek fikrimizin ısrarla sükûtla karşılanması sorunuza gelirsek... Cevabı Üstadım'dan vereyim... Üstadım’ın şahsımın maruz kaldığı hâli de özetleyen meşhûr sözüdür; “âdeme mahkûm etmek komünistlerin işidir”... Sizi görmezler, duymazlar... Hakkınızda konuşmazlar... Sanki siz hiç yaşamıyorsunuz gibi davranırlar. Oysa ki çok iyi okurlar, yazılarınızı büyük bir ilgiyle takip ederler. İsminizi ağzına almadan yazılarınıza cevap bile verirler. Bununla ilgili olarak Büyük Doğu’nun bir kapağı vardı... Kapak yazısı şöyleydi: “Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!” Biz de bugün aynı hâldeyiz. Fakat eskiden beri bu metodu tatbik edenler Müslüman geçinenler olmuştur.
    Romanlarınız hakkında, hikâyeleriniz hakkında edebiyat mahfillerinden niçin olumlu-olumsuz görüşler yazılmaz? Bir dönem çok meşhur olan mitinglerde yüzbinlerce kişiye bugün çok tanınmış kimi siyasilerce okunan Aydınlık Savaşçıları isimli eseriniz neden artık unutulmuş?
    “Üstadım'ın bizim hakkımızda yazdıkları, söyledikleri malûm... “Müjdelerin Müjdesi” dedi, “bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından gideceğim” dedi, vs... Daha sonra bir takdim yazısı yazdı. Bizim zuhurumuzu “Dünya Çapında Bir Hâdise” şeklinde ândı... Bu TAKDİM yazısı bir devrimdir. Fakat bunun niçinini, nasılını, sonucunu benim değil, başkalarının kritik etmesi ve anlatması gerekirdi. (Burada konuşma dağılıyor... Çünkü Telegramcılar Salih Mirzabeyoğlu'nun konuşmasını engellemek istercesine devreye giriyor.) Fikir adamı olmanın zevkini ömrümde sadece Üstadım'ın yanındayken tattım. Ondan sonrası da artık pek ilgilendirmiyor açıkçası... Bak şimdi hatıralarım canlandı… (İç çekiyor, birdenbire durgunlaşıyor, derinlikli bakıyor…) Hatıra kabilinden anlatayım... Üstad benden üçüncü kişiden bahseder gibi bahsederdi: “Elime bir genç geçti, pîr geçti”... O, perşembenin gelişini çarşambadan anlayandı... Biraz önce söylediğin husus; “fikir haysiyetinin müstesna genci”... (Gözlerinin içi parlıyor. İç huzurunu o an fark edebiliyorsunuz)”
    “Bu Sözler için Geceler Boyu Ağladığımı Bilirim”
    “Üstadım'ın bu sözlerini hak eden bir fikir adamı olabilmenin verdiği sorumluluk duygusundan dolayı geceler boyu ağladığımı bilirim. Hakediyor muyum? Bunu bir ömür boyu haketme şuur ve çabası... Anlatabiliyor muyum?”
    Konuyu Telegram mevzuuna getiriyorum.
    “2014 yılındayız ve devlet adamlarına yapılan bir sürü başvuruyu ciddiye alıp araştırması bile yapılmadı Telegram konusunun. 'Devlet, Telegram yok desin' şeklinde beyanatlarınız oldu. Ama bu bile denilemedi. Telegram devam ediyor mu ve sizde ne gibi etkileri oluyor?”
    Devam ediyor. Bu mesele, sadece basite, âlete indirgenecek bir mevzu değil. Fizik yanında metafiziğe bakan bir yönü de var. Her neyse; Türkiye’de varlığı hem teori hem pratik anlamda benimle gündeme birlikte gündeme taşındı. Ben, bana verilen zehri, bana uygulanan işkenceyi şifâya tahvil ettim... “Telegram Feylesofisi” olarak özetlediğim şekilde fikrimi tahkim ettim. Ruhçuluğun hakikatini ortaya koydum. Bu gücü bana verdiği için, Allah’a şükür makamında olduğumu söylemek isterim.…
    Öbür yönden, geniş ayrıntıları ve uzmanları ile konuşulacak olan bir konu. Telegram'da, Ölüm Odası'nda vd. kitaplarımda konuyla alakalı izâhlar mevcut. Oraya müracaat edilebilir.
    “Yaşama Sevincimi Hiç Kaybetmedim!”
    Bolu F Tipi Cezaevi'ne giderken beni tedirgin eden konulardan biri de; yaşama sevinci hususuydu. Tam16 yıl toplumdan, özgürlüğünden, yaşamın bütün güzelliklerinden uzaklaştırılmış, hem de haksızca, hukuksuzca, alenice bir zulme maruz bırakılmış bir insanla görüşmeye gidiyordum. Acaba geç kaldık diyebilir miydik? Kim bilir, 16 yılda konuşma, anlatma isteği dahil bütün ümidini yitirmiş biriyle karşılaşacaktım. Gözlerinde yaşama sevincini görebilecek miydim? Konuşmanın bu noktasında bunu sordum.
    “16 yıldır hapistesiniz. İnsan sesinden, hayatın güzelliklerinden, özgürlüğünüzden mahrum bırakıldınız. Bir de bunun haksızca olması üzerinizde bir yük olarak acınızı arttırmış olmalı. Anne ve babanızın cenazesine bile katılmanıza izin verilmedi. Ailenizle bir arada görüşme izniniz bile yok.”
