• Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver. Kralın evinin daha bir sürü kapısı varmış, ama adamın çaldığı kapı dilekler kapısıymış. Kral vaktinin tümünü armağanlar kapısının önünde oturarak geçirdiğinden (başkalarına verdiği değil, kendisine sunulan armağanlar tabii) dilekler kapısı çalındığında duymazlıktan gelirmiş ve ancak bronz kapı tokmağının gürültusü iyice yükselip bir gümbürtüye dönüşerek komşuların huzurunu kaçırdığında (insanlar, Ne biçim bir kralımız var böyle, kapıyı bile açamıyor, diye homurdanmaya başladıklarında) birinci kâtibe, susmak bilmez dilek sahibinin ne istediğini öğrenmesini emredermiş. Bunun üzerine birinci katip ikinciyi, ikinci katip üçüncüyü çağırır, geçermiş, temizlikçi kadınsa emredecek kimsesi olmadığından dilekler kapısını aralar ve, Ne istiyorsun, diye sorarmış. Dilek sahibi niye geldiğini, ne istediğini söyler, sonra da kapının kenarına ilişir, talebinin yine bin türlü makamdan geçerek krala kadar ulaşmasını beklermiş. Kral ise daima armağanlarla meşgul olduğundan cevap vermekte gecikirmiş, ama eninde sonunda halkının refahı ve mutluluğu uğruna bir şeyler yapması gerektiğine karar verir ve birinci kâtibe resmi bir yanıt yazmasını emredermiş, birinci kâtip de, söylemeye gerek yok ama, emri ikinci kâtibe iletir, o da üçüncüye haber verirmiş, böylece emir yine bin türlü makamdan geçerek temizlikçi kadına ulaşır, kadıncağız da o anki keyfine göre evet veya hayır diye cevap verirmiş.
    Fakat sıra tekne isteyen adama geldiğinde olaylar pek de böyle gelişmemiş. Temizlikçi kadın kapıyı aralayıp, Ne istiyorsun, diye sorduğunda adam herkes gibi unvan, rütbe veya para istemek yerine, Kralla konuşmak istiyorum, diye cevap vermiş, Kralın buraya gelemeyeceğini sen de gayet iyi biliyorsun, armağanlar kapısıyla meşgul, diye karşılık vermiş kadın, adam da, Madem öyle, bizzat gelip ne istediğimi sormadığı takdirde buradan ayrılmayacağımı krala ilet, diyerek konuyu kapamış ve kapının önüne boylu boyunca uzanıp soğuktan etkilenmemek için battaniyesine sarınmış. Adamı çiğnemeden kapıdan girmek veya çıkmak imkânsız hale gelmiş böylece. Tabii böyle bir durum büyük sorunlara yol açabilirmiş, çünkü kapıların işleyiş tüzüğü gereğince kapının önünde her seferinde tek bir dilek sahibiyle ilgilenilmesine izin varmış, dolayısıyla kapının önünde dileğine cevap bekleyen birisi olduğu takdirde başka hiç kimse kapıya yaklaşıp ihtiyaç ve isteklerini belirtemezmiş. İlk bakışta, tüzükteki bu madde herkesten çok kralın yararına gibi görünüyormuş, çünkü kendisinden bir şeyler isteyenlerin sayısı azaldıkça, hem armağanları kabul etmeye, incelemeye ve saraydaki yeni yerlerine kaldırmaya, hem de yan gelip yatmaya o kadar fazla vakti kalıyormuş. Ancak durum daha dikkatle incelendiğinde, kralın zarar, hem de çok zarar ettiği anlaşılıyormuş, çünkü halk kralın cevap vermekte fazlaca geciktiğini görünce yakınmaya başlıyor, toplumun huzuru fevkalade kaçıyor ve bu durum, saraya olan istikrarlı armağan akışının anında bozulmasına yol açıyormuş.
    ...
  • Yarasa yapısında insan çok , qüneşe çıkmak istemezler hakla batıLı ayırt etmek istemezler...
  • 431 syf.
    ·16 günde·8/10
    (Spoiler içerir)
    *" Piraye'yi yıllarca Nazım'a bekletip Vera' ya yar eden dünya değilmisin sen"
    Okuduğunuz bu sözden yola çıkarak Piraye adlı kitaba merak saldım. Kitaba başlarken kararsız bir Piraye gördüm. Ne istediğini bilmeyen karşısına çıkan partnerlerini sırf ona benzemiyor diye hor gören bir Piraye.

    Piraye' mizin kalbini Diyarbakır' lı Haşim çalıyor. İşte burda mesafelere rağmen aşk diyoruz...
    Hani izlediğimiz güneydoğunun sarpa saran ağalı, hanımağalı dizileri tadında güzel bir hikayeydi.

    Tam da reyting rekorları kıran HERCAİ dizisini düşündüm kitabı okurken. Konu farklı olsada çağrıştırıyor az da olsa.

    Erkek çocuk sahibi olmadı diye üzerine kuma getirilen Piraye. Ah Piraye!
    Koskoca İstanbul' da yaşayan kendini kimseye ezdirmeyen sözünü geçiren Piraye.

