• Etik meselelerle ilgili olarak, hiçbir hayvan ya da bitki, etkileşimleri ne kadar karmaşık olursa olsun, şimdiye kadar, bireysel hakların ve görevlerin karşılıklı olarak tanındığı bir "toplumsal sözleşme" formüle etmemiştir. Yaşam biçimleri arasındaki karşılıklı ilişkileri etik davranışın habercisi olarak gören Kropotkin gibi yazarların inançlarına karşın, bu ilişkiler genellikle bilinçli değildir. Etik adını verdiğimiz bilinçli sorumluluklar ve akla dayanan davranışlar içermezler, Aslında, insani olmayan doğada "içsel değer" olduğu anlayışı yalnızca karşıt anlamlı kelimelerle yapılan bir oyundur. İnsanlarda diğer yaşam biçimlerine karşı derin bir ilgi, empati ve sevgi duygusu olabilir, ama herhangi bir etik ilkenin doğanın özünde bulunduğunu düşünmeleri ortaçağdaki "suç işlemiş" kurtları adli olarak yargılama ve asma uygulaması kadar saçmadır.

    İyi ya da kötü, var olan tek etik özne insanlardır. Yaşam olarak yaşamın, metabolik ve üreme etkinliğine girişen proteinlerin ortaya çıkmasıyla belirdiği gibi etik olarak etik de dünyada, evrim sürecinde insanların ortaya çıkışıyla birlikte belirdi. İnsanlar -ve yalnızca insanlar-kendi davranışlarını kabul edilmiş haklar ve görevler, akıl yoluyla doğrulanan etik sorumluluklar temelinde kurulan ilişkilerde kurumlaştırırlar. Bu kitapta gösterdiğim gibi insan etik sistemleri çeşitli şekillerde âdetlerle ya da geleneksel davranış biçimleriyle; değerle ya da buyruklarla yönlendirilen davranışla; akılla ya da mantıksal ve kavramsal düşünceyle desteklenir.

    Ama bu davranış biçimlerinin büyük ölçüde farklı olduğunu kabul etsek bile, insanlar, değişken kurumlaşmış toplumlar ve onları desteklemek ya da değiştirmek için gerekli olan ideolojiler oluşturmada yalnızdırlar. İlk doğa hiçbir zaman "zalim" ya da "nazik", "kalpsiz" ya da "müşfik", "iyi" ya da "kötü" değildir. Nasıl kki metabolizma yaşamın ortaya çıkışıyla birlikte doğduysa, aslında etik insan toplumuyla birlikte doğmuştur. "İçsel değer" ya da hayvanlara atfettiğimiz her tür değer, "kötü" kurtlara, "utangaç" domuzlara ve "neşeli" foklara konuşma yeteneği ve insani amaçlar atfettiğimiz masallarımızda olduğu gibi aslında hiçbir "içsel" değer olmayan bir dünyaya yansıttığımız bir insan ürünüdür.

    Aynı şey, "biyomerkezcilerin" "içsel değer" adına, yaşam biçimlerine (hatta dereler, kayalar, ormanlar, dağlar ve benzerlerine) atfettikleri "haklar" için de geçerlidir. "Haklar" hiçbir zaman ilk doğada kendiliğinden ortaya çıkmaz; ayrıca flora, fauna ya da kayaların, kendileri ya da başkaları için, bu hakları "talep" ettiklerine dair en küçük bir kanıt yok. Özellikle ileri yaşam biçimlerine özgü anne-çocuk ilişkilerinde olduğu gibi birçok hayvan birbirine ilgi gösterir. Ama bir bütün olarak alındığında "Doğa Ana" son derece ilgisizdir ve açıkça etik yükümlülükten yoksundur. Dünyayı, insanbiçimci bir tutumla kendimize ve bizim geliştirmek istediğimiz topluluk türlerine ilişkin anlayışlarımızı yansıtan "içkin" ya da "aşkın" tanrılarla metaforik olarak doldurmayı ne kadar çok istersek isteyelim, ilk doğa etik bir boşluk alanı olarak kalmaya devam eder.

    Bu boşluk ancak insanların bilinçli olarak ona verdikleri haklar ve yükümlülüklerle doldurulabilir. İlk doğada var olan "değerler", "kıymetler" ve "haklar" 'verilmiş haklardır'; yalnızca insanların hayvanlara, bitkilere, kayalara, derelere ve benzerine verdiği haklar. "Haklar", insan öznesi dışında hiçbir anlamı olmayan mistik "içsel değer" kavramından çıkarılamaz; doğal evrimde insanlığın ortaya çıkışından önce de hiç görülmemişlerdir.

