• 152 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi·
    Büyük bir merakla başlayıp hayranlıkla bitirdiğim nadir kitaplardan biri daha. Goerge Orwell' in kalemini daha önce hiç okumamış ve niye okumakta gecikmişim diye müteessirim. Uzun zamandır kitaplığımda duran ve okumamı bekleyen kitap, bu sayfada tanıdığım değerli bir şahsiyetin önerisi üzerine kitaplıktan çıkıp, yatağımın baş ucuna yerleşti. Çünkü bu mükemmel eseri daha fazla bekletmenin bir manası yoktu.

    Orwell' in bu kitabında geçen çiftliğe "hayvan çiftliği" mi yoksa "beylik çiftliği" demeye devam etmek daha mı uygun olur? Bu pek tabii kitabı okuyan okurların görüşlerine göre değişiklik gösterir...

    Orwell, Hayvan Çiftliği' nde bilindiği üzre Stalin dönemi ve rejimini fabl türü ile hicveder. İktidarı, yöneticileri, ve yönetime bağlı kalan, verilen emirleri sorup, sorgulamadan harfi harfine yerine getiren toplumları, böylesine ustalıkla ve masalımsı bir dile yazmış olması elbette ki takdire şayandır. Fakat Stalin ve siyasi döneminde yaşanan ölümler kalımlar ve daha nice entrikalarla ilgili yeterince bilgi sahibi olamadığım için kitabı o dönemle mukayese etmek yerine daha çok bizlerde bıraktığı tesirden bahsetmek ve günümüz siyaseti ile bağdaştırılabilinir. Çünkü bu kitabın her bir olayı günümüzde sıklıkla yaşanıyor ve yaşanacakta. Kitaptaki eşek karakteri olan Benjamin' in dediği gibi her yenilik geçicidir. Ona göre "iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır." Zira iktidardakiler sadece kendi çıkarlarını gözetirler. O yüzden zannımca Benjamin haklıdır. (Ve en sevdiğim karakter Benjamin oldu.)

    Hayvan Çiftliği' nde yaşanan hayvanlar sahipleri olan Bay Jones' ın (insan) alkole olan bağımlılığı ve maddi sıkıntılar çekmesi nedeniyle hayvanları aç bırakması, çalışanların hayvanlara fiziki şiddet uygulamaları çiftlikteki hayvanların ayaklanmasına neden olur. Bir gece çiftlikte gizlice düzenlenen ve tüm hayvanların toplandığı, toplantıda Koca Reis' in (domuz) gördüğü düşü 'yoldaşlarına' anlatması ile ayaklanmanın başlamasına zemin hazırlamıştır. Başkaldırının asıl amacı "İnsanlar gibi olmamaktır!" fakat gelin görün ki iktidara geçen hayvanların (domuzların), insanlardan zerre farkları kalmamıştır. Ayaklanmanın başında "Dört ayaklar iyi, iki ayaklar kötü" düsturları, yerini "Dört ayaklar iyi, iki ayaklar daha iyi"yi almıştır. Bunun nedeni ise domuzların artık insanlardan ayırt edilemez hale gelmesi. Onlar gibi kıyafet giymeleri, yataklarda uyumaları, içki içmeleri, daha da vahşice davranıp birbirlerini öldürmeleri ve en sonunda iki ayak üstünde yürümeye başlamalarıdır...

    Kitapta verilmek istenen asıl mesaj mahlukatların kendi iradeleri doğrultusunda değilde bir başkasının iradesi ile yaşantılarına devam etmeleri ve kendi hayatlarının "başrolünü" bir başkasına vermeleriyle beraber esir hayatını yaşamalarıdır. Yani dizginleri iktidardakilerin ellerinde olup, hareket etmek için komut almayı beklerler. Çünkü onları yanlışa inandırmak için "ağzı laf yapan, ikna kabiliyeti yüksek, dili yılanı deliğinden çıkaracak cinste tatlı olan bir yönetici yeterlidir." Böylesi mahlûklar için "Önder" her daim haklıdır! Yöneticide yanlış olmaz! Saraylar, hanlar hamamlar, her şeyin en güzeli, en değerlisi onların olması çok doğaldır. Zira onlar bizim özgürlüğümüzü düşünür ve bizler için savaşırlar!

    "Aklını kullanmayan hiçbir varlık için özgürlüğün değeri yoktur."