    Çok değil evliliğinden beş sene önce biri çıkıp karşısına "Piraye sen Haşim ile evleneceksin dünya tatlısı bir kızınız olacak ve bir süre sonra kısa zamanlı hastalığından dolayı bir daha çocuğun olmayacağını üzerine kuma geleceğini söyleselerdi inanırmıydın."

    - Kim! ben Piraye; üzerime kuma mı gelecek? dediğini duyar gibiyim. Daha kötü bir acı ile sınandın farkına varabildiğin kadar var. Artık Haşim yok!


    Nazım'ın Piraye'si de böyle olmadı mı Nazım Piraye 'yi deli gibi severken birden başka kadına aşık olmadı mı?

    Erkekler birazda böyle değil mi elindekinin kıymetini bilmez başkasını koynuna almaktan utanmaz. Ama aynısını sadece sözle dile getirseniz karşınızda sinir küplerine binerler. Eşlerinin başka bir adama bakışını bile kaldıramazken kadınlar onları aldatan kocalarına ne yapsın? Tek kelime ile kadının sevgisini yüreğini haketmiyorsunuz.

    Gerçeği kahramanımız Haşim son nefesine kadar Piraye dedi de Piraye' miz duymamazlıktan geldi.
    Olsun bedelini öde son nefesine kadar.

    Farklı kültürleri, farklı gelenek ve görenekleri bir arada birleştirmek isteyen çiftimiz Piraye ve Haşim
    Piraye' yi okurken tarafınız belli olmayacak kime nerde hak vereceğiniz belli olmuyor devamlı dönen bir döngü gibi. Yok artık diyeceğiniz bir hikaye ve ben Diyarbakır' a hayran biri olarak kitabın tarihsel yanını çok sevdim. Gördüğüm yerleri yazar anlatırken hevsel bahçesini Piraye ve Haşim ile gezdim. Gazi köşkünden bakınca diclenin nasıl aktığını gördüm surların tam da karşıda kalkan gibi yıllarca inatla nasıl ayakta durduğuna tekrar şahit oldum ve en güzeli bunları yaşarken Diyarbakır' ın o muhteşem havasını bir daha içime çektim.

    Ve gerçekten şuna inanıyorum ki şehirler kirlenmez. İnsanlar şehirleri kirletir.

    *Hey gidi Diyarbakır sen daha nelere şahit olacaksın...
  • Şu ana kadar tanık olduğum en mükemmel ilişki, en müthiş diyalog... Tarzı Roark ile uyuşan, mimaride özgünlüğü savunan ve bununla birlikte yüksek bir özgüven / bencillik duygusundan kaynaklı karakteri yüzünden mesleğinin zirvesindeyken bir anda unutulup küçücük bir odaya hapsedilen büyük mimar Henry Cameron ile mimarlık konusundaki görüşleri aynı olan ve bu yüzden okulu bitiremeden okuldan atılan mesleğe başlamak için de parasızlığa aldırmayıp Cameron'un yanını seçen zeki mimar Howard Roark'ın ilk karşılaşmalarındaki diyaloğu. Roark ondan iş istemeye gidiyor.

    Cameron: "Cameron birden sustu, çizimleri kenara itti, yumruğunu onların üstüne dayadı ve sordu: "Mimar olmaya ne zaman karar verdin?"

    Roark: "On yaşımdayken."

    Cameron: "İnsanlar hayatta ne yapmak istediğini o yaştayken bilmez. Bazısı hiçbir zaman bilmez. Yalan söylüyorsun."

    Roark: "Öyle mi?"

    Cameron: "Bakma bana öyle! Başka bir tarafa baksan olmaz mı?Neden karar verdin mimar olmaya?"

    Roark: "O sıra nedenini bilmiyordum. Ama aslında. Tanrıya hiçbir zaman inanmadığım için."

    Cameron: "Saçmalama. Akla uygun bir şey söyle."

    Roark: "Çünkü bu dünyayı seviyorum. Tek sevdiğim o. Üstüne konulmuş olan şekilleri sevmiyorum. Onları değiştirmek istiyorum."

    C: "Kimin için?"

    R: "Kendim için."

    C: "Kaç yaşındasın?"

    R: "Yirmi iki."

    C: "Nereden duydun bütün bunları?"

    R: "Duymadım."

    C: "İnsan yirmi iki yaşındayken böyle konuşmaz. Anormalsin sen."

    R: "Herhalde."

    C: "Ben bunu iltifat diye söylemedim."

    R: "Ben de."

    C: "Ailen var mı?"

    R: "Yok."

    C: "Çalışarak mı okudun?"

    R: "Evet."

    C: "Hangi işte?"

    R: "İnşaatlarda."

    C: "Kaç paran kaldı?"

    R: "On yedi dolar otuz sent."

    C: "New York'a ne zaman geldin?"

    R: "Dün?”

    Cameron yumruğunun altındaki beyaz desteye baktı.
    Yumuşak sesle, "Allah belanı versin!" dedi.

