• Biz de bu gün, İslam'dan önceki cahiliyenin tıpkısı, hatta belki de daha koyusu içindeyiz. Çevremizdeki her şey cahiliye damgasını taşıyor. İnsanların bakış açıları ile inançları, alışkanlık ve gelenekleri, kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, yasa ve hukukları... Hatta İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam düşüncesi ve İslam görüşü olarak saydığımız değerlerin çoğu bile cahiliye ürünüdür! Bu yüzden İslami değerler vicdanımızda tutunamıyor, kafalarımızda bir İslam bakış açısı belirmiyor, İslam'ın ilk döneminde yetişen o neslin bir benzeri gibi yeteri sayıda bir gurup aramızda meydana çıkmıyor.
  • Ben hayatımda ilk defa Simone de Beauvoir'i okuyorum.Uzun zamandır okumak istediğim yazarlar arasında önde gelen isimlerdendi.Hakkında da az biraz bilgim vardı.Başat olarak kendisi feminizmin önde gelen simalarındandı ve Jean Paul Sartre ile kalıplara sığmayan bir ilişkileri vardı. Feminizmin kadınların cinsel özgürleşmesiyle olacağını söylüyordu.Bildiklerim ne yazık ki bunlarla sınırlıydı ve doğruluğundan emin değildim.
    Marques de Sade'ı ise daha önce hiç duymamıştım.Sonradan araştırdığıma göre kendisi sert erotik eserler yazıyordu. Simone de Beauvoir'in dediğine göre ise bu eserleri kadınlara karşı işkence boyutuna varan bir cinsellik içeriyordu.Ve hiçbir devirde kabul görmeyecek laflar ediyor,suçu ve suçluluğu savunuyordu.Daha kötüsü ise çoğu zaman işine geldiği gibi davranıyor,düşüncelerinde bile iki yüzlülük ediyordu.Bu benim gibi her şeyin idealini düşünen,insanların içinde saf kötülük olmadığını benimseyen biri için çok yanlıştı.Fakat ben burada Sade'ı eleştirecek değilim.Çünkü hakkında ona tüm açılarıyla eğilen bir kitap okusam da bunu kendi yazdıklarını okumadığım için bilemem.Zaten ölü birini de yakmaya karar verecek ona yargıçlık yapacak kişi ben değilim.Zaten yargıcı olsaydım da yargıya inanmayan birinin(anlatıldığına göre) cezalandırılması hiçbir anlam ifade etmiyor olmalıydı.
    Ben burada konuşan kişiye Simone de Beauvoir'e eğilmek istiyorum.Çünkü neden böyle bir kitap yazmış sahiden merak konusu.Ve asıl ulaştığı sonuç tepeden ve sığ biçimde bakıldığında-yani benim bakabileceğim gibi-onun feminist ideolojisine hiç uygun değildi. Simone de Beauvoir neden bu adamın yakılmaması gerektiğini düşünmüş,niçin onu incelemişti?Bu sorular hep kafamda döndü durdu.
    Simone de Beauvoir,Sade'a daha çok içinde bulunduğu felsefi akımın penceresinden ,varoluşculuktan bakıyor ve bireye bireyin özgürleşmesine bu fikirlerinin ne katkı sunacağını belirlemeye çalışıyor gibiydi.Kimi yönlerini eleştiriyor bir çoğunu mantıklı bularak ona hak veriyordu.
