• TANRILARA ARACILIK YAPANLAR: HATTİ BÜYÜK KRALLARI

    Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra Hitit tarihindeki gelişmelere göz atmadan önce bir süreliğine Hatti Büyük Krallarına odaklanalım. Bu krallar Hitit dünyasındaki ve hatta Geç Tunç Çağı' nın son yarısı boyunca Yakındoğu'nun tamamındaki en kuvvetli kişileriydi. Kralların halkının ve şekillendirdikleri savaş kültürünün askeri önderleri olduklarından daha önce bahsetmiştim. Bu konu hakkında daha fazla şey söyleyeceğim. Ancak kralların başka rolleri ve sorumlulukları da en az askeri görevleri kadar önemliydi. Bu rol ve sorumluluklar nelerdi? Bu görevlerin yerine getirildiğini kim denetliyordu? İlk olarak daha önce konuştuğumuz bir konuyu kısaca yeniden vurgulayalım. Hitit Krallığı'nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, devletin 500 yıllık tarihi boyunca ülkedeki üstün iktidarın neredeyse aralıksız bir şekilde on yedinci yüzyılın başlarında kurulan tek bir kraliyet hanedanı tarafından icra edilmesiydi. On ikinci yüzyılın başlarında krallığın çöküşünden sonra bile bu hanedanın üyeleri, başta Karkamış olmak üzere Fırat bölgesinde nesiller boyu var olmaya devam ettiler. Hanedanın uzun ömrünü daha da dikkat çekici kılan, bu yöneticilerin krallıkta azınlık olan ve Neşalar adı verilen Hint-Avrupa dili konuşan bir etnik gruba mensup olmalarıydı. Hint-Avrupa dili konuşanlar nesillerdir Anadolu'daydı ve büyük olasılıkla Hitit döneminden yüzyıllar öncesinde bölgeye yerleşmişlerdi. Yerli ve sayıca çok daha fazla olan Hatti nüfusuyla karışmalarına rağmen bazıları etnik kimliklerini korumuş ve Hitit Krallığı'nın çekirdeğini teşkil edecek bölgede egemenlik kurmuşlardı. Elbette Hitit monarşisinde, kraliyet ailesinin rakip dallarının iktidar koltuğunu mevcut hükümdarlardan veya belirlenmiş varislerden almak için kanlı darbeler ve darbe girişimleri gerçekleştirdiğini zaten görmüştük. Ancak iktidar daima aile içinde kaldı. Kısa süreli davetsiz misafirler dışında Hitit tahtına her zaman aynı kraliyet kanına (yabancı ve seçkin ailelerle yapılan evlilikler bu kanı düzenli olarak seyreltse de) sahip olanlar oturdu. Tanrıların Temsilcisi Doğrusunu söylemek gerekirse kralın şahsı kutsaldı. Tanrıların yeryüzündeki başlıca temsilcisi olan, tanrılar ve ölümlü inananlar arasında aracılık yapan kralın iktidarı onun kutsal hakkıydı. Kralın Hitit ülkesinin başrahipliği görevi kimi zaman kabartma heykeller de tasvir edilir. Kral, bu tasvirlerde rahiplik makamının gereği olarak takke takar, bileklerine dek uzanan bir cübbe giyerken ve yine bu makamın alameti olan kıvrımlı bir ucu olan asa tutarken görülür. Kral, otoritesinin kutsal güçlerce desteklendiğini iddia ederken, '(tüm) tanrıların gözdesi' olduğunu ve tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak onların müşterek koruması altında olduğunu belirtir. Ancak her kralın koruyucu bir tanrısı da vardır (örneğin il. Murşili'nin koruyucu tanrısı Arinna'nın Güneş Tanrıçası, il. Muvattalli'ninki Şimşeğin Fırtına Tanrısı, III. Hattuşili'ninki ise Tanrıça İştar'dı). Bu tanrılar, savaşta ve barışta kralları güvende tutarlar. Bu bakış açısına göre kutsal koruyucular görevlerini ziyadesiyle yerine getirmişlerdir çünkü Hitit Krallığı'nın 29 hükümdarından pek azı tahttan indirilmiş veya öldürülmüştür. Genelde yıllar süren sayısız seferlere rağmen, biri hariç olmak üzere (büyük olasılıkla), hiçbiri öldürülmemiş veya savaşta ölümcül bir yara almamıştır. Tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olmanızın olumsuz yanı da vardı. Bu durumda kendi tebaanızın tanrıların gazabına neden olan suçlarından da sorumlu olurdunuz. Tanrıların gazabı ancak bu suçların uygun bir şekilde cezalandırılmasıyla yarışabilirdi. Kimi zaman bu kutsal gazap sizin yaşamınızı da tehdit edebilirdi. Gazap konusunda önceden bir rüyayla uyarılabilir veya kurban edilmiş bir hayvanın iç organlarının incelenmesiyle bunu anlayabilirdiniz. Eğer alametler uğursuzsa, cezadan kaçınmak için büyük risk altında olduğunuz bu dönemde yerinize birini (bir insan, bir hayvan veya gerçek boyutlarda ahşap bir suret) seçmeniz gerekirdi. Yerinize bir hayvan seçerseniz, kurban yüksek bir yere götürülürdü. Böylece karşı gelinen tanrı, kurbanı rahatça görebilirdi. Kurban edilen ve daha sonra yakılan hayvan, kralın ölümünü ve yakılmasını temsil ederdi. Yerinize bir insan seçerseniz, ki bu genelde bir savaş esiri olurdu, bu kişi bir süreliğine kelimenin tam anlamıyla bir kral gibi davranırdı. Kral kıyafetleri giyen esire 'krallara has kokular' sürünürdü. Gerçek kral saraydan kovulur, yerine geçen kişi şarap içer ve yemek yer, kralın yatak odasında uyurdu. Bu dönemde kutsal güçlere danışılarak kralın çok hassas bir durumda olduğu tasdik edilirdi. Ancak kralın yerine geçen kişi tehlike dönemi geçene dek zarar görmemişse kendisine herhangi bir şey yapılmadan yurduna gönderilir ve gerçek kral tekrar görevini üstlenirdi (bütün bunlar eski bir Babil ritüelini anımsatır ama Babil geleneğinde kralın yerine geçen kişi bu kısa dönemin sonunda idam edilirdi). Eğer kralsanız ve kral olarak kutsal gazabı ateşleyecek fevkalade kötü bir suç işlediyseniz, bunun acısını tüm krallığınız çekebilirdi. Eski Ahit'teki inanışı dahi