Burak, bir alıntı ekledi.
16 May 21:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Tarih, insan zekasının bugüne kadar yarattığı en tehlikeli meyvesidir..

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Ostralya’ya beraber bakıyorsun, Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk

Sade bir hadise var ortada ‘’Vahşetler denk’’

‘‘Elimize çok iyi bir şans geçmişti, Osmanlı Bankası’nı soyamamıştık.

Sonuçta İngilizler ve Fransızlar, Çanakkale’den çekildiler, bu kendilerince başarılı bir çekiliştir.

Aslında büyük soru yerinde durmaktadır. Kim İstanbul’u elinde tutacaktır?

Cahillikle, yan yana yaşayan beşerin köle olmaktan başka kaderi yoktur. Buna da kader denmez, lakin..

İnsan zor ve tehlikeli durumlarda kendisini daha iyi tanıyormuş desem, beğenir misiniz?

Donmuştuk, kaderimize boyun eğmiş bir halimiz vardı, içimizde bir an önce sahile çıkıp düşmana haddini bildirmek heyecanıyla yanıp tutuşanlar çoğunluktaydı, ama korkarım onlar da artık burada bulunmamızın nedeni konusunda konuşmaktan çok, ne olacaksa olsun, bize ateş açan her kimse onunla savaşalım, bitsin bu iş noktasına gelmişlerdi. Açıkçası soru sormak için çok geçti. Biraz önce hepimizi romantik hayallere, derin bir ruh huzuruna kavuşturan Ege Denizi’nin üstü cesetlerle doluydu ve tarifinde zorlandığımı o muhteşem mavi-yeşil rengi artık kıpkırmızıydı.

Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelinciklereden halılarla döşenmiş durumda. Sizin için bir tane kurutup, bu mektubu arasında yollayacağım. Ama sakın kuruyunca oluşan bordo renge aldanmayın, o renk ölü gelinciğin rengi. Siz onu burada, Gelibolu'da yaşarken görmelisiniz. Burada kendi topraklarında, yeşil çimenler üzerinde parlak kan damlası renginde pırıl pırıl yaşarken. Gelibolu gelincikleri güzellikleriyle içimi acıtarak sevindiriyor beni. Tıpkı şu anda dünyanın başka yerlerinde sevgilileriyle elele dolaşıp, bira içen yaşıtım gençlerin varlığını düşünmek gibi bir duygu bu... Evet, Gelibolu gelincikleri böyle bir duygu işte...

Bu sabah Nick ve Vic’i ortalarda göremeyince onların nerede olduklarını Will’e sordum. Gözlerini kaçırarak, ‘’nerede olduklarını Tanrı bilir John.’’ dedi. Gelibolu’da bu sözlerin tek anlamı vardır, o da ölümdür.

Ya isyan ya MELANKOLİ!

insan denen mahlukat, maalesef şeytandan hain, akbabadan beter, cellattan acımasızdır.

Zannımca çok meşakkatli durumlarda birbirlerine katlanabilen ve destek olan insanlar gelecekte de hakiki dost olurlar.

Kanıksamak tehlikeli bir histir Valideciğim. Çünkü insanın yüreği kabuk bağlamaya, derisi kalınlaşmaya başlayınca artık insan olmaktan vazgeçmiş sayılır ve başına her türlü musibet gelebilir.

Sonuca ulaşırken yaşananlar sonucun içinde yansıtılmazlar.

Bir savaşın en berbar tarafı hayatlardan çok, yaşayanların umutlarını yok etmesidir. Bu savaş artık umutlarımızı eritti. Anladım ki, hepimiz tek tek yok olana kadar bu katliam sürecfekti. Kurtuluş yok. Ya da ölmek tek kurtuluştur.

Kızım, adil olmak dünyanın en büyük eziyetidir. Ama bi defa muvaffak olursan, gözündeki perde kalkar, vicdanında körlük biter, artık hür olursun fakat bundan sonra bütün namusuzları çıplak görmek zorunda kalırsın.

Yaşlıların aniden uykuya dalışları, doğanın küçük ölüm provalarıdır.

