• " İnsan doğar . On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir , bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir . Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık , bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık , sonra aşırı gürültüye dayanamayıp , içlerinden birini bağırıp çağıran la konuşmaya gönderir . O da gidip : Biz de çaldırdık cüzdanı , ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz , der. Böylesi bilimsel bir müdahale için genellikle diplomalı olanlar tercih edilir.Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı , gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. Buna büyüme denir.Yetişkin olma. Tam olarak yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır. İşlevselliği üzerinde hesaplamalar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir. Yetişkin uysallığının temeli , toplumun varlığını sürdürebilmesi için her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. Ve en önemlisi yetişkin uysallığı , tamamen ölçüsüz bir dünyada , milimetrik biçimde ölçülüdür. Yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. Oysa on dört yaşındaki bir çocuğun ergen öfkesi olarak nitelenerek küçük görülen aşırı davranışları , doğal olandır. Gözlerindeki doğum çapakladı dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. (...) Tepkileri , insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. Dolayısıyla bu tepkinin hayatta kalındığı sürece , yani ejderha yok olup gitmedi sürece devam etmesi gerekir. Ancak böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından , yetişkin uysallığına geçiş , insanlığın bir gereği olarak algılanır. Toplamak bir farz. Ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerini kadar bağırmaya devam eder. Çünkü hayat aşırı bir süreçtir , çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği , suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. (..) Sonuç olarak , insanlığın ergenlik hali , bütün aptallığına rağmen , hayatı boyunca , özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemidir."
    Hakan Günday
    Sayfa 120
  •  

    Sorularla Risale

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    3. BÖLÜM
    RİSALE-İ NUR’UN ÖNEMİNİ KAVRAMA

    1. İhtiyacınız olduğuna inanın ve dert edinin!

    Hepimize her gün 24 saatlik zaman verilir. Sabahın ilk ışıklarıyla emanet aldığımız bu hazineyi ertesi günün sabahına kadar kullanırız. Rabbimiz, günlük sermaye konusunda eşit davranmıştır hepimize. Hiç kimsenin daha az veya daha fazla süresi yoktur.

    Bu süreyi bizce önemli ve değerli uğraşlarla doldururuz. Sizin için en büyük mesele ne ise onun için çırpınırsınız gün boyu. Neyi dert edinmişseniz onda yoğunlaşırsınız. Sizi peşinden koşturan hedefiniz ne kadar önemli ve değerliyse o kadar fedakârlıkta ve feragatta bulunursunuz.

    Eğer üniversitede okumayı kafanıza koymuşsanız gece gündüz çalışmayı, yüzlerce gece uykusuz sabahlamayı göze alacaksınız. Sizin için para kazanma vazgeçilmezse ağır hastayken bile yatağı değil, iş yerini tercih edeceksiniz. Emekli oluncaya kadar bir gün bile işe geç kalmayan ya da gelmemezlik yapmayan insanların var olduğunu duymuşsunuzdur.

    Bunları şaka mı sanırsınız? Hayır! Evlâdı için canını fedadan çekinmeyen anne, üniversite için can atan öğrenci, işinden vazgeçmeyen iş adamı hep neyi dert edindiğini gösterir davranışlarıyla...

    Üstünkörü okumak yetmez!

    Peki, sonsuz ahiret hayatına bedel bir damla serap hükmünde olan dünya hayatının hedefleri bizi böylesine dertlendirirse, ebedî saadeti kazanmanın anahtarı olan imanı sağlam elde etme gayretleri bizi bizden almalı değil midir?
    Manevî bir binayı ve ulvî bir bir ağacı temsil eden insanın temeli ve kökleri hükmünde olan “iman” gerçeği tam ve mükemmel elde edilmezse ne din yaşanır, ne de sonsuz mutluluk kazanılır. Yaratılış itibarıyla sonsuza âşık ve sonsuz mutluluğu isteyen insanın en büyük meselesi, en büyük derdi ve en büyük davası, “Kur’an’ın istediği iman”ı kazanmaktır.

    İşte baştan sona tahkikî iman dersleri olan Risale-i Nur’u okuma ve anlama meselesini dert edinmeden ona tam zaman ayıramazsınız, anlamak için çırpınamazsınız. “Dostlar alış verişte görsün” izlenimi veren “üstünkörü göz gezdirmek”, “teberrüken okumak”, “günde birkaç sayfayla yetinmek”, bizleri “Biliyorum” gafletine sokan yetersiz çabalardır.

    Oysa onu okumanın aşkıyla deli divane olmak, onu anlamanın ateşiyle yanıp tutuşmak gerekir. Onu niçin büyük bir şevkle okumak ve anlamak zorunda olduğumuzun gerekçelerinden en önemlilerini sıralayalım.


    2. En büyük davayı kazanacaksınız

    Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Hazretleri, 1939 yılında Kastamonu’da sürgün yaşamaktadır. O yıl İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Bütün dünya heyecanla savaşı izlemekte, gazeteler ve radyolar bu ilgi çekici olayı haber vermektedir. Hatta bazı dindar kimseler, camiyi ve cemaati bırakmış, radyo dinlemekle meşguldür.

    Bediüzzaman ise hiç merak etmemiş, hiç kimseye bir şey sormamıştır. O sıralarda kendisine hizmet etmekte olan talebeleri Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin, bu ilgisizliğine şaşırırlar. Niye 50 gündür hiç sormadığını, hâlbuki bu savaşın İslâm’ın geleceğiyle ilgili olduğunu belirterek, “Onunla meşgul olmanın zararı mı var? Ondan daha büyük bir hadise mi var?” derler.
    On Birinci Şua’nın Dördüncü Meselesinde geçen bu soruya verilen cevap müthiştir. Bediüzzaman’ın ilk cümlesi, “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu vazifeler ise pek çoktur” şeklindedir. Bu cümle, gaflet uykusundaki insanın beynine bir balyoz gibi inmektedir.

    İman elde edilmezse dava kaybedilir

    İnsanın kendi küçük dünyasında “en büyük, en mühim ve sürekli” bir vazife vardır. Çünkü herkesin, özellikle Müslüman’ın başına, “iman karşılığında ebedî Cenneti kazanmak veya kaybetmek davası” açılmıştır. Eğer iman belgesini sağlam elde edemezse, bu davayı kaybedecektir.

    İşin acı yanı, Bediüzzaman’ın keşfine göre, bir yerde 40 kişi ölmüş, ancak bunların sadece birkaçı imanla kabre girmiş, diğerleri kaybetmişler.
    Düşünün: Sonsuz mutluluğu kazanmak için verilen ömür sermayesini lüzumlu vazifelerle doldurmak yerine gelip geçici hayat için harcıyorsunuz. Sonunda iman vesikasını sağlam elde edemiyorsunuz. “Bu kaybedilen davanın yerini, bütün dünya saltanatı verilse doldurabilir mi?”

    Bütün dünya bizim olsa, tüm karaların ve denizlerin hâkimi olsak, hatta bin yıl mutlu bir hayat yaşasak, imanın yerini tutabilir mi? Elbette ki tutamaz. Çünkü dünyanın bin sene en mutlu hayatı, Cennette bir saat yaşamaya bile denk değildir.

    Bütün dünya böyle ise, dünyanın küçük işleri, iman dersini hakkıyla öğrenmemize nasıl engel olabilir?

    Müslüman’ın sorumluluğu daha büyük

    Üstelik bu dava, özellikle Müslümanların başına açılmış. Çünkü kendisine İslâm ulaşmamış kimse, sadece Allah’a inansa kendini kurtarır. Müslüman ise, “tam inanmak, tam teslim olmak ve tam yaşamak” zorundadır.
    Hele bir de bu Müslüman, ümmet-i Muhammed’i (a.s.m.) selâmet sahiline çıkarmakla görevli ise... Risale-i Nur gibi bir iman hazinesini tanıyorsa... İşte onun sorumluluğunu ölçemeyiz bile!

    Eğer bu durumdaysanız, sanki Nurları henüz tanımış gibi, sanki bu hazineyi yeni keşfetmiş gibi silkinmeniz, yeni bir ceht ve gayrete girmeniz, yepyeni bir hizmet şuuruyla donanmanız gerekir.

    Zaten öyle olanların Rabbim şevk ve gayretini daim etsin, bize de dua etsinler. Tavsiyemiz, nefsim gibi gaflet gemisinde rahat yatarken Cennet rüyaları görenler için...


    3. Şeytanın tuzağından kurtulacaksınız

    Bütün ömrünüzü iman ve ibadetle geçirmiş olabilirsiniz. Allah’ı sevmiş, hep O’nu anmış, hep O’nun rızasını düşünmüş olabilirsiniz. Bunlar yetmiyor büyük imtihanı kazanıp sonsuz mutluluğa kavuşmaya...

    Ruhlar âleminden başlayıp anne karnından dünyaya, oradan kabre ve ahirete doğru uzanan yolda bir dizi tuzak, bir dizi engel var. Hepsinden başarıyla geçmek, son hedefinize varmak zorundasınız.

    İşte bu tuzaklardan en önemlisi, “imanla kabre girmek”tir. İslâm’ı çok iyi yaşayan Allah dostları, son nefeslerini verinceye kadar “hüsn-ü hatime” için dua etmişler, hep “iyi son” dilemişlerdir. Bir kimse gitmek istediği şehre kalkan tren için bilet alır ve yolculuğun sonuna kadar tren içindeki kurallara uyabilir. Ama son anda hoşuna giden bir istasyonda trenden inmemesi gerekiyor ki, istediği şehre varabilsin. Yoksa yolculuk boyu çektiği acıların, sıkıntıların, uyduğu kuralların hiçbir önemi yoktur.

    Bir insan ne kadar imanlı ve iyi olursa olsun son anda Allah’a olan inancını, ümidini, bağlılığını yitirirse, sonsuz mutluluk değil, sonsuz hüsran kazanır.

    Sekeratta şeytan aldatmak ister

    İşte bu çetin imtihandan bütün Allah dostları tir tir titremişler, son anda imanla çene kapayabilmek için gözyaşı dökmüşler, gece gündüz yalvarmışlardır.
    Çünkü sekerat anında şeytan gelir ve insanın aklına şüpheler atar, insanın imanını çalmak için çırpınır. Eğer kişinin sağlam bir imanı yoksa son anda aldanır ve hayatta iken canı gibi sevdiği imanını kaybeder.

    Oysa Bediüzzaman’ın dediği gibi, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne ve hakka’l-yakîne yükselen tahkikî iman kişinin aklına, kalbine, ruhuna ve bütün duygularına öyle bir yerleşir ki şeytan onu aldatamaz ve imanını çalamaz.
    Düşünün: Bir ömür boyu iman ve ibadeti sevdiğini ve onu korumak için çırpındığını sanan bir Müslüman’ın ölüm anında imanını kaybetmesi kadar acı bir olay olabilir mi?

    İşte Risale-i Nur’u üstünkörü değil, çöldeki susuz insanın buz gibi suya yapışması gibi okumaya bu bakımdan da şiddetle ihtiyacımız var. Balıkların su içinde olduğu hâlde onun kıymetini bilmeyip ancak çıktıktan sonra fark etmeleri gibi, iman ve Kur’an derslerinin yanı başında, hatta içinde olan kimseler ondan kana kana içmezse ahirette uyanmak çok geç olur. Rabbim bizi böyle gaflete düşmekten korusun.

    İmanla yaşayan imanla ölür

    Şeytanın ölüm anındaki tuzağından başka “kabir, hesap, mizan, sırat” engelleri var. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” buyuruyor.

    Eğer işiniz gücünüz, aklınız fikriniz iman dersleriyle dolmuş, ibadet aşkıyla yoğrulmuş, hizmet şevkiyle yanıp tutuşuyorsa, müjde size! Çünkü “Allah Allah!” diye can vereceksiniz, iman tahsilinize tıpkı Denizli hapsinde risale yazarken şehit olan Hafız Ali (r.a.) gibi kabirde devam edeceksiniz, orada başta Peygamberimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm İslâm büyükleriyle ve tüm sevdiklerinizle birlikte olacaksınız...

    Söyleyin, bundan daha büyük saadet olur mu? Bediüzzaman, toprak altındaki hayatı gördüğünü söylüyor. Başka birçok veli, kabirdeki müminlerin bizden daha mutlu ve rahat bir şekilde yaşadıklarını müjdeliyorlar. Biz bunları görmüş gibi inanıyoruz. Onlar gibi olmak için de, iman ve Kur’an dersleriyle en yüksek seviyede meşgul olmalıyız.


    4. Hesabınız kolay, mizanınız ağır olacak

    Kur’an, yaptığımız zerre kadar iyilik ve kötülüğün mutlaka hesabını vereceğimizi belirtiyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar sorulacak. Buna karşı da, kâmil bir iman kazanıp, her an Allah’ın huzurunda olduğumuz şuuruyla yaşayıp, bütün davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?
    O haşir âlemi ki müthiş bir âlem. Kıyame Suresinde denildiği gibi, “insanların anasından babasından, eşinden çocuğundan kaçtığı” bir âlem. Yüce Nebinin (a.s.m.)beyanıyla, “güneşin tepemize indiği, herkesin günahına göre ter denizinde yüzdüğü” bir âlem...

    İşte o en sıkıntılı bir anda imdadımıza koşacak olan yine imanımız, imanımız, imanımızdır. Onu güçlendirmek ve en mükemmel hâle getirmek için gözümüzü yoruncaya kadar okusak, beynimizi zorlayacak seviyede düşünsek ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz.

    Kaldı ki, ne gözümüzü, ne aklımızı kaybetmeden “bir iman çağlayanı” olan Risale-i Nur’u her gün muntazam okuyarak sağlam bir imanı kazanabiliriz.

    “Hayrola, Sıratı mı geçtin?”

    Bir de Sırat Köprüsünü düşünün. Mahiyeti bilinmediğinden “kıldan ince kılıçtan keskin” diye anılan, altında Cehennem ve ilerisinde Cennet bulunan bu engeli aşmadan Cennete gireceğinizi mi sanırsınız?
    Bu öyle bir meseledir ki, ehl-i kemal zatlar, kahkahayla gülen insanlara, “Hayrola, nedir bu neşen? Sıratı mı geçtin?” diyerek uyarırlarmış. Çünkü orayı geçmeden, tam rahatlık ve tam huzur duyamayız. Orayı geçmenin yolu da sağlam bir iman kazanmak, her gün iman ve tefekkürle meşgul olmak, başta namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yapmaktır. Çünkü namaz, Sıratta burak olacaktır.

    İşte, Risale-i Nur’u okuyup anlamayı kendimize en büyük bir mesele ve en önemli bir dert edinmemiz için yığınla sebep var.

    5. Cehennemden kurtulacaksınız

    Bu eserlerde anlatılan gerçek imanı ve esma-i hüsna bilgisini hakkıyla elde edip imanla kabre girerseniz, inşallah Cehennemden kurtulacaksınız. Diyebiliriz ki, “insanlığın en mühim meselesi, Cehennemden kurtulmak meselesidir.” Onun dışında insanlığın büyük zannettiği her mesele küçüktür.
    Bir insan Cehennemden kurtulmadıktan sonra dünyanın hâkimi bile olsa neye yarar? Sanki bir hayal ülkesinde yaşıyormuş gibi bol imkânlar içinde geçen sorumsuz ve inançsız bir hayatın neticesi sonsuz azap olursa, nasıl içimiz rahat eder, nasıl huzur duyabiliriz?

    Cehennemden kurtulmak için öylesine ateşli bir gayret ve coşkulu bir çırpınma içine girmeliyiz ki, Rabbimizin bizi oraya bir saniye bile uğratmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

    Yazık ki, bazı mü’minler, ümitsiz bir hava içinde, “Bizim günahımız çok, Cehennemden kurtulamayız. Hiç değilse Allah, bir süre yanıp da çıkanlardan eylesin” gibi yanlış bir dua ediyorlar.

    Allah’ın rahmetini sınırlandırmayın

    Oysa Rabbimiz, meâlen, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz” buyuruyor. Bir hadis-i kudsîde, rahmetini yüze böldüğünü, birini dünyada tecelli ettirdiğini, doksan dokuzunu ahirete ayırdığını ifade eden Rabbimizin rahmetini niçin sınırlandırıyoruz? Onun sonsuz rahmetinden niye ümidimizi keselim? Mademki, Kendisini Erhamürrâhimîn olarak tanıtıyor; niçin “merhametlilerin en merhametlisi”nden ümidimizi keseceğiz ki? Hem Cehennemin bir saniyesine bile dayanabilecek miyiz ki, bir müddet yanmayı katlanılabilir görüyoruz?
    Orası öyle bir azap yeridir ki, İmam-ı Gazalî Hazretleri, “Cehennemde bir gece kalmamak için, dünyanın bütün zevk ve rahatı terk edilse değer” buyuruyor; çünkü oradaki azabın acısı çok şiddetli...

    Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Cehennemin en hafif azabı şudur ki, bir kimsenin ayağının altına bir kor parçası konur da onun şiddetinden beyni fokurdar” buyuruyor. Buna nasıl dayanabiliriz? Nasıl bu azabı, yıllarca, asırlarca, hele sonsuz olarak çekmeye karşı cür’etkâr ve korkusuz olabiliriz?
    Sağlam imanı elde etmek için çalışmamak, imanın gereği olan salih amelleri işlememek ve günahlardan kaçınmamak, “Cehenneme karşı korkusuz olmak” demektir. Bunun anlamı, bir bakıma, Allah’ın celâline karşı meydan okumaktır. İşte bu hataya düşmemek için, iman derslerinin her zaman ve her yerde gönüllü ve coşkun bir öğrencisi olmak gerekir.

    6. Şüpheleriniz yok olacak

    Risale-i Nur’u tam anlarsanız, imanınız taklitten tahkike çıkacak, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, oradan da hakka’l-yakîne terakki edecektir; ibadette de ihsan makamına yükseleceksiniz, her an Allah’ın huzurunda bulunduğunuz şuuruyla hareket ederek, huzur-u daimîyi kazanacaksınız.

    Hakkal-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığını üç yolla bilirsiniz. Birisi, onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamak; diğeri, gidip gözle görmektir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakkal-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.

    İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, Allah’ın seni gördüğünü bilme şuurudur bir bakıma.

    Ben Rabbimle beraberdim

    Bir gün, Beyazid-i Bestamî Hazretleri namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yoksa her şeyi toplayıp gitmiş. “Nasıl olur da sen evde iken her şeyi alır gider? Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar. “Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” demiş.
    İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi... Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup ulvî âlemlere dalıyor.

    Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani, “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.”

    Günün 24 saatinde, ne kadar mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.

    Huzur-u daimîyi kazanmak

    “İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.

    Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir.

    Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi mânâlar, inandığımız, gönülden kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamaktır.

    Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp yalan söyleyebilir mi? Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Mümkün değil...

    Sultanlar Sultanının huzurunda
    Onun varlığı, her yerde hazır ve nazır olduğu, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü’min, Allah’ın emir ve yasaklarının dışına çıkamaz.
    İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k. s. ), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar, hemen geri çeker ve “Beni günaha sokmayın” der.

    Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz: “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor...”

    Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken, bir Arap şaire ait olan şu ifadeyi sık sık zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.” Evet, huzur-u daimî, her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir.

    İman, binanın temeli gibidir
    İşte her gün Risale-i Nur’la meşgul olarak böyle bir iman şuurunu kazanacaksınız. İmandaki bu yüce mertebeleri elde etmek için imanın mâhiyetini iyi bilmeniz gerekir.

    İman, bir binanın temeli veya bir ağacın kökü gibidir. Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim dallarında ve meyvelerinde etkisini gösterir; imandaki terakki de insanın ibadetlerinde duyarlılığa, devama ve gelişmeye sebep olur. Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket veren elektrik veya bedene canlılık kazandıran ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.
    Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp, üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz, kuru bir iman değildir. Kast ettiğimiz, Kur’an’da ve hadislerde anlatılan, başta Resulullah’ın (a.s.m.), ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı coşkun, hareketli, muhteşem imandır. İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle anlatıyor. Belki diyebiliriz ki, Kur’an’ın yarısı bu imanı anlatan ibretli âyetlerle doludur.

    Coşkun ve fonksiyonel iman
    Yoğun bir biçimde Kur’an’ın imanî ayetlerini açıklayan Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’da anlattığı iman ise, Kur’an’ın istediği o coşkun ve fonksiyonel imandır. Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı zamanda isim ve sıfatlarını, hattâ şuunatını ve tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü Muhyiddin-i Arabî’nin dediği gibi, “Allah’ı bilmek, varlığını bilmekten başkadır.”

    “Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah, Onun sadece varlığına inanmakla meydana gelmez; Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her varlıkta tecellilerini anbean, günbegün görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir. İnsan, kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine olan bağlılığını her an tazelemelidir. Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde, “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibâdetten hayırlıdır” demesi, bu sırra işarettir.

    Risaleler, tefekkür programıdır
    Tefekkür, uçsuz bucaksız, sınırsız, kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir kurallar silsilesi, bir program, bir rehber lâzımdır. İşte Risale-i Nur, bu programdır. Yoksa plânsız, programsız, kuralsız, hangi varlığın hangi cihetle Rabbimizin hangi isim ve sıfatına delâlet ettiğini bilemeyiz.

    Risale-i Nur, Kur’an’ın imanî âyetlerini anlatan muazzam bir programdır; bu programı ne kadar çok okuyup anlarsak o derece imanımız ziyadeleşir.

    İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi, Allah’tan başkasından (masivadan) alıp Ona yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan masivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize yöneltirsek o kadar imanımız parlar. Bunun için de Risale-i Nur’u yoğun bir şekilde okumalısınız.

    Sathî, üstünkörü, alelusul meşguliyet, istediğimiz istifadeyi sağlamaz. İmanın bütün haşmetiyle hayatınıza hükmetmesini istiyorsanız, her gün ve yoğun bir şekilde meşguliyetten başka seçeneğiniz yoktur.

    İşte, Risale-i Nur’u anlayarak okuduğunuzda, imanınızı sarsacak ve tehlikeye atacak tuzaklardan kurtulacaksınız. Aklınıza iman hakkında hiçbir şüphe gelmeyecek. Bu müthiş bir kazanç!.. Belki Peygamberimizi (a.s.m.), bazı evliyaları veya melekleri uyanıkken göreceksiniz.

    Özellikle okuma programlarında bu tür harikalıklar oluyor. Çünkü iman şuuru müthiş inkişaf ediyor, zihinler bir noktaya odaklanıyor. Buraya kadar saydığımız avantajlar bile iman ve Kur’an tahsili için deli divane olmaya yetmez mi?

    7. Risale-i Nur okumakla muhteşem kazançlar elde edeceksiniz

    Bir eseri okumaya sizi teşvik eden nedir? Bir öğrenci niye sabahlara kadar ders çalışır? Neden üniversiteye girmek için gecenizi gündüzünüze katıp uykusuz kalırsınız?

    Parklarda, otobüslerde, hattâ fatura ödeme kuyruğunda bile kitap okuyan insanlar görürsünüz. Neyin peşindedirler acaba?

    Çünkü, okumakla büyük kazançlar elde edeceklerine inanmışlardır. Üniversite için yıllarca dershane peşinde koşturan öğrenci, iyi bir okul kazanıp güzide bir meslek sahibi olacaktır; kariyer edinecek, mesleğinde yükselecek, dünya hayatını başarılarla süsleyecektir. Sınıfını geçen, okulunu bitiren gencin kafasında geleceğe yönelik türlü türlü hedefler vardır.

    Ancak dünyayla ilgili kazançlarımızın hiçbirisi, Risale-i Nur okumakla elde edeceğimiz muhteşem kazançlara ulaşamaz. Bir eseri okumak için gösterilecek gayret, katlanılacak fedakârlık elde edilecek kazancın büyüklüğü oranında olacağına göre, risaleleri okumakla neler kazanacağımıza bakalım ve birkaç maddede ele alalım. Bu kazançlar öylesine büyük olmalı ki, onun değerini bilen binlerce insan, yazıldığı günden beri deliler gibi okuyor, gece gündüz ondan ayrılmıyor.

    8. Bir yılda âlim olacaksınız

    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir” demektedir. Süre çok kısa, hedef ise çok büyük... Bundan daha güzel bir müjde olabilir mi?


    “İman” ilmini tam elde etmek, dinimizi öğrenmek, günahlardan kaçınıp ibadetleri hakkıyla yerine getirmek, âlim olmaya bağlı... Rabbimiz, “Allah’tan hakkıyla korkan kimselerin ancak âlimler olduğunu” belirtiyor. Elbette bilmeyen yaşayamaz.

    Peygamberimiz (a.s.m.), âlimler için, “Uykusu bile ibadettir” buyuruyor. Daha ötesi var mı? Âlimin hiçbir eylem yapmadığı uykusu bile ibadet olarak kabul edilirse, diğer fiillerinin sevabını kim ölçebilir, Allah’tan başka?

    Ancak, bu büyük müjdenin böyle muhteşem avantajları yanında bize yüklediği küçük bir zahmeti var. O da, bu bir yıl içinde Risale-i Nur’la yoğun bir şekilde meşgul olmaktır. Bunun için risaleleri tam anlamak ve gönülden kabul etmek gerekir. Yoksa risaleleri ara sıra, hatırladıkça, teberrüken ve üstünkörü okumakla, değil bir sene, bin sene de okusanız âlim olamazsınız.

    Yanlış olan müjde değil, ilgisizliktir
    Nitekim bu eserlerle 20-30 yıldır meşgul olan, okuduğunu sanan nice insan, bir türlü âlim olamadığını görür. Yanlış olan, Bediüzzaman’ın müjdesi değil, onu ara sıra okuyup, anlama yolunda gereken gayreti göstermeyen kimsenin lâkayt ve sorumsuz davranış biçimidir.

    Oysa bu muhteşem sonuca ulaşmak için o bir yıl içinde en mühim ve en yoğun meşguliyetiniz, onu okumak ve anlamak olacaktır.

    Sözgelişi; sabah kalktığınızda tıpkı mesaiye gider gibi masanın başına geçecek, günlük işinizi yapar gibi en az 10 saat, belki 16 saat onunla meşgul olacaksınız. Bu kadar süreyi fazla büyük görmeyin. Elde edeceğiniz muhteşem kazanç karşılığında bu kadar bir gayret “hiç” hükmündedir.

    Böyle bir fedakârlığa girişebilir misiniz? Girişebilirsiniz... Yeter ki, delicesine isteyin ve kararlı olun. Çünkü elde edeceğiniz başarı, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür.

    Böyle bir faaliyete giriştiğinizde risaleleri okumak ve anlamak için ciddî bir program yapmanız gerekecektir. Size tavsiye edeceğimiz örnek programı uygularken, bu kitabın üçüncü bölümünde yer alan “Risale-i Nur’u anlamak için nasıl bir teknik izlenmeli?” başlığı altındaki kuralları dikkate almalısınız.

    Nasıl âlim olabilirsiniz?
    Bu konuda çalışma yapmak isterseniz, şöyle bir program takip edebilirsiniz:
    Önce bir yılı dörde böleceksiniz. Her üç ayı, plânladığınız yoğun eğitimin bir dilimi olarak kabul edin.

    Birinci Dilim-İlk Üç Ay:
    Diyelim ki, günde 10 saatinizi feda etmeyi göze aldınız. Günde en az 200 sayfa risale okuyarak, bir ayda külliyatı aktaracaksınız. Bir ayı fazla kısa bulmayın. Çünkü 15 günde bu işi bitirenlerin olduğunu hatırlayın. İlk üç ayınız düz okumakla geçecek ve risaleleri en az üç kez aktaracaksınız. Böylece genel anlamda mantığına vâkıf olacak, kelimelerine alışacak, neyin nerede olduğunu öğreneceksiniz.

    İkinci Dilim-İkinci Üç Ay:
    İkinci üç ayda, elinize defter kalem alacak, kelime ve terkipleri yazarak, öğrenerek gideceksiniz. Hatta bilemediğiniz yerleri bilenlere soracaksınız. Bu şekilde tümünü en az iki kez aktaracaksınız.

    Üçüncü Dilim-Üçüncü Üç Ay:
    Anlaşılması zor olan ve tekrarı gereken yerlerde yoğunlaşacaksınız. Sözgelişi; Onuncu ve Yirmi İkinci Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Otuzuncu Lem’a, Yedinci Şuâ gibi bölümlerin derinliklerine inecek, yıllardır tanıyor olsanız bile fark etmediğiniz mânâ cevherlerini keşfedeceksiniz. Bu şekilde genel üzerinde çalışmak yerine, bölümler ve konular üzerinde çalışacaksınız.

    Dördüncü Dilim-Dördüncü Üç Ay:
    Bir önceki çalışmayı sürdürmekle beraber, meslek ve meşrebinde, âdap ve erkânında, ibadet ve evradında tam mesafe alacağınız, tam mücehhez olacağınız bir devre olacak. Bu devrede girift meseleler üzerine biraz daha eğilecek, belki genel bir tekrar yapacaksınız.

    Bir yılda 12 yıllık tahsil mümkün
    Bu her üç ay, eski medrese tahsilinin veya günümüz üniversitelerinin bir yılı mesabesindedir. Hatta bazı kabiliyeti gelişmiş insanlar için bir yılın her ayı bir yıllık eğitim değerindedir.

    Böylece bir yılda en az 4, en fazla 12 yıllık bir tahsil mertebesine ulaşacağınıza kesin inanın. Çünkü günümüz eğitiminin çoğu teneffüs, yoklama, sohbet, derse giriş, imtihan, tartışma, dersi kaynatma ve boş ders gibi fuzulî şeylerle doldurulmakta, zaman hebâ olup gitmektedir. Elbette bunların tümü boş değildir, ama tam verimli değerlendirilemediğinden vakit israfı çok olmaktadır.

    Kariyer yapmış, temayüz etmiş ilim adamlarına bakın... Eğitimlerini yerleşik üniversite kural ve uygulamalarıyla mı edinmişlerdir? Hayır! Orada işin anahtarını öğrenmişler, asıl çalışmalarını evlerinde, duvarlarını kitapla ördükleri özel kütüphanelerinde, masalarının başında ve bilgisayarlarının karşısında yapmışlardır.

    Siz de yaşınız, mesleğiniz, işiniz ne olursa olsun, böyle muhteşem bir hedef için program yapabilirsiniz. Dünyanın hiçbir güzelliği, hiçbir avantajı bu müthiş gayenin yerini tutamaz.

    Sezai Karakoç’un, “14 asırlık İslâm kültürünün özeti” diye nitelendirdiği Risale-i Nur, sizi de âlim yapar. Çünkü, zamanında girdiği bütün münazaralardan başarıyla çıkan ve bileğini hiç kimsenin bükemediği Bediüzzaman bile bu eserleri herkesten fazla okuyup istifade ediyorsa, hepimizin onu okuyup anlamaya canımız pahasına koşmamız gerekir.


    9. İmanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz

    İki dünyamızı da ışıklandıracak olan Kur’an’ın mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup anlamakla imanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz. Bu müjdeden daha büyük ve daha mühim bir kazanç olamaz.

    Sonsuz mutluluk yurdu olan Cennet öyle muhteşem güzellikler barındırıyor ki, Peygamberimiz (a.s.m.) bunlar için “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insanın gönlünden geçmiştir” buyuruyor. Demek ki, Cennetin güzellikleri, dünyadaki en harika güzelliklerle kıyaslanmayacak kadar benzersiz... Zaten Yirminci Mektupta, “dünyanın bin sene mes’udane hayatının, Cennetin bir saatlik hayatına kâfi gelmediği” belirtiliyor.

    Oysa bizler, dünyanın güzelliklerine bile vuruluyoruz. Düşünün ki, denize bakan görkemli bir köşkünüz var. İçinde dilediğiniz kadar hizmetçi, arzu ettiğiniz kadar araba, aklınıza gelen tüm yiyecek ve içecekler, dünyanın en güzel ve rağbet edilen zevkleri bulunuyor. Eğlenmeniz ve mutlu olmanız için en küçük bir ayrıntı bile düşünülmüş. Dilediğinizde en hızlı vasıtalarla dünyanın en güzide yerlerine gidebiliyor, istifade edebiliyorsunuz. Hiçbir hastalığınız, sıkıntınız, derdiniz yok. Bıkar mısınız?

    Cennet hayatının hayali bile güzel

    Bırakın böylesine benzeri olmayan bir mutluluk saltanatından bıkmayı; biz şu sıradan hayatımızın zevklerine bile dört elle sarılıyoruz! Oysa Cennet hayatı, hayal edebileceğimiz en güzel dünya hayatından bile tam 8 milyon 760 bin kattan daha da güzel... Çünkü, bin sene en mutlu dünya hayatı, Cennetin bir saatine kâfi gelmiyor ve bin senede tam 8 milyon 760 bin saat var.

    Cennetin ne harika bir mutluluk yurdu olduğunu anlamak için Kur’an’daki ve hadislerdeki Cennet tasvirlerini okuyun. Nasıl özlem duyarsınız... Taşı, ağacı, kuşu, canlı ve emir dinleyen bir saadet yurduna özlem duymamak mümkün mü?

    İşte, sağlam ve köklü bir iman, Rabbimizin en büyük nimeti olan Cenneti kazandırıyor. Bu sonsuz mutluluk için geceyi gündüze katarak iman derslerini mütalâa etmeye değmez mi?

    Hem sağlam bir imanı elde etmekle Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanacak ve cemâlini göreceksiniz. İşte burada söz biter, kalem durur, beyin çalışmaz... Çünkü, hoşnutluğunu kazanmaya çalıştığımız, öyle bir Zat ki, bizi yoktan var eden ve tutkun olduğumuz her şeyi bizim için yaratan Odur. Onu razı etmek demek, sevdiğimiz ve bizi mutlu edeceğine inandığımız her şeye sahip olmak demektir.