    Sonra birdenbire öne eğilerek, "Allah belanı versin!" diye kükredi. "Seni buraya ben çağırmadım! Benim çizim elemanına ihtiyacım yok! Çizilecek bir şey yok! Kendimi ve adamlarımı misyonerlerin sadakasına muhtaç etmeyecek parayı çıkaracak kadar bile işim yok! Birtakım budala hayalperestlerin buralarda açlıktan gebermesini istemiyorum! Bu sorumluluğu istemiyorum. Hiçbir zaman istemedim, tekrar karşıma çıkacağını da sanmıyordum. Bitti bunlar benim için. Yıllar önce bitmişti. Şu gördüğün salyası akan ahmaklarla çok mutluyum ben. Hiçbir zaman bir şeyleri olmamış, olacağı da yok, onlar ne olacağı da hiç fark etmez. Benim istediğim o kadar. Ne diye kalkıp geldin buraya? Kendini mahvedecek bir yol seçiyorsun, bunun farkındasın, değil mi? Ben de sana bunu yapman için yardım edeceğim. Seni görmek istemiyorum. Senden hoşlanmıyorum. Yüzünden hoşlanmıyorum. Dayanılmaz derecede bencil birine benziyorsun. Küstahsın. Kendinden çok fazla eminsin. Yirmi yıl önce olsa, suratına seve seve bir yumruk patlatırdım. Yarın tam dokuzda gelip işe başlıyorsun."

    "Peki, "diyerek ayağa kalktı Roark.

    "Haftada on beş dolar. Verebileceğim ancak bu kadar."

    "Peki."

    "Ahmağın birisin. Başka birine gitmeliydin. Öldürürüm seni başkasına gidersen. Adın ne?"

    "Howard Roark."

    "Geç kalırsan kovarım seni."

    "Peki."

    Roark çizimlerini almak üzere elini uzattı.

