• ...insanlar niçin yalan söyler? Niçin hayat ve hâdiselere uygun olmayanı uygunmuş gibi ileri sürer?... Neden birçok insanlar, olmayanı olmuş gibi göstererek başkalarına hakikât diye sunuyor?
    Nurettin Topçu
    Sayfa 78 - Dergah
  • Daha önce bu yazımda #36743054 Katalonta'ya Selamı okurken aklıma Malraux'un Umutu gelecek ve Orwell'i küçümseyeceğim gibi bir laf etmiştim.Lafımı geri alıyorum,saygılar Orwell ya da Blair.Umut'un yeri çok ayrı o başka ama iç savaşta siyasi çekişmeleri anlamam bu kitap sayesinde oldu.Şimdi yazacaklarım çok sıkıcı şeyler önerim hiç okunmaması yönünde,tamamen kendimi aydınlatmak için yazacağım.
    Ortak düşman Franco mu? Görünürde öyle fakat uygulamada bir düşman daha var "Devrim" Franco karşıtı grupların en güçlüsü P.S.U.C.yani koministler,ayrıca yanlarına esnaf,memur zengin köylüleride alarak önemli olanın savaşı kazanmak olduğunu savunuyorlar,devrim savaşı kazandıktan sonra konuşulacak bir şey.Ki bu daha sonra lafı tüm daha sonralarda olduğu gibi kandırmacadır,devrim işlerine gelmiyor çünkü.
    P.O.U.M
    Devrime inanan İşçilerin dahil olduğu grup,hiyerarşi yok,generalle er aynı seviyede,aynı yemeği yeyip aynı yerde yatıyorlar.Devrimle savaşı ayıramazsınızı savunuyorlar ki bence haklılar.işçiler ve anarşistler bu grubun başlıca güçleri.Zamanla iki güçlü grup çatışmaya başlıyor, p.s.u.c ve p.o.u.m yani,güçlü olan psuc mevki,toprak vb.şeylerin ağırlığıyla taraftarlarını arttırıyor,anarşistler neredeyse silahsızlandırılıyor,o kadar ki Franco şunları kesip biçsede bir kaç ağıt yakıp işimize baksak der gibiler.Rusya koministlerden yana çünkü Fransayla müttefik Fransanın son isteyeceği şey Devrimci bir komşu,Fas'da devrim dışı bir cumhuriyetin kurulmasından yana,İngiltere'nin epeyi bir parası var İspanyada,devrime yedirmek istemiyor bu paralarını,dolayısıyla ingilterede devrime karşı.Franco ise bu durumdan mutlu tabiki ,Madridi ayaklarının altına almak için gün sayıyor.