    Hayat senin, başrol senin! Ben değil, biz diye düşünebilen toplumlar olmak dileği ile.
    Mutlaka okunmalı. Keyifli okumalar
  • 152 syf.
    ·245 günde·Beğendi·8/10
    Siddhartha – Hermann Hesse
    Bir Hint hikayesi şeklinde yazılmış bir roman. Dili size biraz farklı gelebilir fakat özü bakımından benim nezdimde çok kaliteli bir kitap. Kahramanla beraber Hindistan’da kurulu inançları inceliyor, sorguluyor ve evrenin o özünü arıyorsunuz.
    Bilgelik arayışında yürüyen bir gencin hikayesi Siddhartha. Siddhartha bu hayatta yapılabilecek en zor eylemin gerçekleştirip, kendi hayatını ve ona sunulan inancı sorguluyor. Bir insanın kendi konfor alanından çıkıp kendi öğretilerine dışardan bakması kadar zor bir eylem olabilir mi dünyada? Siddhartha bunu yapan zeki bir genç. Sahip olduğu öğretiler ona her şeyi sunuyor, bir şey hariç-varoluşun özü. O biricik, o önemli, o tek önemli şeyi bilmedikten sonra diğer bilgileri bilmek neye yarardı? Diye düşünüyor. Ve arayışı böylece başlamış oluyor.
    İlk bedeninin nefsine hakim olmaya çalışıyor. Eğer hissetmezsek hiçbir şeyi, acı çekmez – haz almazsa vücudumuz o yüceye ulaşabilir miyiz? Neden olmasın? Siddhartha, tat almamaya , uyumamaya , zevk ve haz almadan acı ile bedenini terbiye etmeye, nefsini öldürmeye çalışıyor. Böylece kendi benliğini terk etmeye , daha büyük daha yüce olana ulaşmaya çalışıyor. Fakat benliğini ne kadar terk ederse etsin, ne kadar kaçabilirse kaçsın, benliği ona tekrar geliyor. O yüce öz aslında bizim bedenimizde , kendi içimizde değil mi?
    Kendi benliğinden kaçmanın bir yol olmadığını fark edince, karşısına herkesin doğru bulduğu- iyi- bir öğreti çıkıyor .Ama herkesin yürüdüğü yolu yürüyerek ulaşılabilir mi o yüce bilgiye? Öğretiler bizi bilgeliğe ulaştırsaydı herkes bilgin olmaz mıydı? Öğreti ne kadar iyi olursa olsun, senin sözün, senin düşüncen olmadıktan sonra ne kadar ilerleyebilirsin yolunda? Başkalarının ayakkabıları seni ne kadar uzağa götürebilir? Siddhartha kendi ayakkabısını bulmaya karar veriyor ve kendi yolluna gidiyor.
    Bu yolda sevgiyi, cimriliği, hırsı, arzuyu öğreniyor. Hep küçümsediği çocuksu insanlardan- hayatı sorgulamadan gündelik hayattın içinde kaybolmuş insanlardan- biri olup çıkıyor. Yükseldiği kadar düşüyor ve madalyonun iki yüzünü de yaşayıp deneyimliyor. Artık kendi içine baktığında görmeye başlıyor hakikati. Anlıyor çevresinde var olanları ve kabulleniyor hayatı , yaşamı. Nihayet sahip oluyor kendi ayakkabılarına ve yürüyor kendi yolunda.
    Kitap , insanın arayışını çok güzel sunuyor bize. Başkalarının öğretileri seni bir yere kadar ilerletir. Yüce olan o şeye ulaşmak ise öğrendiğin bilgileri yoğurup kendin yürümen gereken bir yol.
    Yaşadığın bu hayat; Senin deneyimlerin ,Senin soruların, Senin yolun.
    HUNOK- Gökçen Egem Değirmenci
  • 160 syf.
    ·25 günde·2/10
    Öncelikle bu romanla ilgili anlayamadığım ana sorun son neden bu kadar tutulduğu ve insanları yazara hayran bıraktığı düşüncesi. Edebi olarak son derece vasat bir kitap maalesef. Edebi derinlik yönünden son derece zayıf adeta yok. Kaybeden edebiyatı yada yeraltı edebiyatı asla değil. Varoluşsal temeli olmaması ayrı bir konu. Aksini iddia edenler olabilir sonuna kadar tartışırım. Yeraltı edebiyatı, Beat kuşağı kısmı ise tam fiyasko. Loser(kaybeden)'in hayatına dair en ufak çaba göstermemesi üzerine diğer insanlardan hiçbir farkı olmaması kitaba ait tema. Değişme isteği, dönüşme çabası gibi konuların olmaması da romanın içerisinde. Olsaydı herhalde şok geçirirdim. Yirmili yaşlarında olduğunu iddia eden bir yazar ve kendisinin son derece sıradan bir yazar olabilme macerası üzerine ilerliyor. Çevresinden saygı görebilmek için yazar olabilme çabası? İstemekle yada sadece yazma uğraşıyla yazar olabileceğini düşünmek. Günümüzde bu türde insan çok ve yazdıkları maalesef kağıt israfı. Romanımızın içinde aşkta mevcut. Günümüzde olmazsa olmaz peynir ekmek gibi tüketilen yaratıcılık yoksunu bir hikaye daha . Hikayenin devamında hikayenin anlatımı geliyor. Tipik bir ben onu seviyorum o başkasını seviyor. Onun sevdiği onu kabul etmiyor benim sevdiğim bunu biliyor ama beni de kabul etmiyor. Kısaca özetledim çünkü en ufak derinlik barındırmıyor ve günümüz saçma aşk hikayelerinden farksız. Yirmili yaşlarında olan yazarın yaş olgunluğu 14-15 yaşlarındaki yeni ergenliğe adım atmış içgörüsü dahi olmayan bir çocuktan farksız. Hayatı algılama biçimi ve yorumlayışı da bu şekilde çözümleniyor.

