• 191 syf.
    ·2 günde·9/10
    Evet Engin beyle tanışma kitabım oldu. Oldukça başarılı bir kitap içindeki kuramlar ve örnekler çok yerinde tek bir ruh bilimcinin kuramlarına bağlı da kalmıyor etkin olarak Freud ve Adler yazara eşlik ediyor. Kendisinin tespitleri toplum analizleri çok yerinde. Psikolojiyi bize ana başlıklar halinde herkesin anlayabileceği şekilde aktarıyor yazar. Yalnız insanlardan korkmak, kaygı ya da değersizlik konularında bana daha yardımcı olmasını isterdim.
    "Deneysel olarak aşırı yüklemeye maruz bırakılan kobay da sonunda köşesine çekilir ve ayaklarını ağzına götürerek amaçsızca çiğner" metaforu çok doğru ben de "topluma tekrar nasıl dahil olucam, kendimi nasıl değerli görücem" bunların çıkarımını yapmak istedim pek yapamadım sadece. Kitap üzerindeki ilgiyi kesinlikle hak ediyor.
  • Kendilerine daha az yabancıysalar bunun, reddedilme, küçük görülme ya da hata yaparak diğer insanların onayını yitirme kaygılarıyla ilişkili olduğunu seçebilirler.
  • Yağmura yakalandığımda önümde yürüyen herhangi birinin yanına gidip şemsiyesinin altına sığınmak ve onunla yürümek. Bu gerçekten de çok mu güç? Birbirimizi sevmek, çıkarsız güvenmek gerçekten de bu kadar mı zor? Artık çok yoruldum. Korkmak istemiyorum insanlardan.
  • Bağlılık ve bağımlılıklar "acı oyunları"nın aynı bölümünün iki koludur. Güvende olmama korkusu, yalnız olma korkusu, bilin­ meyenden korkmak, gelecek korkusu, bir şeylerden mahrum kalma korkusu, değişim korkusu
    "acı oyunları"na örneklerdir. Yaşamın acısını önlemeye çalışırken, yaşamdan ve diğer insanlardan yarar sağlamak adına kendi enerjimizden ve özgür irade­ mizden çok miktarda feragat ediyoruz. Acıyı sınırda tutabilmek için, kendimizi gerçeklikten uzak tutarken, aslında acıyı bizler yaratıyoruz.
  • kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı,yoksa çiftliğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiğini kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyorlardı.
  • 184 syf.
    ·6 günde·8/10
    belki daha sonra daha detaylı bi inceleme eklerim ama şuan için biraz kısa ve öznel tutacağım. kitabı çok sevdim bi süredir kütüphanemde duran bi kitaptı ve elime aldığım gibi de bitirmek istedim. insanı insana çok güzel ve akıcı şekilde anlatan bi kitap. psikanaliz ve yazarlığın böyle güzel harmanlanması nefisti. içinde insanlardan korkmak, değersizlik duygusu, kaygı, yalnızlık, sorumluluktan kaçış gibi konu başlıkları var. okuduğunuz her paragrafta tanıdığınız birinden ve kendinizden bolca izler bulacağınıza eminim. belki çoğu şeyi anlamdırabilmenize bile etki edebilir. ama belki.
  • 136 syf.
    ·4 günde·10/10
    Barış Bıçakçı’nın 2008’de yayınlanan ,37 bölümden oluşan öykü tadında romanı..

    Romanın konusu; Başak isimli genç bir kızın intiharının onun hayatındaki yakın uzak insanlar üzerindeki etkilerini geçmiş ve şimdiki zaman arasında neredeyse tüm roman kahramanlarının bakış açısıyla anlatılmış insanı allak bullak eden,kısacık lakin derinden sarsan bir roman.

    Bir çok okuyucu kitabı okurken boğazına gelip yerleşen bir yumrudan bahsetmiş ama ben tüm gün ağladım ,sevdiğim insanla telefon konuşmasının ortasında,sınav kağıtlarını değerlendirdiğim esnada,tren garında 17:10 seferini kavrulmuş fındık yiyerek beklerken,dağıldım desem abartmış olmam..