    İlk doğadaki yaşam biçimlerinin birbirlerine karşılıklı "saygı" duydukları da ileri sürülemez. İnsani olmayan hiçbir organizma "Doğa Ana"ya "saygı" göstermez, onun [she] bir yurttan başka bir şey olarak var olduğunu bile bilmez. Aslında, her hayvan türü yalnızca 'hayatta kalmaya' çalışır. Çevresinin ya da oradaki diğer yaşam biçimlerinin (ister içsel olsun ister başka türlü) "değer"i hakkında hiçbir fikri yoktur. Kurtlar aç olduklarında en son ren geyiğini yerler ve toynaklılar yiyeceğe geriksinim duyduklarında yeryüzündeki son otlağı yok edebilirler. Hiçbir karşılıklı "saygı", "Yeryüzü bilgeliği" ya da "içsel değere" dayanan bir duyarlılık kanıtı olmaksızın jeofizik faktörlerin yanı sıra yırtıcılığın da sayısız yaşam biçiminin varlığına son vermesi olgusunu dikkate almadan, yarım milyar yıl kadar önceki kambriyum çağlarından pleitosen çağına kadar çok sayıda türün yok oluşunu açıklamakta güçlük çekerdik.

    İnsan olmayan türlere, hatta ormanlara, derelere ve bazı jeolojik oluşumlara haklar -hatta hâkim William O. Douglas'ın yapmaya çalıştığı gibi hukuksal haklar- 'vermememiz' gerektiğini ileri sürmüyorum. Pratik bir bakış açısından, bunu yapmak, burada tartışılması gerekmeyen bir çok nedenle korumamız gereken ekotoplulukların korunması ve genişlemesinin çok iyi bir yolu olabilir. Ama son derece sapkın bir toplumun insani olmayan dünyaya pek az saygı duymuş olması olgusu, düşünme, tartışma ve gerekli toplumsal değişikliklerle ilk doğaya etkin bir şekilde haklar verme 'yeteneğine' sahip olma konusunda tek olan bir yaşam biçimine -insanlara- karaçalma nedeni olarak kullanılmamalıdır. Ekolojik bir etikte geliştirdiğimiz haklar ya da diğer etik formülasyonlar ne olursa oldun, bir tür olarak "biz"im, bu hakları formüle edebilen, verebilen ve gözetilip gözetilmediklerini denetleyebilen gezegendeki tek etik özne olduğumuz olgusu bâkidir. Bu hakların formüle edilmesinin ve savunulmasının -son derece bilgisiz ya da "ilgisiz" bir "Doğa Ana"nın mistifikasyonuna ya da insanbiçimci Ana Kaz masallarından daha fazla bir gerçekliğe sahip olmayan bir "Yeryüzü Tanrıçası" inancına değil- çok büyük ölçüde ne tür bir toplum yarattığımıza ve bu toplumun beslediği duyarlılığa bağlı olduğunda ısrar ediyorum.

