• Hem facebook hem de diğer çevrimiçi devler insanları on parmak , bir ekran ve bir kredi kartına bağlı bir çift göz ve bir çift kulaktan oluşan görsel-işitsel ( odyovizüel ) hayvanlar şeklinde algılıyor. İnsanlığı bir araya getirme yolunda atılacak en önemli adımlardan biri , insanların bedenleri olduğunu kavramak.
    Yuval Noah Harari
    Sayfa 97 - Kolektif yayınları
  • Bedenlerinden , duygularından ve fiziksel çevrelerinden uzaklaşan insanların yabancılaşma ve kafa karışıklığı yaşaması muhtemel. Âlimler bu tür hisleri genellikle dini ve milli bağların zayıflamasına bağlar ama bedenle ilişkinin kaybı muhtemelen daha önemli bir etken. İnsanlar milyonlarca yıl dini kurumlar ve ulus-devletler olmadan yaşadılar ; muhtemelen 21. yüzyılda da bunlarsız mutlu mesut yaşayabilirler. Fakat bedenleriyle bağlantısı kopmuş bir şekilde mutlu mesut yaşayamazlar. Kendi bedeniniz içinde rahat hissetmezseniz dünya üzerinde de rahat hissedemezsiniz.
    Yuval Noah Harari
    Sayfa 95 - Kolektif yayınları
  • İnsanların bedenleri var. Teknoloji bu son yüzyılda bizi bedenlerimizden uzaklaştırmaya başladı. Aldığımız kokuları ve tatları dikkate alma yetimizi yitirir olduk. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımıza gömülmüş durumdayız. Sibel âlemde ne olup bittiği , oturduğumuz sokakta ne olup bittiğinden daha çok ilgimizi çekiyor. Artık İsviçre'deki kuzenimle çok daha rahat konuşabiliyorum ama kahvaltı ederken eşimle sohbet etmem zorlaştı çünkü kafasını telefonundan kaldırıp bana baktığı yok.
    Yuval Noah Harari
    Sayfa 94 - Kolektif yayınları
  • Şunları yolmayı kesmezse gidip ben onun elini keseceğim.Ah hadi onu geçtim arayacaksan ara be kızım,yazıyı turayı bahane etmeyi bırak.

    Dahiliyeci de amma sinirli bugün,üçtür kapıyı çarparak çıkıyor odadan.Kadın haklı koridor sesli falan da bugün başka yerden heyheyleri belli.Kocasından ayrılmış mıydı bu ?

    Hastane koridorunun duvarları mı daha beyaz karşımda oturan kızın yüzü mü bilemedim.Demiri falan yerlerde kızcağızın belli.Göz altları da çökmüş,İnşallah ciddi bir rahatsızlığı yoktur.Temizlik görevlisi Fehmi bile yerleri paspaslarken kıza bakarak geçtiyse durum gerçekten vahim demektir.Fehmi çok dikkat etmez öyle insanların yüzlerine.20 yıldır bu hastanede adam da haklı.Geçim derdi,çocukların sıkıntıları derken insanda hal mi kalır !

    Sonunda sağ çaprazımda kalan herif kaşlarını yolmayı bıraktı.Ya büyükçe bir derdi var ya da hastaneye gelmesinin asıl sebebi bu durum.Böylelerini çok gördüm ben,takar vücudunun bir yerine oynar da oynar sonrası al sana psikolog işte.

    Geldi sıram da şükür girdim doktor odasına yoksa yahu çekilmez bunlar.Hepsi bir terane..
    Bir yığın tahlil yine,ölme eşeğim ölme.Bunların niyeti suratımı bu hastanenin sarı tuğlalarına çevirip göndermek yine anlaşıldı.

    "Dört tüp kan alacağız bugün sizden,o yüzden kan verdikten sonra biraz oturup bekleyin dışarıda .Yalnız mı geldiniz yoksa size refakat edebilecek birileri var mı ?"