    Romanın olay örgüsü çok sağlam,yaşanmışlıklar ilgi çekici,anlatım dili dingin ve güçlü,Ankara motifleri ile bezenmiş,bir yönetmen çekmeye karar verse hiç bir sahnesine ekleme ya da çıkarma yapmadan çekilebilecek hazır kıvamda bir hikaye..

    Ben toplamda 136 sayfa olan kitabın 18 yerinde sayfalarının kulağını bükmüşüm ,kitabı tamamiyle alıntı yapmak isterdim hikayeden kopmak istemediğim için yarısından sonra alıntılama da yapmadım,yapamadım kendi içimde kendimle zihnimle kalbimle cebelleşmekle meşguldüm çünkü.

    Barış Bıçakçı yakın edebiyat tarihimizde giderek yükselen bir yazar ve kitaplarında özellikle de bu kitabında bir tane bile sözcük israfı yok..Roman bittiğinde bir çok soruyla baş başa kalıyorsunuz belki de yazar hikayenin sonunu biz okurların hayal dünyasında kurgulamamıza bırakmak istemiş olabilir.

    Kitabın başlarında ismi geçen roman karakterlerinin hayatlarından kesitler okuyorsunuz yavaş yavaş tanıyorsunuz herkesi ve tüm karakterleri içselleştirip hepsini sevmiş bir duyguyla kitabı son sayfada kapatıyorsunuz.

    Kitap bana bir çok şey düşündürdü...

    İnsan neden intihar eder?

    İnsana intihar etme kararını ne aldırır?

    Kimler intihara daha çok meyillidir?

    İntihar eden kişi, sonrasını öncesinde kurgular mı?

    Bir insanın kendinden nasıl koruyabiliriz?

    Bu sorularla büyük ölçüde cevaplanmamış bir şekilde kitabın sonunda kalakalıyorsunuz..

    İncelememin bundan sonrası bölümünde beni benden alan alıntılar ve hissettirdiklerine yer vereceğim.


    1.alıntı 79
    “ Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa ,aşağıdaki insanları gösterip, BİR SÜRE YERE PARALEL GİTTİKTEN SONRA onlara anlamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim.Öyle olsun”

    Bu alıntı kitabın hikayesinin birinci kemik konusu.
    Başak ,içinde yaşadığı hayata tutunamayıp bir süre yaşar gibi yaptıktan sonra ,bunu da bir süre yere paralel gittikten sonra söz öbeğinden anlıyorsunuz ,içine düştüğü anlamsızlığı ,herkese herseye uyumlu yol almayı bırakıp tüm düzeni ve hayatını dikine kesen bir atlayış gerçekleştiriyor.

    Bu cümleleri bir not şeklinde yazıp sevgilisi Ahmet’e veriyor,Ahmet bir anlam veremiyor notta Başak’ın ne demek istediğine.Açıkça görülüyor ki Başak tasarlanmış bir intihar gerçekleştiriyor.


    2.alıntı sayfa 55
    “Oynamak istemiyordum,ama oynamak zorunda hissettim kendimi. İyi biri olmak, benden daha kötü birine yardım etmek.”

    Bazı insanlar iyilik yapmayı bir görevmiş gibi algılıyor yaptığı güzelliği içselleştirmiyor hissiz ama iyi bir insan olmanın gereği diye belki de öğretilmişliklerin baskısı ile aslında içinden gelmeyeni yapıyor.Ne diyebilirim ki Allah böyle zombi kalpli iyilikseverlerin insafına kalmaktan korusun!!

    3.alıntı syf 58
    “ Yıllar içinde çarkçıbaşılığa yükseldi ama makina dairesinin gürültüsü yüzünden hep bir uğultu duyuyordu. Zamanla bu uğultuyu , geçmişinin bir tür pişmanlık olarak yankılanan uğultusundan ayıramaz oldu.”

    Bu alıntıda bahsedilen Başak ve Umut kardeşlerin babaları onları terk ettikten gittikten sonra anneleri işten gelene kadar çocukken uydurdukları BABAM NEREDE? oyununda babanın yaşadığı ve hissettiği düşünülen hayatından bir kesit.Bu oyunun çıkış kaynağı da okulda parkta insanların onlara sık sık sordukları babanız nerede sorusundan ileri geliyor.