    "Onları burada bırak." diye haykırdı Cameron. "Şimdi defol!"
  • günseli son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum sevgilim şeytan bilir nelere takılıyorum neler düşünüyorum günlerdir yatıyorum hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim ölmeye karar verdim günseli vakit geçirmeden yapmalıyım bunu yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım ne yazık senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim ölümü değil senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı acıklı şeyler yazmak istemiyorum acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti fakat seni etkileyecektir bunu düşünmeliyim her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz bizim kaderimiz bu hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım onları nasıl olsa öğreneceksin belki beni de kararsızlığa götürür ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum selim olmayan bir selim görmektense hiç görmemek daha iyidir bana inan düşün ki gittim ve bir daha aramadım seni bir daha beni görmeyeceğine göre böyle düşünemez misin senin varlığına rağmen böyle düşünebiliyorsam sana bir sadakatsizlik var işin içinde beni görmeyecek olduktan sonra var olup olmamanın ne önemi kalır sadece yaşadığımı bilmen seni nereye götürür görüyorsun biraz daha gevezelik etmek istiyorum yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum bunu biraz da tabancayı henüz masamın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum dışarı çıkacağım mektubu postaneye götüreceğim engel olamamak ne yazık değil mi bana kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın bunu düşünmek güzel annemi tanımadın bundan sonra tanımanın da bir yararı yok sanıyorum sen ve annem bu resmi güzel bulmuyorum kafamda annemi üzeceğini biliyorum bu olayın ama dayanır herhalde beni bencillikle suçlamaya başlayıncaya kadar dayanırsa mesele yok bu sürenin kısa olmasını temenni ediyorum bunun dışında insanlarla ilişkimi kestiğim için kimseyi düşünmüyorum kimse üzülmek zorunda kalmayacak senin için de son günlerdeki perişan durumumla bir şeyler yaptığımı seni de biraz hazırladığımı sanıyorum birlikte geçirdiğimiz güzel bir günden sonra kendimi öldürerek yıldırımla vurmuyorum seni ya da bana öyle geliyor şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok bu duruma ben bile zor inanıyorum gene tatsız bir şeyler olması ihtimali nasıl ortadan kalkar diyorum birkaç gün önce sevmediğim kimselere birer mektup göndererek onları hayatlarının sonuna kadar üzecek ya da üzeceğini sandığım sözler yazmayı düşündüm ne yazık ki insan ölmek üzere olduğu anda bile hayal gücünün eksikliğinden olacak yeteri kadar kötülük edemiyor bizi tutan bu garip engeli şimdi bile anlayamıyorum son fırsatı da kaçırdığım için biraz mahzunum belki müthiş bir ümitsizlik anında yapabilirdim bunu fakat talihin garip cilvesi gücüm yok tam bu sırada kuvvetim tükendi bu adamlara hadlerini bildirmek gerekiyordu neyse fazla üzülmemeliyim ölmenin nedeni bu değil beni odama kapanmış kendimi duvardan duvara atarken düşünmeni istemiyorum böyle bir durum yok beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar kimsenin fazla üzüleceğini sanmıyorum yaşarken ilgilendiğim birkaç kişiyle olur ya görüşmek istersin benden bahsederken ortak anılarınız olamayacağı için sizi bir arada düşünmek bana kötü görünmüyor aydın kişileri saymıyorum ankara’da eski bir iki arkadaş vardı süleyman kargı vasıtasıyla bulabilirsin onları kargı’dan sana söz etmiştim sanıyorum yalnız uygun bir fırsat bulup söyleyememiştim birkaç şarkıdan ibaret uzunca bir yazım var onda belki bir gün okursun yolun o şehre düşerse fazla duygulanma yazılırken de fazla duygulanılmamıştır yazmanın çekiciliğine kapılıp biraz ileri gittiğim söylenebilir bir aldatmadır belki de uzunca bir şakadır ne yazık bir kopyasını almamışım belki okunmaya değer bir duruma getirebilirdim ilk yazıldığı gibi öyle düzeltilemeden kaldı şimdi sorsan başından sonuna kadar anlatamam süleyman da ilginç adamdır garip içine kapalı biraz kendini beğenmiş artık görüyorsun yakınlarımı da yargılıyorum bu kadar imtiyazı çok görmezsin bana herhalde süleyman’da “sense of humour” kuvvetlidir gene de benzerliğimiz yoktur başka türlüydü onunla yaşamak nerede susulacağını bilirdi bana benzemezdi dedim ya ona hayrandım anladığını belli etmeden anlardı ne zaman gitsen onu aynı yerde bulursun görüşmediğin sürede seni nasıl hissettiğini sanmışsan öyle düşünmüştür inanılmaz bir özelliktir bence bu yönü seni anlamazsa yadırgama beni tanıdığı süre içinde senin gibi bir insanla böyle bir yaşantım olabileceğini ona sezdirmemiş bu yönümü saklamış olabilirim insanları öyle farklı açılardan değerlendirdim ki hayatım boyunca arkadaşlarımı sana bile övmeye çekiniyorum burhan’ı da görebilirsin akıllıdır bir kusurunu görmedim diyebilirim bu da yeter bir sebep sıkıcı olması için turgut vardır biliyorsun bahsetmiştim her şeyini anlatamazsın ama zekidir durumu hemen kavrar insan onu kendisiyle bir yarışma içinde görmezse ya da bu izlenimi vermezse anlayışlı ve şefkatlidir sana çok yakınlık gösterir benim kişiliğimle ilgili bir mesele kalmayacağına göre turgut’u çok sevimli bulacaksın bu bakımdan durup dinlenmek bilmez bir sevimli olmak konusunda demek istiyorum evlidir belki biraz kalıplaşmıştır belki bu kalıbın içine bir noktada kimseyi almak istemez bu husus çok önemli en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar bu yüzden az mı meyhane arkadaşı kaybettik turgut böyle değildir sınırlarını bilir bana sorsan bilmez bildiğini sanır bir sürü okumuş yazmış adamdan çok değerlidir benim için yargıları bana göredir ona değer verdiğimi uygun bir fırsat bulup söyleyemedim sen bir yolunu bulup söyle onun için ne düşünmüş olduğumu kenan nasıl acaba merak ediyorum sorsana turgut’a doğrusu ben aranızda acı bir görüntü olarak kalmak istemem tatlı bir resim ya da nasıl söylemeli kelime oyunu gibi bir şey olarak kalmak isterim bazı tekerlemeler vardı aramızda ne bileyim ne kadar tekrar etsek bıkmazdık hoşumuza giderdi işte onlar gibi yaşamak isterim aranızda turgut’a söyle o anlar aramızda yüzlercesi dolaşırdı selim selim dediler onu da gördük gibi sözler icat etsin benim için tabii ortak yaşantımızı unutmamışsa bu öyle bir havaydı ki insan içindeyken akıllıdır dışarı çıkar aptallaşır sakın bu isteklerimi ciddiye alma belki bunları yapmak içinden gelmez yapma istediğin gibi yaşa bana ait bir şey ne bileyim bir kitap bir resim ya da buna benzer bir eşyaya sahip olmak istersen turgut’a söyle bizim evden alır annem onu çok sever belki de benim odamı görmek istersin şimdi biliyorum dayanamayacağını söyleyeceksin sonrası için bir gün olur bir gün özleme gibi bir duyguya kapılabilirsin ölümün acılığı dağılırken böyle olabilir o zaman annem evde yokken bir göz atarsın fazla ümide kapılma çok sevimsiz bir odadır birtakım hayaller saklar doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller bir bakıma iyi olacak içimde gerçekleştirme telaşı kalmayacak sakinleşeceğim yapamadığım o kadar çok şey var ki nasıl olsa hepsini gerçekleştiremeyecektim ve yapamamanın acısı zehirleyecekti içimi insan sonu geldiği zaman iyileşiyor odamda benimle ilgili yazı bırakmak istemiyorum bakarsın birtakım insanlar çeşitli nedenlerle orayı burayı karıştırırlar biliyorsun birtakım karalamalarım var hepsini yakmalıydım yapamadım sana gönderiyorum pakettir geç gelir bu mektuptan sonra eline geçer bir kutu içine koydum hemen açmamanı istiyorum oldukça karanlık hemen okursan seni bunaltabilir bir süre geçsin mesela beş altı ay kadar sonra istediğini yaparsın büyük bir kısmını senden gizli yazdım bilmeni istemedim ben yaşarken bu yazdıklarımı bilmene dayanamazdım gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin başkalarına göstermek isteyeceğini tahmin etmiyorum fakat dilediğini yap bu mektupta bile şunu yap bunu yapma demişsem ona da aldırma ne diyor yukarıdaki adam isteyiniz verilecektir demek ben bir şey istemiyormuşum bir bana parmağını uzatarak bu kadar gürültü ediyorsun sızlanıp duruyorsun doğru söyle gerçekten istiyor musun diye sorsaydı ona ne karşılık verirdim bilemiyorum hayır biliyorum derdim ki ona ya da büyük bir olasılıkla derdim ki görüyorsun türkçe kelimeler de kullanıyorum arada öztürkçeye dargınlığım kalmadı tabii kimse bilmiyordu benim dargın olduğumu geçelim içimde birbirine karşı savaşan yönlerin birbirine dargın olduğunu söyleyerek geçiştirelim bunu da son anda mesele çıkarmayalım evet istemesini bilene gerçekten verilecektir verilmektedir isteyip istemediğini bilmeyenler için de yukarıda sözünü ettiğim adamın işaret parmağı meseleyi halledecektir en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun hiçbir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir bekleyenleri utandırmışımdır daha fazla yazamayacağımı hissediyorum son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım
    işte bu kadar işte canım sevgilim günseli selim ''
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    *
    “Cahilliğin dağlarında gezenler için; almasını bilene bilgece öğütler, yaşanmışlıkların getirdiği doğru tespit ve öneriler, samimi itiraflar; bir o kadar da topluma tenkit yağmuru. İlber Ortaylı’nın sakınmadan söylediği her söz, gençler için altın değerinde. Toplumun her kesimine ustaca entelektüel bir dokunuş, hazır olun; bu bir kültür seyahatidir. Başlangıcınızı not edin, bitişte fikirlerinizde yenilik tohumları filizlenecektir.”