    Soru da soru yani,elbette var.Kaş yolan adam var,dahiliyeci var,Fehmi var...
    Evde mi ? Evimde biri yok,uzun zamandır yok.Bir zelzele oldu,sonra boşaldı bizim oralar.Ben mi ? Ben o zamanlar yurtdışındaydım,şanşlıyım tabii canım.Herkes öyle dedi ne şanslı adammışsın dedi.Karım vardı bir tane bir de ufak bir oğlum.Kırmızı şort almıştım ona da vermek nasip olmadı.Ama bulunmadı bedenleri henüz.Bir bulunsun vereceğim o zaman.
  • 128 syf.
    Her kitabın, yazarı nezdinde bir yazılma serüveni olduğu gibi okuru nezdinde de bir okunma serüveni vardır. Yine, nasıl ki geçmiş bir tarihte okunan herhangi bir kitap daha sonraki yıllarda tekrar okunduğunda olumlu ya da olumsuz, ama nihayetinde ilkinde olduğundan daha farklı bir tatla, daha başka bir farkındalıkla ve belleklerde yer eden daha yeni bir izle sonlandırılırsa aynı şekilde okuma etkinliğinin gerçekleştirildiği zaman ve mekân gibi unsurlardaki farklılıklar da kitabın algılanması ve içselleştirilmesi noktasında aynı derecede müessir oluyor zannımca.

    Selvigül Kandoğmuş Şahin’in Allah Her Yüreğe Dokunur adlı kitabını okuma sürecimin tam da tatil vesilesiyle memleketime gidiş geliş yolculuklarıma denk gelmesi hem gündelik hayatta mutat olanın dışına çıkmış olmam hem de yolculuğun bizatihi heyecan ve hüzün veren tarafları tazammun etmesi hasebiyle olsa gerek, kitabın özellikle bazı öyküleriyle üzerimde bıraktığı etkinin çok derin olmasına sebebiyet verdi.

    Yazarın daha önce yayımlanmış kitaplarında da gözlemlediğim sade ve akıcı dili ve samimi üslubu, bu kitabında da görmek mümkün. Her birinde hayatımızın bir kesimine atıf yapıldığı ya da tanıklıklarımıza ortak olunduğu izlenimi veren öyküler bu yönüyle fazlasıyla yürekler(imiz)e dokunuyor. Dinî hassasiyeti olan yazarın naif yapısı ve zarafeti öykülerindeki kahramanların diline de yansıyor, ümitvar olmayı da ilke edindiğini düşündüğüm yazarın bu özelliği aynı zamanda hem öykülerin akışında hem de kahramanların kararlarında yansımasını buluyor. Öyle ki zarif dilin, latif vaziyetin kahramanlarda tecessüm etmiş hâlini daha ilk öyküde bile bariz bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz.

    Bir türkümüze ait “Sana kim baktı yârim, yüzünde göz izi var” mısraının da yer aldığı “Yaralanmış Dualar” isimli öyküyü okurken yüzünde göz izi olanın da o yüzdeki göz izini görenin de birbirlerine olan tavır ve yaklaşımlarını gerçek hayatta şahit olduklarımızla kıyaslayınca “Ah, Selvigül Hanım, kaldı mı böyleleri?” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Aldatan eşin kendini haklı çıkarmak için zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkmaya çalışmadan, suçunu ört bas etmek için sesinin tonunu yükseltmeden, eşinin haklılığını gizlemek için ona türlü türlü hakaretler edip, aşağılayıcı sözlerle içine çekilmesini sağlayıp sindirmeden “Ah, utanamıyorum bile” demesi; aldatılan eşin ise haklı olmanın verdiği bir güçle ve apansız bir şekilde karşı tarafa saldırıya geçmeden, içinde biriken kırgınlıkları, acıları öfkeyle harmanlayıp bir lav gibi eşine püskürtmeden, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden sessizce parmağındaki alyansı masanın üzerine bırakarak çıkıp gitmesi bana ister istemez yıllar önce Münevver Ayaşlı’nın Dersaadet adlı kitabından okuduğum bir anekdotu hatırlattı. Benzer bir olayla birlikte Ferdiye Hanımefendi’ye ait bir hikâyeyi anlattıktan sonra Münevver Ayaşlı kitabına şöyle devam eder. “İşte böyledir, Rumelili hanımefendiler isteseler bile kibarlık hududundan dışarı çıkamazlar. Edep, hayâ ve iffet onların en güzel ziynetleridir. Bu Ferdiye Hanımefendi’nin hazin hikâyesi bana başka bir Rumeli hanımefendisinin hikâyesini hatırlattı. Bu hanımın Serez’den İstanbul’a gelen zevci İstanbul’da evlenir… Tabi hanımefendi büyük üzüntüde. Yakınlarına durmadan; “Ah bir İstanbul’a gidebilsem, ben yapacağımı, söyleyeceğimi bilirim.” dermiş. Nihayet, yakınları sormuşlar: “Peki, İstanbul’a giderseniz ne yapacaksınız? Ne söyleyeceksiniz?” Hanımefendi kendisine ihanet eden zevcine: “Bey, bey, bu size yakışır mıydı?” diyecekmiş…”[1] İşte böyle, Rumelili bir hanımefendinin yapacağı da söyleyeceği de sadece bu kadar…