    Aragon (yine mi Aragon bu Louis olanı değil ,neyse)bölgesinde onbin kişilik milis grubu şans eseri hemen hemen aynı kafaya sahip adamlardan kurulu,Orwell de onlardan biri.Yerel bir sosyalizm içinde yaşıyorlar,belki açlar,açıktalar,fareler tarafından kemiriliyorlar ama eşitler...Belki her gün uyandıkları yeni güne lanet ediyorlar ama bu guruptan sağ kalanlar yıllar sonra hayatlarının en güzel anlarını bu cephede geçirdiklerini söyleyeceklerdir,hiyerarşisiz bir topluluk,para hırsı yok,patron yok,komutan yok,yemek az ama eşit,sigara bile eşit,tiryakilik seviyesine göre değil herkese eşit dağıtılıyor ,ah bu sigara ne zaman bir savaş romanı okusam sigaraya yeniden başlıyorum.Orwell de yırtik postallarıyla çorapsız olarak cephede dolaşırken,gecenin bir vakti üç beş tane patates için metrelerce sürünürken lanet etmiş ama yaklaşık 4 ay süren cephe kariyeri onun için unutulmaz bir tecrübe olmuş.Sosyalizmin varolabileceğini-herkes karşı çıksada profösörler bir takım çok bilmişler ne kadar karşı çıksada ,sosyalizmin de bir çeşit kapitalizm olduğunu savunsalarda- bu cephede görmüş ve ömrü boyunca etkisinden kurtulamamış.
    Kendi askerlik dönemim geliyor aklıma, komutanlardan it gibi korkardık orası ayrı ama eşittik sanki,ne kadar eşit olabiliyorsak o kadar eşittik işte,disiplin sınırsızdı ama belimize kadar karın içindeyken hep beraber üşürdük,Merzifonlu Devran borazan gibi sesiyle günaydın lan derken hepimiz küfrederdik,Devran küfürü yemezse işini tam yapmıyor demekti.Her gece başka bir koğuş nöbetçisi olurdu ama bizi hep Devran uyandırırdı,nedenini hala bilemem.Uyanmazdık ,hep birlikte ısrarla uyurduk, hayatımız kaymıştı nasıl olsa,kahvaltı etmesekde olur,kahvaltı dediğin demir tasa yapışmış donmus patatesle taş gibi ekmek değil mi sonuçta.Hayvan adam Ramazan palaskayla suratımıza suratimiza vurmayı şaka olarak tanımlamıştı,en manyağımız dahil hepimize vururdu ama kimse laf etmezdi şakaydı sonuçta ve istisnası yoktu, adam Hayvan Adamdı ve hepimize eşit sayıda vururdu sonuçta. Palaska darbesi çok acıtır ama eşitse o kadar da acıtmaz demek istiyorum.Ölmek acıtır ama ölüm şartlarımız aynıysa çok da acıtmaz demenin acemi askercesi yani.Ne demek istiyorum, bizim zamanımızdaki askerlik eşitlik üzerine mi kuruluydu? Korkunç bir ast üst ilişkisi vardı,vardı ama rahatsız olmazdık,geberip gidecektik hepimiz sonuçta bu ölüm duygusu hepimizin içindeydi ve hepimiz,komutanlar dahil bu buz cehenneminden paçayı kurtaracağımız konusunda umutlu değildik,bu umutsuzluk bizi kardeşliğe yaklaştırmıştı,teğmen ve binbaşı dahil hepimiz kardeşe yakın bir şey olmuştuk,şartlara küfredip dururduk elbette,dünyanın en şanssız insanları bizdik sanki ve hepimizin hayali aynıydı,sıcak bir oda,temiziz,bembeyaz bir yatak ve yastık sonrası derin bir uyku.Askerden sonra ,yıllar sonra bir şeyler dank eder kafamıza,hemen hemen hepsiyle konuştum,biz aslında hayatımızın en mutlu günlerini askerdeyken geçirmiştik ama haberimiz yoktu bundan,kendimizi cehennemde sanan cennetliklerdik biz.Askerde kimse kimseyi küçümsemez,küçümser derse yalan söyler,kimse kimsenin aklını geliştirmez ,cahil cühela adamları etkiledim ,düşünce yapısını değiştirdim diyen yalanın kuyruklusunu söyler,yalan söylemiyorsa askerlik filan yapmamıştır zaten.Askerde sadece bir şey öğrenilir ya da öğretilir; kardeş olmak! Gerisi yalan dolandır.Kardeş edinmeden terhis olanlarsa farkında değillerdir ama çok şey kaybetmişlerdir.Onbeşbin TL karşılığında olası kardeşlerini satanlaraysa lafım yok.Sami kardeşim, bu kardeşin seni düşünüyor,ölene kadarda bir telefon uzağında olacak.Hayvan Adam,ne zaman iki metrelik bir kar yığını görsem üstüne çıkar Hayvan Adam yazarım,nereden baksan görürsün o kadar kocaman yazarım.Kardeşlik sayesinde gelen ölümler ve kardeşlik sayesinde gelen kurtuluşlar.Ölen askerleri kardeşlik öldürdü kalanlarıysa kardeşlik kurtardı.En güzel ölüm ve en güzel kurtuluşla.Selamlar hepsine.