    Not: Bukowski ön söz yazmış Fante ile ilgili. İkisine tavsiyem Rus edebiyatına ve klasiklerine baksınlar. Bestseller mantığıyla kitap yazmak sonrasında gelen popülarite tek yazarlık kıstası değil!
  • SORUMLU TUTULABİLİRLİK SORUSU NEDEN ÖZÜNDE YANLIŞTIR
    "... en büyük mücadeleyi de, insan davranışları ve içsel farklarla ilgili daha gelişmiş bir anlayışın, suçluları affetmek ve onları toplum içinde bırakmak anlamına geldiği yönündeki yanlış anlamayı kırmak için verdim. Bu doğru değildir. Biyolojik açıklama, suçluları aklamayacaktır. Beyin bilimi, hukukun işlevlerini engellemeyecek, aksine, adli sistemi geliştirecektir. Toplumun düzgün biçimde işleyebilmesi için, aşırı saldırgan, empati yoksunu ve dürtülerini denetleyemeyen suçluların sokaklardan toplanması devam edecek ve bu kişiler yine hükümetin denetimine verilecektir.
    Asıl önemli değişiklik, çok geniş bir yelpaze oluşturan suç nitelikli eylemlerin, akılcı cezalandırma kararları ve rehabilitasyon için yeni fikirler temelinde nasıl cezalandırıldığında yaşanacaktır.
    ... etkili yasalar, yalnızca insanların nasıl davranmasını istediğimizi değil, gerçekte nasıl davrandıklarını da açıklayan etkili davranışsal modeller gerektirir
    ...'sorumlu tutulabilirlik', insan hayatının gidişatını belirleyen akıl almaz karmaşıklıktaki genetik çevre ağının liflerinin tek tek çözülmesini gerektiren, geriye bakışlı bir kavramdır.
    ... sorumlu tutulabilirliğin yerini alması gereken sözcük ve kavram 'değiştirilebilirlik' olmalıdır. Bu, ileri bakışlı bir kavramdır ve sorunu ele alış biçimi de şöyle özetlenebilir: 'Bundan sonra ne yapabiliriz? Rehabilitasyon mümkün mü? Mümkünse, harika. Değilse, cezaevinde yatma cezası gelecekteki davranışı değiştirecek mi? Değiştirecekse, onu cezaevine gönderin. Değiştirmeyecekse de suçluyu intikam değil, etkisiz hale getirme adına devletin yetkisine bırakın.'
    ... kanıta dayalı ve beyinle uyumlu bir toplumsal politikanın geliştirilmesi.
    ... elimizdeki veriler ışığında çirkin insanlar, çekici insanlardan daha uzun süreli cezalar alıyor, psikiyatristlerin hangi cinsel suçlunun suçunu yineleyeceğini konusunda tahmin yetileri yok ve cezaevlerimiz de hapis yerine rehabilitasyonla daha yararlı sonuçlar alınacak madde bağımlılarıyla dolup taşıyor. Öyleyse şimdiki cezalandırma ölçütlerinin bilimsel ve kanıta dayalı bir yaklaşımdan gerçekten de daha iyi sonuç verdiğini söyleyebilir miyiz?

    *Konu böyle devam ederken, ülkemizde anayasa ve ceza kanunlarının ne tür cezalar verdiğini şüpheyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Nörobilimi hangi anayasa hukuku profesörü yeter kadar dikkate alıyor? Dünya en az 20 yıldır bunu tartışırken, hukukuna sokarken, biz neresindeyiz bunun?
  • Kırdın mı incittin mi birilerini Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim Dostluklarımı, ilişkilerimi Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, Giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Geri verdim mi aldıklarımı: Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları, Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı Hâlâ sevebiliyor muyum insanları? Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma Ovmalı umutları Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar Gece telefonları, ıssız konuşmalar Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey O kadar çok anlattım ki Kendime kaldım anlatmaktan... Bunaldım kendisiyle boğuşmasını Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan, Ofset duyarlılıklardan Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum 'İçtenliğin' ya da 'dünya görüşünün' kirletmediği Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar Hâlâ bir umut var mıdır Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim Senin ve benim , yani bizim için...