    Kitabın üzerine düştüğüm tarihe baktığımda kitabı okumamın üzerinden tamı tamamına çeyrek asır geçmiş olduğunu hayretle fark ettim. Aile hayatında gözlemlenen çözülmelerin, taraflar arasında uygulanan fiziksel, duygusal, ekonomik ya da sözlü şiddetlerin, özellikle kadın cinayetlerinin günümüze kıyasla bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde bile üzerine gizlice ikinci bir evlilik yapan kocasına karşı Rumelili hanımefendinin gösterdiği tavrı ben o zaman da çok emsalsiz bulmuş ve bu davranıştaki edep ve zarafet karşısında müteessir olmuştum, şimdi nasıl olmayayım!

    İnsanın eşyayı anlamlandırabilme yeteneğinin nasıllığını ve niceliğini idrak ettiğimden beridir varlık kategorisinde “cansız” olarak nitelendirilen ve o hâliyle insanın emrine müsahhar kılınan eşya, benim nazarımda, kabul görülenin aksine birdenbire boyut değiştirmiş ve sese, kelimeye ihtiyaç hâsıl olmadan, herhangi bir endişenin veya tedirginliğin mahal verdiği sansüre gerek duymadan, içimden geldiği gibi muhabbetlerimi gerçekleştirdiğim bir muhataba dönüşmüştür. Bu manada tanıklıklarıyla bir öykü kahramanı olarak karşıma çıkan hastane odasındaki bir yatağın ve kırık beyaz gelinliğin yer aldığı öyküleri okumak oldukça keyif vericiydi.

    Kitaba ad olarak da verilen “Allah Her Yüreğe Dokunur” adlı öyküde, hastanenin en güzel bölümünde duran ve üzerinde yatan hasta bedenleri ağırlayan bir yatağın, kimi zaman onların ölümlerine kadar varan şahitlikleri ve hastaların yaşadıkları üzerine hissettikleri dile getirilir. Yatak, kimi zaman ölümün soğukluğuyla irkilir, kimi zaman hastaların huzursuzluklarıyla tedirgin olur, kimi zaman onların mutluluklarıyla coşar, kimi zaman da odada gerçekleşen konuşmalara kulak verir. Odadaki sekiz ayrı kadın sekiz ayrı dünyadır. Hepsi hastalıklarıyla, acılarıyla, dertleriyle, kederleriyle, kişilikleriyle, statüleriyle birbirlerinden farklıdırlar, ama Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Harabat ehlini hor görme Şâkir, defineye malik viraneler var." sözünü de hatırlatacak şekilde hepsinde ortak olan bir noktaya özellikle değinilir ki, o da istisnasız hepsinin Allah’a derinden teslim olmaları ve O’na yakınlık duymalarıdır. Yazar, ötekileştiren bir dilden uzak durmaya dikkat eder, kucaklayıcı bir dili seçer ve var olan her bir insana değer atfeder: “Dünya bir çöl gibidir, kayboldum diye korkma. Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yollar vardır evlat.”