    Ç News
    *

    Bu kitap “Çok Cahiliz Keşke Bilgilensek” adlı İlber Ortaylı Etkinliği kapsamında okunmuştur.
    #41115222

    Cahil deyip duruyoruz, nedir bu cahillik?

    TDK’ya göre “cahilin” tanımı:
    Cahil: Öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan.

    Yarı Cahil nedir peki? İlber Hoca şöyle tanımlar:
    "Yarı cahil, Goethe ve Faust'u duymuştur ama o mu ötekini yazmış, öteki mi onu yazmış onu bilmez." der.

    Bilir ama neyi bildiğini bilmez, emin olmadığı şey hakkında da biliyormuş gibi konuşur, akıl vermeye çalışır.
    İlber Ortaylı, cahilden korkmaz; yarı cahilden korktuğu kadar.

    Bu konuya açıklık getirebildiysek, haydi şimdi cahilliğimize bilgi kattığımız, ufkumuzu birkaç tık daha açtığımız kitabın incelemesine. Sürekli yazdım, yine tekrar edeyim, muazzam bir kitap. :)

    Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.

    İlber Hoca’nın gençliğini yaşadığı dönem ile şimdi ki dönem arasında büyük farklar var. Ne Ankara eski Ankara ne de İstanbul eski İstanbul. En çok yakındığı konuların başında bu durum geliyor. Cumhuriyet dönemi öncesi Ankara, çorak bir arazi aslında. Yeşilin olmadığı bir vaha gibi diyebiliriz. Bunu özellikle Falih Rıfkı Atay okuyanlar çok iyi bilir, hele ki Çankaya okuduysanız daha iyi bilirsiniz. Gazi Paşa’nın inatla başardığı eseridir Ankara.

    İlber Ortaylı hem üslup olarak hem de konuşma jargonu olarak kendi tarzını yaratmış bir insan. Birçok tenkitine rağmen, özellikle gençler onun sözlerine önem veriyor. Yoksa cahil dediğiniz insan size kızar ya da bir tepki verir, hoca deyince tepkiden ziyade memnuniyet doğuyor. Çünkü insanlar onun söylediğinde bir mana arıyor, yaptıkları bir hatanın sonucu olarak hak ettiklerini düşünüyorlar. Tabi ki bunun dışında, hocaya karşı eleştirilerde yok değil. Ben o kısımla ilgilenmiyorum, bizim işimiz şu halimizle bilgi bakımından yanına yaklaşamayacağımız bir insana çamur atmak olamaz. O başkalarının işi olsun, olsa olsa temenni eder, fikir beyan ederiz o kadar. Bilmeden konuşmanın alemi yok çünkü. Bu arada özellikle Türk Tarih Tezi konusunda farklı düşündüğümü de hep söylerim, her konu da hem fikir olmak zorunluluğumuz yok sonuçta…

    *
    "Önündeki modeller başka dünyalar kurabilen insanlar olunca, sen de o başka dünyaya adım atabiliyorsun." #41708907

    İlber Ortaylı’nın, İlber Ortaylı olmasının ana etkeni öncelikle kendisinin merakı ve sürekli bir şeylerin peşinde koşması, ikincisi ise gençliğinde ulaşabileceği ve yol gösterici insanların olması. Bunu kesinlikle şans olarak nitelendirmemek önemli, çünkü bizzat o insanlardan ders almak için uğraşmıştır. Doğru insanlardan, doğru tavsiyeler almıştır.