gölgede bırakabilecek bu geleneğe göre babaların günahlarının oğullarına geçmesi gibi krallarının günahları da tebaasına geçebilirdi. Bu nedenle Şuppiluliuma'nın oğlu Kral il. Murşili, kahinlere danışarak Hitit ülkesini 20 yıl boyunca kasıp kavuran salgın hastalığın kutsal bir gazap olduğuna kanaat getirdi. Bu gazabın nedeni, babasının yıllar önce işlediği suçlar, örneğin bir yeminin bozulması ve kurban kesiminin ihmaliydi. Bu suçlar tespit edildikten sonra uygun bir kefaret verilir ve bu musibet sona erdirilebilirdi. Kralın dini yükümlülükleri arasında sürekli olarak ülkesini dolaşmak ve krallığın en önemli dini festivallerine katılmak da vardı. Dini takvimde gösterilen ve her yıl yapılan festivaller çoğu zaman günlerce sürerdi. Eğer bir kral kutlamalara katılmasa tanrıların hoşnutsuzluğunun ciddi sonuçları olabilirdi. Kralın başka önemli görevleri de vardı. Gerektiği takdirde genelde kendi ailesine mensup olan üst düzey temsilcileri kendi yerine görevlendirir ve bizzat bulunması gereken kutlamalara onları gönderirdi. Kralın Dünyevi Sorumlulukları Kralın iki sorumluluğu dikkat çekicidir. İlkinden zaten bahsetmiştik. Kraliyet ideolojisi kralın büyük bir savaşçı olmasını ve becerilerini düzenli olarak muharebe meydanında sergilemesini gerektirirdi. Krallığa hazırlanan kişi, genç yaşlardan itibaren savaş sanatlarında eğitim alır ve çocukluktan yeni çıkmışken muharebe meydanında deneyim kazanırdı. Kral olduktan sonra saltanatının büyük bir kısmını düşmanlarına veya asi tabi devletlere karşı ordusunun başında savaşarak geçirirdi. Muharebe meydanındaki başarısının göstergesi olan ve kentlerin sokaklarından geçirilen ganimetler, savaşın kurbanlarından elde edilen arabalar dolusu hazine ve savaş esirleri tebaaya kralın büyük bir savaşçı olduğuna ilişkin somut kanıtlar sunardı. Bu, kraliyetin temel özelliklerinden biriydi. Metinlerde kralın seferleri ve zaferlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilmekle birlikte kralı savaşçı olarak gösteren kabartma heykellerin ender görülmesi ilginçtir. Mısır ikonografyası ve daha sonraki tarihlere ait Asur kabartmalarının tam aksine, günümüze ulaşan Mısır kabartmaları kralı savaşırken göstermezler. Kralın bir savaşçı olarak tasvir edildiği az sayıda kabarmada ise silahlarını ve zırhını kuşanmış kral hareketsiz bir halde, kimi zaman inzivaya çekilmiş veya bir tanrının huzuruna çıkmış bir durumda resmedilmiştir. Hitit kraliyet propagandası içinde ikonografinin rolü çok azdır. Kralın bir diğer önemli görevi ülkesinde adaletin uygulanmasını denetlemekti. Bu durumu genelde Latince bir sözcük olan lituus (Romalı augurların' taşıdığı benzer şekilli bir değnek) ile ifade edilen kıvrımlı bir değnek temsil eder. Kabartmalarda kral kimi zaman elinde bu değneği tutarken görülür ve bir rahip olarak tasvir edilir. Değnek, çobanın sopası olarak yorumlanmıştır. Geniş anlamda kralın halkının çobanı, özellikle korunmaya muhtaçların koruyucusu olduğunu simgeliyor olabilir. Bu simge, Babil Kralı Hammurabi'nin Hammurabi Yasaları'nda da kullanılmıştır. Yasalarda kral kendisini ülkesinde adaletin uygulayıcısı, tebaasındaki en zayıfların ve en korunmasızların koruyucusu olarak tasvir eder. Hititler bağlamında ise 'çobanın sopası' Başyargıç rolü benimseyen kralın halkının koruyucusu olduğunu temsil ediyor olabilir. Ancak Hammurabi ve Mezopotamyalı diğer hükümdarların aksine Hitit kralları unvanlarına hiçbir zaman 'Çoban' unvanını dahil etmediler; Hititler bağlamında yalnızca Güneş Tanrısı 'İnsanlığın Çobanı' olarak adlandırılırdı. Kralın yargıya ilişkin sorumluluklarının çoğu yönetimindeki yerel memurlara devrediliyordu. Bunlar arasında bölge hakimi olarak görev yapmaları gereken valiler de vardı. Valiler eyaletlerini dolaşır, çeşitli hukuk ve cezai davaların bakarak yerel mahkemeleri denetlerlerdi. Ancak kralın tebaasında bulunan herkesin yerel bir mahkemenin verdiği hükmü kabul etmeyerek doğrudan Majesteleri' ne başvurma hakkı vardı. Örneğin Fırat üzerinde yer alan Emar kentinde bir rahip, mülk ve vergiler konusunda yerel bir garnizon komutanıyla ihtilafa düşmüş ve karşı tarafın lehine karar veren yerel bir mahkemenin kararını kabul etmeyerek doğrudan krala başvurmuştu. Ayrıca büyücülük, zalimlik, çeşitli ahlaki yozlaşma türleri ve ölüm cezasını gerektiren bir dizi başka suçun cezası da kralın huzurunda karara bağlanır ve pek çok durumda hükmü ülkenin Başyargıcı olarak kral verirdi. Elbette kralın çok sayıda başka sorumluluğu ve yükümlülüğünün bulunması, bu görevlerin sıklıkla ailesinin başka bir üyesine veya krallığın seçkin yönetici sınıfına mensup olan üst düzey birisine bırakılmasını gerektirirdi. Burada önemli olan kralın tebaası içinde en alt düzeyde bulunanların dahi yargı sürecinde şikayetlerini çözmek için en üst düzey yetkililere başvurabilmeleriydi. 