    Nereye bağlayacağım konuyu,pek bağlayacak halim kalmasada bir yerlere bağlamalıyım.Her şey hakkında çok atıp tuttuk her şeyi bildik herkesi etkilemeye çalıştık ,sinir bozucu şeyler yazdık ve okuduk,sinir bozucu olduğunu bilmeyerek,bazı şeyleri çok kolay söyledik(benim Orwell i küçümseyeceğim demem gibi) biz kim oluyoruz da bu kadar kolay atıp tutabiliyoruz,üç beş kitap okuduk mu felsefenin içinden geçtiğimizi sanıyoruz,basit insanlar olduğumuzu,bir halta yaramadığımızı,esasen kendimize bile bir faydamız yokken büyük büyük laflar ettiğimizi görmüyoruz,"çok bilmiş" olmayı erdem sayıyoruz ama bunun aslında korkunç bir kusur olduğunu bilmiyoruz,aynı tastan yemek yediğimiz arkadaşımızı engin düşüncelerimizle "adam etmeyi" övünerek anlatırken iğrençleştiğimizi görmüyor muyuz? Askerlik denilen şeyi "çalışacak adamı,en verimli çağında salakça bir göreve çağırmaya" indirgeyerek neyi amaçlıyoruz,askerliğini doğru düzgün yapan bir genç,bu kısacık zamanda kendini olağanüstü bir şekilde keşfeder,neleri yapabileceğini görür,bu paha biçilmezdir,çok değil sadece bir tane bile kardeş kazansa bu ömrünün 20 yıllık çalışmasına bedeldir.Kitabımızla ne ilgisi var şimdi bu dediklerimin,askerliği şiddet olarak görmek,ne bileyim en basiti bir tüfeği söküp yeniden takmasını bilmemek olası bir savaşta ölüm demektir,sadece kendi ölümü değil tüm ailesinin ölümü,silah söküp takmak için kaybedecek zamanı olmayanlara sözüm,ne yapmaya vaktiniz var,yarın öbürgün mecbur kalırsan bu nasıl çalışıyor diye sorduğunda öldün demektir ,askerlikle oynamayalım,bedellisi bedelsizi uzunu kısası...Mayamızda askerlik varken ,bu ülke evlatlarının yaptığı en iyi şeyi hemde tüm dünyadaki herkesten daha iyi yapabildiği belkide tek şeyi ellerinden almakla neyi amaçlıyor olabiliriz.Yine kitabı bağlayamadım,tekrar deneyeceğim.Sen kalk İngiltereden gel İspanya'ya hemde kendi ülken içten içe karşı tarafı desteklerken yap bunu,niye yaparsın böyle bir şeyi,Katalonya'ya selamı neden çakarsın,tahmin etmek zor değil,kardeşlik için tabiki,4 ay aç susuz ,kir pas içinde ne zaman öleceğini bilmeden sıcak yatağından kalkıp geliyorsan kardeşlik için yaparsın bunu başka bir şey için değil,savaşlar ve asker olmak insana nasıl kardeş olunur onu öğretir,hayatta kalmayı filan geçin.Barselona savaştan biraz uzak kalması sebebiyle,savaşın,yoldaşlığın etkisi yavaş yavaş etkisini kaybedince,isçi tulumları görünmez olur,şık giyimli insanlar caddelerde dolaşmaya başlar,lüks otellerde parası olan herkese sınırsız yiyecek vardır,Madridte çocuklar yiyecek ekmek bulamazken Bardelonada şişko şişko adamlar bıldırcın yerler,bu nedendir.Savaşın olduğu Madrid te insanlar daha gerçektir daha eşittir ve daha kardeştir.Tepenizde sürekli uçan kurşunlar görüyorsanız paraya olan ihtiyaç pek akla gelmez.Malraux İspanya'da sigara ikramı paket uzatılarak yapılmaz demişti,pek anlam verememiştim,şimdi anlıyorum.Tütün Faroe Adalarinda üretiluyor oda Franconun elinde,dışardan tütün getirtmekse yasak,paralar yiyecek ve cephane için kullanilmali,tütüne verilecek para yok.Sigara kıtlığibda elbette paketle ikram edilmez bir tane çıkarılır verilir o kadar.Biri paket uzatıyorsa onun devrim karşıtı olduğundan şüphe etmek komik bir düşünce olmasa gerek,Malraux bunu anlatmak istemiş galiba.Diyeceğim şu,iki saattir kıvranıyorum,gurbet,sıla özlemi,can korkusu,iki nöbetçiye güvenerek çekilen tatlı uykular,konserve kutular.Bir erkek,en güzel uykusunu askerdeyken uyumuştur,en lezzetli gelen yemeğini askerde yemiştir,en güzel çayını askerde içmiştir,özlemin en derinini oradayken tatmıştır,en anlamlı telefon görüşmesini oradayken yapmıştır.Askerlik bitincede aynı çocuk değildir artık,ömür boyu sürecek kardeşlikler edinmiştir.Bu fırsatı üstüne birde para vererek tepmek garibime gidiyor yeri gelmişken söyleyeyim dedim,söyleyeceklerim bu kadar,kitaba geri dönersek,aslında kitaptan hiç çıkmadık desem yalan söylemiş olmam.Orwell savaş karşıtı bir roman yazmamış,onu destekliyor mu,bunu söyleyemem,çare arıyor ve bunu savaşta buluyor; kardeş olabilmenin çaresi...
  • “Hayatın anlamsız olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    İnsanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime.