    Sorumun cevabını ise kendimdeki tüm kalıpları yıkmakla buldum.İyilik ve kötülük kalıpları güç ve güçsüzlük kalıpları Çin felsefesinde ying ve yang denen Star Wars da dahi vurgulanan bu güçle iç içe geçmiş kavramlar...Ve hepimizin bunlara koyduğu kesin sınırlar iyilik şöyledir,kötülük böyledir diye ahkam kesmelerimiz ve topluma yaranmaya çalışmalarımız ne boşmuş meğer! İnsan çoğu kez iyilik yaparak kötülük yapar,hak vererek aşağılarmış. Simone de Beauvoir Sade'ı aslında kendi silahıyla vurmuş ya da belki ona vurulmuş.Ona hak vererek ancak bireyliğin böyle gerçekleşeceğini söyleyerek,ona katılarak aslında geçiştiriyor savuşturuyor onu sanki.Çünkü Sade her zaman suçlu olmak istemişti.Ancak suçulukla özgürlüğü paydaştırmıştı. Simone de Beauvoir ise onun aslında bir suçlu bile olmadığını söylerek yani onu aklayarak onu tutsak ediyor.Adalet de yargı da çoğu zaman bunu yapar aklayarak insanları tutsak eder.Ama çoğu zaman hapse atıp mahkum ettiğinde özellikle fikirleri olan mahkumlar düşünceleri ve seslerini en yükseğe yani geleceğe aktarabilir.Çünkü içten içe her zaman acı çekenler sevilir.Sade da şehvet ve acıyı öyle bitişik görür zaten.
    Sözlerimi Simonde de Beauvoir'in Sade hakkında söylediği bir cümle ile bitirmek isterim ^Sözde özgür insanların düşman dünyasında öyle mutsuzdur ki cezaevinin güvenlikli ve yalnızlıklı havasını niçin seçmediği üstünde düşünülebilir^.
    Bu cümlenin aslında Sade'ın hapishanede yatıp,cezasını çekip aklanmak istemediğine kanıt olabilir benim tüm düşüncelerimin çelişkili ve mantıksız olduğuna da işte hayat da böyledir kötü ve iyi arasında belirsizlik olduğu kadar doğru ve yanlış arasında da belirsizlik vardır.
  • Okuduğum en etkileyici kitaplardan birisi kesinlikle. Bir zamanlar Bakırköy’de hastaların yazdıklarıyla çıkarılan Şizofrengi Dergisinden bölümler oluşturuyor kitabın büyük bir kısmını. Meraklısı için derginin bazı sayıları internet ortamında mevcut. Sanat ve psikolojik rahatsızlıklar ilişkisi üzerine düşünmeyi sevenleri epey tatmin edecektir. Van Gogh eğer anksiyeteden muzdarip olmasaydı ortaya "çığlık" gibi bir tablo çıkar mıydı, hep düşünmüşümdür. Kitapta hastaların yazdığı düz yazıları ya da şiirleri okurken de ister istemez benzer sorular geliyor akla. Akli dengesi yerinde değil diye çoğu zaman hor görülen insanların, işin içine Edebiyat girince ne kadar büyüleyici yeteneklere sahip olduklarını görüyoruz kitabın sayfalarında. En önemlisi de epey meşhur bazı şarkıların aslında bu hastalar tarafından yazılmış şiirler olduğunu öğrendim. Kitabın diğer kısmında da orada görev yapmış doktorların anıları var. Zamanında hastalara karşı gösterilen muamele ve bazı doktorların yetersizliğini görmek ise oldukça üzücü.
  • O da kadınların çoğu gibi tümüyle başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman aşıktı.
    Stefan Zweig
    Sayfa 33 - İş bankası yayınları
  • -inceleme 2015 yılına ait olup Kitap Haber sitesi için kaleme alınmıştır-
    http://www.kitaphaber.com.tr/...-ozdenoren-k532.html