    Cemalullah, Cennetten de güzel

    Aklımıza gelen her şeyin sahibi O, her şeyin dizgini Onun elinde... İşte Onun rızasını kazanarak nefsimizi “nefs-i marzıyye”, yani “kendisinden razı olunan nefis” mertebesine çıkarmak öyle bir makamdır ve öyle bir mutluluktur ki, uğrunda her şey feda edilir, her sıkıntıya katlanılır.

    Düşünün: Her şeyin sahibinin, “Ey mutmain nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbin senden razı olarak Rabbine dön. Razı olduğum kullarım arasına katıl ve Cennetime gir” sözüne muhatap olduğumuz gün, bizden daha mutlu kim olabilir?

    Onun rızası, kâmil bir iman, salih bir amel ve tam bir ihlâsla kazanılır. Bu üç önemli gayeyi elde etmek için Risale-i Nur’u düzenli ve devamlı okumak, hakkıyla anlamak gerekir.

    Onun hoşnutluğunu kazanıp Cennete giren kimseyi sınırsız zevkler ve mutluluklar bekliyor. Bunların en azametlisi, en haşmetlisi, en güzeli ise, Rabbimizin cemalini görmektir. Onu görmek ise, Cennette bin sene yaşamaktan daha güzel, daha lezzetli...

    Bütün güzellikler, Onun güzelliğinin gölgesi

    Elbette Onun güzelliğini anlatmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Ancak şu kadarını düşünebiliriz: Gözümüzle gördüğümüz bütün güzellikler, Onun sonsuz güzelliğinin zayıf bir tecellisidir. Ağaçlarda, çiçeklerde, yıldızlarda, denizlerde, hayvanlarda ve insanlarda ne kadar güzellik varsa, O sonsuz güzellikten gelen parıltılar, belki gölgelerdir. Gölgesi bile bizim aklımızı başımızdan alırsa, ya Kendisi nasıldır, düşünebiliyor muyuz?

    İşte Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) Allah yolunda her acıya katlanmasının, her işkenceye göğüs germesinin, herkesten fazla ibadet etmesinin bir sırrı budur. Çünkü onun gözleri, “Güzeller Güzelini” görmüş, cemal tecellisi olan Cenneti görmüş, celâl tecellisi olan Cehennemi görmüş; niye dünyanın basit güzelliklerine ve geçici zevklerine aldansın?

    Bizler her ne kadar gaybî âlemleri gözümüzle göremiyor isek de, aklımızla biliyoruz, kalbimizle hissediyoruz ve görür gibi inanıyoruz. O halde, Efendimizi (a.s.m.) örnek almak, onun kutlu ve mutlu yolunda her fedakârlığa katlanmak gerekir. İşte bu yüzden onun dâvâsını bu zamanda en güzel bir şekilde temsil eden Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okumak ve anlamak, Cennet gibi güzel ve ebedî saadet gibi şirindir.


    10. Ahiret ortaklığı kuracaksınız

    Bediüzzaman Hazretleri, eserlerini okuyan, yaşayan ve hizmet edenler arasında manevî kazançlarda ortaklık bulunduğunu belirtir ve bunu “iştirak-i amal-i uhreviye” ifadesiyle anlatır.

    Nasıl ki, bulundukları odayı aydınlatmak isteyen adamlardan birisi lâmbanın şişesini, diğeri fitilini, başkası gaz yağını, öbürü kibriti getirse, hepsi de karanlıktan kurtulurlar. Halbuki kendi başlarına hareket etseler bu lâmbaya sahip olamazlar. Ortak hareket etmekle karanlıktan kurtuldukları gibi, birinin istifadesi de diğerine engel değildir.

    İşte “iştirak-i amal-i uhreviye” de böyledir. Bunun anlamı, “iman ve Kur’an hizmetinde olanların, ahiretle ilgili işlerde ortaklık kurmaları” dır.
    Herkes ibadet ve takvasıyla, hizmet ve gayretiyle bu manevî şirkete katkıda bulunuyor. Sonuçta hepsinin kazandığı toplam sevap, hizmetteki derecelerine ve takvadaki mertebelerine göre defterlerine yazılıyor.

    Böylece yalnız başına kazandığı sevaptan katbekat fazla bir sevap ve makam kazanıyor. Özellikle bu zamanda böylesine manevî ortaklığa ihtiyacımız var. Çünkü günahlar sel gibi hücum ediyor. Onlara karşı tek vücut olmak, bir değil, milyonlar dille dua ve istiğfar etmek gerekiyor. Bunlardan birisinin duası kabul olsa, hepsi kabul olmuş gibidir. Çünkü, her biri, bütün kardeşlerine dua ediyor. İşte bu ortaklığın şartı, Risale-i Nur’u anlayarak okumak ve onun hizmetinde bulunmaktır.

    11. Başkalarının imanına kuvvet vereceksiniz

    Yaşadığımız devir, iman hizmetinin zirveleştiği bir çağdır. Bu zamanın en büyük, en güzel, en faziletli, en vazgeçilmez hizmeti “iman hizmeti”dir.
    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, imana ve Kur’an’a hizmet görevinin “bir ihsan-ı İlâhî” olarak talebelerinin omuzlarına konduğunu belirtir.

    Eğer siz, bu mukaddes ve ulvî vazifeyi omuzlamayı kabul etmişseniz, eğer saniyelerinizi iman ve Kur’an hizmetiyle süslemeyi ve ebedîleştirmeyi ideal edinmişseniz, bu uğurda her şeyi göze almak ve çalışıp çabalamak zorundasınız; başka kurtuluşunuz yok; bu hizmeti yapmaya mecbursunuz, mahkûmsunuz. Sizin sorumluluğunuz, başkalarına benzemez.

    Kaynağın başında bulunan kişi, başkaları susuzluktan can çekişirken rahat uyuyamaz, zevk ve sefaya dalamaz, kendisini başkaları gibi kabul edemez.

    Dünyevîleşmek en büyük engel
    Risale-i Nur’u anlamanın önündeki en büyük engellerden birisi, dünyevîleşmektir. Dünya rahatı, gelip geçici zevk ve keyifler, okuyup hizmet etmenin en büyük engelidir. Bu eserler dün hapishanelerin en ağır şartlarında okunup yazılıyordu. Eğer biz, sıcak koltuklarımıza oturup onları okuyup anlamak yerine, elimizde kumanda aletiyle televizyon kanallarını geziyorsak, ahiretteki hesabımızı zor vereceğiz demektir.

    Herkes sadece “yaptıkları ve yapmadıklarıyla” sorumlu olmayacak, aynı zamanda “yapabilme ve kaçınabilme” seviyesiyle orantılı bir şekilde hesap verecektir. Bunun için iman derslerini okurken, bir kişinin imanını kurtarmanın ne büyük bir şeref ve nimet olduğu bilinciyle hareket edeceksiniz.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindekilerden hayırlıdır”, “Bir kişi senin vasıtanla imana girse, sahralar dolusu kırmızı koyundan hayırlıdır” buyurarak, iman hizmetinin önemini vurgulamıştır.

    Kimse kurtulmuş insan değildir

    Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıysa, kazanmak için ömür boyu çırpındığımız basit varlıkların ne değeri olabilir?
    Dünyadan hissemize düşen basit ve küçük mal ve mülk için ahiret hizmetimizi tehlikeye atmaya değer mi?

    Elbette değmez! Eğer bu eserleri tanıma bahtiyarlığına ermişseniz, sakın kendinizi “kurtulmuş insan” gibi görmeyiniz. Sizin sorumluluğunuz başkalarından çok farklıdır. Çünkü siz yolcu değil, mürettebatsınız. Bu yüzden farklısınız.

    Bediüzzaman’ı, bütün rahatı bırakıp zahmeti tercih etmeye götüren sebep nedir? Bunun altında yatan sır, nurlu hakîkatleri, sana, bana, ona ulaştırma azmidir.
    “Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem” diyen, o değil mi? “Milletimin îmânını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” fedakârlığının altında yatan sır başka ne olabilir?
    O, kendisi için yaşamadı, bizim için yaşadı; tıpkı diğer mâneviyat büyükleri gibi...

    İslâm, kahramanların omuzlarında yükseldi

    Eğer bir fikir uğruna hayatı hakîr gören milyonlarca kahraman olmasaydı, İslâm dâvâsı bugün olmayabilirdi. Allah bu yüce dâvâsını bu büyük insanların omuzlarında yükseltti.

    Mes’uliyet ve vazifenin takat getirmesi güç ağırlığı, sadece nebîlere ve velîlere has değildir. Kur’an’dan aynı dersi alan insanlar, sıradan bir mü’min gibi gözükseler bile, kabiliyetleri miktarınca mes’uliyetin ağırlığını hissederler.

    Onun gönlünde yanan, mes’uliyet ateşidir. Onun gecelerini uykusuz bırakan, mes’uliyet şuurudur. Onu durup dinlenmeden çalıştıran, aç susuz bırakan, mes’uliyetin her şeyin üzerindeki ağırlığıdır. Bizi, sizi, onları bir ideal uğrunda koşturan, bu sorumluluk değil midir?

    Ne diyor Asrın Bedîi, İhlâs Risâlesinde?
    “Ümmet-i Muhammedi (a.s.m.) sahil-i selâmete çıkaran sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz” demiyor mu? Bu hizmetin bir ihsan-ı İlâhî tarafından omzumuza konduğunu belirtmiyor mu?

    Mürettebat, sıradan insanlar gibi olamaz

    Geminin mürettebatı uyumaz, uyuyamaz. Herkesin rahat etmesi için o dâimâ uyanık olmalıdır. Başkaları belki gönlünce dinlenip eğlenebilir; ama başkaları için yaşayanlar, sıradan insanlar gibi olamazlar.

    Etrafımızda kimi insanlar görürüz... Başkaları rahatken onlar telâşlıdır, başkaları gezerken onlar çalışmaktadır. Onları her zaman bitip tükenmeyen bir meşguliyetin içinde görürüz. Çünkü, onlar sadece kendilerini değil, başkalarını da düşünmektedirler. Belki onlar düşündükleri insanlardan daha fazla onlara acımakta, onlar için çırpınmaktadırlar. Çünkü onların örneği Resulullah’tır (a.s.m.).

    Herkes uyurken sabaha kadar gözyaşı dökerek ümmeti için af ve mağfiret dileyen Resûlullah... Savaşta en önde, cihadda en başta, ıstırapta en yüksekte olan Resûlullah... Âlemlere rahmet olduğu için âlemi düşünen Resûlullah...

    İhsan şükür ister

    Onu rehber eden, elbette onu taklit edecek, ona benzemeye çalışacak; onun fedakârlığının, sorumluluk duygusunun, gayretinin hiç değilse bir zerresini göstermek için çırpınacak. Yoksa “ihsan-ı İlâhî tarafından omzuna konulmuş hizmetin” hesabını vermesi güçtür.

    İhsan şükür ister. İhsan, gereğiyle amel etmeyi gerektirir. Başkalarından farklı olarak bazı gerçekleri bilmek, Allah’ın bir lûtfudur. Ancak bu lûtfun şükrü, onu muhtaçlara ulaştırmaktır. Eğer bu yapılmazsa, eğer kişi “farklı” olduğunu fark etmezse, eğer kendini sıradan kabul ederse, onun hesabı ağırdır, onun neticesi acıdır. Ama, ihsana karşı şükürle, hizmeti başkasına ulaştırmakla mukabele ederse, karşılığı ebedî saâdettir.

    12. Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı iyi tanıyın!

    Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir; “Bir eseri anlamak için onun yazarını tanımak niçin gereksin?” diye düşünenler olacaktır. Gerçekten de, Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman Hazretlerini tanımak ve sevmek, fazla aklî ve ilmî değildir. Ancak akıl ve ilimden çok, hâlî, vicdanî ve hissî bir gerçektir.

    Onu tanıyan, seven ve şevkle eserlerini okuyan birçok insan, fazla tahsilleri olmadığı halde, okumuş nice insanın bilemediği imanî gerçekleri öğrenmiş, çevrelerine ışık saçmışlardır. Risalelere sevgiyle sarılmışlar, onu anlamayı kendilerine dert edinmişlerdir.

    Evet, bir insan, tanıdığı ve sevdiği kimsenin yazısını, eserini daha bir arzuyla okur, ondan istifade eder; hissen hoşlanmadığı bir kimsenin eserlerine de soğuk ve uzak olur.

    Bu açıdan yaklaştığımızda, Bediüzzaman Hazretleri, bütün ruh u canımızla sevip sayacağımız bir ulu şahsiyettir.

    O, asrın söz sahibi, müceddididir

    Çünkü, onun ilimde, ahlâkta, takvada, ibadette, zikir ve taatta, hizmet ve mücadelede, sevk ve idarede emsali yoktur. İlmî seviyesi tartışılmazdır. Çağının bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsinde galip gelmiştir.
    Takvada, ibadette o kadar ileridir ki, tüm sıkıntılara rağmen nafile dahi olsa namaz ve evradlarını terk etmemiştir. Bir taraftan ibadetin en yüksek mertebesinde iken, diğer tarafta da her türlü şer güçlerin engellerine karşı tarihte emsalsiz bir hizmeti organize etmiştir.

    Peygamberimizin (a.s.m.), “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisine lâyık olmuş, veraset-i nübüvvet makamında olan bir şahsiyettir. “Rüyada Bir Hitabe”de, geçen asırların mümessillerine niçin hesap vermiştir? Çünkü “asrın temsilcisi” seçilmiştir. Bir rüya-yı sadıkada meşhur Ağrı Dağı infilâk ederken, ona “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et” diyerek emreden mühim bir zat kimdir? Peygamberimizdir (a.s.m.). Büyük bir makamın görevlendirdiği şahıs, elbette büyüktür ve sevgiye lâyıktır.

    Gelecek nesillerin imanının kurtulması için 35 yıl sürgün hayatı yaşamış, 40 ay haps-i münferidde kalmış, 21 kez zehirlenmiş ve bunlar yetmiyormuş gibi, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemde yanmaya razıyım” diyecek kadar fedakârlık göstermiştir.

    Basit bir hastalığa yakalansak çalışamıyoruz. Nezle, grip gibi gelip geçici rahatsızlıklar, çoğu kez programımızı aksatıyor. O ise, talebelerinden Mustafa Sungur’a, “Bende 10 hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa ayağa kalkamazsınız” demiştir.

    Onca hastalık, yaşlılık, işkenceye rağmen, eser yazmaktan ve yaymaktan bir an geri durmamıştır.

    Onuncu Söz’ü 500 kere okumuş

    Bizim için her zaman istirahatini feda eden, bir an bile durmadan sürekli üreten bir kimseyi elbette gönülden sevmek ve uyarılarını dikkatle yerine getirmek gerekir.

    Bütün hayatını Kur’an’dan süzülen Risale-i Nur eserlerine vakfeden, “Bunlar benim değil, Kur’an’ın malıdır” diyerek kendisi bile sürekli okuyarak istifade eden bir zatın tavsiyelerini elbette can kulağıyla dinlemeniz, şevkle yerine getirmeniz icap eder.

    Kendisi yazdığı halde, Onuncu Sözü 500 kere okuması, onun risaleler hakkındaki nitelendirmelerinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.

    Onun manevî makamını, Kur’an’a ve İslâm’a olan hizmetini, şahsiyetini, meziyetlerini, faziletlerini anlatmakla bitiremeyiz. Baştan başa Risale-i Nur, sanki yazılı bir Bediüzzaman, kendisi de canlı bir Risale-i Nur’dur. Çünkü ne yazmışsa yaşamış, yaşamadığını da yazmamıştır.

    Tarihçe-i Hayat ve onu görenlerin hatıralarından derlenen Son Şahitler dizisi, onun özelliklerini ve büyüklüğünü anlatan eserlerdir. Koskoca ciltler dolduran bir meseleyi, bizim birkaç sayfada anlatmamız zaten düşünülemez.
    Ancak bir işaretle yetiniyoruz ve diyoruz ki: Onu tanımayı ve anlamayı da kendinize dert edinin. Onun nasıl manevî zirveleri tuttuğunu ve bizim henüz o zirvenin eteğinde bile olamadığımızı bilin. Onu hakkıyla tanıyıp sevin ki, eserlerindeki mânâ çiçekleri açılsın.

    13. Risale-i Nur’u anlamak için özelliklerini bilin!

    Öğrenmek istediğiniz bilim dalına olan ilgi ve sevginiz, o dalda elde edeceğiniz başarıyı etkiler. Ne kadar çok ilgi ve sevgi duyuyorsanız, o kadar çok istifade edersiniz.

    Kimi öğrenciler matematik dersinden nefret eder, ama bir başkası problem çözmeye bayılır! En zor matematik problemleriyle uğraşmak bir zevktir onun için... Bu yüzden o derste başarılıdır.