    Muhafazakâr olarak nitelendirilen kesimde, ekonomik iyileşme ile birlikte gözlemlenen değişme sürecinin eleştirel bir dille ele alındığı “Kırık Beyaz Bir Gelinliğim”, kitaptaki bir eşyanın öykü kahramanı olarak karşımıza çıktığı ikinci öyküdür. Mustafa Kutlu’nun birçok kitabında ama özellikle Ya Tahammül Ya Sefer adlı eserinde dile getirdiği; gençlikte sahip olunan yüce ideallerin para, mal-mülk, makam-mevki karşısında nasıl evirildiği, gençlikte uzak durulmaya çalışılan kimi hâl, tavır, davranış ve ortamların zamanla nasıl da tam merkezinde bulunulduğu, tavizlerin nasıl yeni tavizleri getirdiği, davaların nasıl öksüz kaldığı gibi meseleler bu öyküde farklı bir örnekle tekrar karşımıza çıkma imkânı bulur ve belki de istemsiz bir şekilde dudaklardan “Eski mücahitler müteahhit oldu.” cümlesi dökülür.

    Değişimin köyden kente göçüşlerle gerçekleşen kısmına tekabül eden öykü, “Dölsüz”dür. Zordur, kadın olup da anne olamamak, tıslama şeklinde kulaklara gelen dölsüz kelimesinin verdiği acıya katlanmak, dün de bugün de. Suçlu olan, kısır olan, kurulan yuvanın şenlenerek gelişip büyümesine engel olan, neslin akametine sebep olan hep kadındır, herkes bundan o kadar emindir ki bütün zaman ve mekânlarda, o sebeple hep doktora giden, tedavi olması beklenen kadındır, tıpkı bu öyküde de olduğu gibi. Yazarın naif yapısının öykü kahramanlarının kararlarına yansımasının en güzel örneklerinden biri de bu öyküdedir. Kendisine çocuk veremeyen eşinden günbegün uzaklaşan koca, gelişlerinin geç saatlere sarkmasına hatta zamanla buna farklı “koku”ların da eşlik etmeye başlamasına rağmen öykünün sonunda yine de zevcine aşk ve arzu dolu gözlerle bakmayı becerecektir.

    Kitapta benim için en orijinal ve en etkileyici bölüm, aynı aileye mensup bireylere ait dört farklı başlıktaki hikâyelerin toplandığı “Sarı Yıldız Mavi Yıldız” adlı bölümdü; Ali Ömer, eşi Nadide ve çocukları Nilüfer, Hüseyin ve Elif’e ait hikâyelerin yer aldığı… Nilüfer doktordur, ama bir memur olan İlhan’ı sevmiştir. Babası Ali Ömer, bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Çünkü ne doktor olmak kolaydır ne de İlhan kızının dengidir. Ama Nilüfer başkaldırır, her şeyi elinin tersiyle iter ve İlhan’la gider.

    Sevdasını kuşanıp ona sahip olarak giden Nilüfer’in aksine Hüseyin, Lili’ye olan sevdasını sessizce kalbine gömmek ve boyunun ancak omuzuna kadar erişebildiği Beyza ile babasının emrine itaat ederek ve tam da babasının şanına şöhretine yaraşır bir şekilde yapılan şatafatlı bir düğünle evlenmek zorunda kalır. Durmaksızın patlayan konfetiler, alkışlar, ıslıklar, ambalajlanmış hissi veren kıyafetler içerisindeki insanlar… Ve ancak omuzuna yetişebildiği Beyza’nın yanında kendini iyice çaresiz, iyice işe yaramaz hissettikçe Hüseyin, Nilüfer’e olan hayranlığı artar; düğünü terk edip gitmeyi düşünür, ama annesinin gözlerine yerleşmiş kederi, mahzun yüzünü, eriyen bedenini gördükçe eli kolu bağlanır ve annesi için kalır.

    Elif, evin küçük çocuğudur, okulunu birincilikle bitirmiştir. Hep evden gitmek istemiştir ve nihayet bu rüyasını, babasının tercihiyle yazdığı mühendislik fakültesini okumak üzere İstanbul’a giderek gerçekleştirmiştir. Küçücük bir kasabada yaşarken birdenbire kendini metropolün ortasında bulan Elif şimdi kanadı kırık, darmadağınık bir kuş gibidir. Bugüne kadar fazlasıyla steril, fazlasıyla korunaklı ortamlarda yaşayan Elif için İstanbul’da da aynı şartlar sağlanır. O hiç tanımadığı bir dünyaya uyum sağlama problemi çeker, ama etrafındaki insanlar da ona eşi benzeri olmayan bir yaratık muamelesi yaparlar. Elif ne bakışlarıyla kendini yeren, yerin dibine batıran, alay eden insanların içinde kalmak istemektedir ne de babasının âdeta içini delen bakışlarıyla buluşacağı küçük kasabaya dönmeyi düşünmektedir. Bu ikilem arasında sıkışan yüreği bu yükü daha fazla kaldıramaz ve çareyi “ölmeye yatmak” da bulur.

    Nilüfer, Hüseyin ve Elif’in hikâyeleri despot, bencil, dediğim dedik bir baba tipini resmeder. Fakat Ali Ömer’in kendi hikâyesinin anlatıldığı son bölüm, onun tavır ve davranışlarının insan zihninde uyandırdığı “Neden böyle?” sorusunun cevabını verir. Amaç asla ajitasyon değildir; ama Ali Ömer’in çocukluğunun anlatıldığı bölüm okuyabilmek için sağlam bir yürek gerektirir.

    Ali Ömer ve kız kardeşi Elmas, kendilerini terk edip giden babalarının ardından, dipsiz karanlıkların ve dondurucu soğukların sarıp kuşattığı bir kış gecesinde “kök sökmek” için dağlara giden ve bir daha dönmeyen, aslında dönen ama kaskatı kesilmiş cansız bedeniyle köylüler tarafından bulunarak getirilen annelerini de kaybederler. O zaman ahdeder Ali Ömer, ileride hiçbir şekilde evlatlarını, eşini ve çocuklarını bırakmamaya, bırakıp gitmemeye, onları sarıp kucaklamaya, kuşatmaya. Zaman geçer, Ali Ömer’in boyu uzarken kardeşi Elmas da iyice serpilir. Ama sahipsizlikte serpilmek de sahibine felaket getirir, Elmas’ın başına getirdiği gibi. Elmas’ın öldüğü gün Ali Ömer “O gün öldüğüm kadar bir daha ölmedim” der.

    Ali Ömer iyi niyetlidir; ama bir taraftan da yaptıklarıyla göğündeki yıldızların bir bir döküldüğünün farkındadır. Yazar, kitabın en etkilendiğim bölümü olan Sarı Yıldız Mavi Yıldız adlı öyküyle âdeta aynı öyküyle ilintili önceki üç öyküye binaen Ali Ömer’in günah keçisi ilan edilmesinin önüne geçmek ister. Meşhur bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır. Fıkra şöyledir: “Kadılık yaptığı sırada Nasrettin Hoca'ya bir adam gelir ve başından geçen bir olayı anlatır. Giderken de sorar: ‘Haklı değil miyim hocam?’ Hoca: ‘Haklısın’ der. Biraz sonra başka biri gelir ve aynı olayı kendi yorumuna göre o da anlatır. Sonra o da sorar: ‘Haklı değil miyim hocam?’ Hoca ona da; ‘Haklısın’ der. Adam gittikten sonra hanımı içeriden seslenir: ‘Efendi ikisine de haklısın dedin, birisi haksız olmalı değil mi?’ Hoca: "Sen de haklısın hanım.’ der.” Nasrettin Hoca, burada bize muayyen bir meselede bile telâkki, kavrayış ve anlayışların ne kadar farklı olduğunu göstermek isterken sanki yazar da yaşanan olaylarda herkesin kendi zaviyesinden bir haklılık payı taşıdığını ima eder ve kahramanlarına kıy(a)maz.

    Yazar toplumsal olaylara da bigâne kalmaz. Onun duyarlılığını, Şehit Ömer Halisdemir’in aziz hatırasına yazdığı “Otuz Yağlı Kurşun”, 15 Temmuz olaylarının vuku bulmasında aktif rol oynayan Kamil Bey’in hikâyesinin yer aldığı “Nefes Al Ölmeyeceksin” ve 28 Şubat zulmünden dolayı yıllarca haksız yere hapis yatan Mardinli İbrahim Akar Hoca’nın maruz kaldığı zulmün anlatıldığı “Her Adım Ölüm” adlı öykülerde gözlemleme imkânı buluruz. Ve kitabın sonunda yer alan “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?” ayetiyle kendi muhasebemizi yapmak üzere tefekküre davet ediliriz.