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?”

    “Hayat,” dedim kendime, “Anlamsız bir kötülükten ibaret, bu kesin. Ancak bugüne kadar yaşadım ve hala da yaşıyorum, bütün insanlık da bundan önce yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor? insanlık niçin var oldu, var olmamak mümkünken. Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    Yaşamın anlamsızlığını ortaya koyacak şekilde akıl yürütmek hiç de zor değil. Bu en sıradan insanın bile aşina olduğu bir şey. Gene de bu sıradan insanlar bu zamana kadar yaşamlarını sürdürdüler ve hala da sürdürmekteler. Nasıl oluyor da bunların hepsi var oluşun akla yatkın bir şey olup olmadığına hiç kafa yormadan yaşayabiliyorlar?

    Bilgelerin bilgeliklerince doğrulanan bilgim bana şunu göstermiştir ki yeryüzündeki her şey – canlı ya da cansız – olabilecek en akıllıca bir şekilde yerleştirilmiş – bir tek, benim kendi konumum aptalca. Ve o aptallar – o muazzam insan kitleleri – canlı ya da cansız her şeyin yeryüzünde nasıl konumlandırıldığı hakkında en ufak bir fikre bile sahip değiller, ama yaşamaya devam ediyorlar ve sanıyorlar ki kendi yaşamları çok akıllıca konumlandırılmış!..

    Aklıma birden şu geldi: “Ya hala bilmediğim bir şey varsa? Cehalet de aynısını yapar; cehalet de hep aynen benim dediklerimi der. Bir şeyi bilmediğinde bilmediği o şeyin aptalca olduğunu söyler. Gerçekten de öyle gözüküyor ki, sanki hayatlarının anlamını anlamış gibi çünkü anlamadan yaşayamazlardı- yaşamış ve yaşamakta olan bir insanlık var. Ben de diyorum ki bütün bu var oluş anlamsız ve ben yaşayamam.

    “Hiçbir şey bizi intihar yoluyla var oluşu reddetmekten alıkoyamaz. Pekala o halde öldürün kendinizi, irdelemekten kurtulursunuz. Yaşamak sizi mutsuz ediyorsa öldürün kendinizi! Yaşıyorsunuz, ama yaşamın anlamını anlayamıyorsunuz – o halde anlamadığınızı söyleyerek ve yazarak vakit harcayacağınıza sona erdirin yaşamınızı.