    Yaşadığımız hayat ve bulunduğumuz ortam kendi seçimlerimizden oluşmayabilir. Bunun seçimini yapamayabiliriz, nasıl ve nerede, kimin çocuğu olacağımızı seçemeyeceğimiz gibi bir şeydir bu. Zengin ya da fakir olmak meselesi değildir bu, imkansızlıktan imkan yaratılacağı gibi, imkandan da hiçbir şey yaratılamayabilir. İnsanların içlerinde bir şey yoksa, zorla ortaya çıkaramazsın. Bizim toplumumuz, belirli kıstaslara göre hareket eder. Okursun ya da okumazsın, erkeksen askere gidersin, işe girersin, evlenirsin ve çoluk çocuğa karışırsın. Ana teması bu şekildedir. Kadın ise çocuk baksın mantalitesi ile yetiştirilmek istenmektedir.

    Özellikle bu teknoloji çağında, çocukların gelişimi daha iyi olması gerekirken, daha kötü bir hale gidiyor. Sistemin sistemsizliği bir kenara dursun, ailelerin sistemsiz ve disiplinsiz tavırları da ortada duruyor. Disiplin derken, askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz, çocuğun alacağı terbiyeden bahsediyoruz. İlber Hoca, çocuğa her istediğini almayacaksın diyor, kesinlikle haklı. Bu bir şımarıklık ortaya çıkarıyor. Ne olursa olsun, ilk önce hak etmeli. Çocuk ağlamasın diye yapılan her şey, ilgisiz bir aile örneğidir.

    *

    "Sorumluluk alamayan insanlar boş olur.

    Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır." #41697024

    Her insan sorumluluk almayı istemez ve sevmez, yalnız hayattan bir şeyler istiyorsan, hayata da bir şeyler vermen gerekir. Televizyon dünyası insanlara cazip geliyor ama öyle bir hayat gerçek değil. Hayal ya da taklit ettikleri şeyler asla olamayacaklar. Kolay para kazanıp yan gelip yatma peşinde olan milyonlarca insan olduğu malum bilinen bir durum. Bu paralara sahip olsalar ne kendilerine ne ülkelerine ne de insanlığa bir şey katarlar. Daha önce gördük ki, bu paralar haydan gelip huya gitmiştir. Kişi ilk önce kendini geliştirmelidir, bunun içinse çok çalışmalıdır. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü kadar kolay değildir.

    İlber Hoca bir programda şöyle demişti;

    “İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir. Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz. Para gelir, zaman gelmez.”

    İşte bu minvalde zamanı doğru kullanmak gerekir. Herkesin zamanı kendinedir ama hızlı geçer zaman, ne yaptığını anlamadan yaşamın sonuna gelirsin ve bomboş bir hayat geçirmiş olursun. Kıymetini bileceğin bir hayatı boşuna harcamak istemezsin, işte bu yüzden bu şansı iyi kullanmak gerekir.

    Hoca’ya baktığımda bunu çok iyi kullanmış. Özellikle Ankara’da yaşadığı yılları fırsata çevirmiş. Dil öğrenmiş, turizme merak salmış, tiyatroya merak salmış. Bizim görme fırsatımız dahi olmayan büyük insanlarla ahbaplıklar kurmuş. Bunları da oturduğu yerden yapmamış. Dışarı çıkmış, peşinden koşmuş. Genç yaşında dilini geliştirmiş. Ne olmak istiyorsa onu yapmış. Bir yere takılı kalmamış, sürekli gezmiş. Kendisine zemin hazırlamış ve kendi yarattığı imkanları da değerlendirmiş. Daha sonra kapılar elbet kendisine açılmaya başlamış bu seferde bu şansı iyi kullanmış. Bunların hiçbirini yapmayıp, üniversitesinde ona ayrılan koltuğa oturup, iki de ders verip maaşını alabilirmiş ama yapmamış. O yapmamışsa, biz neden yapıyoruz? Ne kazandık bu hayattan? Neyin peşinden koştuk? Cidden dolu bir cevap vermek zor iş.

    Kitap içeriğinde sinemadan, müziğe, müzelerden gezilecek ülkere kadar çok güzel İlber Ortaylı listeleri bulunuyor. Bölümlerin sonunda bunları toplamaları gerçekten iyi olmuş. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    İlk önce "Petra, Antakya, Palmira, Enfes ve İskenderiye," nin gezilmesini istiyor,
    *Londra’da British Museum, *Paris’te Louvre Müzesi, *Vatikan Müzeleri, *Roma’daki Capitol ve daha fazla müzenin gezilmesini öneriyor. Bu müzeler için bile seyahat edilebilir diyor.