'Büyük Aile' Kral seferleri veya hac için seyahat etmediği zamanlarda son derece iyi tahkim edilmiş ve yalıtılmış olan görkemli sarayında yaşardı. Bugün Büyükkale olarak bilinen bu saray Hattuşa'nın akropolisinde yer alırdı. Ancak tuğlalar ve harç, kutsal güçlerin korumasıyla birlikte bile, içteki darbeler ve komplolardan ve dıştaki düşmanlardan Majesteleri' nin şahsının güvenliğini sağlamaya yetmezdi. Önemli ölçüde insan gücüne de ihtiyaç vardı. Bu güç kuşkusuz çok sayıda katmanla sağlanıyordu. En iç kısımda MEŞEDİ adı verilen, mızrak taşıyan ve son derece iyi talim görmüş muhafızlar vardı. Bazı açılardan Roma'daki praetor muhafızlarıyla karşılaştırılabilecek olan (onların sayıları çok daha azdı) MEŞEDi, seyahat halinde olsa bile (seyahat güzergahı üzerinde kraliyete ait mülkler vardı), seferde veya yurdunda bulunan kral ile tebaası ve düşmanları arasındaki ilk engeldi. GAL.MEŞEDİ adı verilen komutanları krallıktaki en kuvvetli ve nüfuzlu adamlardan biriydi. Her zaman olmasa bile genelde kralın yakın akrabası, çoğu zaman kardeşi veya oğluydu. Örneğin müstakbel Kral III. Hattuşili, kardeşi Muvattalli tahta çıktığında bu makamın sahibiydi. Hattuşili kral olunca oğlu ve veliahdı Tudhaliya'yı bu göreve atamıştı. 'Büyük Aile'nin' diğer üyeleri arasında bulunan ve büyük olasılıkla aile üyelerinin en kuvvetlisi Tavananna adı verilen kralın başkadını vardı. 20. Bölüm'de Tavananna'yı ayrıca inceleyeceğiz. Kralın ayrıca bir tür hiyerarşi içinde seçilen, bir veya daha fazla cariyesi vardı (kuşkusuz bu sayede evliliğe dayanan ittifaklar, diplomatik görevler ve tahtın olası varisleri için oldukça geniş bir kraliyet soyunun varlığı güvence altına alınıyordu).Telipinu Fermanı'ndan kralın başkadınının krala erkek evlat verememesi durumunda cariyelerden doğan oğulların tahta geçiş hakları olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca kral istediği oğlunu varisi ilan edebilirdi. Tuhkanti adı verilen varis, babasının ölümünden sonra sorunsuz bir şekilde tahta çıkması için genelde genç yaşından itibaren krala ait çeşitli sorumluluklar, dini, idari ve askeri konularda eğitilirdi. Bir Tanrıya Dönüşmek Kral ölünce ne olurdu? Önce cenaze ritüelleriyle başlayalım. Festivaller ve ayinlerle ilgili günümüze ulaşan çok sayıda metinde kralın taç giyme törenlerine (büyük olasılıkla son derece özenle hazırlanan bu törenler en az birkaç gün sürüyor olmalıydı) neredeyse hiç bilgi olmamakla birlikte kralın ve kraliçenin gömü törenleri konusunda oldukça ayrıntılı tanımlamalara sahibiz. Tüm ayin metinlerinde olduğu gibi, kraliyet cenaze töreniyle ilişkili olan tüm ritüellerde ayrıntılara çok dikkat edilirdi. Tüm sürecin hatasız yürütülmesi sağlanır ve böylece ölünün bu dünyadan öbür dünyaya sorunsuz geçişi güvence altına alınırdı. Metinlerde ayinlerin on dört gün sürdüğü belirtilir. 1 . gün resmi bir duyuruyla başlanır: 'Hattuşa' nın başına büyük bir günah geldiğinde ve kral veya kraliçe tanrıya dönüştüğünde ... '. Bir öküz kurban edilir ve cesedin ayaklarının ucuna yerleştirilir. Öküzün boğazı kesilince kurbanı kesen cesede hitap eder: 'Nasıl olduysan şimdi de öyle ol! Ruhun bu öküzün içine girsin! Toprağa şarap dökülür. İçi boşaltılan şarap kadehi parçalanır. Böylece bu dünyada bir kez daha kullanılmaz. Cesedin arınması için çevresinde bir teke dolaştırılır. 2. gün adaklık yiyecekler sunulur ve libasyon töreni yapılır. Akşamleyin ceset bir odun yığınına koyulur ve yakılır. 3. gün şafakta yanık odunlar elekten geçirilir ve kralın kemikleri temizlenir. Ardından yiyecek ve içecekle dolu bir şölen sofrasının başındaki bir sandalyeye yerleştirilir. Kral, kendi cenaze yemeğinin şeref konuğudur. Kralı oturur halde gösteren bir heykelin getirilmesiyle birlikte kralın kutlamalardaki yeri daha da belirginleşir. Törenlerde kraliçeyi de oturur halde gösteren bir heykel yer alır. Böylece o da ölümü ve cenazesine katılmış olur. Yemekler ve kurbanlar günlerce sürer. Ardından 6. günde kemikler kralın ebedi ikametgahı olan hekur evine taşınır ve bir sedirin üzerine yerleştirilir. Adaklar devam eder. Müzisyenlerin mersiyeleri ve dansçı kadınların ağıtlarıyla birlikte törenler de sürer. Havadaki taze ekmek ve kızarmış et kokuları, kötü ter, kan ve kurban edilen hayvanların kokularına karışır. Bu hayvanlar (sığır, koyun, at ve eşekler) yeni dünyasında kralın besi hayvanları olacaktır. Yerden bir tutam çim koparır ve gömü yerine götürülür. Bu da merhumun öbür dünyadaki mülkleri arasında yer alan otlaklarını simgeler. Merhum Majesteleri orada sonsuza dek huzur içinde yaşayacaktır. Arıcak ölümden sonraki bu huzurlu yaşam tamamen kendi kendine yeten bir yaşam değildir; ölü kişinin kültü belli ölçüde hayatta kalanların bakımına muhtaçtır. Kralın hekur evinden başka, taştan bir mezar (günümüze ulaşan bir örneği bulunmamaktadır) yapılır ve merhumun ihtiyaçlarını karşılaması için hayvanlar ve insanların yer aldığı geniş bir alan tahsis edilir. Hayatları boyunca burada görev yapan insanlar arasında kapıcılar, çobanlar, hizmetçiler ve çiftçiler vardır. Bununla birlikte kralın mezarına yalnızca merhumun ailesinin üyeleri girebilir. Bu kültün devamını sağlamak, merhumun ruhu için kurban edilen hayvanları sunmak başta kralın varisi olmak üzere onların görevidir. Atalar kültü Hitit toplumunun daha alt kademelerinde de görülürdü. Ölülerin anısını yaşatmak ve ailenin hayattaki üyeleriyle bağlarını devam ettirmek amacıyla kurbanlar kesilirdi. Arıcak Yakındoğu'daki komşuları gibi Hititlerin de ölümden sonraki yaşam konusunda kötümser görüşlere (en azından toplumun alt kademelerinde bulunanların) sahip oldukları