    Birçok ilim dalı insanları bir yönüyle ilgilendirir; ancak üzerinde durduğumuz “iman” ilmi, insanları kâinatın bütün varlıklarıyla birlikte ilgilendirir. İman, ibadet, ihlâs ve ahlâka dair bilgiler, insanı akıl, kalp, ruh ve diğer duygularıyla birlikte cezb eder. Çünkü iman, insanın bütün varlığını hareketlendiren, ışıklandıran, ona huzur ve sürur veren, onu mutlu eden bir güçtür.

    İşte Risale-i Nur, insanın en mühim meselesi olan “nereden gelip nereye gittiği ve niçin yaratıldığı” gerçeğine tatmin edici cevaplar verdiğinden, onu okumak, anlamak ve hayata geçirmek bambaşka bir zevktir.

    Risale-i Nur’un özelliklerini, meziyetlerini ve faziletlerini anlatmak için bir kitap yazmak bile yetmeyebilir. Bizim konumuz kısaca işaret ve hatırlatma olduğu için birkaç noktaya temasla yetineceğiz.

    Risale-i Nur nasıl yazılıyordu?

    Risale-i Nur’un en mühim özelliklerinden biri, bir insanın eseri değil, tam “bir ilham-ı İlâhî” olmasıdır. Bunun telifini anlatan Risale-i Nur’un ilk kâtiplerinden Şamlı Hafız Tevfik, Bediüzzaman Hazretlerinin sürekli ufuktaki bir noktaya bakarak söylediğini ve kendisinin de hızla yazdığını anlatıyor.
    Öyle ki, o kadar ağır ve ilmî meseleler, âdeta bir konuşma yapıyor gibi bir hızla yazılıyor. Demek ki, Bediüzzaman Hazretlerinin emsalsiz ilmi yanında Allah’ın da büyük bir lütfu ve ilhamı vardır.

    Hattâ İşarâtü’l-İ’caz, savaş meydanında, at sırtında yazılmıştır. Birçok ilim adamının çalışma masalarında okurken anlamakta zorlandıkları bir eserin, bilhassa sanki bir bilgisayar hesabı gerektiren huruf-u mukattaaya dair yazılan bölümlerin at sırtında yazılması, Üstadın harika ilmini, ihlâsını ve Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ihsanını gösterir.

    Müellif yaşayarak yazıyordu
    Özellikle yazılan gerçeklerin yaşanarak kaydedildiğini düşünürsek, bu eserlerin kıymeti bir derece daha anlaşılır. Sözgelişi, Ayetü’l-Kübrayı yazarken kıtalarda, asırlarda, yıldızlarda geziyor.
    Üstad Hazretleri bir gün, Sungur ve Ceylân Ağabeyleri odasına çağırıyor ve, “Ayetü’l-Kübrada kıtalarda, asırlarda gezen cevval ruh kimdir, biliyor musunuz?” diye soruyor. Onlar da kendisini kast ederek, “Evet, biliyoruz Üstadım” cevabını veriyorlar.

    Demek ki, eserlerini yazarken, zaman ve mekânın dışına çıkıp konuyla ilgili âlemlere giriyor, göremediğimiz mânâ âlemlerinde ilhama mazhar oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin birçok yerinde, “Sözler güzeldirler, fakat benim değildirler” diyerek, Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ilhamına işaret ediyor.

    Kaynağın kudsiyeti önemli
    Bu hakikat, Risale-i Nur’u okuma ve anlamada nasıl bir etki meydana getirir? O yazsa ne olur, ilham-ı İlâhî olsa ne olur?

    Arada çok büyük bir fark vardır. İkinci şıkta, bu eserlerin bu asrın insanına Allah tarafından ihsan edilmiş bir kurtarıcı ve Kur’an’ın manevî bir mûcizesi gerçeği vardır. Elbette kaynağın kudsiyeti çok önemlidir. Bediüzzaman ise, Cenab-ı Hakk’ın bu asrın insanına bir kurtarıcı olarak gönderdiği bu harika tefsiri yazmaya ve yaymaya muvaffak olmuş, ilmiyle âmil, ihlâsıyla namdar muhteşem bir şahsiyettir.

    Onun eserleri yazarken nasıl bir ilhama mazhar olduğunu şu olayda da görüyoruz: Bir gün, Emirdağda iken, hizmetine geç gelen bir ağabeye, “Kardeşim, az önce gelseydiniz, yaptığımız ders Kader Risalesine iyi bir zeyl olurdu” diyor.

    Demek daha sonra yazamıyor; o kudsî kuşu avlayamıyor...

    Eseri severseniz, öğrenmeye çalışırsınız

    Ayrıca Risale-i Nur’un üslûbu, işleyiş tarzı, bakış açısı, temel mantığı muhteşem... Onu deli gibi sevmek, Zübeyir Ağabeyin müdâfaasında dediği gibi, “Kâğıt bulamazsak derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” diyebilmek gerekir.

    Bir eseri sever ve kıymetini takdir ederseniz, onu okumak ve anlamak için can atarsınız; sevgi ve takdiriniz ölçüsünde katlanacağınız zahmet ve fedakârlık da artar.

    Risale-i Nur, imanımızı kurtarıp İslâm’ı yaşama şuuru kazandırdığı için, onu okuyup anlamayı ciddî bir iş kabul etmek, mutlaka halledilmesi gereken bir mesele ve bu meseleyi dert edinmek şarttır.

    Yoksa, “Gerçekten faydalı bir kitap... Ara sıra okumak gerekir. Bende de var. Hattâ eskiden çok okurdum” mantığı, ondan istifadeyi temin etmez.
    Bediüzzaman’ı iyi tanımak ve Risale-i Nur’un özelliklerini öğrenebilmek için Hizmet Rehberini tahlil ederek okumak gerekir. Eğer bu eserleri yeni bir heyecanla tekrar ele almak istiyorsanız, Hizmet Rehberini çok iyi müzakere etmelisiniz.

    Risale-i Nur’u ilk günkü heyecan ve tazeliğiyle sevmeniz, dört elle sarılmanız, okuyup anlamanız için özel plân ve programlar yapmanız gerekir. Bir sonraki bölümde böyle bir programın teknikleri üzerinde duracağız.
    OKUNMA: 17830
    Sorularla Risale
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Samet Ö. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • LENİN’İN 1904′DEKİ 1 MAYIS ÇAĞRISI

    Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: Sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyası!

    Bir yanda bir avuç kanemici zengin… Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.

    Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar… İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.

    Ama şimdi maldan mülkten yoksun bu emekçiler kalantorlara ve sömürücülere karşı savaş ilan ettiler. Bütün ülkelerin işçileri emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşıyorlar. Ortak emekle yaratılan zenginliklerden bir avuç zenginin değil bütün çalışanların faydalandığı bir toplumsal sistem için savaşıyorlar. Toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve makineleri bütün emekçilerin ortak mülkiyeti haline getirmek istiyorlar. Toplumun zenginler ve yoksullar diye ikiye ayrılmasına son vermek istiyorlar. Emeğin meyvelerinin yine emekçilerin olmasını ve çalışma yoluyla sağlanan bütün gelişmelerin, insanlığın bütün kazanımlarının çalışan insanları baskı altında tutmanın bir aracı olarak değil, onların yararına kullanılmasını istiyorlar.

    Emeğin sermayeye karşı büyük mücadelesi bütün ülkelerin işçileri için büyük fedakarlıklara mal oldu. Daha iyi bir yaşam ve gerçek özgürlük hakları için nehirler dolusu kan döktüler. İşçilerin davası için savaşanlar hükümetlerin tarifsiz zulümlerine maruz kaldılar. Fakat bütün bu zulme rağmen dünya işçilerinin dayanışması büyüyor ve güç kazanıyor. İşçiler sosyalist partilerde giderek daha sıkı bir şekilde birleşiyorlar; bu partilerin destekçileri milyonları buluyor ve kapitalist sömürücü sınıf karşısında nihai zafere doğru sürekli, adım adım ilerliyor.

    Rus proletaryası da yeni bir hayata gözlerini açtı. O da bu büyük mücadeleye katıldı. İşçilerimizin köle gibi boyun eğmeye zorlandığı, eli kolu bağlı durumundan hiçbir kurtuluş, acı hayatında iğne ucu kadar ışık görmediği günler geçti. Sosyalizm ona kurtuluş yolunu gösterdi ve yüzbinlerce savaşçı bir kılavuz olarak gördükleri kızıl bayrak altında toplandı. Grevler işçilere birlikten gelen güçlerini gösterdi, mücadeleyi öğretti, örgütlü emeğin sermaye için ne kadar dehşet verici olabileceğini gösterdi. İşçiler, kapitalistlerin ve hükümetin ancak işçilerin emeği sayesinde yaşayıp semirebildiğini gördüler. İşçiler birleşik mücadelenin ruhuyla, özgürlüğe ve sosyalizme duydukları özlemle ateşlendiler. İşçiler Çarlık otokrasisisin ne kadar karanlık ve şeytani bir güç olduğunun farkına vardılar. İşçilerin, mücadeleleri için özgürlüğe ihtiyaçları var ama Çarlık hükümeti onların elini ayağını bağlıyor. İşçilerin meclisin özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, gazete ve kitapların özgür bırakılmasına ihtiyacı var. Ama Çarlık hükümeti örgürlük yolundaki her çabayı kamçıyla, hapisle, süngüyle bastırıyor. “Kahrolsun otokrasi!” çığlığı Rusya’yı boydan boya dolaşıyor, büyük işçi mitinglerinde, sokaklarda giderek daha sık yankılanıyor. Geçen yaz Güney Rusya’da onbinlerce işçi, polis zulmünden kurtuluş ve daha iyi bir yaşam yolunda mücadele etmek için ayağa kalktı. Burjuvazi ve hükümet, büyük kentlerin bütün sanayi hayatını bir vuruşta felç eden işçilerin dehşetengiz ordusu karşısında titredi. İşçilerin davası için mücadele eden düzinelerce savaşçı, Çarlığın iç düşmanın üzerine yolladığı birliklerin kurşunları altında düştü.

    Fakat yalnızca bu iç düşmanın emeğiyle yaşayan egemen sınıfların ve hükümetin, onu yenilgiye uğratabilecek bir gücü yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet, gittikçe daha fazla sınıf bilinciyle kuşanarak, daha sıkı birleşerek ve örgütlenerek büyüyen milyonlarca işçiyi altedemez. İşçilerin göğüslediği her yenilgi saflara yeni savaşçılar taşıyor, daha geniş kitleleri yeni hayata uyandırıyor ve onları yeni mücadelelere hazırlıyor.

    Şu anda Rusya’da öyle şeyler yaşanıyor ki işçi kitlelerinin bu uyanışı daha da hızlı ve yaygın olmalı ve biz proletarya saflarını birleştirmek ve onu daha kararlı mücadelelere hazırlamak için alabildiğine çabalamalıyız. Savaş proletaryanın en geri kesimlerinin bile politik konular ve sorunlarla ilgilenmesini sağlıyor. Savaş, otokratik düzenin düpedüz çürmüşlüğünü, polisin ve Rusya’yı yöneten saray çetesinin haydutluğunu her zamankinden açık ve net bir biçimde gösteriyor. Halkımız kendi ülkesinde açlık ve yokluktan ölüyor; ama üzerinde başka ulusların yaşadığı binlerce mil uzaktaki yabancı topraklar uğruna yürütülen yıkıcı ve anlamsız bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız politik tutsaklık altında zulüm görüyor; oysa diğer halkları köleleştirmek için yürütülen bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız ülkedeki politik düzenin değişmesini talep ediyor; ama dikkatini dünyanın öteki ucunda patlayan silahların ateşine vermesi isteniyor. Ama Çarlık hükümeti, ulusun zenginliklerini ve Pasifik kıyılarında ölüme gönderilen genç insanların hayatını çarçur ettiği bu oyunda haddini aştı. Her savaş halkın üzerinde etki yapar ve kültürlü ve özgür Japonya’ya karşı yürütülen savaş Rusya üzerinde korkunç bir etki bıraktı. Bu etki, polis despotizmi yapısının uyanan proletaryanın darbeleriyle sarsıldığı bir zamanda geldi. Savaş hükümetin bütün zayıf noktalarını gösteriyor. Savaş bütün maskeleri indiriyor. Savaş bütün çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Savaş Çarlık otokrasisinin mantıksızlığını tüm insanlar için açık seçik hale getiriyor ve eski Rusya’nın, insanların oy hakkından mahrum edildiği, yok sayıldığı, sindirildiği Rusya’nın, polis hükümetine hala serflik bağlarıyla bağlı Rusya’nın can çekişmesini herkese gösteriyor.

    Eski Rusya ölüyor. Onun yerini alacak yeni bir Rusya geliyor. Çarlık otokrasisini koruyan karanlık güçlerin sonu geliyor. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya onlara öldürücü darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkın sahte değil, gerçek özgürlüğünü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkı haklarını gaspetmek ve burjuvazinin elinde bir araçtan ibaret kılmak için aldatmaya yönelik olarak atılan adımları engelleyebilir.
    Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal-Demokrat proletaryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!

    * Yaşasın 8 saatlik işgünü!
    * Yaşasın uluslararası devrimci Sosyal-Demokrasi!
    * Kahrolsun haydut ve soyguncu Çarlık otokrasi!











    1 MAYIS'IN TARİHÇESİ

    19. yüzyılda işçilerin yaşam koşulları çok ağırdı.Ortalama çalışma süresi 16 saat, ortalama yaşam süresi 40 yıldı

    Kölece çalışmaya kölece yaşamaya karşı 1 Mayıs’ta alanlara!

    1 Mayıs’ın doğuşu

    19. yüzyılda işçiler kol emeğine dayalı çok ağır koşullarda çalıştırılıyorlardı. Öyle ki, çalışma saatleri bazen 18 saati buluyordu. Ortalama çalışma saati ise 16 saatti. Kesintisiz 16 saatlik bir çalışma karşılığında aldıkları ücret ise sadece hayatta kalmalarına yetiyordu. Kadın ve çocukların çalışma koşulları ise daha da ağırdı. Kölece çalışma koşullarından onların payına düşen daha fazla, ücret ise daha azdı. Onbinlerce işçi fabrikaların çevresindeki ilkel barakalarda kalıyorlardı. Sağlıksız koşullarda yaşamlarını tüketiyorlardı. İşçilerin ortalama yaşam süresi 40 yıl kadardı.

    İşçiler bu “yaşam” koşullarına karşı örgütlenmeye başlıyorlar. Önce yardımlaşma sandıkları ve dayanışma örgütleri oluşturuyorlar. Bunlar sonradan sendikal örgütlenmelere dönüşüyor. İlk 1856 yılında Avustralyalı işçiler başlatıyorlar mücadeleyi. 8 saatlik işgünü istiyorlar. 1866 yılında Uluslararası İşçiler Birliği (I. Enternasyonal) tüm dünya işçilerine dayanışma ve 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yapıyor.

    1881 yılında 500 bin işçiyi temsilen örgütlü Meslek ve Meslek Birlikleri Federasyonu 8 saatlik iş günü mücadelesini başlatıyor. İşçiler 8 saat uykuya, 8 saat çalışmaya, 8 saat de sosyal faaliyete zaman ayırmak istiyorlar,

    1886 yılında ABD’de 1 Mayıs’ta 350 bin işçi greve çıkıyor. Bunun 40 bini Şikago’dadır.

    28 Nisan l886′dan itibaren, Chicago’da Milwaukee’de olaylar başlar. Gösterilerin kapsamından dehşete düşen burjuvazi, eylemci işçilere ateş açtırır ve sekiz işçi öldürülür.

    McCormick Tarım Fabrikalarının patronları bin 400 işçiyi sokağa atarak yerlerine grev kırıcı işçileri yerleştirirler. Grevciler, 3 Mayıs günü, “sarı” olarak nitelendirdikleri işçileri protesto etmek için fabrika çıkışında toplanırlar. Polis oradadır. Çatışma başlar. Polis kurşunlarıyla altı işçi ölür, elli kadarı yaralanır. Oysa işçiler oraya sadece protesto için gelmiştir. İşçilerin çoğu eylem yerine çocuklarıyla birlikte gelmiştir.

    15 bin kadar olduğu tahmin edilen işçi topluluğu, önderlerinin konuşmalarını dinledikten sonra dağılmak üzereyken “beklenmedik” bir durum ortaya çıkar. Polislerin arasına ansızın düşen bir bomba, sekiz kişinin ölümüne ve altmış kişinin yaralanmasına neden olur. Bunun üzerine polis, kalabalık üzerine yoğun ateş açar. Bu katliamın kesin bilançosu hala meçhuldür. Ayrıca bombayı kimin attığı da bir türlü tespit edilemez. Ancak o dönemki işçi dalgasının ezilmesi gerektiği düşünülürse bunun burjuvazinin provokasyonu olduğunu anlamak zor değildir.

    Burjuvazi ve hükümeti, bu olayları işçi liderlerini tutuklatarak “değerlendirir”. Tutuklananlardan sekizi hakkında dava açılır. Bu liderlerden biri olan Parsons, önce cezaevinden kaçar. Ama duruşma günü mahkemeye gelerek “Emeğin hakkı, ezilenlerin özgürlüğü ve yazgılarının düzeltilmesi davası için idam sehpasına çıkmaya da hazır olduğunu” açıklar.