Gerçekliğinden kuşku duyulmayacak şeyler vardır. Onlar hiç sorgulanmadan olduğu gibi alınır, öylece korunur, onlara dokunulmaz. Hayatta yaşanan en büyük düşkırıklıkları ve depresyonlar da bu sorgulamadan kabul edilen ‘doğuştan gerçeklerin yıkılmasıyla’ oluşur.

Bilinç ki farkına vardırır bilinç ki anımsatır bilinç ki acıtır.

birden kendi çocukluğunda yediği çikolataların tadını düşündü, gerçekten de çocukken yenilen çikolatalar bambaşka oluyordu, bu çocukların tat alma duygularıyla mı yoksa çocukluğun temsil ettiği masumiyet duygusunun yarattığı bir nostaljik yanılsamayla mı ilgiliydi? Bir psikolog olarak çocukluk tatlarını daima psikolojik etkenlerle açıklardı ama bu defa konuyu bir de fizyolojik açıdan düşünmeyi planladı. Evet, çocukken yenen çikolataların insan yaşamında daima en tatlı tat olarak kalmasının asıl nedeni fizyolojik olabilirdi pekala.

Eskiyi anlamak istersen, eskinin kaidelerini öğreneceksin.

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller, durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.

Gerçek hepimize, akıl ve cesaret kapasitemizin alacağı kadar kendini gösterir, çünkü gerçek hak edilmelidir.

Ölümle yaşadılar, hastalıkla beslendiler..

Sessiz ve incecik yağan erken bahar yağmuru, rüzgarın anlattığı ürkütücü hikayeyi, anlamış kadar için titretir insanın. Rüzgarın anlattığı hikaye, bunu daha önce hiç duymamış hiç bilmemiş olanları bile etkiler, hüzünlü bir iz bırakır ziyaretçilerde, Gelibolu’nun rüzgarı yorar yalnızlaştırır. Gelibolu’nun ayazı yaman ve ürperticidir. Yabancılar bunu anlamaz.

her olay ona nereden baktığımıza bağlı olarak farklı yüzünü gösterir bize..

ve tarih, ancak geçmişinden ders almayı öğrenen toplumların bilincinde oldukları bir geçmiştir, yokluğu, zayıflığı ya da yanlışlığı tehlike yaratır anlıyorsun di mi?

Gerçekten Gelibolu’nun ayazı yamandır. Hiç acımaz, çarpar insanı.

Hiç acımaz çarpar insanı.

Acımaz hiç Gelibolu’nun ayazı.

Ayazı Gelibolu’nun.

Gelibolu’nun.

Gelibolu.

Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir! Ah düşmanın cephanesi bu kadar çok, bizimki de bu kadar az olmasaydı görürdü onlar günlerini! Türk Milleti'nin bu yoksulluktan ne vakit kurtulacağını kara kara düşünüyorum Valideciğim. Bizim sadece cephanemiz değil, doktorumuz, hemşiremiz, ilacımız ve aşımız da yok denecek kadar azdır. Ah bu milletin burada ettiği fedakârlıklar bir gün yazılsa, tarihin en büyük destanlarından biri meydana gelir!

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket UzunerUzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket Uzuner
Sevdâ, bir alıntı ekledi.
15 May 12:31 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Dünya kötü, insanlar acımasızdır.

İnsancıklar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 101 - İletişim Yayınları)İnsancıklar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 101 - İletişim Yayınları)