    İnsanların mutlu oldukları ve ne yaptıklarını bildikleri bir topluluğa girdiniz, şayet bunu sıkıcı ve itici buluyorsanız, gidin uzaklaşın!”

    Gerçekten de, intiharın şart olduğuna kani olup da intihar etme kararı almayan bizler, boyalı bir yosma karşısında eli ayağına dolaşır gibi aptallığından ortalığı telaşa veren, insanların en zayıfı, en tutarsızı, ya da daha açıkça söyleyecek olursak, en aptalı değil de neyiz? çünkü, ne kadar şüphe götürmez olursa olsun, bilgeliğimiz bize var oluşun anlamına ilişkin bilgiyi vermemiştir. Ancak yaşamlarını sürdüren bütün insanlık -milyonlarca insan- yaşamın anlamından şüpheye düşmemektedirler.

    Gerçekten de, yaşamın oluştuğu, hakkında hiçbir şey bilmediğim en eski zamanlardan beri insanlar benim görebildiğim yaşamın o anlamsızlığının farkında olarak yaşaya geldiler ve gene de yaşama bir takım anlamlar atfettiler. insanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime. “Bir yerlerde büyük bir hata yaptım.” Ancak nerede hata yaptığımı anlamam çok zamanımı aldı.

    Şimdi az ya da çok sistematik bir şekilde ifade edebildiğim bütün bu şüpheleri o zamanlar ifade edemiyordum. O zamanlar sadece, yaşamın boşluğuna ilişkin varmış olduğum sonuçlar mantıksal açıdan ne kadar kaçınılmaz sonuçlar da olsa ve de bu sonuçlar en büyük düşünürler tarafından doğrulanmış da olsa bu sonuçlarla ilgili bir şeylerin doğru olmadığını hissediyordum. Hata, ister akıl yürütmenin kendisinde olsun, isterse sorunun soruluş biçiminde, vardığım sonucun mantıksal açıdan ikna edici olmasına karşın yetersiz olduğunu hissediyordum. Bütün bu sonuçlar beni akıl yürütüş biçimimin gereği olan şeyi yapmaya yani kendimi öldürmeye ikna edememişti. Kendimi öldürmeden, beni bu noktaya aklın getirdiğini söylersem yalan söylemiş olurdum. Akıl işin içindeydi, ama sadece bir tür var oluş bilinci diye adlandırabileceğim bir şey daha işin içindeydi. Beni dikkatimi şuna değil de buna yöneltmeye zorlayan bir güç iş başındaydı. Beni içinde bulunduğum ümitsiz durumdan çekip çıkaran ve dikkatimi bambaşka bir tarafa yönelten şey işte bu güçtü. Bu güç beni, dikkatimi insanlığın ben ve bana benzer birkaç yüz kişiden oluşmadığı ve henüz insanlığın var oluş serüvenini bilmediğim gerçeğine yönelmeye zorladı.

    Kendime benzer insanlardan oluşan dar çevreme baktığımda sadece sorunu kavrayamayan insanlar, ya da kavrayıp da sorunu hayatın sarhoşluğu içerisinde boğanlar, ya da sorunu kavrayıp da yaşamına son verenler, ya da sorunu kavradıkları halde zayıflıklarından ötürü ümitsiz yaşamlarını sürdürenleri görüyordum, Başka hiç kimseyi görmüyordum. Sanıyordum ki ait olduğum zengin, eğitimli ve bolca boş vakti olan insanlardan oluşan o dar çevre insanlığın tamamıydı ve de diğer, o güne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca insan gerçekten insan değil bir çeşit sığırdılar.