    Bombayı kimin attığına dair kesin bir delil bulunamamış olmasına rağmen, yargılanan işçi önderlerinden yedisi ölüm cezasına ve sekizi ömür boyu hapse mahkum edildiler. Tutuklananlardan Louis Lingg duruşmadan sonra hücresine götürülüp bayıltılıncaya kadar dövülür; ardından ağzında dinamit patlatılarak katledilin. Sonra da intihar ettiği yalanı söylenir. Ölüm cezasına mahkum edilenlerden dördü (Parsons, Spies, Fisher ve Engel), 11 Kasım 1887′de idam edildiler. İdam edilenlerden Spies idam sehpasında “Öyle bir zaman gelecek ki bizim suskunluğumuz sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır” diyordu. Gerçekten de onların asılmasının etkisi öyle büyük oldu ki cenazelerine binlerce Amerikalı emekçi katıldı, daha sonra İkinci Enternasyonal’in kararı doğrultusunda 1 Mayıs yüzbinlerce işçinin sessizliği yırttığı uluslararası bir gün oldu.

    Türkiye'de 1 Mayıs'lar

    Ülkemizde ilk 1 Mayıs kutlamalarına 1906 yılında yapıldı. 1 Mayıs son yıllara kadar hemen hemen her dönem “komünistlik”le eşanlamlı görüldü, çoğunlukla yasaklandı veya olaylı geçti.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk 1 Mayıs, II. Meşrutiyet’in ilanından bir yıl sonra, 1909′da Üsküp’te Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla kutlandı. 1910′da 1 Mayıs, Selanik ve başta birkaç Rumeli şehrinde kutlandı. 1911′de ise, Üsküp, Selanik, İstanbul Edirne ve Trakya kentlerinde kutlandı.

    Selanik’teki gösteriye 14′ten fazla sendika, Yahudi, Bulgar, Yunanlı ve Türk işçiler katıldı. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bıraktı. 1912 yılındaki 1 Mayıs daha geniş katılımla kutlandı.



    1921′e gelindiğinde ülkeyi işgal altında tutan emperyalist güçler 1 Mayıs’ı yasakladı ama Şirket-i Hayriye, Tramvay Kumpanyası, Haliç Tersanesi, Feshane gibi kurumlarda çalışan işçiler üzerinde etkin olan Türkiye Sosyalist Fırkası’nın öncülüğünde gösteriler ve grevler gerçekleştirildi. 1 Mayıs 1922 yaklaşırken işgal kuvvetleri ve yerli işbirlikçi sermaye çevreleri gösteri ve kutlama girişimlerini engelleme çabalarını yoğunlaştırmışlardı. Ancak kutlamalar engellenemedi. Bu 1 Mayıs eylemi sınıfsal taleplerle birlikte emperyalist işgale karşı da bir protesto niteliği taşıyordu.

    1 Mayıs 1923′te yerli ve yabancı şirketlerde çalışan çok sayıda işçi, yabancı şirketlere el konulması, 8 saatlik işgünü ve hafta tatili, sendika kurma ve grev hakkı talepleriyle greve gittiler.

    Hükümet, 1 Mayıs 1924′te yapılacak kutlamaları yasakladı ve 1 Mayıs gösterilerine izin verilmeyeceği belirtildi. Buna rağmen Amele Birliği Genel Merkezi'nde bir resmi kabul düzenlendi, Birlik Genel Merkezi, kırmızı renklerle donatılıp cephesine “Türkiye Amelesi Sendikalar Kanununu İster” yazıldı, Enternasyonal marşı çalındı. 1 Mayıs dolayısıyla çıkarılan Çelik Kol gazetesi toplattırılıp, Aydınlık dergisi idarehanesi arandı, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenlerden tutuklananlar oldu.

    17 Mart l925′de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu, Türkiye’de her türlü emekçi ve muhalefet hareketinde de “sükun” dönemi başlatma yolunda kullanıldı. 1 Mayıs 1925 Amele Teali Cemiyeti tarafından genel merkez binasında sınırlı bir törenle kutlandı. Amele Teali Cemiyeti, ayrıca, “1 Mayıs nedir?” başlıklı bir broşür dağıtma girişiminde bulundu. Bütün bunlar, hükümetin yeni bir tutuklama başlatması için yeterli oldu. Otuzsekiz kişilik bir grup Ankara’ya gönderilerek İstiklal Mahkemesi önüne çıkarıldı. Bunlardan bazıları, 7 ile 15′er yıl hüküm giydi. Aralarında Nazım Hikmet de bulunuyordu.

    Ve son kez 1928′de 1 Mayıs o da “işçi bayramı” olarak açıkça kutlandı. Ardından uzunca bir süre, tek parti döneminde ve sonraki dönemlerde 1 Mayıs’ın kutlanması yasaklandı.

    1 Mayıs’ların yeniden kutlanmaya başlanması, 1 Mayıs l976′da DİSK’te örgütlü işçiler ve onlarla birlikte hareket eden diğer kesimlerin yaygın katılımıyla İstanbul’da Taksim Meydanı'ndaydı.

    Yine işçi sınıfı hareketinin bir dalgaya dönüştüğü ‘77 1 Mayısı faşist devlet tarafından provoke edilerek onlarca işçinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık 500 bin kişinin katıldığı mitingin sonlarına doğru, meydana hakim konumda bulunan Sular İdaresi’nin duvarları üzerinde ve İntercontinental Oteli’nin çatısında mevzilenmiş kişiler, kalabalığa ateş açtılar ve otuzdört kişinin ölümüne, yüzyirmialtı kişinin yaralanmasına neden oldular. Tarihin en kanlı 1 Mayıs’larından birinin failleri bir türlü bulunamadı.

    1 Mayıs 1978′de yine Taksim’de yüz binlerce kişinin katılımıyla hüzünlü fakat aynı zamanda görkemli bir miting gerçekleştirildi.

    1980′de sıkıyönetim tarafından 30 ilde miting ve gösterilerin yasaklanması üzerine, DİSK ve bağlı sendikalar 30 Nisan’da İstanbul, Ankara, İzmir’de gösteriler düzenlediler. Baştürk ve diğer bazı DİSK yöneticileri gözaltına alındı. DİSK hakkında dava açıldı.

    12 Eylül’den sonra uzunca bir süre 1 Mayıs’ın kutlanması yasaklandı. Ancak, 1 Mayıs 1987′de Petrol-İş ve LasPetkim-İş, Genel Hizmet-İş, Deri-İş Sendikalarının katkısıyla İstanbul’da Emek Sineması’nda bir şölen düzenlendi. 1 Mayıs 1988′de kutlamalar yine yasaktı.



    l989′da 1 Mayıs yine yasaktı ancak yasak delinmeliydi. İşçi eylemleri yeniden yükselişe geçmiş, ‘89 Bahar Eylemleri dönemine girilmişti. Yasağa rağmen 1 Mayıs günü Taksim’e yüründü ve polis saldırdı. Saldırıda Mehmet Akif Dalcı isimli işçi, bir trafik polisi tarafından tabancayla vurularak öldürüldü.

    1990 yılı Aralık ayında toplanan Türk-İş Genel Kurulu'nda 1 Mayıs’ın kutlanması karar altına alındı. 1990 1 Mayıs’ında gösterileri önlemek amacıyla İstanbul’da sıkı güvenlik önlemleri alındı. Değişik semtlerde gösteri yapmak isteyen gruplarla polis arasında çatışmalar çıktı. Pangaltı’daki olaylar sırasında İTÜ öğrencisi Gülay Beceren polis tarafından vuruldu ve felç oldu.

    1991 yılında da 1 Mayıs, işyerlerinde Türk-İş yönetiminin yayınladığı bir bildiri okunarak kutlandı. Bunun dışında Hak-İş tarafından Ankara’da Dedeman Oteli'nde bir açık oturum düzenlendi. İstanbul’da yasaklara rağmen yapılan gösterilerde ise on eylemci yaralandı ve toplam 6 yüz kişi gözaltına alındı. İzmir’de Balık Hali önünde gerçekleştirilen toplantı 12 Eylül sonrasının ilk yasal mitingi oldu.

    '96′da Kadıköy’de kutlanan 1 Mayıs’a daha sabah saatlerinde saldıran polis üç işçiyi öldürdü. Yine bu eylemde komünistler sendika ağalarını kürsüden indirerek fiilen kürsüyü ele geçirdiler. Ardından yaralıların bulunduğu hastaneye doğru yürüyüşe geçen kitleye saldıran polis ateş açtı. Ancak militan kitlenin karşı saldırısıyla polisler adeta darma duman edilip kaçmak zorunda kaldılar. 1 Mayıs’ta üstünlük devrimcilerin yönlendirdiği kitledeydi. Bu nedenle '97, '98 ve '99 1 Mayıs'larında işçilerin sürekli devrimci gruplardan yalıtılmasına çalışılmıştır.

    1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplanan 500 bin işçi ve emekçinin üzerine devlet tarafından ateş açılması ve 30 işçinin katledilmesinin ardından Taksim Meydanı işçi ve emekçilere yasaklanmıştı. Fakat 2007 1 Mayıs’ına gelindiğinde devrimciler ve işçi emekçiler 1 Mayısın Taksim Alanı olduğunu dövüşe dövüşe dosta düşmana gösterdiler. Saatlerce süren çatışmaların ardından, yüzlerce yaralı ve onlarca gözaltına rağmen Taksim Meydanı'na girildi. 2008-2009 yıllarında da Taksim’den geri adım atmayan devrimciler ve işçi emekçiler Taksim Meydanı'na yine dövüşe dövüşe girdiler. 2010 1 Mayıs’ına gelindiğinde ise, devlet geri adım atarak Taksim Meydanı'nı devrimcilere ve işçi emekçilere açmak zorunda kaldı.
  • Hadis karşıtları ne yapmak istiyor?

    Yazar Profesör Dr Mehmet yaşar Kandemir..

    1.Hadis karşıtları Maide Suresi 3 ayeti 'bugün dininizi Kemale erdirdim'i öne sürerek hadise,sünnete ihtiyaç bulunmadığını söylüyorlar.Allahü Teala'nın peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Kuranı Kerimi açıklama görevi verdiğini hadis ve sünnetin bunu yaptığını görmek istemiyorlar.


    2. Allah'ımız Müslümanlara peygambere itaat etmeyi ona uymayı emrediyor,Ona itaatin kendisine itaat olduğunu belirtiyor. Bu ilahi emir, hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükmün Allah Teala tarafından konmuş olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini gösteriyor.


    3.Rabbimiz Peygamberimizi Alemlere rahmet olarak göndermiş, Miraç da ona kudretinin en büyük delillerinden bir kısmını göstermiştir. Efendimiz bir beşerdir ama herhangi bir beşer değildir.


    4.Rabbimiz efendimize Kuran'da olmayan konularda hüküm koyma yetkisi vermiştir. Sünnete sımsıkı sarılmamızı emretmiştir. Bize düşen onu kendimize rehber edinmek ve sünnetine dört elle sarılmaktır.


    5. Hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi hadis ve Sünnet sonradan ortaya çıkmadı. Ashab-ı Kiram, Peygamberimizin hem sözlerini ezberlediler hem de hayatları boyunca onun gibi yaşamaya, onun gibi ibadet etmeye çalıştılar.


     6.sahabeler nazil olan ayetleri ve Peygamberimizin söylediği hadisleri öğrenip ezberlemeye önem verir,onun yanında nöbetleşe kalırlardı. Kendisinin duymadığını bile birbirlerinden duyup öğrenirlerdi sonra aralarında müzakere ederlerdi. Bir hadisi öğrenmek için uzun yolculuklara katlanırlardı.


    7.Hadisler Kuranı Kerim'de özet olarak verilen bilgileri açıklar,oradaki genel hükümleri belirgin hale getirir, manası kapalı olan ayetleri izah eder.


    8.Hicr suresi 9 ayette 'Elbette Zikri Biz indirdik ve Elbette biz onu koruyacağız' derken zikir hadis karşıtlarına sandığı gibi sadece Kuranı Kerim değildir. 20 ayrı manası vardır Kur'an Şeriati sünnet bunlardan üçüdür. Zikri islam şeriatı diye anlamak daha doğrudur.Çünkü Kur'an ve Sünnet  şeriattır.


    9. Allah'ımız Kuranı Kerim gibi hadisi şerifleri de korumuştur.Kur'an'ın tefsiri olan hadisi şerifler korunmamış olsaydı sahabe neslinden sonra gelen müslümanlar Allah'ın kitabını doğru dürüst anlayamazdı.


    10.Allah'ımız indirdiği 1 ayetin nasıl anlaşılması gerektiğini peygamberine vahyeder, O da bunu açıklayarak ümmetine bildirmiştir.

    Kuran'ı açıklamak bize aittir ayeti kerimesi bunu gösterir(kıyame Suresi 17 19 ayetler)


    11. "Kuranı Kerim ile birlikte Onun bir benzeri bana verilmiştir,cebrail bana geldi ve şunu haber verdi size iki şey bırakıyorum bir Allah'ını kitabı Kur'an diğeri peygamberin sünneti" şeklinde peygamber buyrukları hadis-i şeriflerin de vahiy edildiğini ortaya koymaktadır.


    12.Rabbimiz hadis ve sünneti İslam'ın ilk 3 nesli ve daha sonraki Büyük Hadis alimleri ile korumuştur.kıyamete kadar da hadis ve sünnetin koruyan kullar yetişecektir.


    13.Peygamberimiz bazılarınin kabaca söylediği gibi Postacı değildir. O getirdiği ayeti kerimeleri açıklayan ve müslümanlara dinlerini nasıl yaşayacaklarını uygulamalı olarak gösteren bir rehberdir.


    14.islam alimleri "Allah sana kitabı indirdi hikmeti verdi"ayeti kerimesinde ki( Nisa Suresi 113 ayet)'Hikmet' i sünnet olarak algılanmıştır.Buda Kuranı Kerimde olduğu gibi hadise, sünnete de uyulması gerektiğini gösterir.


    15."şunu iyi bilin ki bana Kur'an ile birlikte onun 1 misli daha verildi". hadisi Şerif'i hadis ve sünnetin Peygamber Efendimize vahiy edildiğini ifade eder.


    16.Peygamberimiz hayattayken Müslümanların arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemdi, vefatından sonra ise onun hadis ve sünnetin hakem olarak kabul edilecektir.


    17.Beni Nadir yahudilerinin kuşatılıp hurmalarının kesilmesi ve Resulü Ekrem'in hanımlarından birine sır vermesi ile ilgili ayeti kerimeler Peygamber Aleyhisselam'ın Kuranı Kerim dışında da vahiy geldiğini göstermektedir.


    18.Rabbimiz şayet peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz buyurmak suretiyle İslam şeriatını oluşturan ayeti kerime ve hadisi şeriflere itaat edilmesini istiyor.(Nur suresi 54 ayet)


    19.hadis karşıtları hadislerden dini hüküm elde edilmeyeceğini söylerken yine hadise dayanmaları tam bir çelişkidir ve bu sünnetin dinde delil olduğunu itiraf etmek demektir.


    20.Kuranı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde vahiy mahsulüdür.Bu sebeple onların arasında çelişki bulunamaz.


    21.hadisler ya da Kuranı Kerim'deki hükümleri destekler veya Kuranı Kerim'de özet halinde verilen bilgileri açıklar yahutta Kuranı Kerim'in hiç temas etmediği konularda hüküm koyar.


    22."Hükmü ancak Allah verir"ayeti bu konu ile ilgili değildir.Bu ayet bir an önce başlarını azap gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak nazil olmuş ve bu konudaki hükmü ancak Allahü Teala'nın verileceği belirtilmiştir.



    23. Kuranı Kerim'de bulunmadığı halde hadis ve sünnetin ortaya koyduğu hükümler Kuran'a aykırı değildir.


    24.hadislerin kurana arzedilmesini isteyenlerin asıl maksadı birçok hadisi Şerif'i devre dışı bırakmaktır.


    25.Kuranı Kerim anayasa hükmünde genel kaideler ortaya koyar,Sünnet ise Kuranı Kerim'in temas etmediği konulara hüküm verir.Böylece Kur'an ve Sünnet birbirini tamamlar.



    26. Hadis inkarcıları bazı hadislerin zamanla ve mekanla ilgili olduğunu zaman değişince o hadislerin hükmünde ortadan kalkacağını ileri sürmektedirler. Fakat müslümanların peygamber mirası olan hadis ve sünnete dört elle sarılmalları onları vazgeçilmez kılmakta zamanla ve mekanla ilgisini ortadan kaldırmaktadır.


    27.Müslümanlar müşkülleri nihayete erdirmek  için peygamberin sağlığında onun şahsına vefatından sonra da sünnetine başvururlar.


    28.toplumun düzenini sağlamak için Peygamberimizin ortaya koyduğu bir esası yine o kaldırabilir. Onun vefatından sonra zaman değişti diye onun koyduğu bir sünneti kimse kaldıramaz.