Nermin abladan önce
Bir gece hangi gece olduğunu eskiler bilir, yeniler de biraz araştırınca öğreneceklerdir. Hayatımın dönüm noktasıdır belki de. Çoğu insan için karanlık bir sayfadır. Uyanışın belki de tetiklendiği andır. Evimdeyim. Küçük bir site, Kırıkkale’de silah fabrikasında çalışanlar yazlık olarak yaptırmışlar. Kasabanın tepesinde diyebilirim, sitenin arka tarafları bağ, bahçe. Zeytin ağaçları da var mı hatırlamıyorum, olması büyük bir ihtimal. Unutmak için çok uğraştığım hatıraların zamansal yeri. Yaşamımdaki zaman çizgisinin o bölümlerini silmeye çalışmak, yapbozun bazı parçalarının eksik kalmasına sebep oluyor. Akşam güneş batımına yakın, o bahçelerde yürüdüğümü hatırlıyorum. Denizin üstüne düşen güneşin güzelliğini o günlerde ne kadar anlayabiliyordum, güneş battı deyip geçiyor muydum, bir gün daha ömürden geçti deyip klasikleşiyor muydum? Büyük ihtimal öyledir. Bende ki malzeme belli, cevher denebilecek zerre bile yoktur. Rejimin yetiştirdiği, standart bir erkek çocuğu. Yaradılışın cevherliyi dışında, yaratılmış cevherin köreltilmesi ve onun üzerine eklenememiş, gelişememiş ve sadece libidodan gelen arzu ve isteklerin farkında, yaşamı sürdürebilecek “id” nin biraz üstü. Bahçenin derinlerinde, iki katlı bir ev hatırlıyorum. Evi iki sebepten hatırlıyorum, o zamanlara göre bir zenginlik temsil etmiyordu ama -şimdilerde bence çok büyük bir zenginlik temsil eder- standart kutu gibi evlere benzemiyordu. Çok detaya gerek yok, MS. 2027 yılında şehre iki üç kilometre uzaklıkta çok büyük bir bağ ve bahçe içinde bir ev hayal edin. Evin güzelliği birinci sebep, ikincisi o evde yaşan bir kadın. Herkes sahile doğru inerken, ben bu bahçenin içinden geçecek şekilde düzenli yürüyüşlere çıkıyordum. Bir ağacın altında, gün batana kadar, kitap okuyor, çiçekli basmadan elbisesi içinde –bu elbise nedense hep aklımda- onu düşünüyordum. Sahile doğru yürüyüş yapanların peşinden gitmem gerektiği halde, ben hep o bahçenin içinde bir ağacın altında kitap okumayı tercih etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kitaplar ve hayvanlar en güzel dostlardır. İnsan yavrusu bir dosta sahip olmak elbette arzu edilendir. Lakin insanlar çok acımasızdır. Hayatta risk almayı sevenler dostluk kurmak için insanı, cesareti az olanlar hayvanları, aklı bir karış havada olanlar da kitapları seçerler. Benim hangi grupta olduğuma siz karar verin. Martin Eden elimdeki kitap, London’un en beğendiğim eseri. Çiçekli basmadan elbisesiyle Ruth’a benzetiyordum onu. Bir gün kasabanın merkezine doğru yürüyüş yapayım dedim. Kasabanın merkezi sahil tarafı, sahil tarafında Amerikalıların eskiden yaptırdıkları ve yaşadıkları bahçeli güzel evler var. O evlerden oluşan sokakta yürümek hoşuma giderdi. Kasabın ortasından şehirlerarası yol geçmekteydi, bu ana yolun altı deniz tarafı, kasabanın merkeziydi, ana yolun üst tarafı da denize göre yüksek kesimlerdi ve merkezden uzaktaydı. Eminim şimdi ana yolun üstü de hep yerleşim yeri olmuştur. Dediğim gibi benim oturduğum site kasabaya tepeden bakıyordu, evden aşağı doğru yürümek kolaydı da, dönüş yolunu tırmanmak zordu. Sitenin yan kapısından çıktım, bir kaç adım attım ki, bir kadın, bir teyze diyelim, biz genellikle millet olarak böyle adlandırırız, ayaklarının dibinde fileden çantalar, soluk soluğa dinleniyor. “Teyzem yardım edeyim sana” Nasıl yorulmuş, halen nefes nefese, kafasıyla bir şeyler anlattı ama ben anlayamadım. O konuşana kadar ben çantaları yüklendim bile, bir gülücük attı ki Adile Naşit aklıma geldi, o aklıma gelince de filmler ve uykudan önce programı. “Zahmet ettin be oğlum, az kalmıştı zaten” derken bile halen nefesini toparlayamamış olmasına bakınca, çok şaşırmıştım. Bu kadar ağır yükü, bu bayır yolda, bu yaşta bir insan neden taşır diye sormuştum kendi kendime. Sonra bu sorunun cevabını da kendim kendime vermiştim. “Ne zahmeti teyzem, ben yürüyüşe çıkmıştım, ha böyle yürümüşüm, ha öyle. Ama sen sen ol, bir daha kendi başına böyle işe kalkışma. Allah korusun bak, nefes nefese kalmışsın.” Bizim sitenin üstündeki bahçelik alana girmiştik, kuş sesleri her zaman ki gibi karşılamıştı beni. Gözlerini kapat ve dinle. Doğanın sesini temsil eden kuşlar. Arada da rüzgârın itelemesiyle yaprakların kıpırtısı, müthiş bir hışırtı çıkarırdı. “Aslı, Aslı, kızım koş bakalım” Kadının yüreğimi hoplatan seslenişi beni kendime getirmişti. Aslı mı! Aslı!. Sanki bahçenin bir yerinde, bir yönetmen komut vermişti, ışık, kamera, motor! Ve Aslı merdivenlerden aşağıya yürüyerek değil, koşarak değil, uçarak değil, kayarak değil, ne bileyim farklı bir şekilde, sonuçta ışıkta yok, kamerada, motor da. Farklı, çok farklı. Kadının, teyzemin neden böyle ağır bir yük taşımaya kalktığını o an anlamıştım. Yük, teyzem, kadın, kuşlar, rüzgârın yaprakları hışırtması, börtü böcek, her şey, dünya, evren. Evren deyince aklıma Kenan Evren geliyor. “Ben sağ ve sol ayrımı yapmadım… Bir tane sağdan bir tane soldan astık” demişti. Ergenler araştırın bu konuları, hayatta her şey aşk değil, Aslı değil. Bir sıcak tebessüm yaktı geçti bahçeyi. Tüm evren kül oldu, bak yine evren dedim. Bir sağdan bir soldan asmış. Yanan bahçe değil de benim yüreğimmiş, sonradan anlayacaktım. İlk o gün görmüştüm onu, zaten öncesi yokmuş, yeni gelmiş, rahmetli olunca annesi, teyzenin kardeşi, memleketlerinde kimsesi kalmayınca buraya gelmiş, bir de erkek kardeşi varmış, hapiste. Öyle suçlu değilmiş, suçsuz atmışlar içeri, teyzem ayaküstü anlattı. Daha neler anlattı kim bilir, ben aklımı da, kalbimi de bahçede bıraktım, eve döndüm, yattım uyudum. Kasabaya yürüyüşe çıkmıştım, benden önce kaderim yürüdü geldi. Ben keşke hep uykuda kalsaydım
ihtiyar - geçici insan masalları