    Kitap içeriğinin hepsini paylaşmak gibi bir huyum olmadığı için, örnekleri kısa kestim. Bu listeler dediğim gibi kitap sonlarında uzunca listelenmiştir. Birçok okurun işine yarayacak listelerdir. Ve seyahat acenteleri İlber Ortaylı turları düzenleyeme başlamış. Tesadüfen karşıma çıktı. Söylediği rotalara turlar düzenleniyor. Sonuçta ticari kar gibi gözükse de, gitmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat.

    Ayrıca önerdiği kitapların yüzde seksenine sahip olmak beni mutlu etti.

    Halil İnalcık, Yaşar Kemal, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir yerlilerden,
    Goethe, Bernard Lewis, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Ciano, Maalouf, Çehov ise önerdiği yabancı yazarlardan bazıları. Bu liste kitap adları ile veriliyor ve daha uzun.

    Klasik müzik seviyor Ortaylı, en çok Bethoveen dinliyor, Mozart ve Chopin’de dinliyor.

    *

    İlber Hoca’nın tarihe bakışı çok samimimi ve anlayışlıdır. Kötülemek bir kenara dursun, yad etmeyi sever. Yeri geldiğinde tenkitten kaçınmaz.
    Ortaylı, Atatürk’ün açtığı yolun çok gerisinde kaldıklarını belirtir her seferinde. Özellikle yurt dışına talebe göndermesi, eğitim gören talebelerin ülkelerine geri dönmesi ve bu insanlardan fayda sağlanmış olmasına değinir. Aldığı eğitimi veren hocaların birçoğu, Cumhuriyet yetiştirmesidir. Mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’ni ayrı bir yere koyar.

    "Mustafa Kemal Atatürk'ün bir aydın olduğu hakikattir." #41703089

    İncelemeyi bu sefer kısa tutacağım, son son birkaç kelam daha edip bitireceğim…

    Kitabı okumaya başladığınızda, zaten farklı gelen fikirler kendi hayatınızı da süzgeçten geçirmenize neden olacak. Başarmış olduğu şeyleri, o yapabiliyorsa ben niye yapamadım ya da yapmadım sorusunu soracaksın kendinize. En basiti neden birkaç dil bilmiyorum? Neden tatil anlayışım Ege’den, Akdeniz’den ibaret, neden yurt dışına çıkmadım, neden risk alıp başka şeyler yapmadım, neden diploma için okudum, kendim için ne yaptım, hayatın neresindeyim ve nereye gidiyorum? Gezilmesi gereken yerleri gezmek bir kenara, belki de bulunduğun şehir olan İstanbul’u bile niye bilmediğini sorgulayacaksın.

    "Evet, eğitim çok uzun... Daha kötüsü, bu uzun eğitim hiçbir işe yaramıyor. Eğitimimizle övünüyoruz ama övündüğümüzle de kalıyoruz.

    “Artık bir ortaokul çocuğu bile Aristo’nun bildiklerini biliyor,” diyorlar. Yok canım! O çocuk Aristo’nun bildiğinin çeyreğini bilmediği gibi, onun yaptığını da yapamıyor.

    Bu eğitim tam aksine, insanların yaratıcı taraflarını öldürüyor. " #41693730

    Eğitim konusunda her zaman eleştirisini yapar hoca. Özellikle okullarda verilen eğitimin yetersiz ve gelen iktidarların dayatması olduğunu söylüyor. Ders kitaplarının yetersiz, içeriklerinin detaysız, tarih bilgisinin zayıf olduğunu söylüyor. Hepsinde haklı. Bir de EBZER eğitimin tekrar gelmesi gerektiğini söylüyor. Ezberden kasıt, sınav için ezberlenen bilgiler değil, bir konunun ezberlenip anlaşılmasından bahsediyor. Ezberlemediğin şeyi nasıl anlayacaksın, anlamadığın şey aklında nasıl kalacak? Bunun mutlaka geri gelmesini istiyor. Öğrencilerin tembelliğinden şikayetçi. Özellikle üniversite kantininde yemek yemek dışında, kahve içmek dışında çok takılanların kesinlikle tembel insan olduklarını söylüyor. Hocalarda bunu yapıyorsa, onlarda tembeldir diyor.

    Öğretmenlerin, silkinip eskisi gibi idealleri olan insanlar olup, toplumda tekrar yerlerini almanı istiyor. Özellikle eğitim enstitülerinin kapanmasını buna sebep oldu. Nitelikle öğrenci yetişmiyor diyoruz, çünkü nitelikli öğretmen yok. Öğretmen ona verilen ders programını işleyen kişi değildir, öğretmen yol gösterir, bir çocuğun yeni şeyler keşfetmesini sağlar ve rol model olabilir. Eskiden öğretmenler maaş bir kenara, insan yetiştirmek için çalışırlardı. Çünkü Cumhuriyet terbiyesi bunu gerektiriyordu. Kendilerinden daha fazlasını vermesi beklenen bir meslek grubu olmasına karşın, değişen yönetimle tamamen normalleşme yaşıyorlar ve bariz bir şekilde önemlerini yitiriyorlar. Ve İlber Hoca onlardan toparlanmalarını ve aramızdaki yerlerini geri almalarını istiyor. Bir lider olarak!