    Yalnızca insanlar diğer yaşam biçimlerine değer biçen, eşi olmayan bir etik sistemler yaratma kapasitesine sahip olduklarına göre kendilerine ait 'özel bir değerleri' olduğu açıktır. Davranışlarının ve onların yarattığı ekolojik etkinin tamamen farkında olabildiklerine göre biyosferde nadir bulunan varlıklardırlar; çünkü başka hiçbir yaşam biçimi bu olağanüstü bilinçliliğe sahip değildir. "Gaia"nın insanlar olmadan gelişebileceğini iddia ederek insanları çok küçümseyen yeni insan düşmanı düşkünlükler, alçakça olduğu kadar aptalcadır. Bu iddia, organik evrimi, hayatta kalmanın ötesinde herhangi bir anlamdan, kavramsal düşünce ve simgesel dil gibi özelliklerin doğal olarak ortaya çıkışının övüncünden yoksun bırakmaktadır. "Biyomerkezciler" insanların yeteneklerini ve düşünselliklerini hayvanların hayatta kalma becerileriyle bir tutarak, düşünselliğin kendisine olduğu kadar bu eşsiz türe de çok büyük bir karaçalıyorlar. Bu kadar sınırlı ve indirgemeci bir yaşam yorumundan yola çıkıldığında, olağanüstü galaksiler ve gök cisimlerinin kozik girdabı arasında neden "Gaia"nn yüceltilmesi gerektiğini de insan merak ediyor.
    Murray Bookchin
    Sayfa 46 - 49 1991 BASIMINA GİRİŞ Yirmi Yıl Sonra... Dengeli bir Bakış Açısı Arayışı
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • (...) Bu çeşit ölçüler tanrılara uygulanmaz destan çağında, nitekim insanların değeri de tanrılara orantılı olarak biçilir: Helene'nin güzelliği "tanrısal" diye nitelenir, Achilleus ya da başka bir yiğidin yiğitliği "tanrıya denk" diye belirtilir. Tanrı herhangi bir değerin simgesi, ta kendisi olduğuna göre, onu insansal ölçülere göre ölçmek yoluna gidilmez, gidilmez ama onu betimlerken insan gibi davranışı da önlenemez. Destan şairinin bu tutumu ister çağının, ister yaklaşımının bir sonucu olsun, sonraları sert eleştirilere yol açmıştır. Felsefe bu yüzden Homeros'un iler tutar yerini bırakmamıştır.
    Hesiodos 'un yaklaşımı başkadır. Krallık sürecinin çeşitli aşamalarını izlerken bir ilkellikten, bir düzensizlikten bir uygarlığa, bir düzene doğru evrimi izler, bu evrimi insansal ölçülere göre değerlendir­meyi ödev bilir. Theogonia'nın ta başında Musa'lara övgüsünü düzdüğünde, hemen tanrı kralı ile insan kralı arasındaki ilişkiyi vurgular: krallık Zeus'tan gelmedir, ama kral ancak "haklı ve dosdoğru yargılar verdiği zaman" kraldır, tanrısal niteliğini de ancak bir çaba sonucu haklı davranışı ile elde eder. Zeus'un kızları Musa'lar-esin perilerinin Theogonia'da Apolion ile değil, daha çok Zeus ile ilintili gösterilmeleri dikkati çeker, tanrı ile insan arasında birer araçtır, krallara doğru yolu gösteren, ozanlara gerçekleri esinleyen bir araç (bkz. Theog. 75- 103). Evrenin kuruluşunda Zeus'lın kral olarak yerleş­ mesine değin izlenen süreçte oluşum belli bir "isteme" göre gerçekleşmektedir, bu istem Zeus'tan gelmedir. Kronos bu istemi sezindiği içindir ki döllerini yutmayı yeğler (Theog. 461- 465):

    Korkuyordu Uranos'un mağrur torunlanndan biri
    Ölümsüzler arasında kral olacak diye.
    Gaia ve bildirmişlerdi ki ona
    Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa
    Kendi oğluna yenilmekti kaderi.
    Buydu çünkü büyük Zeus'un istediği.
    Sabahattin Eyüboğlu
    Sayfa 44 - Türk Tarih Kurumu Yayınları, XX.dizi, Sa.5
  • 610 syf.
    ·35 günde·Beğendi·10/10
    Kitap, yazarımız Jared Diamond'un Yeni Gine topraklarında kuşların evrimi üzerinde çalıştığı dönemde Yeni Gine vatandaşı Yali'nin sorusu üzerine ilham olunmuş ve kaleme alınmış bir eser. Yali'nin sorusu ise şu: ''Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu (bütün malların, ürünlerin hepsinin toplu adı) var, bunları Yeni Gine'ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az ?'' Bu soruya yazarımızın verdiği cevapların bütünü ise kitabın adının ortaya çıkmasını sağlıyor: Evet bazılarının kargosu daha çok çünkü onların başkalarını ortadan kaldıran TÜFEĞİ, insanları kırıp geçiren MİKROBU ve sapasağlam kalmalarını sağlayan, icatlara kapı açan ÇELİĞİ var.

    Jared Diamond kendisine ilham veren Yali'nin bu sorusu üzerine konuyu neredeyse ilk insanların ortaya çıktığı dönemden ele alarak günümüze kadar getiriyor ve yeryüzünde var olan, varlığını devam ettiren birçok toplumu ve bu toplumların başından geçen önemli hadiseleri tek tek inceleyerek meseleleri sarih bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor.

    Yali'nin söz konusu sorusuna cevap vermeye çalışırken yazarımız Coğrafya, Arkeoloji, Biyoloji, Tarih, Antropoloji, Ekonomi, Felsefe gibi alanların arasında tabiri caizse mekik dokuyor. Bu özelliğinden dolayı da okuyucunun genel kültürünü arttırma noktasında büyük bir katkıda bulunuyor. Yazarımız ayrıca Yeni Gine, Avustralya, Endonezya-Malezya, Japonya, Çin, Afrika, Bereketli Hilal (Orta Doğu), Avrupa, Grönland, Amerika gibi hemen hemen yeryüzünün tamamını oluşturan yerler ve bu yerlerde yaşayan insanlar hakkında bazen başlangıç seviyesinde bazen de üst seviyede doyurucu bilgiler veriyor.

    Başta kendisinden bahsettiğimiz soruya Diamond 600 küsür sayfalık eserin her yerinde cevap verirken özet bir şekilde bu soruya verilen cevapları şu şekilde toparlayabiliriz: 1- Avrasya topraklarında yiyecek üretimi imkanı ve evcilleştirilmeye müsait hayvanların varlığı diğer bölgelere göre daha avantajlı bir konumdaydı. 2- Avrasya topraklarının doğu-batı şeklindeki uzantısı Afrika ve Amerika topraklarının kuzey-güney uzantısına karşı insanlığın gelişimi açısında daha elverişliydi. Bunun elverişlilik olarak görülmesinde aslında Afrika ve Amerika kıtalarının kuzey-güney bağlantısını koparan engellerin var olması ( çöller, dağlar vs.) büyük bir sorun teşkil etmekteydi. 3- Özellike Avrupa'da bulunan toplumların parçalanmış olmasının yani bir olamamasının yeryüzünde bulunan diğer birçok toplumun ise birlik içerisinde yönetiliyor olmasının (Çin gibi) Avrupa'da ilerlemeyi sağladığını, diğer bölgelerde ise özgür düşünceyi ve ilerlemeyi engellediğini düşünüyor yazarımız.

    Genelde diğer toplumların geri kalmışlıklarını ve Batı'nın ilerlemiş medeniyet(!) ve teknoloji seviyesini genetik bir takım sebeplerle açıklamaya çalışan bilim insanlarına cevap niteliğinde de olduğunu düşündüğüm bu eserden birçok şey öğrenmiş olarak veda ettiğimi itiraf etmem gerekiyor. Yali'nin sorusunun farklı şekillerde de sorulabileceği ve Diamond'un cevaplarına ek olarak farklı cevaplar da verilebileceği düşüncesi yazara ait olan oldukça saygın bir görüş olarak ortaya çıkıyor. Din etmeninin hemen hemen her yerde göz ardı edilmiş ve Müslümanlardan çoğu zaman bahsedilmemiş olması benim açımdan eserin eksik yanları. Bunların haricinde eserin konunun ilgilileri açısından okunması gereken kült bir eser olduğunu, dikkatlice ve titizlikle ele alınması gerektiğini düşünüyor ve okunacaklar listesine eklenmesi gerektiğini unutmadan ifade etmek istiyorum.

    Velhasıl beni epey yordu ancak buna değdi. Teşekkürler Diamond, teşekkürler Yali :)
  • İlkel insanların, kadınlara, çocuk büyütmedeki güçlerinin yanısıra, yiyecek yetiştirmede de gizemli güçlere sahip kişiler gözüyle bakmalarına şaşmamak gerekir. Crawley, Orinoco Yerlilerinin, bunu bir din görevlisine şu sözlerle açıkladıklarını yazıyor:

    "Kadınlar mısır ektiklerinde bir dalda iki, üç mısır çıkmaktadır; manyok ektiklerinde, bir ocaktan iki, üç sepet manyok kökü çıkar; her şey, böylece çoğalır. Neden? Çünkü kadınlar, çocuk üretmeyi biliyorlar. Bu durumda bırakıyoruz onlar eksin; biz onlar kadar çok bilmiyoruz ki."
    Evelyn Reed
    Sayfa 148 - Payel Yayınları
  • Üretme ve doğurma, insan toplumunun üzerinde yükseldiği iki temel taştır. İnsanlar, emek aracılığıyla yaşamın gereklerini sağlar, doğurma yoluyla yeni yaşamlar yaratırlar. Ancak bunlardan yalnızca bir tanesi yalnız ve yalnız insana özgü bir etkinliktir. Doğurma, insanların hayvanlarla paylaştığı bir doğal işlevdir; üretimse, yalnızca insanlar tarafından edinilmiş bir etkinliktir. Dolayısıyla aletlerin yapılması ve kullanımı, insan toplumuyla hayvan varlığı arasındaki büyük ayırıcı çizgiyi çizmektedir.
    Evelyn Reed
    Sayfa 144 - Payel Yayınları