Buse Suci, bir alıntı ekledi.
05 Nis 14:41 · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

İnsanlar acımasızdır, Emma.

Madame Bovary, Gustave Flaubert (Sayfa 254 - İletişim Yayınları)Madame Bovary, Gustave Flaubert (Sayfa 254 - İletişim Yayınları)
Taro Misaki, bir alıntı ekledi.
03 Nis 05:08 · Kitabı okuyor

Dünyanın hiçbir yerinde alınabilecek çok şey yoktur: Acı ve yoksunluk dünyayı doldururlar ve onlar geçip gittiğinde de dört bir yanda can sıkıntısı beklemektedir. Üstelik esas olarak, kötülüktür dünyada egemen olan ve budalalık da büyük söz sahibidir. Yazgı acımasızdır ve insanlar zavallıdır.

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhauer (Sayfa 25 - İş Bankası Yayınları)Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhauer (Sayfa 25 - İş Bankası Yayınları)
07mbaln, bir alıntı ekledi.
27 Mar 22:28 · Kitabı okudu

İnsanlar acımasızdır. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda en yakınlarının bile üstüne rahatlıkla basıp onu aptal bir böcek gibi ezebilirler.....

Bunaltı, Burak Parmaksız (Sayfa 47)Bunaltı, Burak Parmaksız (Sayfa 47)
Mete Özgür, Gittiğim En Uzak Yer Sizdiniz'i inceledi.
 09 Mar 19:56 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 8/10 puan

Hani hepimiz dünyaya yalnızca mutlu olmak için geldiğimizi düşünüyoruz ya, öyle değil! Öyle değil işte.