    Hayat hakkında akıl yürütürken beni dört bir yandan kuşatan insanlığın tamamının var oluşunu gözden kaçırmış olmam şimdi bana tuhaf ve inanılmaz derecede akıl almaz geliyor. Benim hayatımın, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un hayatlarının gerçek, normal hayatlar, milyarlarca insanın hayatlarının ise dikkate değmeyecek birer vaka olduğunu düşünecek derecede saçma bir hatanın içine düşmüştüm. Şimdi bana tuhaf gözükse de o zamanlar öyle düşünüyordum. Aklımım kibrinin aldatmacasında benim, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un soruyu en doğru şekilde sorduğumuzu ve sorunun daha başka hiçbir şekilde sorulamayacağını sanıyordum. Bu, bana öylesine şüphe götürmez bir gerçekmiş gibi geliyordu ki, bütün o milyarların henüz sorunun derinliğini kavrama noktasına gelemediklerini düşünüyordum. Öyle ki, yaşamın anlamını ararken bir kere bile şu soru aklıma gelmemişti: “Peki, yeryüzünde bugüne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca sıradan insanın hayatlarının anlamı nedir ve de ne olagelmiştir?”

    Öyle söylenmese de, bizim gibi özgür düşünen, eğitimli insanlara özgü olan bu delilikle uzunca bir süre yaşadım. Ancak, gerek gerçekten çalışan insanlara duyduğum, beni onları anlamaya ve sandığımız gibi aptal olmadıklarını görmeye zorlayan o somut sevgi, gerekse yapacağım en iyi işin kendimi asmak olduğu gerçeğinden öte bir şey bilmeme imkan olmadığına olan samimi inancım yüzünden, eğer yaşamak ve yaşamın anlamını kavramak istiyorsam bu anlamı, onu yitirenlerin ve kendilerini öldürmek isteyenlerin arasında değil de, yaşamın kendisini oluşturan, kendi hayatlarının ve de bizim hayatlarımızın yükünü sırtlanmış olan, geçmişin ve günümüzün milyarları arasında aramam gerektiğini en azından içgüdüsel olarak hissettim. Geçmişte yaşamış ve hala da yaşamakta olan o basit, cahil ve fakir insanların oluşturduğu muazzam kitlelerin üzerinde düşünmeye başladım ve oldukça değişik bir şeyle karşılaştım. Şunu gördüm ki, nadir istisnalar dışında, yaşamış ve yaşamakta olan bütün o milyarlar benim sınıflandırmama uymuyor; onları sorunu anlayamayanlar diye sınıflayamazdım, çünkü soruyu olağanüstü bir açıklıkla dile getiriyor ve yanıtlıyorlardı. Ne de onları Epikürcüler olarak düşünebilirdim, çünkü yaşamlarında zevkten çok yoksunluklar ve acılar vardı. Hele onların mantıksız bir şekilde, anlamsız bir var oluş sürdürdüklerini hiç söyleyemezdim, çünkü yaşamlarındaki her şeye, ölüm de dahil olmak üzere, açıklama getirebiliyorlardı. İnsanın kendisini öldürmesini en büyük kötülük sayıyorlardı. Öyle gözüküyordu ki, bütün insanlığın hayatın anlamına ilişkin, benim doğrulamadığım ve küçümsediğim bir bildiği vardı. Akla dayalı bilgi yaşamın anlamına ilişkin bilgi vermez ve var oluşu dışlarken, milyarlarca insanın bütün insanlığın hayata atfettiği anlam küçük görülen bir takım yalancı bilgiye dayanıyordu.

    Eğitimli ve bilge kişilerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken büyük insan kitleleri, bütün insanlık, bu anlamı akıldışı bilgiyle algılıyordu. Bu akıldışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey. Bu, Tanrıdır; altı günde yaradılış, şeytanlar ve melekler ve diğerleri. Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler.

    İçinde bulunduğum durum korkunçtu. Akla dayalı bilginin yolunda var oluşu reddedişten başka bir şey bulamayacağımı biliyordum. Ve inançta da aklı reddedişten başka bir şey yoktu. Bu benim için var oluşun reddinden bile daha çok kabul edilemeyecek bir şeydi. Akla dayalı bilgi açısından yaşam kötüydü, insanlar bu gerçeği biliyorlardı ve yaşamlarına son vermek kendi ellerindeydi. Gene geçmişte olduğu gibi şimdi de yaşamaya devam ediyorlardı. Yaşamın kötü ve anlamsız olduğunu uzun süreden beri bilmeme rağmen ben kendim yaşamaya devam ediyordum. İnanç açısından bakıldığında ise yaşamın anlamını kavrayabilmem için aklımı reddetmem gerekiyordu. Tam da bunun bir anlamının olması gerekiyordu.