    29.Hz Ömer'in "peygamber Aleyhisselam yapmıştır,biz onun bu sünnetini terk etmek istemeyiz" demesi remel sünnetinin zamanla ortadan kalkmayacağını göstermiştir.


    30.Allah Teala erkekleri sakallı olarak yarattığı için onlar rablerinin kendilerine münasip gördüğü şekli benimsemelidirler, peygamber Aleyhisselam de erkeğin kadına benzemesini doğru bulmamış karşı cinse benzeyenleri sert bir dille eleştirmiştir,sakal kesmek Allah'ın yarattığı şekli değiştirmektir. Peygamberler ve diğer İslam büyükleri sakallarını kesmemişlerdir. Sakal yüz derisinin kurumayıp nemli kalmasını sağladığı için de faydalıdır.


    31.İslam dini akla büyük değer vermiş fakat onun başında buyruk hareket etmesine doğru bulmamış aklın dizginini şeriatin idaresine bırakmıştır.Çünkü akıl kendini son derece geliştirirse bilgisine en üst düzeye çıkarsa bile yine de her şeyi bilemez ve kavrayamaz. Mesela Peygamberlere verilen mucizelerini izah edemez,ruhun mahiyetini, meleklerin ve cinlerin nasıl varlıklar olduğunu bilemez.


    32.insanların akılları anlayışları ve kavrayışları birbirinden farklıdır. Hiçbir akıl dayanılmaz değildir.İşte bu sebeple insan vahiy ile beslenen ve kararların dayanılmayan üstün bir kudretin eseri olan şeriata teslim olmak zorundadır.


    33.Kuranı Kerim'in birçok ayetinde belirtildiği gibi hadis ve sünnet aklın değil Vahyin ürünüdür. Zaten Allah'ın resulü de kendisine Kuranı Kerim'in yanı sıra Onun bir benzeri olan hadis ve sünnetin verildiğini bildirmiştir.


    34.Resulullah ileride meydana gelecek Tarihi olayları,keşifleri, ahiret alemi ile ilgili haberleri vermesi aklın çok üstünde olan ilahi vahiy ile beslendiğini gösterir.


    35.peygamber efendimizin en hayırlı insanlar diye övdüğü ashab-ı Kiram tabiin ve tebei tabiin nesilleri hadis ve sünneti hep akıllarının ve şahsi görüşlerinin önünde tutmuşlardır.


    36.Rabbimiz Peygamberimize gaybı bilmediğini ve sadece kendisine vahyedilene uyduğunu söylemesini emrediyor.Bu ilahi emir bile hadis ve sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu gösterir. Her Müslümanın da bunu böyle kabul etmesi gerekir.


    37.Medine'li alimler kesinlikle hadis uydurma almışlardır.Zira onların arasında peygamber adına yalan uydurmayı küfür sayan,hadis uyduranların tövbesinin kabul edilmediğini inanan alimler vardır.


    38.Medine'nin ünlü Alim said İbni müseyyeb son derece Mut'taki idi.Emevi Valisi ona pek çok haksızlık yaptı. Buna rağmen o emevilere hakaret ve beddua etmedi, onları Allah'a havale etmekle yetindi. Bu ünlü alimin hadis uydurduğuna dair en küçük bir belge yoktur.


    39.Ehlibeyt hakkında hadis uyduranlar Medineli alimler değil aşırı şiilerdir. Medineli alimler onların bu tutumları ile hep mücadele etmişlerdir.


    40.muhaddisler halifelerin Sarayı'na gidip gelen ve onlardan hediye alan ravilerden hadis rivayet etmezdi. Bazı alimler ise yöneticilere nasihat etmenin alimlerin görevi olduğu inancı ile onların yanına gider sorularına cevap verir ve gerektiğinde uyarılardi 


    41.Emevi ve Abbasi halifeleri bazı şii tarihçiler aksini ileri sürse bile kendi lehlerine hadis uydurtmadılar.İmam Malik, el-muvatta'sini abbasiler devrinde kaleme aldığı halde Emevi Halifesi Abdülmelik İbni mervan'ın bazı hükümlerine bu eserinde yer verdi.


    42.Hadisler ileri sürüldüğü gibi halifelerin Sarayı'nda tedvin edilmedi. Öyle olsaydı zalim halifeleri ahiret azabı ile tehdit eden ve onların karşısında hakkı söylemeye teşvik eden birçok hadis,o hadis kitaplarında yer alır mıydı?


    43.ulul emre itaat etmeyi emreden hadise bakarak bunların uyduru.lduğu söylenemez Zira ulul emre itaat Kuranı Kerim'de de emredilir ayrıca halifeye itaat edilmesi ve fitneden uzak durulması yöneticilerin çok yöneticilerden çok halkın huzuru için gereklidir.


    44.İslam alimlerini yöneticileri memnun etmek için hadis uydurmakla suçlamak edep ve ahlak dışıdır devrin bütün halifelerini de dini umursamayan kimseler olarak göstermek en hafif mana ile ölçüsüzlüktür.


    45.Sahabe,tabiin ve daha sonraki Müslümanlar Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı tıpkı Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi künyesi ile çağırdıkları için onun ismi adeta unutulmuştur.Onun gibi sadece künyesi ile bilinen başka sahabiler de vardır.


    46.Ebu hureyrenin mükerrerleriyle birlikte 5374 tekrarsız 1579 rivayetinin bulunması,ondan Asaf ve tabiinden 800 kadar şahsiyetin hadis rivayet etmesi, İmam Buhari,zehebi İbni Hacer, El askalani gibi ünlü şahsiyetlerin eserlerinde ondan çokça hadis rivayet edip bahsetmesi bu ünlü sahabinin hayali bir şahsiyet olmadığını gösterir.


    47.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhin dünyalık için Müslüman olduğunu söylemek insafsızlıktır. O daha kendi kabilesiydeyken İslamiyeti kabul etti. Medine'ye geldikten sonra da yokluk içinde yaşadı. O dünya malında gözü olmadığını sırf hadisleri ezberlemek için karın tokluğuna Resulullah'ın dizinin dibinden ayrılmadığını söylerken gerçeği dile getirdi.



    48.Ebu Hureyre Hicret'in 7. Yılında Hayber'in fethi sırasında efendimizin yanına geldi 4 yıl boyunca ondan ayrılmadı ve kendisinden duyduğu hadisleri ezberlemeye gayret etti bu sebeple de en çok hadis rivayet eden sahabe oldu. peygamberimiz ile beraber gazveleri katıldı daha sonra yapılan İslam fetihlerinde bulundu ve cihadı hiç bırakmadı.



    49.Peygamber Efendimiz Ebu Hureyreyi bahreyne sürmemiş.Onu ilk defa oraya İslam dininin öğretmesi ve fetva vermesi için, iki defa da oraya toplanan vergileri Cizre'ye getirmesi için göndermiştir.


    50.Ebu Hureyre Peygamberimizin sevdiği ve değer verdiğim Mut'taki ibadete düşkün insanlarla iyi geçinen yumuşak huylu mütevazi bir insandı 



    51.Hz Ömer bütün valilerine yaptığı gibi Bahreyn Valisi Ebu hureyre'nin mallarından bir kısmına el koymuş fakat tahkikattan sonra onun emanete hıyanet etmediğini görmüş malını kendisine iade etmiş,onu tekrar Vali yapmak istemiş,fakat Ebu Hureyre bunu kabul etmemiş.Bu da onun mal ve mevki meraklısı olmadığını göstermektedir.



    52.Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayi küçük düşürmek isteyen kötü niyetli kimseler hadis alimlerinin güvenilir bulunmadığı bazı kitaplardaki asılsız haberlere dayanarak onu suçlamaya yeltenmişlerdir.Bu aziz sahabi,Ashabı güzinin ve ehlibeytin değerini bilir ve onlara layık olduğu şekilde saygı gösterirdi.Peygamberimizin evdeki halleri ile ilgili olarak Hz Aişe'nin verdiği bilgileri önemser ve onun bu tür konuları herkesten iyi bildiğini söylerdi.



    53.Hz Ömer'in Ebu Hureyre Radıyallahu Anhayı kamçı ile vurduğuna dair bir Rivayet var.Fakat bu rivayetin senedinde güvenilmeyen biri bulunduğu için rivayet son derece zayıftır.


    54.Hz Ömer hadislerin yanlış anlaşılabileceği endişesiyle çok hadis rivayetine taraftar değildi.İşte bu sebeple çok hadis rivayet edenleri az rivayet etmeye teşvik ederdi. Ebu Hureyre Radıyallahu anh'ın hafızasının sağlam olduğunu görünce onun hadis rivayet etmesine engel olmadı.



    55.bazı  bidatçılar Hz Osman ve Hz Ali'nin Ebu Hureyre radıyallahu anhı çok hadis rivayet etmekten engellediğini uygun,durmuşlardır böyle bir rivayet güvenilir hiçbir kaynakta yoktur.


    56.Abdullah ibni Ömer Radıyallahu anhüma ya tarla beklemesi için köpek beslenebileceği sorulduğunda Ebu hureyre'nin bir rivayeti bulunduğunu söylediler.O da Ebu hureyre'nin tarlası var o bu konuyu daha iyi bilir dedi Ebu Hureyre düşmanları Onun bu sözünü tarlası olduğu için, bu rivayeti Ebu Hureyre uydurmuştur şeklinde nakletmekten utanmamışlardır.Üstelik daha Sonraları İbni Ömer'in bu hadisi Aynen Ebu Hureyre gibi rivayet ettiğini de görmezden gelmişlerdir.



    57.Ebu Hureyre efendimizin vefatından sonra hicri 58 yılına kadar tam 47 yıl boyunca hadis rivayet etmiş ve fetva vermiştir. Hem derin ilmi hem de Resulullah'ın yakın ilgisine Mazhar olması sebebiyle Ashap ve tabiin neslinden üstün saygı görmüştür.



    58. Ebu Hureyre ölçülü şakalar yapardı onu bu yönüyle vurmak isteyenler Ebu hureyrenin ravinin adaletini zedeleyecek ölçüde şaka yaptığını iddia etmişlerdir.



    59.hadis karşıtları Ebu hureyre'yi midesine düşkün olarak göstermek için kötü bir senaryo yazmışlar.Muaviye Bin Ebu Süfyan'ın 'madire' yemeğini yemek için onun yanına gittiğini ama Hz Ali'nin arkasında namaz kıldığını söylemişlerdir. Ne tuhaf ki Muaviye Bin Ebu Süfyan Şamda, Hz Ali'nin Irak da bulunduğunu,hiçbir zaman bir araya gelmediklerini görmezden gelmişlerdir.



    60.Ebu hureyre'nin menfaati için Emevi yanlısı  olduğunu ileri sürenler onun Medine Valisi Mervan İbni hakemi bazı yersiz davranışları yüzünden eleştirdiğini,Ayrıca Emeviler yönetimi ele almadan önce maddi refaha sahip olduğu için emevilerden bir eklentisi olmadığını dikkate almamışlardır.



    61.Ebu Hureyre Ehlibeyt muhibbi olduğu ve Hz Ali'nin faziletine dair hadisler rivayet ettiği bilinmektedir, hal böyleyken onun hz.ali aleyhine hadis uydurduğu iddiası ne kadar doğru olabilir.



    62.hadis karşıtları Ebu hureyrenin emirlerden korktuğu için bazı hadisler rivayet etmediğini söylüyorlar.Hz Hasan'ın dedesinin yanına defnedilmesine İzin vermeyen Medine Valisi mervana sen ve vali değilsin Vali başkasıdır.( Muaviye Bin Ebu Süfyandır) sen onu memnun etmek için böyle yapıyorsun diye çıkışan biri Emevi emirlerinden niçin korksun?



    63.bir kimseye bildiği bir konu sorulunca cevap vermezse kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur hadisi şerifini rivayet eden Ebu Hureyredır ama o bazı hadis rivayet ettiği takdirde fitne ve fesat çıkacağını insanların bundan zarar göreceğini düşünmüş ve tedbirli davranmıştır.



    64.Ebu Hureyre Peygamberimizin yanında 4 yıla yakın bir süre kalmış Bu esnada kendini tamamen hadis rivayetine vermiş duyduğu hadisleri unutmaması için Allah'ın Resul'ünün duasını almış, bu sebeple de çok hadis rivayet etmiştir.


    65.Hulefa-i raşidin devlet işleri ile de ümmetin dertleri ile de uğraştıkları için bir de Ebu Hureyre gibi uzun süre yaşamadıkları için onun kadar çok hadis rivayet edememişlerdir.


    66.Abdullah ibni Amr İbni as, Ebu Hureyre'den çok hadis yazmıştır.Ancak o hadislerin çok rivayet edildiği Hicaz mintikasından uzakta Mısır ve Şam gibi yerlerde yaşamış. Bu sebeple yazdıklarını Ebu Hureyre kadar rivayet etme imkanı bulamamıştır.



    67. İbni Ömer Radıyallahu anhüma ileri sürüldüğü gibi Ebu Hureyreyi çok hadis rivayet etmekle suçlamamış aksine onun herkesten fazla Resulü Ekrem ile birlikte bulunduğunu,hadisi şerifleri en iyi ezberleyen sahabinin o olduğunu söylemiştir.


     68.Ümmi olmak Yani okuma yazma bilmemek Arapların bir özelliği idi. Onlar duyup öğrendiklerini ezberlemeye ağırlık verdikleri için hafızaları son derece güçlenmiştir. Bu da hadis ravileri için kusur değil meziyet olmuştur Ebu Hureyre de bu meziyeti sebebiyle pek çok hadis hafızasında kurmuştur.



    69.Ebu Hureyre Radıyallahu Anha sara hastası olduğu için değil açlık yüzünden zaman zaman bayılmıştır.Peygamber Efendimizin vahiy esnasında yaşadığı ve halini Sara diye göstermeye çalışanlar Ebu hureyrenin rivayetlerine gölge düşürmek için böyle bir iddiayı icat etmişlerdir.


    70.Ebu Hureyre Radıyallahu Anh Yahudi iken İslamiyet ile şereflenen Mut'taki ve sika bir tabiin alimi olan ka'bu'l-Ahbar'dan bazen onun naklettiği bir kıssayı rivayet etmiştir.Peygamber Efendimizin izin verdiği ölçüde diğer sahabeler gibi israiloğullarından da rivayette bulunmuştur. Onun rivayetlerinin hep İsrailiyat kıssaları olduğunu söylemek büyük infazsızlıktır.



    71.Bir müslüman bazı hadisleri anlamakta zorlandığı zaman bu hadisi akla uymuyor diye ona reddetmek yerine insan aklının her şeyi kavramayağacağını hatırlanmalıdır.


    72.Tıp ilmi geliştikçe bazı hadisler Özellikle de sineğin bir kanadında hastalık diğer kanadında şifası bulunduğunu belirten hadisi şerif daha iyi anlaşıldı. Bu tür hadisi şerifleri reddetmek yerine onları ya iyice araştırmalı veya bu hadisleri benim ilahi vahye mazhar olan Peygamberim söylemiştir diye kabul etmelidir. 


    73.şayet İsrailoğulları olmasaydı et kokmazdı hadisi şerifini akıldışı bulmak ve onu rivayet için Ebu Hureyre suçlamak haksızlıktır.Allahu Teala israiloğullarına her gün bıldırcın eti göndermiş ve onu biriktirmemelerini emretmiş fakat onlar eti biriktirdikleri için tabi olarak et korkmuştur.



    74.Havva olmasaydı kadın kısmı da kocasını aldatmazdı" hadisinde cinsel anlamda aldatma söz konusu değildir Bu aldatma şeytanın hilesine kapılıp yasak ağacın meyvesinden yemek için eşine telkinde bulunup onu yanıltması anlamındadır.



    75.az bir yemeğin peygamber efendimizin duası ile çoğaldığında dair hadisi şerifler bütün hadis kitaplarında yer almıştır. Bu hadisleri sadece Ebu Hureyre değil onlarca sahabi rivayet etmiştir.



     76.Allah Teala'nın resul-i Ekrem'e peygamberliğini ispat etmesi için lütfettiği mucizelerden bahseden hadisi şerifleri garip acayip diye nitelemek gerçekten gariptir.Kuranı Kerim'de diğer Peygamberlere verilen mucizeleri kabul eden birinin böyle bir iddiada bulunması anlaşılabilir bir şey değildir.



    77.Allah'ın izin verdiği kimselerin kıyamet günü şefaat edecekleri Kuranı Kerim'de haber verilmişken efendimizin kıyamet gününde ümmetine şefaat edeceğini belirten Sahih Hadisler niçin gerçeği yansıtmamasın?



    78.yöneticiler kureyştendir hadisine dil uzatanlar onu rivayet ettiği için Ebu hureyreyi de suçluyorlar. O devirde Kureyş Kabilesi diğer kabilelere göre en güçlü en iyi itibarlı en şerefli Ve taraftarları en çok olan bir kabile idi Arap kabileleri de bir yöneticide bu özellikleri arıyordu Peygamber Efendimiz güçlü ve huzurlu bir yönetim için bunu gerekli gördüğü yönetimle ilgili sosyolojik bir gerçeği ifade eden bu sahih hadisi Şerif'te Onun ravisi olan Ebu Hureyreyi tenkit etmek tutarsızlıktır.