    Her okur bir şeyler keşfedecek bunu biliyorum. Özellikle gençlerin zaman kaybetmeden, kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor. Hepimiz bazı fırsatları kaçırmış ya da tembellik etmiş olabiliriz ama başkalarının bu treni kaçırmamasını sağlayabiliriz.

    İlber Hoca kitabın başında “12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası” diye bir ayrım yapıyor. Bu bölüme özellikle dikkat edin, treni nerede nasıl kaçıyorsunuz kendi kendinize mutlaka sorun.

    Keyif alarak okudum, üzülerek kaçırmış olduğum şeyleri gördüm. Vakit hiçbir zaman geç değil, o yüzden hayal etmek yerine, harekete geçmenin tam vaktidir!

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür eder, kitabı hızlıca temin edip, okumanızı öneririm. 10/10

    *

    Ve son söz;

    "Herkes kendi talihinin mimarıdır(...)

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır." #41681934
  • 484 syf.
    ·Puan vermedi
    SERENAD
    Kitap kapağına bakınca aslında kendini kaybetmiş kadın görmüştüm. 480 sayfa ne anlatılmış olabilir ki dedim. Ama ön yargımı en çok kıran bi kitap oldu. Kitap bitince de neden bittin ki diye kavga edecektim. Sanırım olaylara başlayabilirim artık. Spoiler verebilirim.
    Bir kadın düşünün her olanağa karşı ayakta durmayı başarabilen. Bütün gerçekliği göz önüne alabilen. Ve bir adam düşünün 60 yıl bir aşkı kalbinde saklayan. Acılara rağmen vazgeçmediği aşk. Din, dil, ırk farketmeksizin sevmesine bilene nasip olan en güzel şey…
    Maya Duran’ın ağzından anlatılmış bir dünya hikayesi diyebiliriz. Düşünsene ülkenin derinliklerinde neler yaşanıyor ama sen tarih derslerinde sürekli aynı konuları görüyorsun. Okuyarak kendini geliştirebilirsin diyenlerin ne demek istediğini tam anlatıldı diyebilirim. 2.ci Dünya Savaşında meydana gelmiş bir olay sorsan kimse bilmez ama. Bir çok konuya değinen Livaneli’nin elinden çıkmış müthiş bir eser. Ayrımın yanlış olduğunu herkes söylüyor ama en başta da söyleyenler yapıyor diyebiliriz. Öyle değişik ki insanlar o bu şu demeye gerek yok bence hangi dinden de olsa ırktan da olsa insan insandır diyerek sevilmiyor sadece bana yararlı mı diye seviliyor.
    Ermenilerin, Kürtlerin, Kırım Türklerinin, Nazilerden kaçan Yahudilerin hayatlarının bilmediğimiz yüzlerini öğrenmeye başlarsak. Struma gemisi bir çoğunuzun olay hakkında bir bilgisi olmadığına eminim kitabı okurken kitabı yarıda bırakıp araştırma yapmış olarak benim de olayla alakalı bilgim yoktu olay aslında 769 kişinin ölümü onca ülkenin yardım etmesi gerekirken göz yumması. Beni çok yaralayan bi olay oldu. Ülkemizde bu kadar acı varken ve biz bunların üzerinde yaşıyorken herşeyden habersiz varlıklarız aslında. Bilmediğimiz nice konular da devamında aslında şuan şükretmemiz gereken o kadar konu var ki her okuduğum satırda bunların farkına varıyorum. Ama şunu demeden de edemiyeceğim. "Devlet diye bir gerçek yok ki abi. En tepede kendini devlet sanarak kararlar alan, insanların yaşamasına ya da ölmesine karar veren çobanlar var." Gerçekten de öyle değil mi Livaneli’nin bu sözünü de bırakmış olayım.
    Ve son olarakta kitabı bitirip kapağını çevirdiğimde orda ki yürüyen kendine güvenen arkasındaki karanlık duvarlardan korkmasına rağmen kendi yolundan vazgeçmeyen bir kadın öyle bir kadın ki kelimeler kifayetsiz kalıyor. Baştaki ve sonda kitapın kapağı hakkında düşüncem. Okulda tanıdığım 2 Tarih hocasına da olay hakkında daha çok bilgi almak için sorduğumda bilmediklerini söylemeleri de değişik geldi diyebilirim. İllaki herşeyi bilecekler diye bir şey yok ama karşılıklı konuşmak istediğim bir konuydu diyebilirim. Çok akıcı bir kitap özellikle kafanız rahatken okumanızı tavsiye ederim.