görülür. Öbür dünyaya atıfta bulunan az sayıdaki Hitit metninde ölümden sonraki yaşam genelde çukurlar ve deliklerle ulaşan, kasvetli ve güneşsiz bir dünya olarak sunulur. Bu metinlerin birine göre oraya ulaştığınızda yalnızca pis su içebilir ve çamur yiyebilirdiniz. Anneniz, kardeşleriniz veya akrabalarınızı tanımazdınız, onlar da sizi tanımazdı. Ancak belki de bu fazla olumsuz metin bir istisnaydı. Arkeolojik bulgular daha olumlu görüşler sunar. Henüz bir kraliyet mezarı bulamadık ancak kentlerin dışında daha düşük statülü ölümlülere ait olan (çoğunlukla erken Hitit dönemine tarihlenen) bir dizi gömü yeri bulduk. Cesetler, kimi zaman bu yerlerde yakılıyor ve gömülüyordu. Yakılan ölüler, seramik kaplarda saklanırdı. Gömülmeyi tercih edenler için ise mezarlar kazılırdı. Küçük kaplar gibi basit mezar eşyaları da cesetlerle birlikte defnedilirdi. Bu eşyalara sığır, koyun, domuz, köpek ve bazen de at ve eşeklerin kemikleri de eklenirdi. Belki de bu hayvanlar kurban edilmişlerdi veya ölüye öbür dünyada hizmet etmeleri için gömülmüşlerdi. Eğer ikinci seçenek doğruysa Yeraltı Dünyası belki de metinlerin inanmamızı istediği kadar kötü bir yer değildi. Daha önce belirttiğimiz gibi kral ve kuşkusuz ailesi (veya ailesinin seçilmiş üyeleri) belli ki hoş ve rahat bir öbür dünyayı dört gözle bekliyorlardı. Sığırlar, koyunlar, atlar ve katırlarla dolu odaklarıyla bu dünya belki de klasik çağ geleneğinde Yunan kahramanlarının tanrıları gibi keyifli ve rahat bir şekilde sonsuza dek yaşadıkları Elysia tarlalarını andırıyordu. Gerçekten de Hitit kralları bu hayattan göçtüklerinde tanrıların arasına karışırlardı. Bunu bir kralın oğlu ve varisinin babasının ölümü hakkında şu sözleri söylemesinden öğreniyoruz: 'babam tanrıya dönüştüğünde .... '. Kelimenin tam anlamıyla tanrı olsalar da bunun bir sınırı vardı. Merhum krallar Hitit dünyasının kutsal panteonuna giremezlerdi. Krallar, daha düşük seviyeli tanrılara dönüşürlerdi. Ancak onların şerefine heykeller yapılır ve bu heykeller Büyük Tanrıların tapınaklarına yerleştirilirdi. Böylece ruhları heykellerin içine girer ve tapınaklarda yalnızca aile üyelerinden değil tüm tebaadan hürmet görürlerdi. Belirttiğimiz gibi atalar kültü toplumun tüm kademelerinde yaygındı. Ancak kraliyete ait kültler ulusal ölçekte faaliyet gösterirdi. Yeri gelmişken söyleyelim, 'tanrıya dönüşme' ifadesi çok daha sonraki dönemlerde de görüldü. Roma' nın imparatorluk dönemindeki imparatorlar, geleneksel olarak ölümden sonra kutsallaştırıldılar. Ancak bu imparatorlardan biri, ayakları yere basan ve mantıklı bir eski asker olan Vespasianus, bu tanrılaştırma saçmalığını hor gördü. Ölümün yaklaştığını fark edince, ölüm düşüncesinin üzerinden müthiş bir alaycılıkla geldiği ve şöyle dediği söylenir: ' Vtıe, puto deus fio: sanırım bir tanrı oluyorum'. Ne güzel bir son söz! Elbette kutsallığı yalnızca hükümdarlarıyla sınırlandıran toplumlar da vardı. Aklımıza antik Mısırlılar veya henüz hayattayken kendilerini kutsal sayan Roma İmparatoru Caligula ve Makedonyalı General Büyük İskender gelebilir. Gerçekten de bazı geç Hitit kralları, özellikle de imparatorluğun son yüzyılında yaşayan kralların da henüz hayattayken kutsallık iddiasında bulunup bulunmadıkları sorusu önem kazanır. Bu dönemde Hitit görsel sanatlarında görülen büyük gelişme bu iddiayı destekler. İmparatorluğun son yıllarına denk gelen 1295 dolaylarında tahta çıkan II. Muvattalli'nin saltanatından itibaren Hitit krallarının suretleri, geniş taş yüzeylere (kayalarda veya kesme taşlarda) yapılan kabartmalarda görülür. Bu resmi anıtlarda yer alan ve rahipler özgü cübbeler giyen krallar ve kimi zaman da kraliçeler bir veya birkaç tanrıya hürmet ederlerken tasvir edilirdi. Kral ara sıra zırhlı bir savaşçı olarak betimlenirdi. Kral bazı durumlarda rahiplik görevine özgü takke veya tanrılardan birine ait olan konik şeklinde uzun bir başlık takardı. Tanrı, kendisine ibadet eden ölümlülerden bu başlığa iliştirilmiş boynuzlarla ayırt edilirdi. Kutsallık simgesi olan boynuzların sayısı ne kadar fazlaysa tanrı da o kadar önemliydi. Ancak kabartmalarda kral da kimi zaman boynuzlu olarak resmedilirdi. Bu, büyük olasılıkla kralın hayattayken kutsal bir konuma kazandığı veya ölmüş ve tanrılaştırılmış bir kralın ruhu olduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, cübbesiyle koruyucu tanrısıyla eş tutulan ve hala hayatta olan rahip-kralın diğer rahiplerden ayırt edilmesi amaçlanmıştı. Böylece kralın tanrıyla olan yakın bağları da gösterilmiş oluyordu. Bununla birlikte sondan üçüncü Kral IV. Tudhaliya hala hayattayken kutsallık iddiasında bulunmuş olabilir. Bunu da yalnızca kutsallığın alametlerini giyerek yapmamıştır. Bir yazıtta, eğer metin doğru bir şekilde yorumlandıysa, onun için yapılan bir libasyon töreninden bahsedilir. Libasyon yalnızca tanrılar için yapıldığından, Tudhaliya'nın kendisini halkına yaşayan bir tanrı olarak sunduğu anlaşılabilir. Taş bloklara kazınan yazıt, bugün Anadolu'nun güneyinde, Konya ovasında Emirgazi olarak adlandırılan bölgede bulunmaktadır. Bütün bunlardan ne çıkarıyoruz? Bu anıtlar neden Hitit tarihinin son döneminde görülür, neden daha önce görülmez? Hayattaki bir kral neden bu yüzyılda kutsallık iddiasında bulunur? Bu konuda anıtlara eşlik eden yazıtlardan henüz bahsetmedim. Önce yazıtları inceleyelim. Tartışmamıza on dokuzuncu yüzyılda Hititleri yeniden keşfedenlerle başlayalım. Anadolu ve Suriye'deki çeşitli yerlerde bulunan, taş bloklara ve kayalara kazınan gizemli bir hiyeroglif yazısını bulan Charles Texier ve o çağın diğer kaşiflerini hatırlarsınız. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Archibald Henry Sayce, bu yazı kullanılarak yazıtların büyük bir imparatorluğun halkının dilini temsil ettiği sonucuna vardı. Bu imparatorluğun merkezinin Suriye olduğuna ve Anadolu'nun batı ucuna dek yayıldığına inanıyordu. Şimdi Hitit (açıkçası Neşa) dilinin çivi yazısı kullanılarak kil tabletlere yazıldığını ve bu tabletlerin Hititlerin başkenti Hattuşa ve krallığın diğer idari merkezlerinde depolandığını biliyoruz. Ancak Hitit/Neşa dili tabletlerde baskın dil olmakla birlikte çivi yazısıyla yazılmış bir dizi başka dili de fark ettik. Bunlar arasında Anadolu'ya yerleşmiş başka bir Hine-Avrupalı grubun konuştuğu Luvi dilinde metinler de vardı. Bununla birlikte Luvi dilinin yazımında kullanılan tek yöntem çivi yazısı değildi. Aslında Luvice Anadolu ve Suriye'nin dört bir yanında görülen anıtlarda hiyeroglif yazısı kullanılmıştır. Bir başka deyişle Hitit kraliyet hanedanı, Sayce ve diğerlerinin iddia ettiği gibi resmi anıtlardaki yazıtlarda Hitit dilini değil kendilerine tabi olan halklardan Luvilerin dilini hiyeroglif şeklinde yazdılar. Bu hiyeroglif yazı daha on altıncı yüzyılda belgelerin özgünlüğü veya daha büyük nesnelerdeki mülkiyet haklarını göstermek için kullanılan mühürlerde görünmeye başlamıştı. Bu yazı daha sonra aynı amaçlarla kralların ve kralın ailesinin diğer üyelerinin mühürlerinde de kullanıldı. Gerçekten de yakın zamanda Hattuşa'da gerçekleştirilen en etkileyici keşiflerden biri de neredeyse 3.500 adet (o güne dek bulunan tüm mühürlerin sayısından çok daha fazla) kraliyet mührü veya mühür baskılardı. Mühürlerin ortasında hiyeroglif biçiminde yazılmış kralın adı bulunurdu. Mührün çeperinde ise genelde kralın babasının adı ve bazen de diğer seleflerin adı çiviyazısıyla yazılırdı. Ancak en önemlisi imparatorluğun son yüzyılında yaşayan Hitit krallarına ait yazıtların Luvice hiyeroglif yazısı şeklinden yazılmış olmasıydı. Krallar, hem başkentte hem de imparatorluğun diğer bölgelerinde askeri başarılarını ve dini görevlerine bağlı olduklarını göstermek veya yalnızca adlarını sergilemek için bu yazıyı kullandılar. Taş bloklara veya kaya yüzeylerine kazınan bu yanıtlara çoğu zaman herkesin görebilmesi için heykeller eşlik ederdi. Peki Hititler kamuya açık bu beyannameler için neden kendi dillerini ve yazılarını değil de kendilerine tabi olan bir halkın dilini ve yazısını kullandılar? İlk akla gelen yanıt, halk için resim benzeri işaretler içeren hiyeroglif yazısının bürokrasi merkezli çiviyazısına göre daha uygun olmasıdır. Ancak konuyla ilgili başka yorumlar da vardır. İmparatorluğun son yüzyılında Luvice konuşanlar geniş bir alana yayılmışlardı ve kuşkusuz sayıca en kalabalık olanlar da onlardı. Resmi anıtlarda bu dilin tercih edilmesi, Hititlerin tebaasıyla bağ kurmasının ve kraliyet .propagandasının yaygınlaştırılarak Majestelerinin ülkenin nihai koruyucuları olan tanrılarla yakın ilişkisinin vurgulanması önemli bir yöntemdi. Başka bir pragmatik yorum da vardır. Buna göre kralın tebaasının en cahil kesimi bile hiyeroglif biçiminde temsil edildiği takdirde yazıtları kaleme alanların adlarını ve unvanlarını anlayabiliyorlardı. Orneğin IV. Tudhaliya yazıtlarında adının hiyeroglif biçimiyle (bedenin alt kısmını temsil eden bir dağ, ters dönmüş çizmesi ve boynuzlu başlığıyla) hemen tanınabilir. Kralın adına kraliyet simgeleri eşlik eder: İmgenin üzerinde yer alan kanatlı bir güneş kursu ve her iki yanda bulunan 'Büyük Kral' ve 'Labarna' hiyeroglif simgeleri. Bütün bunlar Resim 1 1 .3'teki küçük oymalarda tasvir edilmiştir. Benzer bir şekilde kralın mührü de, mührün ortasında yer alan kralın adı sayesinde hemen tanınabilir. Bununla birlikte mührü inceleyen mührün çevresindeki çiviyazısını okuyamaz. İmparatorluğun son yüzyılında yapılan ve genelde hem kabartmalar hem de hiyerogliflerle süslenen resmi anıtların büyük çoğunluğu tamamen yok olmuştur. Hitit ülkesinin dört bir yanında yapılan bu anıtların o dönemde kuvvetli ve istikrarlı bir monarşi imgesi yaratmayı amaçladığına kuşku yoktur. Bu, kraliyet ailesi içindeki hizip çatışmasının arttığı imparatorluğun son yıllarında bilhassa önem arz ediyordu. Bu dönemde tabi devletlerin hoşnutsuzluğu giderek artmıştı ve imparatorluğun parçalanmasından korkuluyordu. Son krallar, Hatti' nin yönetici hanedanına duyulan güveni pekiştirmek ve muhafaza etmek amacıyla görsel propagandayı bir yöntem olarak benimsemiş olabilirler. Bu bağlamda Tudhaliya kendisini yalnızca tanrıların gözdesi olarak değil, bizzat bir tanrı olarak resmetmeyi tercih etmiş olabilir. Neticede tüm bunlar bir işe yaramadı. Ancak bu konuya son bölümde geri döneceğiz. Şimdi dikkatimizi Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra yaşanan olaylara verelim.
  • 356 syf.
    Selam herkeseee. Keyifler nasıl? Umuyorum iyisinizdir efemm...