    79.İmam Buhari bugün Özbekistan Cumhuriyeti'nin sınırları içinde bulunan Buhara'da doğdu. İran asıllı değildi,hadis karşıtlarının ileri sürdüğü gibi o İran İmparatorluğu'nu yıktıkları için Müslümanlardan İntikam almayı düşünen bunun içinde hadis uyduran biri kesinlikle değildi.



    80.Müslümanlar İran'ı fethettiler ama İran halkını zorla Müslüman yapmadılar.İranlılar kendi istekleri ile müslüman oldular ve yine kendi toprakları üzerinde hayatlarını devam ettirdiler.



    81.Buhari'den önce hadisler yazılmıştı, buhari'nin uydurduğu hadisleri bir kitapta topladığı iddiası hiçbir delile dayanmayan bir yalandır. hadisler Peygamber Efendimiz zamanında yazılmaya başlandı. Buhari'den Çok önce bu hadisler derlenip kitaplaştırıldı.


    82. Sahih hadislerde belirtildiği üzere Mehdi Peygamber Efendimiz soyundan Mut'taki bir insandır, ahir zamanda zulüm çoğaldığında ortaya çıkacak ve yeryüzüne adaleti hakim kılacaktır.



    83.İmam Buhari hem senedi hem de metini sağlam olan hadisleri kitabını aldı Kuranı Kerime ve diğer sahih hadislere ters düşen hiçbir hadisi sahine almadı zaten o senet tenkidinde olduğu gibi Metin tenkidinde de uzmandı.



    84.100 sene sonra bugün yeryüzünde olanlardan hiçbiri kimse hayatta kalmayacaktır Hadisi sahihtir.Bu hadis 100 sene sonra Kıyametin kopacağı anlamında değil Peygamber Aleyhisselam'ın zamanında yaşayanların 100 sene sonra hayatta olmayacağı anlamındadır.



    85.İmam Buhari el camiu's sahihini tamamladıktan sonra onu devrin ünlü hadis alimi olan hocalarına sunmuş takdirlerini kazanmış ve daha sonra eseri 3 defa gözden geçirterek ona son şeklini vermiş ve kitabını binlerce talebesini okutmuştur.


    86.İmam Buhari bütün sahih hadisleri derlemeyi değil, sahih Hadislerden oluşan muhtasar bir kitap yazmayı hedeflediği için sahihi Buhari bütün sahih hadisleri ihtiva etmez.


     87.İmam Buhari bir hadis kitabını yazacağı vakit abdest alır İki rekat namaz kılardı.Bu sebeple bir günde ancak 2 hadis yazardı. Bu yöntemle sahihi Buhari 16 yılda tamamladı.


    88.kötü niyetli kimseler uğursuzluğun üç şeyde bulunduğuna dair hadisi ileri sürerek sahihi buharide İslam inancına aykırı hadisler var diyorlar Halbuki İmam Buhari İslam dininde cahiliye halkının inandığı gibi bir uğursuzluk anlayışı bulunmadığını göstermek için bu hadisi kitabını almıştır. Uğursuzluk konusundaki hadisi göstererek peygambere kadına değer vermediğini söylüyorlar. kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum vasiyetimi tutunuz buyuran bir peygamberin böyle bir şey yapması mümkün müdür?



    89.sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislerin sahih olduğu konusunda İslam alimleri görüş Birliği etmiştir bu konuda İcma vardır derken kastedilen budur.



    90.israiliyat denilince akla 3 türlü rivayet gelir uygun olandır.Bir şeriatımıza uygun olandır bunları rivayet etmekte sakınca yoktur, ikincisi Kuranı Kerime ve sahih sünnete aykırı olanlardır,Bunlar kesinlikle rivayet edilemez. üçüncüsü de Kuranı Kerim ve sahih sünnette konu edilmeyen rivayetlerdir  bu rivayetlere de güvenilmez.



    91.Sahîhi Buhari ve sahih-i müslim'de geçen israiloğullarına dair hadisler Kuranı Kerim ve sünnet-i seniyyeye Uygundur.Bu sebeple onları rivayet etmekte hiçbir sakınca yoktur.


    92. İsra ve Miraç hadiseleri İsrailiyat saymak mantıklı değildir.Bu hadisleri rivayet eden 20'den fazla sahabi arasında Yahudi iken Müslüman olan bir kimse bulunmamaktadır.


    93. üç mescid(Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa)ibadet etmek için seyahat edilebileceğini belirten sahihi Buhari hadisinde Mescidi Aksa adı geçiyor diye o hadisin İsrailiyat saymak son derece anlamsızdır.


    94.İsra ve Miraç hadiselerinin birbirleri ile çatıştığı iddiası tamamen asılsızdır. Bu hadisler Buhari ve Müslim gibi en güvenilir kitaplarımızda yer almıştır.Miraç hadisleri Peygamber Efendimizin hizmetkarı Enes Bin Malik radiyallahu anh'den rivayet etmiştir.



    95.Miraç olayını ne zaman meydana geldiği konusundaki rivayetlerin birbirini tutmadığı iddiası da doğru değildir. Miraca dair bütün rivayetler bu olayın bi'setten yani Peygamber Aleyhisselam'ın peygamberlik geldikten sonra meydana geldiğini gösterir.


    96.hadis karşıtları diyor ki; miracın ruh ile veya hem ruh hem beden ile olduğunu söyleyenler olduğu gibi onun uykuda veya uyanıkken olduğunu söyleyenler de var görüldüğü gibi bu rivayetler çelişkilidir"bu iddiada asılsızdır. Miraç olayı Peygamber Efendimiz peygamber olduktan sonra hem ruhu hem de bedeni ile birlikte olmuştur.Bu konuda pek çok rivayet vardır, miracın Sadece Ruh veya uykuda olduğuna dair sahih bir rivayet yoktur.



    97.Peygamberimizin göğsünün yarıldığına dair rivayetler aslında bir çelişki içermez çünkü onun göğsünün birkaç defa ayrılması Pekala mümkündür.Nitekim bu olaylardan biri onu peygamberlik görevini hazırlamak için çocukluk çağında biri peygamber ahlakına ve özelliklerine sahip olması için bu görevi kendisine verileceği zaman üçüncüsü de Miraç için Rabb'inin huzuruna çıkacağı zaman kendisini o önemli buluşmaya hazırlamak için yapılmıştır.



    98.miracın nereden başladığı konusundaki rivayetler arasında bir çelişki yoktur. Peygamber Efendimiz amcasının kızı Ümmü hani'nin evinde uyurken evin tavanı yarıldı, bu evi kastederek evimin tavanı yarıldı buyurdu.melekler oradan indi peygamber AleyhisselamI. alıp Kabe'ye götürdü Sonra da onu burak a bindirdi ve miraca götürdü.



    99.peygamberlerin Kaçıncı kat semada olduklarını belirten rivayetler arasında da bir çelişki yoktur. Bazı rivayetlerde belirtildiği gibi Miraç olayı birkaç defa meydana gelmişse her defasında onları farklı semada görebileceği için bir çelişkiden söz edilmez.Miraç olayının bir defa meydana geldiği kabul edilirse de yukarıda belirtildiği gibi hadis âlimleri bu konudaki rivayetlerin nasıl anlaşılır gerektiğini açıklamışlardır(merak edesen bu kısmı kitaptan oku)



    100.peygamberimizin Miraç'ta nereye kadar Çıktığı konusunda farklı rivayetler bulunmakla beraber bunlar arasında bir çelişki yoktur.sidretül müntehanin 6 semada bulunduğu ama dallarının 7 semada olduğu belirtilmektedir. 


    101.hadis karşıtları Kuranı Kerim'de isradan bahsedildiğini ama Miraç'tan söz edilmediğini ileri sürüyorlar. Yine doğru söylemiyorlar. Necm suresinde efendimizin peygamberliğini İnkar Eden müşriklere cevap verilirken şöyle buyuruluyor onun gördüğü şey hakkında Şimdi siz onlar tartışacak mısınız andolsun ki onu başka bir inişinde de gördü sidretül müntehanın yanında" bu ve benzeri ayetlerde Miraç olayının meydana geldiğini gösteriyor.



    102.Hadis karşıtları diyor ki Kur'an'da gaybi sadece Allah bilir dendiği halde İsra ve Miraç hadisesinde peygamber gayba dair bilgiler veriyor.Fakat şu ayeti kerimeyi hadis inkarcılarının iddiasını yalanlıyor" gaybı bilen Allah'tır O hiç kimseye gayb bilgisi açık bir şekilde bildirmez,ancak seçip bildirmek istediği bir peygamber müstesna (Cin suresi 26-27 ayetler)


    103.Miraç hadisesinin akla aykırı olduğunu ileri sürüyor.Halbuki Miraç'ta yaşananlar sınırlı aklın kavrayamayacağı olaylardır ve  akıl üstüdür.Allah bize aklı gayb aleminde değil şu yaşadığımız şehadet aleminde kullanmamız için vermiştir.Vahyin bize gayb âleminden getirdiği her bilgiye onun akla uyup uymadığına bakmadan bütün kalbimizde iman etmemiz gerekir. Çünkü Miraç'a dair haberler aklın sınırları dışında kalan bilgilerdir.



     104.Peygamber Efendimizin 50 vakit namazı azaltılması için Allahü Teala'nın huzuruna defalarca gitmesin de bir gariplik yoktur. Bu olay efendimizin ümmetine olan şefaatini ve onlara aşırı düşkünlüğünü gösterir.


    105.Cebrail aleyhisselamın efendimizin kalbini yardıktan sonra onu İlim ve hikmet ve doldurmasına itiraz ediyorlar.İlim ve hikmet manevidir bunlar maddi olan tasa nasıl konur diyorlar bunu söyleyenlerin kıyamet gününde sevapların ve günahların terazide tartılacağına dair ayeti Araf Suresi 8 ve 9a inanıyorlarsa buna da itiraz etmemeleri gerekir.



    106. Atmosferde belli bir yükseklikten sonra havanın bulunmadığını bu sebeple Peygamber Aleyhisselam'ın da miraca çıkamayacağını söylüyorlar.Yunus Aleyhisselam'ın balığın karnında uzun bir süre havasız kaldırması,çocuğun ana karnında, balıkların suyun içinde havasız yaşayabildiğine inananların Miraç olayını takılmamaları gerekir.



    107.Allahü Teala'nın kullarına 50 vakit namazın farz kılmasını Peygamber Efendimizin Hz Musa ile görüştükten sonra defalarca Cenabı Hakk'ın huzuruna çıkmasını Ve sonunda namazın 5 vakite indirilmesini hadis karşıtları garip şekilde izah ediyorlar. Bu olayda Her şeyden önce Allah'ın kullarına olan Merhameti, efendimizin ümmetine olan şefkati öne çıkıyor. burada Hz Musa değil 2 peygamberin birbirleri ile istişaresi vurgulanıyor. Bir de Hazreti Musa ümmeti ile yaşadığı acı tecrübelerden söz ederek insanlığın insanların ağır ibadetleri yapamayacağını dile getiriyor.



    108.sahihayn ile diğer sünen ve müsnedler de bulunan şefaat hadisleri sahih ve Mütevatirdir.



    109. kıyamet gününde Efendimiz ile diğer peygamberler ümmetlerine şefaat edecektir.Ayrıca Şehitler salihler okunan Kuranı Kerim ve tutulan oruçlar da şefaat edecektir.



    110.Allah'ın birliğini kabul eden Müslümanlar ebediyen cehennemde kalmayacaktır. cehennemde ebedi kalacak olan kafirler,Müşrikler ve putperestlerdir.



    111.kıyamet gününde Allahu Teala şefaat edecek olanlara şefaat izni verecek onlar da Cenabı Hakk'ın razı olduğu kimselere şefaat edeceklerdir.



    112.Dünyada hiçbir iyi iş yapmamış ibadet etmemiş olan Mümin günahkarlar önce cehenneme girecek günahları ölçüsünde cezalarını çektikten sonra Allah'ın rahmeti ve adaleti sebebiyle cehennemden çıkarılacak ve cennete gireceklerdir.



    113. büyük günah işleyen ümmeti muhammed ebediyen cehennemde kalmayacaktır. Onlar Peygamber Aleyhisselam'ın meleklerin ve müminlerin kendilerine şefaat etmesi ile cehennemden çıkıp cennete gireceklerdir.



    114.Peygamberimiz müminlerin cennete giremeyeceğini söylememiştir.Allah resulü güzellikleri birbirinden farklı çeşitli cennetler bulunduğunu belirtmiş annesine ve babasına karşı gelenlerin akrabası ile ilgisini kesenlerin söz taşıyanların ve benzeri büyük günahları işleyenlerin Firdevs gibi cennetlere giremeyeceğini ifade buyurmuştur.



    115.Kuranı Kerim ve hadis-i şeriflerde müslümanlara yönelik bazı tehditler bulunmaktadır. Fakat Allahu Teala dilerse bu kullarını affetedecektir.



    116.büyük günah işleyenlerin cennete giremeyeceğini belirten ayet ve hadisler vardır.Bu tehditler ile O günahları ısrarla yapan ve yapmakta sakınca görmeyenler kastedilir. Bu ayet ve hadislerde Muhtemelen o günahkarların Cennet kapıları açılır açılmaz oraya ilk gelenlerle birlikte giremeyeceği ancak günahları bağışlandiktan sonra cennete gireceği anlatılmak istenmiştir.



    117.akıl ve duyular ile bilinmeyen konular vardır.Kuranı Kerim bunlara gayb adı verir.iman etmesi şarttır kabir azabı da bu konulardan biridir 



    118.kabirde Kötü insanlara azap iyilere ikram edileceğine dair hem ayeti kerimeler hem de mütevatir derecesine ulaşan hadisi şerifler vardır Bunun için sadece sahihi Buhari ve sahih-i müslim'deki hadislere bakmak bile yeterlidir.



    119. Gaybı Allah'tan başka hiç kimse Hatta Peygamber bile bilemez diyenler her nedense ayeti kerimede ki istisnayı görmezden geliyorlar Halbuki Allah Cin suresi 26-27 ayette seçip bildirmek istediği peygamberlerin galiba haber veriyor.



    120.kabirde azap gören beden değil ruhtur bu da rüyasında güzel şeyler görüp bundan zevk alan veya korkunç şeyler görüp bundan Elem duyan kimseye benzer.



    121. bir ayeti kerimede kafirlerin canını alan meleklerin onlara bugün perişan eden azapla cezalandırılacaksınız diye haber veriliyor başka bir ayeti kerimede melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken onların hali ne olacak duyuruluyor.Demek ki kötülerin azabı daha onlar Can verirken başlıyor.(Enam suresi 93 ayet Muhammed suresi 27 ayet)




    122.ayette firavun ve adamlarını şiddetli Bir azabın kuşattığı onların sabah akşam ateşe sunulduğu Kıyamet kopunca da Elem verici bir azalma uğratılacakları haber veriliyor (Mümin 45 46 ayet)daha Kıyamet kopmadan onlara yapılan Bu Azap kabir azabı değilse Acaba nedir?



    123.zulmedenler için kıyamet gününden önce bir azap daha vardır (Tur suresi 45/47 ayeti kerimesi) kabir azabına işaret etmektedir.



    124.Nuh kavminin Suda boğuldu ardından da ateşe atıldığı haber veriliyor (Nuh Suresi 25 ayette) bu kafirler kabirde değilse nerede ateşe atılmış olabilirler?



    125. Mehdi hadislerinin sahih olduğunu ve Mütevatir derecesine ulaştığını beyhakiki şevkani ve İbni Hacer El Mekki gibi alimler kabul etmişlerdir.Bu hadisleri Ebu Davud Tirmizi ve Ahmet İbni hanbel başta olmak üzere birçok muhaddis kitabına almıştır.



    126 mehdinin çıkacağına dair Kuranı Kerim'de ayet bulunmaması bu konuda kusur sayılmaz.Tam aksine Allah resulü size ne verdiyse onu alın Neyi yasakladıysa ondan kaçının gibi ayeti kerimeler Mehdi hadisleri ne güvenmek gerektiğini gösterir.



    127.Mehdiye dair hadislerin Sahih i Buhari ve sahihi Müslimde yer almaması bir noksanlık değildir.Çünkü İmam Buhari ve imam Müslim bütün sahih hadisleri Kitaplarına almayı düşünmemişlerdir.



    128. Mehdi hadislerine şiilerin uydurduğu söz asılsız bir iddiadan ibarettir.zaten şiilerin mehdisi ile ehli sünnetin beklediği Mehdi arasında hiçbir benzerlik yoktur.

    şiilerin mehdisi onların inancına göre 12 imamın sonuncusu Muhammed İbni Hasan El askeridir.