    Bir çelişki doğmuştu ve bu çelişkiden çıkışın iki yolu vardı. Ya benim mantık dediğim şey sandığım kadar akla dayalı değildi, ya da bana akıl dışı gözüken şey sandığım kadar akıl dışı değildi. Ben de akılcı bilgiye dayalı düşünce çizgimin geçerliliğini araştırmaya koyuldum.

    Geçerliliğini araştırınca düşünce çizgimin gayet doğru olduğunu gördüm. Yaşamın hiçlikten başka bir şey olmadığı sonucuna varmak kaçınılmazdı, ancak bir hatayı fark ettim. Hata, akıl yürütme biçimimin sormuş olduğum soruyla uyuşmamasıydı. Soru şuydu:

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?” Ben de bu soruya cevap verebilmek için var oluşu incelemiştim.

    Var oluşla ilgili akla gelebilecek her türlü soruya ilişkin çözümler beni açıkça tatmin etmiyordu, çünkü benim sorum ilk bakışta basit gözükse de sonlunun sonsuzla, sonsuzun da sonluyla açıklanmasını gerektiriyordu.

    Şu soruyu sordum: “Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?” Ve bambaşka bir soruya yanıt verdim: “Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?” Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu:

    “Hiçbir şey.”
  • Bir bebek kadar masum,bir güneş kadar aydinlik ve sicak olmak ne güzel...
    Ancak bir bebek cevreye icten ve sicak olabilir oldugu gibi,bir cocuk takmaz maskesini...
    Rengarenktir cocuklar sariysa sari,maviyse mavi gösterir kendini.Hic cekinmez doğrulardan yanlislardan. Onun dünyası tertemizdir.Maske değil bir örtü bile yoktur. Sadece masum yalanlar söyler.Bir küçük top,bir adet dondurma icin...

    Fakat zaman değistirir insanlari,hayat bir bir takar maskeleri.Ortada bir parti yoktur ama cesit cesit maskeler ve smokinler vardir.
    Mutsuz oldugunda,mutlu görünebilmek çevrene ne zor istir.Mutluluk maskesidir takilmasi gereken takmasi zordur onu uygulamasi gibi. Fakat istediğin anda düşünmediğin zamanda bile kolaylikla cikabilir.O sahte gülüşün altinda ne acilar ne mutsuzluklar gizlidir.

    Sevmedigi birine nicin insan onu incitmeden elestirerek sevmediği yönlerini söylemez.Neden her zaman cok sevdiği yalanini söyler cevresine ve kendine...
    Anneler cocuklarina nicin yalan maskesini takarlar.Daha küçük yaslardayken ogretmezler mi onlara yalanlari ve yalanla birlikte takilan maskeleri.Nicin anlatmazlar nasil dünyaya geldiklerini?Günlerce çevresinden bihaber cocuklara,leylek masallari uydururlar.Bilmezler mi yanliş yoldalar...

    Insanlari en inciten umursanmamakla karışık,karsısındakini var saymayan maskedir.
    Bir bakkala girersiniz bir sabah,bakkal bir isle meşguldur."Günaydın"dersiniz."Hayirli isler"dersiniz.Fakat duyan yoktur.Ya da duydugu halde umursamayan vardir.
    Yolda bir ahbabiniza rastlarsiniz selam verirsiniz selami alan yoktur.Ne kötü duygudur bu" yok sayilmak".Maske ise;duymadiği izlenimi veren umursamayan insandir.