    Başak ve Umut babalarının kendi hayatına dalıp gittiğini ve arkasında kendisini özleyen iki çocuğunu unuttuğunu sezdiriyorlar.

    Bu alıntı da da hem yaşatan hem yaşayan bir pozisyonda yer alıyor olmanın ağırlığı gün boyunca lime lime etti içimi..

    4. alıntı sayfa 61
    “ Bir duygunun itiraf edilmesiyle, adının konulmasıyla kınından çıkan bıçak gibi bir keder...”

    Böyle anlar hayat devam eder ana fikirli günlerin hengamesinde kendi üzülmüşlüklerinizle bir anda bir koku bir resim bir cümle bir şarkı ile yüzleştiğiniz anlardır..

    5. alıntı sayfa65
    “ Ellerini , acıya saygısızlık etmelerinden korktukları bu soytarıları, bacaklarının altına, dizlerinin arasına, koltukaltlarına saklıyor; her türlü hızın neşe olup göze batacağı bu ölü evinde ellerini çok yavaş hareket ettiriyor, olanaklıysa hareket ettirmiyorlardı.”

    Herkesin bildiği trajik yaşanan bir olayın ardından insanların ilk etkilenen uzuvları gözleri ve elleri oluyor,
    herkes birbirinin gözlerine bakmaktan çekiniyor,eller kararsız hareket ediyor,bir çoğumuz yaşamışızdır böyle anları ve Barış Bıçakçı’nın müthiş gözlem yeteneği ile güçlü dilinin birleştiği satırlar bunlar.


    6.alıntı sayfa 83
    “ Umut ile Ahmet bu kalabalığın ortasında bir an büyülenmiş gibi donup kaldı. Cumartesi gününün çevrelerinde hafifçe çalkalanarak mayalandığını, hayat denen o şeye dönüştüğünü , bunun hep böyle olduğunu hissediyorlardı.Gördükleri her şeyin, işittikleri her sesin Başak’ın ölümüyle ve yaşamıyla bir ilgisi olduğunu hissediyorlardı.”

    Anlatımdaki muazzamlığın ölçüsü beni defalarca döndürdü bu alıntı üzerinde..Hayat böyle bir şey evet dedirtti işte Başak’ın uyum sağlayamayıp bu her gün her gün yeniden yenilenen hayatı dikine kestiği hayat tam olarak bu!!

    7.alıntı sayfa 86
    “ Senin güçsüz olmana dayanamaz o.Sen biraz zayıf olsan, iki kardeş en savunmasız halleriyle dünyada yapayalnız kalacaklardı sanki.Umut hep böyle gördü hayatı Türkan abla.Hep böyle gördü o.”

    Gün içinde ikinci kez rutinimden çıkıp dağılmama sebep alıntı da bu oldu.Gün içinde,alışverişte,yürürken,kart basarken,fiyat sorarken, kitap okurken, yan yatarken, üşürken ,yemek yaparken , ders anlatırken , su içerken arka planda hâlen çalışır durumda olduğundan yaşam enerjinizden yiyen bir düşünce, sorumluluk ..İnsanların çocukluklarını neden özlediklerini söylemelerini anladığım anlar..

    8. alıntı sayfa 90
    “Zaten bizim için onlar bir kuşak değil bir hırkaydı! “diyerek gülümsemişti Umut.” Seninle benim herhangi bir uhrevi amacımız olmaksızın giydiğimiz, üzerimizden hiç çıkarmak istemediğimiz bir hırka.”

    68 ler ve 78 ler kuşağından bahsediyor bu alıntıda.Hayata karşı dik ve güçlü duruşlu insanlar.Haklarını söke söke alan insanlar ve Başak ile Umut’un aile ve yakın efradı bu kuşaktan insanlar..Şanslılar yani.Yaşamanın hayatına sahip çıkmanın ne anlama geldiğini biliyorlar.Bugün ise bir üniversitede yemeğin bir öğüne inmesini kabul etmeyip seslice dile getirdikleri için coplanan gençlik ve izleyen yığınlar...Nerden nereye,hem de şaşırtıcı bir hızla çürümüşlüğümüzden kesif bir koku yayılıyor,adı da yaşamaktan usanç!!