     

    129.Hadislere sıcak bakmayanlar Mehdiye dair hadislerin akla aykırı olduğunu söylerken tutarsız bir görüş ileri sürüyorlar. Ahir zamanda yeryüzüne zulüm ve haksızlık yaygınlaştığında Peygamberimizin neslinden Muhammed İbni Abdullah adlı bir zatın çıkması yaygınlaşan zulmü ortadan kaldırıp yeryüzüne adalet ve eşitliği getirmesine için akla aykırı olsun?



    130.Hadis karşıtları Mehdi beklentisinin toplumda kargaşaya sebep olduğunu ve insanları tembelliğe ittiğini ileri sürüyorlar.Mehdi inancı yüzünden Ehli sünnet arasında değil şiilerin çeşitli mezhepleri arasında kavgalar çıkmıştır. Mehdi inancı Ehli sünnet vel cemaat mensuplarını hiçbir zaman tembelleştirmemiş onlar İslam düşmanlarına karşı hep diri durmuş ve dinlerini canla başla savunmuşlardır.


    131.Hadis karşıtları Mehdi hadislerini ka'bü'l Ahbar'ın uydurduğunu söylüyorlar. Halbuki güvenilir Mehdi hadislerinden hiçbirini ravileri arasında ka'bü'l Ahbar yoktur.Mehdiye dair hadis uyduran bazı kişiler uydurdukları hadislerin senedine ka'bü'l Ahbar adını ilave etmişlerdir.

    Vehb İbni münebbih i de bu konuda Hadis uydurmakla suçluyorlar.Halbuki Mehdi konusunda rivayetlerden sadece birinde onun adı geçmektedir. Hadisten tenkidinde Üstat olan alimlerimiz vehb  İbni munebbihi güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmişlerdir.



    132.İsa(as) ahir zamanda İslam şeriatına uygulayan biri olarak yeryüzüne inecek ve Müslümanların imamının arkasında namaz kılacaktır.


    132. bu konuda 70'ten fazla hadisi şerif vardır.Bu hadislerin önemli bir kısmı da sahihtir. 28 sahabi tarafından rivayet edildiği için bu hadisler Mütevatir derecesine ulaşmıştır. ünlü hadis alimleri bu hadislere dayanarak Hz İsa'nın yeryüzüne ineceğinin hak ve gerçek olduğunu söylemiştir.


    133.Hz İsa'nın usulüne dair muhtelif ayeti kelimeler bulunmaktadır."İsa kıyamet vakti için bir alamettir(Zuhruf 61)Yani Hz İsa'nın yeryüzüne inişinin Kıyamet alametlerinden biri olduğunu açıkça göstermektedir

    "0 ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden önce İsa'ya inanmış olmasın (Nisa 154 ayeti kerimesi)Hz İsa'nın yeryüzüne inmesinden sonra ehli kitabın ona iman edeceğini kesin suretle belirtmektedir.



    134.müfessirlerilemizin büyük çoğunluğu "seni vefat ettirip kendi katıma yükselteceğim"Ali İmran 55 ayeti kerimesinde geçen vefatın ölüm değil biri olarak semaya yükseltme anlamını anlamında olduğunu söylemişler buna misal olarak sizi geceleyin vefat ettiren( ölü gibi uyutan) odur.Enam 61 göstermişlerdir.



    135. Hz.İsa'nın öldüğünü ve yeryüzüne inmeyeceğim söyleyenler "senden öncede Hiçbir insana ölümsüzlük vermedik sen öleceksin de onlar ebedi mi kalacaklar?" Enbiya 34 ayeti kerimesinden medet umuyorlar.Bu ayeti kerimede hiçbir insanın ebediyen yaşayamayacağı ifade buyrulmaktadır. bu ayetten Hz İsa'nın vefat ettiği anlamı kesinlikle çıkarılmaz.


    136.Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne ineceği konusu bizim inanç esaslarından biridir. Bu sebeple onun Kıyamet yaklaştığı zaman yeryüzüne ineceğine tereddüt etmeden inanırız.



    137.Cinler ve Şeytanlar alemi gayb konularındandır. Bu sebeple Onlar hakkında sahih hadislerde verilen bilgilere inanmak gerekir.Cin ve Şeytan yoktur diyen bir kimse Peygamberi ve onların gerektirdiği esasları inkar etmiş olur,çünkü hem Kuranı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde cin ve şeytanın varlığı belirtilmiştir.



    138.Allah cinleri çeşitli şekil ve kılıklara girebilecek kabiliyette yarattığı için Onlar insan ve hayvan şeklinde görünebilirler ancak kainatın Rabbi onların Peygamber Efendimizin şekline girmesine izin vermemiştir.



    139.şeytanın yaratılışı hakkında bilgimiz olmadığına göre onun hadis-i şeriflerde belirtildiği şekilde 'boynuzlarının arasından güneşin doğacağı bir görüntü vermesini' de 'insanın kanında dolaşabilecek nitelik kazanmasını' da yadırgamamak gerekir.



    140.şeytanların ilki olan İblis Hz Adem'e secde etmediği için Cennetten kovulduğu günden beri insanın en azılı düşmanı olmuştur. Bu sebeple şeytan insana olan düşmanlığını kıyamete kadar çeşitli şekillerde sürdürecektir.


    141.hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere Şeytan insanı ibadetten alıkoymak için uyuyan kimsenin ense köküne üç düğüm atabilir, yiyen ve içen bir varlık olduğu için de namaz kılmayanın kulağına işeyebilir.Ancak o Allah'a içtenlikle yönelen Müslümanlara kötülük yapamaz.


    142.aksırmak ve esnemek fizyolojik bir olay olmakla beraber aksırmak insanın sağlıklı olduğunu gösterir,kulunun sağlıklı olması da Allah-u teâlâ'yı memnun eder. Esnemek ise çok yemekten kaynaklanır. Şeytan esneyen uyuşuk ve tembel kimselere,Allahu Teala ise ibadetlerini canlı bir şekilde yapan kullarını sever.


    143.Allahu Teala şeytanın istemesi üzerine ona insana baştan çıkarabilme fırsatı vermiş, insana da Allah'ı zikretmek ve ona sığınmak suretiyle şeytandan korunma imkanı lütfetmiştir.


    144.yatarken besmele çekmek, su kaplarının yemek pişirilen tencerelerinin ağzını kapatmak, akşam karanlık basarken çocukları eve almak, şeytandan korumayı sağlayan başlıca tedbirlerdir.

    Euzu besmele çekmek, Ayetel Kürsi okumak insanı şeytandan korur fakat insanın tek düşmanı şeytan değildir.

    onu günah işlemeye yönelten Şeytandan daha güçlü etkenler arasında nefsi emmare, hayvan içgüdüleri, dünyaya malı,heva ve heveside vardır….
  • 258 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Beyaz Diş kitabı Jack LONDON’a ait okuyup bitirdiğim üçüncü kitap. İlk okuduğum kitap kısa olması sebebiyle Vahşetin Çağrısı olmuştu. Ardından isminin gizemli olmasının bende yaratmış olduğu heyecanla Yıldız Gezgini kitabını bitirdim. Şunu belirteyim Vahşetin Çağrısı ile Yıldız Gezgini kitaplarını okuduktan sonra Jack LONDON’ın diline, anlatımına ve oluşturduğu kurgulara, kısacası üstün dehasına hayranlık duydum. Özellikle yazarın Yıldız Gezgini romanını bitirdiğimde ise kendisine duyduğum hayranlık en üst mertebeye ulaştı ve görünen o ki bu hayranlık hiç bitmeyecek gibi duruyor.


    Beyaz Diş romanını okumakta biraz gecikmiş olabilirim. Bazılarınız bu kitabı daha önce okul dönemlerinde okumuş olabilir. Fakat aranızda kitabı okumayanlar varsa daha fazla gecikmeden kitabı edinmenizi ve hiç vakit kaybetmeden okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Çünkü Jack LONDON bir kurdun olaylar karşısında göstermiş olduğu tutumu ve doğumundan başlayıp hayatı boyunca başından geçen yaşanmışlıkları, birebir örtüşmese dahi, özetle insanlığın da geçmiş olduğu varoluş aşamalarını tüm gerçekçiliği ile aktarmayı başarabilmiştir.


    Gelelim Beyaz Diş romanının incelemesine. Bundan sonra yazılanlar roman hakkında yorumlar içereceğinden dolayı kitabı henüz okumayanların devam etmesi önerilmez. Dikkatinize sunulur.

    İNCELEME-YORUM-SPOİLER

    Yazar, aklındaki düşünceleri daha anlaşılır ve belirgin olması açısından kitabını bölümler halinde kurgulamış ve biz okuyucuların işini kolaylaştırmış.

    Bu bölümler ise;
    1-Issız Diyar
    2-Vahşi Doğanlar
    3-Vahşi Hayatın Tanrıları
    4-Üstün Tanrılar
    5-Terbiye, isimlerinden oluşmaktadır.

    Ayrıca her bölüme ait alt bölümler de mevcuttur. Zaten bu bölümlerin isimleri kitabın konusu ve gidişatı hakkında bize belli başlı ipuçları vermektedir.


    1-Issız Diyar
    Roman “Issız Diyar”da Kuzey Topraklarının dondurucu soğuğunda kızaklarını çeken altı köpekleriyle birlikte yolculuk yapan Bill ve Henry’nin yaşadıklarını konu edinerek başlar. İkilinin çıkmış oldukları bu yolculuğun amacının kızağın arkasında bulunan sandığı ait olduğu yere güvenle ulaştırmak olduğunu görürüz. Sandığın içerisinde ise bir ceset bulunmaktadır. Böylece yazar Issız Diyar’ın acımasızlığını daha ilk bölümden hikâyesini bile bilmediğimiz bir insanın sandığın içerisindeki cesedi üzerinden bizlere yansıtmıştır. Velhasıl söz konusu ikili yolculuğun ilerleyen bölümlerinde yabandan gelen uğultular hakkında konuşurlar. Bu uğultular kasvetli ve ağır geçen bir kış sonucunda açlıktan mideleri kazınan kurt sürüsünden gelmektedir. Açlıktan çılgına dönmüş kırk tane kurdun oluşturduğu bu sürünün içerisinde ise yarı kurt yarı köpek olan bir dişi kurt bulunmaktadır. (Daha sonra bu kurdun adının Kiche olduğunu öğreneceğiz.) Bill ve Henry gündüz yolculuklarına devam ederken havanın karardığı bölümde dinlenmek için kamp kurar. Sabah olduğunda eşyalarını kızağa yerleştiren ve köpeklerinin koşum takımlarını hazırlayan ikiliden kuşkucu olan Bill, köpeklerinin bir tanesinin eksildiğinin farkına varır. Başlangıçta altı köpekleri varken şimdi beş tane kalmıştır. İlerleyen günlerde köpek sayıları üçe kadar düşecektir. Bunun sebebi Kuzey Toprakları’nın çetin ikliminde açlıktan zayıflayıp bir deri bir kemik kalmış olan kurt sürüsünün üyesi dişi kurdun, Bill ve Henry’nin köpeklerini onlar uykudayken ayartması ve köpekleri aç kurt sürüsünün bulunduğu ağaçlık bölgeye doğru çekip sürü ile birlikte köpeklerden kemik dahi kalmayacak şekilde onları yemelerinden kaynaklanmaktadır. Köpeklerin birer birer dişi kurt tarafından kurt sürüsünün içersine doğru çekilmesi sonucunda Bill ve Henry üç köpekle baş başa kalır. Ancak kızağın üzerindeki sandıkla birlikte yüz kiloya yaklaşan yüklerini kalan üç köpek çekmekte zorlanır ve hızları gitgide yavaşlar. Daha sonra kızak devrilerek kayalıklara sıkışır. Kendilerini takip eden kurt sürüsü de ikilinin yaşadığı çaresizliği görür ve cesaretlenir. Saldırmak için gecenin çökmesini beklemeyen sürünün üyesi dişi kurt önlerine çıkar ve kalan üç köpekten en güçlü olan köpeği ayartarak kendisine doğru çeker. Ardından Bill’de arkadaşının uyarılarına rağmen sadece üç kurşunu olan tüfeğini kaptığı gibi ayartılan köpeği kurt sürüsünün pençelerinden kurtarmak için arkalarından gider. Fakat bunda başarılı olamaz ve tek bir kurşun sesi uzaklardan bağırışlarla beraber geride kalan Henry’nin kulağına çalınır. Henry, arkadaşı için çok geç olduğunu anlar ve devrilen kızağı düzeltmeden gece için oracıkta ateş yakar. Yanında başta yola çıktıkları altı köpekten ikisi duruyordur. İlk geceyi olaysız atlatan Henry geçen iki üç gün içerisinde önce yanında bulunan iki köpeğin dişi kurt tarafından çekilerek kaybolduğuna şahit olur. Böylece Henry çaresizce kendini ölüme hazırlamaya başlar. Bir türlü açlıklarını bastıramayan kurt sürüsü Henry’nin kamp yaptığı yere iyice yakınlaşmıştır. Henry’nin kurt sürüsü ile arasında sadece onların kana susamış dişlerinden korunmak için çember şeklinde yaktığı ateş duvarı bulunmakta ve Henry’i de bu çemberin tam ortasında durmaktadır. Her geçen süre takatini kaybeden Henry’nin gözü yavaş yavaş kapanmaya başlar. Çember şeklinde yaktığı ateş duvarı da etkisini yitirmektedir. Artık umutsuzluğunun vermiş olduğu bir ruh hali ile durumu kabullenen Henry gözlerini kapatır ve kendisini kurt sürüsünün insafına bırakır. Kısa bir süre sonra uyandığında ise çevresinde insanların olduğunu görür. Bu insanlar Henry’e yönelttikleri ilk soru sandığın akibetinin ne olduğudur. Henry sandığı iki ağaç arasına bir file gerip onu filenin üzerine koyduğunu söyler. Bu şekilde cesedi kurtların yemesinin önüne geçmiştir.


    2-Vahşi Doğanlar
    Kitabın Vahşi Doğanlar isimli ikinci bölümü dişi kurdun da içinde bulunduğu sürünün Henry’nin başından ayrıldıktan sonraki hikâyesi ile kaldığı yerden devam eder. Artık bu bölümde yazar insanların değil kurtların duygularını biz okuyucularına yansıtmaktadır. Bill ve Henry yerine kendimizi koyarak onların gözünden yaşadıklarını tecrübe edindiğimiz ilk bölümün tersine ikinci bölümde kurtların yaşadıklarını hissetmemiz istenmiştir. Ve yazar bunu öyle ustalıkla yapar ki kendinizi bir insanın gözünden gördüğünüz dünya birden bir kurdun gözünden şahit olduğumuz dünyaya dönüşüvermiştir. İşte Jack LONDON’a hayranlık duymamın sebebi de tam olarak budur. Basitmiş gibi görünen ama işleyişi ve kurgusu bakımından üzerinde derin düşünülecek bir konuyu başarılıyla edebi bir kitap haline getirebilmiştir. Vahşi Doğanlar bölümünde kitabın ana karakteri olan Kiche’nin yavrusu Boz Enik ile tanışıyoruz ve hikâyenin bundan sonra kalan kısmı bu yavrukurdun gelişim sürecinde başından geçen olayları ele alıyor.


    Daha çok yazmak isterdim fakat kitabın özetini çıkarmak gibi bir niyetim yok. İlk bölümü ayrıntılarıyla yazdım. İkinci bölümün de sadece genel bir değerlendirmesini yapmakla yetindim. Başta söylediğim gibi kitabı mutlaka okuyun. Son olarak roman hakkında genel bir kanı oluşturmaya yönelik aşağıdaki uzun cümle ile sizleri baş başa bırakıyorum.


    Bir kurdun gözünden varoluşun hangi aşamalardan geçtiğine, bu aşamaların gidişatının olumlu veya olumsuz seyretmesi halinde kurdun üzerinde ne gibi değişiklerin meydana geldiğine, kitabın ikinci bölümünde Boz Enik olarak dünyaya gözlerini açan yavrukurda kitabın ilerleyen bölümlerinde bir kişiliğe kavuştuğunun göstergesi niteliğinde sayılacak Beyaz Diş adının yerliler tarafından verilmesine, geçen zaman içerisinde birtakım olaylar neticesinde doğasının ve karakterinin yavaş yavaş şekillenmesine, en nihayetinde ise sevginin gücü sayesinde Kutlu Kurt olarak kendisini gerçekleştirmesine şahitlik ediyoruz.


    Yazarın bir başka kitabının incelemesinde görüşmek üzere hoşça kalın, sevgiyle kalın. Sevgiyle kalın diyorum çünkü Beyaz Diş, kitabın Üstün Tanrılar isimli dördüncü bölümünün alt bölümlerden bir tanesi olan Sevgili Rahip kısmında kendisini Kutlu Kurt mertebesine ulaştıracak sevgi ile tanışır ki bu tanışıklık daha önceleri hiçbir zaman doğasının bir parçası olmamıştır. Beyaz Dişin evrilerek yüceleşmesine ve gelişiminin son noktasına erişerek Kutlu Kurt olmasına sebep olan sadece sevginin gücü olmuştur.


    Saygılarımla.
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.