    Baktım ki kitabın incelemesi yok. "Aman ya Rebbim!" dedim. "Bu kitaba bir inceleme şart." "Mertcan," dedim. "Bu işi yapsan yapsan sen yaparsın." :)) Bu meşakkatli görev için sıvadım kolları. Bakalım iyi mi ettik, kötü mü ettik :))

    Ben öncelikle yazar hakkında yazmak istiyorum, çünkü pek okunan, bilinen bir yazar değil. Tanıtmak istedim biraz.
    1929, Burdur doğumlu. Köy Enstitüleri mezunu bir öğretmen. Onlarca romanı ve öykü kitapları var. Toplumsal gerçekçi bir dil ile, yalın ve köy ağzı kullanarak sistemin bozukluklarını anlatıyor.

    Demokrat Parti iktidarında açığa alınıyor.. Öğretmenlik yapamadım bari kitap yazayım diyor, ilk romanı "Yılanların Öcü" nedeniyle kovuşturma açılıyor. Kitap yazdırmıyorsunuz bari sendika başkanlığı yapayım diyor, Türkiye geneli öğretmenlerin katıldığı 1969 boykotuna katılıyor. Bir kez daha açığa alınıyor... 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra uzun süre cezaevinde tutuklu kalıyor. 1977'den 1999 vefatına kadar Almanya'da yaşıyor. Ziyaret etmek isteyenler için mezarı, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda...


    Kitaba geçecek olursak, kitap cezaevi öykülerinden oluşuyor. Bir koğuştaki insanların yaşam öyküleri, neden ve nasıl içeri düştükleri gerçekçi, yalın bir dil ile anlatılıyor. Fakir Baykurt bu kitabında hukuk, adalet ve cezaevleri sisteminin bozukluğunu, toplumsal gerçekçi bir yazar olarak eleştiriyor. (E eleştiren bir aydın olduğu için de açığa alınıyor, cezaevlerinde yıllar geçiriyor tabii...) Aydınları sürgün eden, cezaevine tıkan bu sisteme karşı eleştirel bakış açısıyla yazıyor öykülerini.

    Hemen burada birkaç kelam etmek istiyorum izninizle,
    Bu topraklar nedendir bilinmez aydınına, okuyana sürekli hor davranıyor, işkencelere maruz bırakıyor, sürgün ediyor, cezaevlerine atıyor. Bu mesele bence zihniyet meselesi. Zihniyetin değişmesi lazım. Ben okuyorum, duyuyorum her yerde: Okuyana, icat edene karşı söylenen sözler var: "Eski köye yeni âdet..." "Başımıza iş mi açacaksın?" Çıkın şu geri kafadan be! Uçaklar uçuyor, insanlar dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşuyor, uzaya yeni koloni kurmaktan bahsediyor.
    Biz...
    Neyse kitaba geri dönelim :))

    Beni en etkileyen öyküsü, son öyküsü olan "Mühür" oldu. İnsanın dışarıda gülse de içinde aslında nasıl ateşler yandığını, nasıl fırtınalar koptuğunu anlatan bir hikayeydi. İnsanlara karşı önyargı ile davranmayı kötüleyen bir hikayeydi. İnsanlığın en büyük sorunu da bu: ÖNYARGI. Önyargılarımızdan kurtulsak belki de bu dünya daha da yaşanabilir bir dünya olacak. Bir gün insanlık bunu başarabilecek mi acaba..?

    Yazarın dilinden bahsetmek istiyorum biraz. Çünkü bunu sorun edenler var aramızda, elbette ki düşüncelerine saygı duyuyoruz.
    Her kitabında mı böyle bilmiyorum ancak bu kitapta küfüre, köy ağzına epey doyuyorsunuz :) Kimi okurlar bu tarz kitap okumadıkları, sevmedikleri için uyarı niteliğinde eklemek istedim.


    Fakir Baykurt ile tanışma kitabım "İçerdeki Oğul" oldu. İyi ki de olmuş. İyi ki de tanışmışım bu güzel yazar ile. Diğer kitaplarını da hemen alıp okumak istiyorum. Değerinin bilinmesi temennisi ile bitiriyorum incelememi...


    Keyifli okumalar. Bol kitaplı günler efendim!
  • 304 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ilk kez bir cizgi roman okuyacağım. 3 kitaptan olusan,insani aglatacak bir seri olduğunu okumuştum. Bakalim. Şaşırtmadı, cizgi roman olmasi kesinlikle sizi okumaktan alikoymasin. Önyargılarınızı bir kenara birakip okumaya başlayın. 1945 yilinda ABD tarafindan Japonya'nin Hiroşima sehrine atilan insanligin gordugu en büyük katliamlardan birine yol acan atom bombasinin sehirdeki etkilerini gozler onune seren bir eser. Tabiki bu sonu itibariyle. Kitap atom bombasi atilana kadarki sureci ele almis. Tam anlamıyla savas karsiti veren, aile babasinin savasa dair, savasa karsi dik durusu ile akillara kazinacak bir kitap. Halkin yoksulluga,sefalete bile bile suruklendigi, yonetenlerin savasi cikarip halkin asil zulmu cektigini bize net olarak gosteriyor. Savasi zenginler cikarir,yoksullar ölür sözünün kitaba uyarlanmis hali sanki. Ozellikle imparatora bagliligin esas alındığı,halkin zorla savaşa sürüklendiği,insanlarin yoksullugun dibini gördüğü bir durumdan soz ediyoruz. Tabiki kitapta odak nokta bir aile. Ve ailenin küçük cocuklarindan Gen. Onlar uzerinden yaşanan dram bizlere en carpici sekilde aktarilmis. Cizgi roman,cizimler ile beraber bence daha etkileyici, daha hissedilir, daha etkili bir eser olmus. Ozellikle babanin israrla sürdürdüğü savas karşıtı durus beni fazlasiyla etkiledi. Bay Pak'in insani durusu. Gen ve kucuk kardesi Shinji'nin insanliga bircok mesaj veren eylemleri, yoksulluk ve sefalet karsisindaki duruslari beni ziyadesiyle etkiledi. En aci veren ise, savas karsitlarinin hain diye yaftalanmasi. Buyuk oglun bu hain sifatina maruz kalmamak adına savasa gönüllü olarak katılması. Kitap bastan sona dram. Kesinlikle hissederek okuyunca insani derinden etkileyecek yapiya sahip. Hele ki bombanin atilmasindan sonraki son bölüm. Huznun nirvanaya ulastigi anlar olarak zihnime kazindi. Bu kitabi daha once izlediğim anime film olan ( ki bugüne kadar izlediğim en iyi uv bes filmden biridir ) Ateşböceklerinin Mezarı 'na benzettim. Orda da yine Abd- Japon savasinin etkisinin abi kiz kardes uzerinden gösterildiği bir yapitti. Beni son derece etkilemisti. Bu da oyle oldu. Savaş,insanligi geriye goturur kimseye bir sey kazandirmaz.
  • GERCEK DİN KÖKTENGRİ SONRASINDAKİ ÜTOPİK VE SEMAVİ DİNLERİ ( 1 )

    Bütün bu ikili tipolojik tasnifleri Türk din tarihine uyguladığımız zaman bu tasniflerin Türk din tarihinin iki dönemine uygun düştüğünü ve bu dönemleri karşıladığını görürüz. İşte bu tasniflerden hareketle biz, Türklerin dini tarihinin ilk dönemini “Geleneksel Türk Dini“, ikinci dönemini de “Evrensel Dinler” safhası olarak nitelendirmekteyiz.Bu bölümde biz, Türklerin geleneksel dinleri ile Türkler arasında kısmen kabul görmüş olan evrensel dinlerden Budizm, Zerdüştîlik, Mani Dini, Hıristiyanlık ve Musevîlik üzerinde duracağız.

    1. Geleneksel Türk Dini

    Geleneksel Türk Dininin temel unsurlarını dikkate aldığımızda, bunların ilkini Gök Tanrı’nın oluşturduğunu, görmekteyiz.