    Öncelikle görüş mevzuunu izah edeyim…Ayda 1 açık ve bir kapalı, 1’er saat; ancak dediğiniz gibi hepsi ile bir arada değil tek tek. Görüşmeciler tek tek görüşe alındıkları için mesela 4 kişi ise her biri ancak 15-20 dakika görüşebiliyor. Ziyaretçisi kalabalık olan için bu zaman adam başı 5 dakikaya kadar inebiliyor. Düşünün 8-10 kişilik ailenin halini !.. Cezaevinde geçirdiğim bu süreç hiç değiştirmedi hayata bakışımı. Yaşama idealimi hiç kaybetmedim. Ben hâlâ biraz sonra sanki dışarı çıkacakmış gibi ümit içindeyim. Çünkü davama güveniyorum…Ben 16 sene “çıktım çıkamadım” gibi meseleler içinde şuurlu olarak, bulunmadım. Mesela bana, “uğraş, 16 sene sonra çıkacaksın!” deselerdi, bugün o zaman dolmuş olmasına rağmen söylüyorum, bunu kabul etmezdim. Her zaman söylediğim gibi; “Eğer ben, bensem, olacak olan olur...” Bilmem söylemeye gerek var mı; ben “hayatı fikir, fikri hayat” anlayışının insanıyım. Ve herşeye, en başta da Telegram'a rağmen 16 seneyi verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman ettiğim duamdır: Allah herşeyin hayırlısını nasip etsin... Allah hayırlı ömür versin...”
    Güncel konulardan konuşmak istemediğini biliyordum. O yüzden tekrar sorup güzel ahengi de bozmak istemedim. Anlayışına sığınarak şu kadarını sorabildim:
    “Son günlerde 28 Şubat davasında Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak gibi bazı paşaların da tahliye haberi geldi. Siz de duymuşsunuzdur. Bu sizi yaraladı mı?”
    “Bunu hukuk haysiyeti çerçevesinde ilgilileri söylesin. Bu konuları daha önce birçok kez anlattım ve defaatle yazdım. Avukatlarım belirttiler, belirtiyorlar... O dönemde hem hukuk, hem ahlâk ve hem de İslâm adına en haysiyetli duruşu biz sergiledik. Karşılığında idam cezası verildi. İktidar değişti, ama bizim durumumuzda değişen birşey olmadı. Bu durum da gösteriyor ki; bütün iktidarların ortak düşmanı biziz. Anlıyorsun değil mi? Allah'a şükrederiz ki, bizde (işaret parmağıyla zik-zak işareti yaparak) böyle durumlar yok.”
    Süremiz bitmişti. Kimse ayrılmak istemese de gardiyanların uyarıları ile ayrılmak zorundaydık.
    “Son olarak "sizi sevenlere söylemek istediğiniz birşey var mı?" diyorum.”
    (Tebessüm ederek) Herkese çok selâm. Bize dua etsinler. Teşekkür ederim.
    ***
    Bir fikir adamının, bir şairin, bir sanatkârın, sessiz fakat Davudî çığlıklarına şâhit olmuştum adetâ.
    Herşeye rağmen bizi ayakta tutan, Salih Mirzabeyoğlu'nun moral olarak gayet iyi olmasıydı.
    Çok çok geç olsa da her şey bitmiş değil.
    Avukatı Ali Rıza Yaman'ın belirttiği gibi; “Salih Mirzabeyoğlu hak ettiği şartlara bir ân önce kavuşturulmalı. Devlet, hükümet, sanat ve fikir ricâlinin ilk gündem maddesi bu olmalı!”
    Röportaj: Halil Kurtbeyoğlu
  • Zihnimin içini dikkatle araştırdığımda arkadaş olmak, eşit olmak, insanları daha yüce amaçlara yöneltmek gibi soylu duygulara rastlamıyorum. Kısaca ve basit sözcüklerle, insanın kendisi olması her şeyden daha önemlidir derken buluyorum kendimi. Başkalarını etkilemeyi hayal etmeyin, derdim, sizleri coşturacak biçimde söylemesini bilseydim. Her şeyi kendi içinde düşünün.
  • 141 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Fotoğrafın, felsefi ve göstergebilimsel bakış açısı ile mükemmel yorumu...
    Gerçek ve değerli bir fotoğrafa bakmanın aslında çok da kolay olmadığını, şimdiye kadar baktığımız ya da çektiğimiz fotoğrafların bir çoğunun da değersiz olduğunu, Barthes'ın sözlerinden sonra fark etmek mümkün. Barthes, fotoğrafın teorik ve mekanik yönünü bir kenara bırakarak, fotoğrafı varlık olarak ele aldığında, aynı zamanda bir yokluk olarak da ele almış olur. Fotoğrafın "eidos"una "ölüm" diyen Barthes, fotoğrafa bakışımızda farklı bir boyut kazandıracaktır. Fotoğraf, an'ın yok olması ve başka bir an'a geçişi temsil ettiğinden, fotoğraflanan şey ve fotoğrafın kendisi artık varlığını yitirmiş ya da ölü bir nesne olarak var olacaktır. Bu paradoks, Barthes'ın tüm kitap boyunca incelemiş olduğu meseledir. "Her fotoğraf değerli değildir." Fotoğraf'ın değerli olabilmesi için bakan insanın entelektüel bilgi birikimine ve fotoğrafın kendisinde evrensel duygu uyandıracak, fotoğrafın içinden çıkıp insanı delip geçen bir anlam taşıması gerektiğini söyler. Bunlara "studium" ve "punctum" adını veren Barthes'a göre bu iki nitelik olmaksızın, fotoğrafın herhangi bir anlamı olmadığını, bu iki nitelikten yoksun fotoğrafın; değer teşkil etmeyeceğini söyleyerek, alışılmışın dışında bir bakış açısı ile görüşlerini temellendirmiştir.