    9.alıntı sayfa 92
    “ Oysa çok geçti , bilmiyordu ki çok geçti! Olan olmuştu...Böyle şeyler çocukken olur ve bir daha da silinmez .Terk edilmekten korkmak... Korktuğun şey başına gelince de kendini cezalandırmak ..Böyle şeyler
    çocukken olur bir daha da silinmez.”

    Başak ve Umut babalarının küçükken terkettiği ve bir daha görmediği iki kardeş.Bu özlemin yerini dolduramıyor ikiside.Hatta babanın gidişinden sonra anne Türkan ve kardeşler Başak ile Umut bir voltrana dönüşüyorlar üç kişilik voltran aralarına kimseyi almıyorlar Umut kendisine alenen böyle bir misyon yüklenmediği halde annesi ve kızkardeşinin koruyuculuğunu üstleniyor, birbirlerine değil de üçü dışındaki herkese ve her şeye üç kişinin zihninden çıkan ama tek bir bakış açısı olarak insanlara yöneltilen bir perspektiften bakıyorlar..Umut şaşırıyor Başak’ın intiharına,ne derdi var da söyleyemedi ,birbirimizin ruhunun dehlizlerinde el fenerimizle dolaşırdık anlardık insanız çünkü diyor..

    Çocukluk insanın hayatının en önemli evresi bunu tüm edebiyat eserinde görüyoruz şimdi olduğu gibi de..

    10.alıntı sayfa 105
    “Çok saçma değil mi?Ben sanki o yumurta haberini okuduğumdan beri , bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep.İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım.Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.”

    Birçoğumuz düşünürüz nasıl öleceğimizi hatta evimizden uzun süre ayrılmamız gereken durumlarda dipli köşeli bir temizlik toparlama hummalı hengamesi yaşarız eğer ölür de dönemezsem insanlar sefih biri olduğumu düşünüp bana haksızlık etmesinler ,kendimizi kendimizden ve insanlardan korumaya çalışırız.Ama yoruyor be böyle düşünmek..


    Bu alıntıya verilen cevaba bakar mısınız Barış Bıçakçı dumur dalgası içine alıyor resmen..”Ne düşündüm sana söyleyeyim. Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım,diye düşündüm.”
    Erteleme hastalığından bahsediyor sanki..

    11.alıntı sayfa 109
    “ Her şeyi yerli yerinde , tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda , o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur.”

    İşte Barış Bıçakçı’ın kabiliyeti bu tür cümleler arasından tıpkı ağaç yaprakları arasından sızan güneş ışınları gibi bize ulaşıyor duygumuzu tahlil ediyor adını koyuyor içimizi ısıtıyor.

    12.alıntı sayfa 116
    “ Babam annemden daha güzel görünürdü bana. Sana da öyle gelmez miydi?Yakışıklı adamdı.Bayılırdım babama.Ama aynı zamanda babamın yakışıklılığı anneme yapılmış bir haksızlık gibi gelirdi.Bu haksızlığa karşı annemin yanında yer almam gerektiğini düşünmüştüm.”

    Bu sözler Umut’a ait.Umut süper egosu çok yüksek sorumluluk ve korumacılık duygusu annesi ve kızkardeşine karşı en yüksek seviyede.Ve Umut empatinin hakkını sonuna kadar veren bir insan hatta bir yerde diyor ki en sonunda Dostoyevski’ye hak verdim, Herkesi her şeyi fazlasıyla anlamak , hastalıktır ...Fazla anlamak Umuta da ağır geliyor bir süre tedavi görüyor..Umut’un bu sözlerinden terkeden bir adama da okuyucu olarak bir taraftan hak veriyorsunuz onu da seviyorsunuz..

    İşte böyle ,1k serüvenimde dönüm noktası bir kitap ve inceleme bu oldu diyebilirim.

    Bu incelemeyi okurken belki şu ezgiyi dinlemeye de bir şans verirsiniz.






    https://youtu.be/lIOgvXrZkto

    Keyifli Okumalar(: