• Hristiyan ilahiyatının ilk günah öğretisi her ne kadar Tevrat’ın Tekvin bölümüne dayandırılsa da, ‘miras günah’ öğretisini asıl şekillendiren Yeni Ahit’in Romalılar bölümüdür. [...] Bu inanç, çoğu Hristiyan mezhebin en temel iman akidelerinden birini oluşturur.
    Caner Taslaman
    Sayfa 19 - İstanbul Yayınevi
  • Bir sey söylemeden eğildi ve yerden bir avuç toprak aldı, doğruldu toprağı parmaklarının arasından kâsenin içine akıtırken bir dua mırıldandı, Toprak toprağa, küller küllere.,toz toza, sonu olmayanın başlangıcı da yoktur,
    her başlangıç bir sondan türer. Meryem şaşkın sordu, Bunun anlamı nedir, ama dilenci sadece dedi ki, Iyi kadın rahmine bir çocuk düştü ve o insanlığın kaderidir, başlangıç ve son için, son ve başlangıç için.
    José Saramago
    Sayfa 22 - Kırmızı kedi
  • 286 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bilinçli Okumaların Sentezi: 1

    İncelemeye başlamadan önce bir kereliğine mahsus, yukarıdaki kelimeleri ve birkaç konu hakkındaki düşüncelerimi söyleyeceğim.

    İlk defa birkaç ay önce Ankara Buluşmasında söz edildiğini duyduğum "Bilinçli Okuma" şeklinde yansıtılan, eline kağıt kalem alarak ve notlar çıkartılarak yapılan okuma çeşidini, aylar sonra ilk defa bu kitap için kullanmak beni biraz üzdü. Gönül isterdi ki daha önce başlayayım.

    Bu noktada yukarıda da bahsettiğim gibi Bilinçli Okuma kısmı için kitabı okurken notlar alarak okumamın sonucunda karşınıza Hegel'in Diyalektiğindeki Sentez kavramı ortaya çıkar.

    Normalde bir kitabı okuduğum zaman ki bu genelde roman,anı ya da biyografi olur, kitap hakkında inceleme yaparken hislerimden ve kitabın bana yaşattıklarından bahsederim. Ama Bilinçli Okuma kısmı için Felsefe, Sosyoloji,Bilim, Psikoloji gibi daha nesnel konuları seçiyorum ve bu noktada hislerimi paylaşmadan kitap hakkında birkaç alıntı ile deyim yerindeyse "Sentez" yapacağım.

    İncelemenin bu kısmına kadar gelenler için özel olarak söylemek isterim ki; normalde incelemelerim bazı kişiler tarafından "komik" diye adlandırılırken "Bilinçli Okumaların Sentezi" yazılı incelemelerim tamamıyla öznellikten uzak,resmi ve sıkıcı bir dille yazılacaktır. Bu noktada incelemelerim çok bilgilendirici olmakla beraber eleştirel gözle bakamayan "çomar,yobaz ya da bağnaz" diye adlandırılan kesimlerin bu tarz incelemelerimi okumamalarını rica ederim!

    Her zaman insanın kendi fikirlerinin arkasında korkusuzca durmasını ve düşüncelerini her yerde çekinmeden açıklamasını,söylemesini savunan birisi olarak bu şekildeki incelemelerimde de çok açık olacağım ki bu bazılarını kırabilir hatta kavga çıkartmaya çalışabilirler. Cinsellik, Din, Siyaset gibi deyim yerindeyse kırmızı çizgi olan konulara çekinmeden gireceğim.

    Bu yüzden lütfen köyünüze dönün ve bu incelemeleri okumayın :)

    Şimdi ise kalanlar ile incelememize geçelim.

    Paul Bloom adlı Psikoloji Profesörünün düşüncelerini yansıttığı Bebeklerin Ahlaki Yaşamı: İyiliğin ve Kötülüğün Kökenleri adlı kitap (Orijinal adıyla, Just Babies, The Origins of Good and Evil)
    2015 yılında Verita adlı yayınevinden çıkmıştır. (1. Baskı, Haziran 2015)
    Şu anda basımı bulunmamakla beraber okumak isteyenlere yardım etmek istediğim için bana ulaşabilirler.

    Kitap 282 sayfadır ve genel olarak Ahlak hakkında söylemler içermektedir. 100'e yakın deneyi örnek göstererek ve açıklayarak genel bir düşünce ortaya koyar.

    Kitabın genel olarak konusu 151. sayfa şu şekilde geçer:
    "Bu kitapta tartıştığım ahlaki yargıların çoğu evrilmiş adaptasyonlar şeklinde değerlendirilebilir."

    Yani bu noktada kitapta da geçen bazı örneklerdeki gibi insanın hayatta kalabilmesi için oluşturduğu bazı düşüncelere zamanla Ahlaki Yargı denilmeye başlanmış. Sırası gelince yazacağım bunu da...

    İlk başta karşımıza çıkan 23. ve 24. sayfalarda olan Ahlak'ın bir çeşit kültürel, geleneksel durum olduğunu şu şekilde yazar:

    "istisnasız herkes kendi yerel adetlerinin ve mensup olduğu dinin diğerlerinden üstün olduğuna inanır.
    "O esnada sarayında bulunan Yunanları huzuruna çağırdı ve babalarının ölmüş bedenlerini yemeleri için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dünyadaki bütün paraları verse bile bunu yapmayacaklarını söylediler. Daha sonra, Yunanlar oradayken ve söylenenleri anlayabilmeleri için bir tercüman da hazır bulunurken, gerçekten de ebeveynlerinin ölmüş bedenlerini yiyen Callatiae kabilesine mensup bazı Hintlilere bu bedenleri yakmak için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dehşete kapılıp çığlık attılar ve böyle korkunç bir şeyin sözünü dahi etmemesini istediler. Adetlerin nelere kadir olduğu buradan da anlaşılabilir.

    Kitabın bu kısmında da anlaşılacağı gibi Ahlak birazcık da genellemelere, geleneklere ya da kültürlere de bağlıdır.

    Kitabın 114. ve 115. sayfalarında ise Irkçılık denilen kavramın ve Irkçılığın Kökenlerinin çocuklara kadar gittiği anlatılır.

    "Bebekler yalnızca tanıdık insanlardan değil, aynı zamanda tanıdıkları türden insanlardan da hoşlanırlar.
    (Bu noktada yapılan deneyden bahsediyor.) ...Bu bulgular ırkçılığın kökenine ilişkin basit bir teoriyi destekler niteliktedir: Bebeklerin tanıdık olana yönelik uyumsal eğilimi vardır, böylelikle tanıdıklarına benzeyen kişiler için bir öncelik, benzemeyen kişilere karşı ise bir ihtiyat geliştirirler."

    Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi insanlığın başlangıcı,temelleri olan bebekler üzerinde çalışılarak ulaşılan bazı sonuçlar kitapta anlatılmaktadır.

    Yine 117. sayfada da geçtiği şeklinde Irkçılık bir çeşit kendin gibi gözükeni tercih etme şeklinde ortaya çıkar: "...tanıdık olana iltimas geçme eğilimimizin..."

    Yukarıda da bahsetttiğim gibi "benzerlik" olgusu yine 121. sayfa da "dil benzerliği" üzerinden şu şekilde geçer:
    "...sizinle aynı dili konuşan kişiyle arkadaş olmak kolaydır..."

    Özel olarak üzerinde durduğum ve günümüzde bazı kesimler "Kadın-Erkek ayrı eğitim görmeli!" şeklindeki haykırışlarına karşı olarak öne sürülebilecek bir olgu olarak "Temas Hipotezi"nden bahsetmek isterim.

    Kitabın 123. sayfasında da şu şekilde geçen: "Irk bakımından heterojen olan okullardaki beyaz çocuklar, resimlerdeki karakterlerin ırkından etkilenmemiştir."

    Yine aynı kitabın 201. sayfasında da şu şekilde geçen: "Demek ki çocuklarının ırkçı olmamasını engellemek için onları karma okullara gönderen aileler gayet mantıklı davranmaktadır."

    Bu noktada Kadın ile Erkeği ayırmaya çalışan kesim sanırım cevabını almıştır.

    Kitabın 127. sayfasında ise insanlar her şey üzerinden ayrımlaştırılabileceği ve gruplandırılabileceği örneklerle açıklanıp "...yazı-tura aracılığıyla dahi insanların gruplaştırmanın mümkün olduğu..." ortaya çıkarılmıştır.

    141. sayfadan itibaren Ahlak ile Din beraber gitmekte olup kitap içerisinde de neden din ya da neden din geçiyor sorusu 205. sayfada şu şekilde cevaplanmıştır:
    "...dini ele almayan hiçbir ahlak tartışması, tamamlanmış sayılmaz."

    206. sayfada ise Din ile Ahlak bağıntısı irdelenmekle beraber iki farklı görüşte ortaya konulmuştur. "...bireylerin Tanrı inancı yoksa bile iyi olabileceklerini, fakat bu iyiliğin bir kısmını dini değerlere sahip bir toplumda yetişmeye borçlu olduklarını savunur."

    Bir diğer görüş olarak ise; "Christopher Hitchens'ın dinin "şiddet dolu, mantık dışı,tahammülsüz,ırkçı, aşiretçi ve bağnaz olduğunu..." savunan düşüncesini benimser. "

    Bu noktada yine kitapta geçen şekliyle insanların da dini ahlak konusu için farklı şekilde yorumlayabilecekleri anlatılır.. Yani bir kesim Kutsal sayılan kitaplarında iyilik yap yerlerini okuyup iyilik yapabilir, bir kesim ise öldür yazan yerleri okuyup insanları öldürebilir...

    210. sayfada ise din yine de faydalıdır şeklinde bir yorum olarak: "...hızlandırıcı işlevi görebilirler." denir.

    141. sayfadan itibaren ise din üzerinden giderek temizlik kavramlarının kullanılmasını cinsellik ile ilişki içine sokar, ve örnekler ile durumu açıklar.

    159. sayfada ise din-temizlik-cinsellik konusu ise :"Hıristiyanlık ve Sihizm'deki vaftiz ya da İslam'daki abdest gibi." diye örneklendirir.

    195. sayfada ise Ahlak ile ilgili araştırmalar yapmanın, bir açıdan da insanın ahlakı kendi kendine geliştiremeyeceğini ve buna ek olarak bir "üst akıl" olması gerektiğini ve eğer ahlak çözülürse "...Tanrı'nın varlığının kesin kanıtına doğru götürür." şeklinde açıklar.

    196. sayfada ise bu durumun tam tersi açıklamasını da yaparak Tanrı'ya ulaşılamayacağını ve "üst akıl" şeklinde yansıtılan olayın aslında "...gelişkin ahlakımız da insan etkileşiminin ve insan zekasının ürünüdür." şeklinde açıklamasını yapar.

    Kitapta ve daha geçenlerde de burada da geçen bir olay ile de bağlantılı olan kısmını da sizinle paylaşmak isterim.
    Yazar 189. sayfadan itibaren "Ahlaki Tercih" ile "Ahlaki Tutum"un farkını anlatıp bu noktada ikisini karıştırmamak gerektiğini söyler.

    "Ben kuru üzümden hoşlanmam.Fakat bu ahlaki bir tutum değil, bir tercihtir. Bu yüzden, başkalarının kuru üzümden hoşlanıp hoşlanmaması umurumda değildir, kuru üzüm yiyenlerin de cezanlandırılması gerektiğini düşünmem."

    Bu açıklamayla beraber geçen günlerde buradaki bir arkadaşımıza da giyiminden dolayı hakaret eden o "gelişmemiş varlık" için ve diğer kesimler için de söylemek istediğim: Din sizin için bir ahlaki tercihtir. Bu yüzden de kendi dini inançlarınıza göre kimseye şu şekilde giyineceksin, bu tarz düşüneceksin diye karışamazsınız. Haddinizi bilin!

    İncelememi bitirmeden önce de son nokta olarak bir çeşit tartışma konusu olarak da seçilebilecek olan "Uç noktalar neler?" adlı soru ile 211. sayfadaki yazıları paylaşmak isterim.

    "1500'lerin Paris'inde, eğlenmek amacıyla bir kediyi ateşe doğru sarkıtmak gayet kabul edilebilir bir şeydi...
    ...peki ya bir sonraki adım, hayvanları avlamayı, yemeyi ve tıbbi araştırmalarda onlardan yararlanmayı bırakmamız mı olacak?"

    Yine kitabın devamında da bu soruya cevap veriyor yazar...

    Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

    Kitap içerisinde geçen ya da alıntı yapılan kitaplar listesi:
    Freud-Uygarlığa Dair Hoşnutsuzluğumuz
    Alison Gopnik- Filozof Bebek
    Ahlak Psikolojisi El Kitabı (Moral Psyhology Handbook)
    Peter Singer- Genişleyen Ortam (The Expanding Circle)
    Robert Wright- Tanrı'nın Evrimi
    David Brooks- Sosyal Hayvan
    Leslie Irvine- Biz ve Onlar (Us and Them)
    Gordon Allport- Ön Yargının Kökeni Üzerine( On The Nature of Prejudice)
    Adam Smith- Ahlaki Duyguların Teorisi
    Chiristopher Boehm- Ormandaki Hiyerarşi
    Jane Goodall- Gombe'nin Şempazeleri

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • KİMBİLİR BELKİ ŞEYTAN DA KANDIRILDI...😊

    FEMİNİZM'İN BAŞLANGICI ve ADEMİN İLK EŞİ LİLİTH..

    İnsanlığın öyküsü Âdem ve Havva ile başlıyor, öyle mi? Eski bir Yahudi efsanesine göre, bu öykü Âdem’le Havva’dan öncesine uzanıyor. Yani Âdem’in ilk eşi Havva değil, Lilith adında bir kadındır. Ama, tarih boyunca gizlice aramızda dolaşıp, her kadın-erkek tartışmasında kendini gösterse de onu çok az tanıyoruz.

    İnanışa göre Lilith, Âdem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratıldıklarından Âdem’in kendisine eşit olduğu görüşündedir, bu sebeple de Âdem’e itaat etmeyi reddeder Tanrı’ya asi olur ve cennetten uzaklaştırılır. Bu arada cennette yalnız kalan Âdem, Tanrı’ya dua ederek Lilith’i geri ister. Tanrı, Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği geri çağırmak üzere Lilith’e gönderir. Meleklere, dönmediği takdirde Lilith’in her gün yüz çocuğunun öldürmelerini emreder.

    Lilith, duyduğu acıyla bundan sonra, bütün hamile ve doğum yapmış kadınların, bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınlarında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunulmayacaktır. Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir.

    Adem üzgündür ve yalnızdır. Bunun üzerine Tanrı Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Bu yeni kadın, Âdem’den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır.

    Aslında Lilith hakkında pek çok efsane ve öykü var. Örneğin Talmud’da (Tevrat’ın başta yazılı olmayıp, sonradan yazılı hale getirilen ikinci bölümü) ondan dişi bir şeytan olarak söz edilir. Bu rolüyle bir hayalet gibi yüzyıllarca tarih sayfalarında dolaşır. Kadın ve çocukları hedef alır, erkekleri baştan çıkararak onlara zarar verir. Yaptıkları bunlarla sınırlı değildir. Bir hayalet gibi kadınların beynine girip, erkeklerle eşit haklara sahip olma savaşını günümüze kadar sürdürür.

    Lilith’in geçmişi tek tanrılı dinlerden çok daha önceye, eski Mezopotamya uygarlıklarına kadar uzanıyor. Genellikle Sümer ve Babil mitolojisindeki rüzgâr tanrıçası Lilitu ile ilişkilendiriliyor.

    Lilith’e bazı özellikler Babil’in kötü tanrıçası Lamatsu’da da görülüyor. Lamatsu halk arasında albastı ya da lohusa hastalığı olarak bilinen rahatsızlığın ortaya çıkmasını sağlıyor, hamilelere zarar verip yeni doğan bebekleri öldürmeye çalışıyordu. Lilith’in özellikleri Lamatsu’ya aktarılmış olabilir miydi? Yoksa tersi mi yapılmıştı?

    Bu konuda en eski kaynak olan Tevrat’a bir göz atıyoruz. Ancak Tevrat’ta bir tutarsızlık göze çarpıyor. Kutsal kitabın bir yerinde:

    “Ve Allah insanı kendi suretiyle yarattı ve onları erkek ve dişi olarak yarattı.” deniliyor. Ancak ilerleyen baplarda daha farklı anlatılıyor:

    Tanrı doğuda Aden’de bir bahçe yapıyor. Âdem’i oraya koyuyor ve yalnız kalmasın diye kaburgasından kadını yaratıyor. Talmud’a göre Âdem’le aynı anda yaratılan kadının adı Lilith’tir. Çünkü başka türlü kutsal kitaptaki bu tutarsızlığı açıklamak mümkün değildir.

    Âdem’in ilk eşi Lilith’e daha sonra 9. ya da 10. yüzyıllara ait “Ben Sira Alfabesi”nde rastlıyoruz. Metnin ana kahramanı, M.Ö. 600’lü yıllarda yaşadığı sanılan Ben Sira. Yazarın kim olduğu bilinmiyor. Bu el yazmasına göre Tanrı topraktan Âdem ve Lilith’i yaratmıştı. İlgili bölüm şöyle devam ediyor:

    “Kısa bir süre sonra birbiriyle kavga etmeye başlarlar.

    Âdem’e şöyle der:Ben altta değil, üstte yatmak istiyorum, çünkü sen altta yatacak kişi olarak belirlendin.

    Lilith ona:İkimiz de aynı haklara sahibiz, çünkü ikimiz de topraktan yaratıldık. Ama ikisi de birbirini dinlemez.”

    Bunun üzerine Lilith gökyüzüne yükselerek kaybolur. Üç meleğin Lilith’i geriye dönmeye ikna çabaları işe yaramayınca, Tanrı, Âdem için bu kez Havva’yı yaratır. Bir başka bölümde de Lilith üç meleğe şöyle der:

    “Ben çocuklara zarar vermek üzere yaratıldım, doğumdan sonraki ilk sekiz gün içinde erkek çocuklarına, yirmi gün içinde de kız çocuklarına. (Ama) Yemin ederim: Sizi ya da görüntünüzü bir muska ya da tılsım üstünde görürsem, o çocuğa hiçbir zarar vermeyeceğim.”

    O günden bu yana çeşitli kültürlerde, yeni doğan çocukların kötü kalpli Lilith’e karşı korunması için özel tılsımlar kullanılmaya başladı. Lilith’in halk inanışlarında varlığını yıllarca korumasının ve bir gün gelip de bir şekilde cadılarla ilişkilendirilmesinin nedeni de budur.

    Burney_Relief_Babylon_-1800-1750Lilith efsanesi Ortaçağ’ın başlangıcında, Yahudilerin ezoterik yazması Kabala’da da yer almış. Burada erkekleri baştan çıkaran ve uğursuzluk getiren dişi şeytan olarak tarif ediliyor:

    “Her türlü süs malzemesiyle süslenip cilveli bir kadına dönüşüyor. Onun süsü, gül gibi kırmızı saçları. Sözleri yağ gibi yumuşak, dudakları dünyadaki her şeyden daha tatlı. Ona yönelen ve (afrodizyak olarak yılan zehriyle karıştırılmış) şaraptan içen aptallar onunla zina yaparlar.”

    Ama sonra uyandıklarında onları öldürür ve cehennemin tam ortasına atar. Aslında onun niyeti sadece erkekleri baştan çıkarıp çok sayıda çocuk doğurmaktır.

    Kuşkusuz Havva’nın işlediği “günah”tan da o sorumludur. Kabalacıların ana eserinden Zohar’da (İhtişam Kitabı ya da Işık Kitabı) yer alan efsaneye göre adet döneminde olduğu halde, Âdem’le birlikte olma konusunda Havva’yı kandıran o yılan ve fahise Lilith’ti.

    Lilith’le daha sonra Filistinliler aracılığıyla Yunanlılar da tanıştı. Onu, hayaletler ve diğer hayali görüntüleri yöneten tanrıça Hekate’nin kişiliğiyle birleştirdiler. Bu konu Geç Antikçağ’da Yahudi olmayan gnostik akım yandaşlarının da ilgisini çekti. Onlar tarafından yazıya aktarılan bir efsanede, Lilith’in İsrailli peygamber İlyas’ı nasıl baştan çıkardığı anlatılıyor:

    Lilith ona şöyle der: “Senden çocuklarım var.”

    Ve o yanıt verir: “Benden nasıl çocukların olabilir, ben bir aziz gibi yaşıyorum.”

    Lilith der ki: “Evet, ama uykunda, rüyalarında sık sık boşaltıldın. Tohumlarını alarak hamile kaldım.”

    Bu metin M.S. 4. yüzyıla ait. Lilith, özellikle bu tarihten sonra hep aynı motifle işlenir. O bir “tohum hırsızı”dır.

    lilith_NortreDameLilith efsaneleri, Hıristiyanlık dünyasıyla tanıştıktan sonra, batılıların hayal gücünü harekete geçirdi. Özellikle Kabalacı yazılarının araştırılmasıyla, Lilith bütün dünyada tanınır hale geldi. “Kötü kalpli Lilith” her yerde ilgi gördü. Çünkü o, normalde açıklanması ya da kavranması mümkün olmayan şeyleri rahatlıkla üstlenebilecek bir kişilikti. Bu özelliği, onun “cadılar”la özdeşleştirilmesi için gereken köprüyü oluşturuyordu.

    Ortaçağ’ın sonlarına doğru başlayan ve inanılmaz bir toplumsal histeriye neden olan cadı ve büyücü furyasıyla birlikte, Lilith’in adı da sık sık anılmaya başladı. Ayrıca o, kadınları baştan çıkarma konusunda Şeytan’ın en büyük yardımcısıydı. Artık, kötü amaçlı kullandığı güzelliği ve baştan çıkarıcılığı ön plana çıkıyordu. İnsanlar bir yandan büyü ve tılsımlarla ondan korunmaya çalışırken, diğer yandan kendilerini onun büyüsünden kurtaramıyorlardı. Böylece 19. yüzyıla gelindiğinde Lilith ressamlar ve edebiyatçılar için sevilen bir motif oldu. Artık dini kimliğinden yavaş yavaş kurtuluyordu. İngiliz ressam Dante Gabriel Rossetti’nin yaptığı “Lady Lilith” tablosunda bu cadı, Victoria Dönemi’nin güzellik anlayışına uygun olarak tasarlanmış ve gösterişli dekoltesiyle uzun kızıl saçlı, biraz dolgun, etli dudaklarla resmedilmiş.

    Edebiyat dünyasına da girince, şeytan kadın kimliği tamamen kayboldu. Artık ona korku ve nefretle bakılmıyor, hatta sempatik bile bulunuyordu. Her ne kadar şurada ya da burada, nahif ruhlu insanlar dikkatli olmak adına tılsımlarına güvenmeye devam etseler de, aydın fikirliler kötü kalpli şeytan kadın tiplemesini raflardaki tozlu dosyalara kaldırmışlardı. Hoşa giden ve benimsenen, onun baştan çıkarıcı özelliği değildi. Lilith’in Âdem’in ilk eşi olduğunu anlatan efsaneye odaklanılmıştı. Çünkü bu öykü, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne uzanan bir tartışmayı başlatmıştı. Özellikle son yüzyıldır iyice kesinleşen bir tartışmaydı bu: Eşitlik, daha doğrusu kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik sorunu.

    Psikanaliz uzmanı ve araştırmacı Siemund Hurwitz, “Âdem ile Lilith arasındaki güç savaşı”nı, asırlarca süren ve babaerkil sistemdeki erkeğin konumu ile kadınların eşit haklara sahip olma talebini temel alan cinsiyetler arası savaşın aynadaki görüntüsü olarak değerlendiriliyor.

    Aslında ne Antikçağ, ne Ortaçağ ne de onu izleyen yüzyıllarda bu sorun çok önemsenmedi. Cinsiyetler arasındaki ilişkiyi karşılaştırmaya gerek yoktu: Kadın erkeğin egemenliği altında olmak zorundaydı. Havari Aziz Paulus, “Erkek kadından değil, kadın erkekten yaratılmıştır. Erkek kadının isteklerini değil, kadın erkeğin isteklerini yerine getirmek üzere yaratıldı.” demişti. Ne de olsa kadın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştı. Bu bakış açısı, kadının yüzlerce yıllık toplumsal konumunu belirleyen ana etkendi.

    Kadın, dört büyük dinde de “günah kazanı” olarak görüldü. Bunun nedeni Havva’ya kadar uzanıyor. Yasak meyveyi her ikisi de yemesine rağmen, işlenen günahtaki suçluluk payı eşit değildi: Kandırılan Âdem değil, Havva’ydı. Çünkü, yılanın sözüne inanmıştı. Âdem kuşkusuz inanmamıştı, ancak biricik eşi ile ilişkilerini tehlikeye atmak istememişti sadece. Söz konusu bir günah olsa dahi, günahkar ve suçlu olan kadındı. Şeytanla işbirliği yapması ve cadılıkla suçlanabilmesi için önemli nedenlerdi bunlar.

    Bu dayanaklardan güç alan erkekler, kadınların kişiliğini adeta baskı altına aldılar ve onları kendilerine ait bir mal gibi gördüler. Geçen yüzyıl içinde yoğunlaşan kadın direnişi buna karşı çıktı. Eşit haklar ve özgürlük için savaşan Lilith’i de kendilerine simgesel figür olarak seçtiler. Lilith’in savaşını başarıyla sona erdirememesi onları yıldırmıyor. Lilith efsanesi, arzuladıkları toplumsal konuma ulaşmak için onları biraz daha kamçılıyor.. (alıntı)
  • Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
    O'ndan başkası yoktur.
    Bir tanedir,
    O'dur her varlığı yaratan
    Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
    Ta başlangıçta vardı Aton,
    Tek varlıktı o.
    Hiçbir şey yokken o vardı.
    Her şeyi o yarattı
    Ezelden beri süregelen varlığı,
    Ebediyete kadar sürecek,
    Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
    İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
    "Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
    Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
    Sen, benim kalbimdesin.
    Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
    Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
    Onlara araştırma gücü ver!
    Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
    Dünya Sana ait ve Senin.
    Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
    Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
    Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
    Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
    "Bütün davarlar otlarla yaşar.
    Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
    Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
    BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
    Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
    Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
    "Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
    Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
    Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
    Yeryüzündeki herşey ki
    Ayakları üzerinde yürür
    Ve yüksekle olan herşey ki
    Kanatlarıyla uçar.
    Suriye ve Nubiye memleketlerinde
    Mısır diyarında
    Herkese layık olduğu yeri seçersin
    Bütün ihtiyaçları verirsin."
    Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
    Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
    "Oğlun Akhen-aton'un koru
    Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
    Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
    İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
    "Sen bunları oğlun için
    Senden gelen oğlun için
    Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
    Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
    Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
    Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
    Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
    "Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
    Senin güzelliğini her gün görüyorum
    Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [
  • İnsanca yaşayabilmek adına tutunduğumuz en önemli değerlerden birisidir “umut.” Hayat yolunda gücümüzün tükenmemesi için dört elle sarıldığımız. Hele ki umutsuzluk uçurumunun yanı başında olduğumuz günümüz dünyasında…

    İnsan dilde ikamet ediyorsa gerçekten, “Kullandığımız sözcükler anlamı indirgeme ve ya çoğaltma imkânına sahiptir.” diye önerebilir miyiz? Kelimeler gibi anlatılar da yüzeyde görünenden çok daha fazlasını işaret edebilir mi? Böyle kabul edersek, “umut” da bakış açımıza göre renk değiştiren bir kavram mıdır?

    Sıkça kullandığımız bu kavrama bir adım daha yakınlaşmak için biraz mitolojiden biraz da felsefeden destek alarak bir anlamlandırma yolculuğuna çıkabiliriz. Bu da Pandora’sız olmaz elbette.

    Alegorik bir öykü olarak okuyabileceğimiz Pandora miti, göründüğünden çok daha fazlasıdır. O masalsı ve lirik anlatımın ardına aslında çok tartışmalı görüşler şifrelenmiştir.

    Ne anlatır Pandora miti bizlere? Anlatının satır aralarına girip biraz daha derine indiğimizde, kötülüklerin dünyaya yayılmasına neden olan meraklı kadın figürü olarak “Pandora”, tanrılara baş kaldıran ve ateşi çalarak insana veren “Prometeus” ve tüm kötülükler dünyaya saçılınca kutuda kalan “umut” ile karşılaşırız. 

    MÖ 8. yüzyılda bugünkü Aliağa yakınlarında yaşamış olan Hesiodos, Yunan antik çağının Homeros’tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilebilir. “Günler ve İşler” adlı eserinde kaleme aldığı Pandora Miti, Adem ile Havva efsanesinin Yunan Mitosunda yer alan şeklidir. Yaklaşık altı bin yıl önce anaerkil eşitlikçi düzenden ataerkil sınıfsal düzene geçişle birlikte kutsal kabul edilen “ana tanrıça” kültü yerini günahın sorumlusu kadın imajına bırakmıştır. Yahudi inancına göre, ilkinden daha az bilinen ikinci bir “yaratılış” miti daha vardır. Buna göre ilk yaratılan kadın Havva değil Lilith’dir. Ancak O, Adem ile aynı zamanda ve eşit yaratıldığını öne sürerek boyun eğmeyi reddeder ve cennetten kovulur. Lilith’i, ilk feminist kadın figürü olarak da düşünebiliriz.

    Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ama bir titan yani yarı tanrı olan Prometheus zeki ve güçlüdür, akıldan yana üstündür. Ateşi çalıp bir nartex sopası içine saklayarak insanlara getirir. Zeus aldatılmış ve insanların gözünde küçük düşürülmüştür. Prometheus tanrıların kurduğu düzene karşı gelmiş, insana uygarlığı ve aydınlığın gücünü vermiştir. Ateşin bulunuşu uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilir. Ateş bilgidir; karanlığı yok eden ışıktır.

    Zeus’un verdiği ceza çok ağır olur, Prometheus’u Kafkas Dağının tepesinde zincire vurdurur ve tanrılarca görevlendirilen bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerinden bir parça koparır. Koparılan parça kendini yeniler ve ertesi gün bir parça daha… Düzene, muktedire karşı çıkana verilen sonu gelmez ceza! Tanrılarla Prometheus’un kavgası aslında bir kölelik-özgürlük kavgasıdır. Hatta bir umut savaşı olarak okunabilir belki de.

    Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ve Pandora her kadın gibi meraklıdır. Zeus’un kendisine evlilik hediyesi olarak verdiği ve açmamasını tembihlediği kutuyu açar. Kutunun içinde yer alan pişmanlık, öfke, kibir, keder, ısdırap, yalan, riya ve hastalıklar dünyaya yayılır. Pandora son anda kutuyu kapatır; umut içeride kalır.

    Nedir geriye kalan umut? Tanrılar tanrısı Zeus insanlardan öç almak için kutuya kötülükleri koyduğuna göre, aynı kutuda yer alan umut, iyi midir yoksa kötü mü?

    Umut felsefesi teist, idealist ya da materyalist pek çok düşünür tarafından ele alınmış, birçok filozof kavrama kendi bakış açılarıyla farklı anlamlar yüklemiştir. Gabriel Marcel, Soren Kierkegaard, Schopenhauer ve Immanuel Kant gibi pek çok filozof sayılabilir. Nietzche ve Ernst Bloch’un umut kavramına bakışlarının -her ne kadar birbirinden farklı olsa da- konu üzerinde düşünmeyi ve sorgulamayı en çok tetikleyenler olduğunu düşünüyorum.

    Nietzche birçok kavrama eleştirel ve farklı yaklaşımlar getirmiştir ki bunlardan biri de umut üzerine olandır. Ona göre umut en büyük kötülüklerin başında gelir çünkü insanı boş bir beklenti içine sokarak çekilen eziyeti uzatır. “Pandora kötülük dolu kabı getirip açtı. Tanrıların insanlara bir hediyesiydi bu kap; dıştan bakıldığında güzel, baştan çıkarıcı bir hediyeydi ve ‘mutluluk kabı’ denmişti ona. Sonra kap açıldı ve tüm kötülükler uçtular dışarıya. O gün bu gündür uçuşup dururlar ortalıkta ve gece gündüz zarar verirler insanlara. Ama tek bir kötülük çıkmamıştı kaptan dışarıya; “umut”. O sırada Pandora, Zeus’un isteğiyle kapatınca kapağı, kalmıştı o kötülük kabın içinde. Şimdi mutluluk kabını her zaman evinde tutar insan ve bir hazinenin bulunduğunu zanneder bu kabın içinde; onun emrindedir hazine, uzatır elini canı istedikçe. Çünkü bilemez Pandora’nın getirdiği kabın kötülük kabı olduğunu ve geride kalan kötülüğün mutluluk veren en büyük şey olduğunu zanneder. Zeus öteki kötülüklerden de fazlasıyla eziyet çeken insanın yaşamı kestirip atmamasını, hep yeni eziyetler çekmeye devam etmesini istemişti. Bunun için insanlara umudu verdi. Aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır.”

    Ernst Bloch ise umuda Marksist bakış açısıyla yaklaşır. Bloch, hem felsefeye hem de ütopya kavramına yaptığı özgün katkıları nedeniyle önemli bir filozoftur. Onun öğretisi sadece umut etmeye değil aynı zamanda etkin olmaya da vurgu yapar. Bloch’a göre felsefe, Kant ve Hegel’le önemli bir birikim yaratmıştır ancak esas atılım 19. yüzyılda Marks’la birlikte olur. Ne var ki Marksist felsefe 20. yüzyılın başlarından itibaren donuklaşmış ve böylece kitleleri kucaklama gücünü de sınırlamıştır. Ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin derinleşmesiyle şaşkınlığa uğrayan kitlelerse umutsuzluğa kapılarak gerici ideolojilerin peşine takılmaktadır. Bloch’a göre bu süreç sadece bugünü öngören değil aynı zamanda geleceğe de uzanan, insanlara umut ve iyimserlik aşılayan yeni bir felsefeyle tersine çevrilebilir.

    Bloch’un bahsettiği umut, kör bir inanç değil, özneyi harekete geçiren, onun enerjisini ateşleyen bir kıvılcımdır. Marks bütün filozofların dünyayı açıkladığını, ancak önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğunu vurgulamıştı. Bloch ise umut ilkesi ile bunu amaçlar. Kitle örgütlenmesinin ince bir analizi olan ütopya, umut ve gelecek kavramına yönelir. Bu yaklaşımın ilkeleri vardır ve bu ilkelerle boş vaatlerden, hayalden, temenniden ayrılır.

    Bloch, ütopyayı felsefenin vazgeçilmez kavramlarından biri haline getiren ender düşünürlerdendir. Ütopya, ideal toplumdur; ezilenin olmadığı, insanca yaşamın hüküm sürdüğü ve erdemlerin var olduğu.

    Bu anlamlandırma yolculuğunda temel sorumuz olan “Umudu nasıl tanımlayabiliriz?” sorununa geri dönersek eğer; umut, gelecekte iyi şeylerin olacağına inanmak, yeterince beklersek yaşamın kendiliğinden iyi şeyler getireceğini düşünmek midir? Etkin bir eylem midir yoksa edilgen bir bekleyiş mi? Bir duygu mudur, bir düşünce mi?

    Umut sadece bir kabulleniş, eylemsizlik ise; “Umutla bekle, sorgulama, değiştirmeye çalışma!” diyerek özgür düşünen bireyin bastırılmasının aracı haline gelirse kutudaki kötülük olarak ele alınabilir mi? Bu durumda, eleştirel aklın, kul değil insan olmanın, tebaa değil birey olmanın engeli kabul edilebilir mi?

    Zeus’un uyarısı ile Pandora’nın aniden kapağını kapattığı kutuda kalan umut, gelecek güzel günlerin anahtarı, bir ütopya habercisi olarak görülebilir mi?

    Umut, hür irademizle belirlediğimiz hedefler adına yürüyeceğimiz yolu aydınlatan ışık yani Prometheus’un insanlara verdiği ateş olabilir mi?

    “Büyük insanlığın toprağında gölge yok \ sokağında fener \ penceresinde cam. ama umudu var büyük insanlığın \ umutsuz yaşanmıyor.” dediği gibi büyük usta, Nazım Hikmet’in.

    Pınar K. Üretmen
  • 122 syf.
    ·2 günde·8/10
    Alacakaranlık Sadık Hidayet'in dördüncü kitabı, 1933 yılında Fransa'da yazılmış öykülerinden oluşuyor. "Kör Baykuş"tan hemen önce yayınlanmış bu kitap. İlk hikaye kitapları olan "Diri Gömülen" ile "Üç Damla Kan"ı okumadım. Belki yazım tarzı gelişimi, karşılaştırma yapma vb. gibi sebepleri göz önüne alarak sırayla okumak daha mantıklıydı, ama ben yetkin bir eleştirmen olmadığımdan "Kör Baykuş"tan sonra gözüme çarpan ilk kitabı okudum.

    Okuduktan sonra diğer incelemelere de bakıp, internette biraz araştırdım kitabı. "Kör Baykuş"la karşılaştırıp yetersiz bulanlar var, diğer hikaye kitaplarına göre daha alt seviyede bulanlar da var, çok beğenenler de. Dediğim gibi ben öyküleriyle karşılaştırma fırsatı henüz bulamadım ama genel olarak beğenenler arasındayım. Yalnız şunu fark ettim. Kitabı genel olarak beğenmeyenler bile, en az bir öyküden etkilendiklerini söylüyorlar. Ama beğenilen bu öykü kişiden kişiye göre değişebiliyor.

    7 öykü var bu kitapta, yedi farklı öykü. "Kör Baykuş"un gelişi kendini belli ediyor biraz kitapta. Benzer karamsarlık, tasvirler (baykuş, gölge, adamotu vb.) ve ölüm teması hikayelerde mevcut. Belki de bu yüzden kitabın ismi Sayeruşen (Alacakaranlık'ın Farsçası hoşuma gittiği için en azından bir kez kullanayım dedim) Güzel şeyler var öykülerde, yerinde tespitler, insanı alan betimlemeler, insanı rahatsız eden olaylar. Sadık Hidayet bir tanrıtanımaz ve halen yasaklı İran'da. Bazı konularda sözünü sakınmıyor da.

    Böyle farklı hikayelerden oluşan bir kitapta teker teker incelenmesi gerekiyor öykülerin bence. Burada belki de bir Spoiler uyarısı vermek gerekecek ne yazık ki. İlk ve son hikayelerden başlayayım diyorum. İlk hikaye S.G.L.L. (Cinsel isteği yok eden bir serum ) bir bilim kurgu. Çevirmen; Hidayet'in Jules Verne'den etkinlendiğini söylüyor ama yaratılan dünya bana daha çok Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sını hatırlattı. 2000 yıl sonraki İran'da geçiyor olaylar. İnsanlığın bütün sorunlarına çare bulunmuş bir dünya. Ama insanlar mutlu değil elbete her zamanki gibi, hayatın anlamsızlığı kaçınılmaz olandan başka çare bırakmıyor onlara; "Toplu İntiharlar". Ancak güven ki olmuyor insanoğluna, ya intihar etmek istemeyenler ne olacak. Prof.Rak diye birisi çıkıyor, hikayeye adını veren serumu üretiyor. Bu sayede insan soyu tamamen kurumuş olacak ve başladığı gibi bitecek yaşam. Olaylar gelişiyor, serumlar dağıtılıyor, yapılan küçük bir hata belki, her şeyi tersine çeviriyor. Kaos her yerde; fokurdayan Demavend yanardağı kıyısında, cinnet geçiren, intihar eden insanlar, şehvetle akıyor sanki sokaktan. Biz de iki insanın, iki aşığın gözünden bu sonu seyrediyoruz. Kitabın son hikayesi olan "İnsanın Ataları"nda ise başlangıcı dinliyoruz. O Evrim adamı resminde insandan bir-iki önceki yaratıkları. Bir maymun kabilesinde olan iktidar savaşı ve vahşeti görüyoruz bu hikayede de. Hikaye sonunda Demavend yanardağı yine devreye giriyor ve atalarımızın cezasını veriyor. Biz ama, iki kaçak aşığın yanında dağın güzelliklerini seyrediyoruz o anda da. Bu iki hikaye bana "2001 Bir Uzay Macerası" filminin başını hatırlatsa da Sir Arthur C. Clark daha 16 yaşında bu kitap yazılırken.

    Diğer öykülerden de kısaca bahsedeceğim ama kesinlikle önemsiz olduklarından değil. "Erkeğini Kaybeden Kadın"; dönemin İran'ında (belki de günümüz Türkiye'sinde) baba evinde mutsuz olan bir kadının çareyi kocasında aramasını ve bu yolda çektiklerini anlatıyor. Katı bir anlatım tarzı var Sadık Hidayet'in, ne olursa olsun kadınla empati kuramıyorsunuz. Hikayenin sonunda bir taş bırakıyor insanın içine. "Perde Arkasındaki Bebek" bir çok defa gördüğümüz vitrin mankenine aşık olan gencin hikayesi, ama Hidayet'in cümleleriyle. Konu ne kadar tanıdık olursa olsun, 1933 yılında yazılan bu kitaba değer katan hikayelerden biri. (Anna Karenina'da klişe bir konu günümüzde evet:) "Dua" hikayesinde bilmediğimiz bir ortama gidiyoruz. Yeni ölmüş bir kadın olarak, bir zerdüşt mezarlığındaki ruhlar arasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Yaşam ve ölümle ilgili ilginç fikirler var bu hikayede de. "Veramin Geceleri" güzel ama üzücü bir kaybetme hikayesi, kaderci bir kadın ve ateist bir adam arasında geçiyor. Gerek bu hikayede gerekse bundan sonraki "Son Gülüş"te; o bahçelerde olup, Tar'ın sesiyle kendimden geçmek istediğimi itiraf etmeliyim:)

    "Son Gülüş" kalan son hikayemiz. Harun Reşid döneminde Vezirlik yapan Bermeki ailesininin katledilmesine dair bir hikaye bu. Budizmden islama geçen bu aile nezdinde, İran budizmini, Hidayet'in dünya zevklerini de kapsayan budizm düşüncesini, kendisinin Pers milliyetçiliğini görüyoruz ve hikayenin sonunda hayatın suyun üzerindeki bir dalgadan başka bir şey olmadığını anlıyoruz.

    Sonuç olarak, o baş döndüren afyonlu ortamıyla "Kör Baykuş" gibi bir yapıt olmasa da, Sadık Hidayet'in dünyasını anlayabilmek için güzel bir çalışma Alacakaranlık. Şans vermeye değer.