    Kentler ve insanlar. Ne çok konuşurlar birbirlerine ve ne çok susarlar sonra kendilerine. Kentler mi insanları sessizleştirir, yoksa insanlar mı kenti bilinmez. Kent ilişkileri ile kent olgusu üzerinden insana, insan olgusu üzerinden kente kuşbakışı düşler bırakılıyor bu kitapta kalbimize.

    Kentler insana ne yapar bilir misiniz ve dahi insanlar kente? Usta öykücü Rasim Özdenören'in kentler üzerine irdelemelerinin yer aldığı bu kitap, okuyucu için ağır aksak ilerleyen türde olsa da, kentlere ve kent insanlarına karşı bakış açınızın ölçüleri arasında oynama yapmanızı sağlıyor. Seksen derecelik bir açı, Özdenören'in kavi cümleleriyle birden yüz seksen derecelik açısal bakış niteliği kazandırabiliyor size. O nedenle okur bu kitabı okumadan evvel böylesi açısal değişimlere hazırlıklı olmalı.

    Başrolünü kentlerin oynadığı, insanların kimi zaman başrol yardımcısı kimi zamansa figüran niteliğinde rol aldığı kitap, yazarın fikirsel iz düşümlerini yansıttığı kırk yedi ana başlıktan oluşmakta. Bazı başlıkları okurken gereksiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Bunca ana başlığa ayrılacağına kitap, iç içe olan konular birleştirilerek anlatılabilirdi anlatılmak istenenler pek ala... Ayrıca başka bir noktaya değinmek gerekirse de Rasim Özdenören'in okuduğum diğer kitaplarına nazaran kendi kişisel özelliklerinin anlatımına en çok yer verdiği kitap Kent İlişkileri bu bakımdan da okunası bir nitelik kazanıyor yazarı tanımak isteyenlerin gözünde. Örneğin Özdenören'in kır yaşantısını sevmediği, ahşap pencerelere olan meftunluğu, insanlar arasında ki iletişimsizliğe kafa yoruşu gibi birçok özelliğine vakıf olabiliyorsunuz. Ayrıca diğer fikir ağırlıklı eserlerinde de sıkça rastladığımız iki noktanın yan yana kullanımı durumu bu eserinde de fazlaca mevcut. Bu durumun ne anlama geldiğini bilmeyen ve yan yana konan iki noktanın anlamına halen vakıf olamamış biri olarak yadırgıyorum açıkçası. Kitabın imlâ ve noktalama bakımından incelenme hususunda zayıflık olduğu aşikâr. Zaten kitapla ilgili indeks ve yayın evi bilgilerinin verildiği kısımda herhangi bir tashih bilgisine rastlanmamakta. Bu durumda kitabın yazıldığı gibi basıldığı izlenimi vermektedir. Yayınevleri için en olumsuz durum isim yapmış ünlü yazarların kitap dosyalarının salt kusursuz kabul edilerek yayına alınması. Bu da maalesef aslında kaliteli bir eseri altın misali aşınmışlık hissiyatı verilerek değerinin düşmesine yol açmaktadır, açacaktır. Yine diğer fikir ağırlıklı deneme kitaplarında arada sırada yaptığı kendi lügatince kullanılan kelimelerden anlamadıklarınız çıkıyor yer yer, bu nedenle Kent İlişkileri'ni okumaya niyet edenlerin yanlarında bir sözlük bulundurmasını tavsiye ediyorum.

    İnsanın kentleşme ve kentin insanlaşma sürecine göz atacak olursak;

    Kent İnsanı

    İnsanlar binalar yapar, binalar kenti kurar. Kenti kent yapan Özdenören'e göre biraz da binalar. Binaların mühendislerini mimarlarını pek beğendiği söylenemez ama. Batılı tarzda eğitim gören bu meslek erbaplarının diktiği binaların, kent insanını ötekileştirdiğine inanıyor. Her zaman ki tavrıyla batıya karşı olan tutumunu diğer kitaplarında olduğu gibi Kent İlişkilerinde de bina yollu dile getiriyor.

    Kentin kişiliğine dem vururken, en kişiliksiz kent olarak da Anakara'yı tanımlıyor. Ankara'yı neden kişiliksiz olarak tanımladığını merak edenler Kent İlişkilerini mutlaka eline alıp sayfaları çevirmeli.

    Paranın artık her şey yerine geçtiği bir devirde kent hayatını da ele geçirdiğine inanıyor. Kent insanının para yoluyla ve sıfır iletişim haliyle her işini halledebildiğini kendinden örneklerle göz önüne seriyor. Her şeyin mekanikleşmesi aslında insanlar için kolaylık gibi görünse de insani ilişkilere büyük darbeler vurduğu kesin. Kent yaşamıyla birlikte maddenin üstünlüğü insani nitelikleri alt etmekte. Kent insanı mekanikleştikçe ve paranın saltanatında taht yarışına girdikçe insanlığını unutacak. Yazar belki bunu bilerek belki de bunu bildirmeyi amaçlayarak cümleler kuruyor kimi sayfalarda.

    Modern Kentler ve Kır Yaşamı

    Yazar kentlerin modernlik durumunu anlatırken kent insanlarını ötekileştiren iletişimsizlik durumuna şu cümle ile değiniyor;

    "Modern kent"lerin özelliklerinden birinin de insana konuşma gereksinimi duyurmadan işlerini kotarma becerisini ve imkânını açmış olmasıdır." olsa gerek. Yaşadığınız kentte kendinizi görmek istersiniz kimi zaman, bir ayna niyetiyle kente baktığınızda içinizde yabancılık hissinden çok aitlik hissi varsa ne âlâ! Kentinizin modern açlıklarında tok kalabilmişsiniz demektir. Şayet yabancılık hissi varsa ve kendinizi yaşadığınız yere ait hissetmiyorsanız, yürüdüğünüz yollarda, baktığınız vitrinlerde, oturduğunuz evde hep kalbi aç bir insan olarak gezmişsiniz demektir. İçine bu duyguları sirayet ettiren modern kent insanı, alıp başını kırlara çıkmak ister çoğu zaman. Küçük bir evi, bahçesi, tarlası, hayvanları olsun ister. Özellikle kent yorgunluğunu yeterince çektiğini düşünen belli yaş üstü insanlarda bu düşünce hâsıl olur. Özdenören'e göre gereksizlik arz eden bu durum, kentten kaçısın insanın kendinden kaçışına eş değer olamama durumudur. İnsanın kendi gerçeğinden kaçması, yazara diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da doğru gelmiyor. İnsan savaşmalı kendisiyle, kalmalı ve savaşmalı.

    Modern kentler dilleri birbirine değmeyen insanlarla doluyken, kırların akılda yer ettiği munis doğa parçalarından çok kendi aklında kum ve taş çölleri olarak kaldığını söylüyor yazar. Başta da söylediğim gibi Özdenören tam bir kentli olamamakla birlikte kır yaşamını da hayatında hiçbir vakit benimsemiyor. Kır yaşantısına heves edenlerin kırlarda yaşamsal araçlar olarak kentsel araç gereçleri benimsemesini eleştiriyor ve şunları söylüyor: "...kentte yaşayıp doğa özlemi çekmek olsa olsa bir heves, bir fantezi gel geç bir arzu olur..." Kentte yaşanların kır hayatına özenmesinin yanında kırda yaşayanlarında kent hayatına olan özentisini de es geçmiyor yazar. Modern olduğunu savunan kent insanı ile kent hayatına özenen kır insanı arasında ambalaj niteliği açısından fark vardır sadece. Niteliksel farklılıklar sadece insanın kendini eğitme ve büyütme isteğiyle özdeştir.

    Kentler bağrına bastığı insanlarla ruh bulur ancak, insansız kent yerleşim yeri olma vasfını bile taşıyamazken, kentsiz insan sahipsizlik hissini taşır sol yanında hep.

    Kent İlişkileri

    Sayfaları kesişen bir doğru gibi ele alacak olursak; kentlerin, sunduğu imkânlarla insanları birbirinden yalıtan birinci unsur olduğu keşfine varabiliriz mesela. Bununla birlikte insanlarında birbirinden yalıtılmaya hazır olduğunu da. İlişki dediğimiz durum, sadece gerekli görülen ortamlarda, sözlü iletişime çok da ihtiyaç duymadan, ihtiyaçlarımızı giderme isteğimizdir aslında. Ve bundan bir kentli(!) olarak çok da rahatsız olmadığımız...

    İnsanın kendini değiştirmek adına kenti terk etme eylemi aslında ilişkisel bir kaçış. Ya da kendine gücü yetmeyen insanın yaşadığı kenti değiştirme eylemi... Çelişik durumların da ele alındığı bu kitap kentlerin birbiri ile olan ilişkisini, kent insanın yalnızlığını, içsel çıkmazlarını zaman zaman tekleyerek de olsa güzel anlatıyor.

    İnsan odaklı her yapının kentsel bir dönüşümle yine insana olan hizmeti ise görülmeye değer duruyor. İnsan kent olgusuyla kendi fethine aday bir lisanı konuşuyor aslında...

    Yazarında dediği gibi;

    "Coğrafi fetih de, insanın kendini aşma cehdi kadar sınırsızdır: çünkü kaldırılan her örtünün altından bir yenisinin çıkacağı artık belli olmuştur."

    Kent İlişkileri
    Rasim Özdenören
    İz Yayıncılık
    200 Sayfa
  • O yol bitmek bilmedi. Ama sonra dönüp baktığında, o yol aslında gerçekten de hiç bitmedi. Bitmez de. Çünkü her şey çok açık. Elinde ne kadar çok var, o kadar korkarsın kaybetmekten. Hırçınlaşırsın, kızarsın, insanlardan kaçarsın. Ama elinde ne kadar az var, ne kadar yok, hiç yok, o zaman artık korkmazsın. Paylaşırsın. Açarsın, açılırsın. İnsanlar bir bütün olur. Her şey akıp gider aralarında kolayca. Bu uçurum yok olmayacağına göre, bu yol da bitmeyecek. Kulak verip şımarıklıklarımızı görebildiğimiz her an, belki en azından kendimizi o yolda tutabiliriz.

    Bu kitap içimde bir yara açtı, çoktan orada olması gereken. Ve içimde bir ateşi başlattı, çoktan yanıyor olması gereken. Büyük Buhran dönemini ve kapitalizmin etkilerini somut bir şekilde ilk kez hissetmemi sağladı. Yazarlık bu yüzden bu kadar değerli, okurken sürekli bunu düşündüm. Size bazı şeyleri gösterebildiği için. Sizin bu sayede hissedebildiğiniz, görebildiğiniz, anlayabildiğiniz için. Ama yine, başkalarına anlatmak gerektiğinde kararsız ve yetersiz kaldığınız, eğer şanslıysanız ve bu "hisleri" nereden aldığınızı hatırlayabiliyorsanız, "Al, bu kitabı oku, anlayacaksın." deme şansını size verdiği için. Ve okumak bu yüzden bu kadar değerli. Size "Al, bunu oku." dendiğinde beklentilerle bir kitabın içine daldığınızda alabilecekleriniz, aslında sizin açıklığınız, samimiyetiniz ve odaklanma derecenizle ilgili olduğu için. Ama bu kitap bir şekilde o yarayı açıyor. Çünkü her gün onunla yaşadığınızı bile bile "kapitalizm" dendiğinde sırtınızdan geçen ürpertiyi, yüzünüzden geçen gölgeyi size açıklıyor. Tom'un anlattığı gibi, "aç insanların bir lokma bulması uğruna nerede bir kavga çıkarsa, insanların öfkelendiği zaman çıkardığı çığlıkta, bir çocuğun karnı açken yemeğin hazırlanmakta olduğunu bildiği zamanki gülüşünde". Ve sorduruyor, "Gözlerim şimdi neye kör?", "Nereye bakmaktan kaçıyorum?". Sanırım bu kitabı bu kadar değerli yapan şeylerden biri 1939'da yazılmış olması. Büyük Buhranın henüz sonlarında. Yıllar yıllar sonra, bir acıyı, bir anıyı hatırlatmak üzere değil. Henüz her şey devam ederken, tazeyken, ve çoğu göz belki körken. Geri çekilip bakmak herkes için çok da kolay değilken. Yazarlık bu yüzden bu kadar değerli. Bunu yapabilen birileri olduğu ve kelimeleri her zaman boşa gitmediği için.