    Gün gelir,hayat tesadüflerle doludur.Burnu yükseklerde maskesi bol insanlar nerede nasil maske takacaklarini şaşırır duruma gelirler ve kendi benliklerini yitirirler.Bununla kalsa iyi ya bir de gösterdikleri tavirlarin kat kat fazlalarini görmeleri birgün onlari da yoracak ve kıracaktır...

    Bilgin kisi Mevlana;"Ya oldugun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" sözünü bosuna söylememiştir. Nedir yapmak istediğimiz?Kime, nicin,ne sekilde iyi görünmeli...Neden bize baki olmayan seylere sahip cikmaliyiz.
    Bilmeliyiz ki,bu gidisin dönüşü yoktur.Ya benliğimiz kaybolur,ya da topluma zarara mal oluruz. Hergün aynaya bakalim.Nasil görünüyoruz.Yapmacik mi?Doğal mi?
    Ne isek oyuzdur.Degismeden ya da değisme ihtiyaci hissetmeden yani maskeler takmadan yasayalım. Birgün gelir maskelerimiz bizi ele verir...Maskesiz, yalansiz,tertemiz olmak dileğiyle...

    Saygilar...
  • Son dönemde okuduğum en güzel psikolojik gerilimdi. Kitaba başladığım andan itibaren heyecanla cevirdim sayfaları. İlk sayfadan itibaren sırlarla dolu bir geçitten geçerek olayın merkezine dalıp birçok sorularla karşılaştım. Kitaptaki karakterlerin her birinin bir sırrı var. Dışarıdan bakınca mükemmel hayatları var ancak her şey yalan. Kitap iki karakterin ağzından anlatılıyor. Biri sosyal medyaya fena halde takmış durumda. Bir yandan evlatlık verdiği kızının tüm yaşamını takip ederken, diğer yandan da sahte hesaplar açarak bazı insanların yaşamlarını takip ediyor. Ne kadar şanslı olduklarını düşünüp onların hayatlarına imreniyor. Gerçi ülkemizde buna benzer davranışta bulunan birçok kişi var. Bana hiç yabancı gelmedi, şaşırmadım da. Her zaman iyi giyimli, hep gülümseyen, kahkaha atan, mutlu olan mükemmel insanlar var sosyal medyada. Hep bunu derim; resimler yalan söyler Gerçek değillerdir. Sadece bizim görmemize izin verilen şeyler. Ya o paylaşımların arkasındaki gerçekler. Aslında birçoğu palavra. Paylaşılan her şey çok renkli ve canlı çünkü çoğu insan yalnızca en keyif aldıkları anları paylaşıyor, ehh haliyle bu da o insanların hayatlarına imrenerek bakmamıza neden oluyor. Instaface'de hava her zaman güneşli, her ne kadar bu yapay bir güneş olsa da. Diğer karakter de çok güzel, çok zengin, yakışıklı bir kocası ve mükemmel hayatı var. Görünüşte tabi. Kitapta bir de sorunlu bir kız çocuğu var. Bir anne olarak ben o kadar sabırlı davranabilir miydim buna cevabım yok. ..
    Kitabı okurken filmi çekilse ne iyi olurdu diye birkaç kez içimden geçirmedim değil. İyi bir yönetmenle gişe rekoru kırabilecek bir kurgusu var. Kitap bir de olaylar üzerinden değil de karakterlerin iç dünyası üzerinden akıp gittiği için onların tüm hislerine ortak oluyorsunuz...
    Herkesin bildiği gibi, psikolojik gerimlerde tansiyon hat safhadadır. Öyle kanlı sahnelerin olduğu, yerinizden sizi hoplatıp korkutan sahneler olmaz. Psikolojik gerilimin nasıl bir şey olduğuna dair sağlam bir örnektir bu kitap. Yıllar önce bu tarz kitaplardan uzak dururdum, son zamanlarda müptelası oldum. Yaş ilerleyince zevklerde değişiyor galiba...
  • Yeni aldığım kitap üzerine...sizce insanlar neden yalan söyler?