İnsan hep eksik ve bundan daha fazlası değil hayat. Ne demişti Ah Muhsin Ünlü hatırlayalım:
"Burası dünya yahu burası bu kadar işte."
Hadi bir de Arthur Schopenhauer'i hatırlayalım:
"Dünyanın hiçbir yerinde alınacak çok şey yoktur. Acı ve yoksunluk dünyayı doldururlar ve onlar geçip gittiğinde de dört bir yanda can sıkıntısı beklemektedir. Üstelik esas olarak kötülüktür dünyada egemen olan ve budalalık da büyük söz sahibidir. Yazgı acımasızdır ve insanlar zavallıdır."

Diyeceğim o ki; yaşadığımız sürece bir şeyler hep eksik kalacak. Öyle ki, son nefesimizi verirken dahi hep tamamlayamadıklarımız olacak aklımızda. Olmadığımız her yer ve tamamlayamadığımız her şey, eksikliğimizin sisli tarafları hep daha cazip gelecek. Ancak inanın, nerede değilsek orada mutlu olacağız hissi içimizde bir kemirgenden başka bir şey değil. O yüzden, hemen şimdi çekip gitmeyi düşündüğünüz yerleri unutun ve sırt çantanızı sessizce yerine bırakın.
"hayata ne anlamlar yüklemişiz anlasanıza
tamamlanmış bir şey de yok üstelik
her şey nasıl sisli hala" (s.20)

İnsan kendisiyle yüzleşmeden nereye giderse gitsin, geldiği yerdekinden daha iyi olmayacak hiçbir şey. Bir kaçış hangi beklentiyi karşılayabilir ki zaten. Kişinin kendisiyle yüzleşmesi korkunç, meşakkatli ve fazlasıyla uzun, bitmez bir yol, bir çıkmaz sokak. Dolayısıyla kendimizden başka gidecek daha uzak bir yer yok.

"gittiğim en uzak yer sizdiniz" tam da bu temeller üzerine kurulmuş bir şiir. Hayır yanlış yazmadım, küçük bölümlere ayrılmış olsa da aslında kitabın tamamı yalnızca bir şiirden ibaret. Hep sonlar akılda kalır ya -son bakış, son söz, son mimik- sanıyorum burdan hareketle şair, şiirin her bölümünü, ayrı bir şekilde bölümün sloganı niteliğinde dizelerle bitiriyor ve sıkça kendisiyle yüzleşme kapısını açan can alıcı sorular yöneltiyor kendisine. Belki aynı soruları siz de kendinize yöneltirsiniz. Belki de kendinize cevabını bilmediğiniz sorular sormaktan vazgeçersiniz.


"ne farkım var ustaca yontulmuş bir heykelden?" (s.53)



İyi kitaplar...

Eylem, bir alıntı ekledi.
 09 Mar 17:26 · Kitabı okudu · Puan vermedi

değişik, çeşit :)
Kış ortasının en tatsız tarafı karanlık değil, karanlığın simgelediği bitimsizliği unutmanın zorluğudur; bitimsizlik aslında en çok, tüm dünyayı kuşatan adaleti çağrıştırır ve tıpkı adalet gibi acımasızdır. Kış ortası ve adalet iki kız kardeştir; ilkbaharda, güneş gökyüzünde parıldadığında, iki kardeşin de ne musibet olduğunu anlarız.

Özgür İnsanlar, Halldor Laxness (undefined)Özgür İnsanlar, Halldor Laxness (undefined)
7nci adam ϟ™, bir alıntı ekledi.
03 Şub 17:10 · İnceledi

Tam zirveye ulaştığımızda, ölüm kapımızı çalar.
"Sanat uzun, hayat kısa"dır.
Ölümün yaklaştığını görebilen yaşlı insanlar, yaşamda gerçekten istedikleri şeyi başarabilmek için birkaç yıl daha yaşamayı dilerler sıklıkla.
Ne var ki artık çok geçtir ve yapabilecekleri ama yapamadıkları şeyler için üzüntü duyarlar. Doğa bu anlamda acımasızdır.

Tam zirveye ulaştığımızda, ölüm kapımızı çalar.

Felsefenin Kısa Tarihi, Nigel WarburtonFelsefenin Kısa Tarihi, Nigel Warburton