    A. Gök Tanrı

    Tanrı inancı öyle sürekli bir özelliğe sahiptir ki, ilk bakışta, en genel anlamı ile Türk din tarihinin, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin tarihi olduğunu ve orada Tanrı’ya olan inancın temel bir “arketip“i oluşturduğunu ifade edebiliriz.

    Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.Her ne kadar elimizde yazılı belgeler bulunmasa da Türklerin arasında Tanrı inancının çok daha gerilere uzanan varlığının izlerinden söz etmek de mümkündür. Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.

    Asya’nın doğu ucundan OrtaAvrupa’nın içlerine kadar her yerde kendini gösteren bütün tarihî Türk topluluklarında hep Tanrı inancı merkezî bir yer almıştır. Menşei bilinmeyen Tanrı kelimesi çeşitli Türk topluluklarında, her bölgenin fonetik özelliklerine göre, Yakutlarda“tangara”, Kazan Türklerinde “teri”, Soyonlarda “ter”, Çuvaşlarda “tura” ya da “tora”, Moğollarda “tenggeri”1 gibi şekillere bürünmüşse de, yine de asli formunu muhafaza ederek, Türklerin kabul ettikleri bütün dinî sistemlerde yerini almıştır.2

    Gerçi Türk din tarihi içerisinde, Türklerin Tanrı’yı ifade etmek için başka kavramlara da yer verdiğini, Idi, Iz, Ugan, Çalab, Bayat vb. terimleri kullandıklarını zikretmek mümkündür.3 Ancak bunların hiçbiri Tanrı sözcüğü ölçüsünde yaygın bir kullanıma erişmediği gibi, aynı şekilde onlar tarihî olarak da “Tanrı” kavramı kadar eski ve köklü kelimelermiş gibi görünmemektedirler. Örneğin, “Çalab” veya “Çeleb” terimi muhtemelen Nasturî Hıristiyanlığının etkisi altında Türk din literatürüne girmiş, bugün ise ancak bazı yer adlarında kalabilmiştir.

    Hunlar GökTanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmut’un ifade edeceği üzere, hem gök hem de Tanrı anlamını içeren “Tengri” kelimesi ile ifade ediyorlardı. Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyorlardı. Ayrıca Tonyukuk Kitabesi’nde “Türk Tanrısı” kavramına yer veriyorlardı. 763’te Mani dinini kabul eden Uygurlar, Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay ve Kün Ay kelimelerini ilave ederek Kün Tengri, Ay Tengri, Kün Ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır. Her ne kadar, Kaşgarlı Mahmut, Kâfir Türklerin büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi kendilerine ulu görünen her şeye tengri dediklerini ifade ediyorsa da Türklerde Tanrı kelimesi yalnızca GökTanrı’yı ifade etmek için kullanılmıştır.

    Türkler yüce ve soyut bir Tanrı telakkisine erişmiş olmakla birlikte, başlangıçta onu yine de gökte düşünüyorlardı. Nitekim, Orhun Kitabelerinde “üze kök tengri” terkibinde Tanrı aynı zamanda gök manasını da muhafaza etmekteydi. Hattâ, Göktürk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmiş olabileceği imkân dahilinde görülmüştür.4

    Metinlerde GökTanrı, diğer kavimlerin semavi ilahlarında görülen ortak özelliklere uygun olarak, kudretli ve aşkın, Yüce Tanrı şeklinde kendini göstermektedir. Bu amaçla kitabelerde “semavi”, “yüce” ve “küçlü” (kudretli) terimleri yer alıyor. Ebedi anlamındaki “bengü” terimine ise ancak Moğol çağında rastlanıyor. Aynı şekilde “yaratıcı” sıfatıyla o, açık bir biçimde ancak Altay Türklerinde ve Yakutlarda görünüyor. Bu bakımdan Türk topluluklarının Tanrı telakkisinde, zaman içersinde, belli bir evrimin olduğu dikkat çekmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu gelişmelere rağmen, Türklerde Tanrı kavramı yine de orijinal strüktürünü muhafaza etmiştir.

    Türklerde GökTanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve Kadiri Mutlak Tanrı şeklinde telakki edilmektedir. Böyle olduğu içindir ki, Türklerde siyasi iktidar ve hâkimiyet menşeini Tanrı’dan almaktadır. Ezeli ve ebedi (bengü ve mengü) olan, Hakanlara kut ve güç veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonunun ve insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu GökTanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykelleri yapılarak onlara tapınılmış da değildir.

    Eski Türk dinindeki Gök Tanrı inancı ile ilgili belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri de onun antropomorfik özellikler taşımamakta oluşudur. Bazı Türk destan ve hikayelerinde büyük olasılıkla dış etkilerle ve şüphesiz müteakip dönemlerde Tanrı’nın çocuklarından söz edilmekle birlikte bu durum en azından menşei formu itibariyle Türklerde GökTanrı inancı için geçerli olmayıp; Eliade‘ın da kuvvetle ifade ettiği üzere, Türk Tanrı anlayışında temelde, “kutsal evliliğe” (hierogamie) rastlanmamaktadır.5 Türkler, daha geleneksel Türk dini döneminde, evrensel ve semavi dinlerin tek Tanrı anlayışına yakın özelliklere sahip bir Tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükafatlandıran bir “Ulu Varlık” telakkisi, ilkel dinler ve toplumlarda uluhiyet problemini araştıran W. Schmidt‘i, Türklerin daha Asya Hunları çağındamonoteizme doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip oldukları kanaatine götürmüştür. Kendisine itaat edilmesi gereken ve koruyucu kudret olan GökTanrı, tamamen manevi bir kudret haline yükselmiştir.

    Özellikle üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de, her ne kadar Göktürkler döneminde Tanrı’nın Türkleri koruması, hatta onları başka milletlerden üstün tutması, hakanların iktidarı ondan almaları sebebiyle, Tonyukuk Kitabesi‘nde “Türk Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanılmakta ve bu nedenle de Türklerde GökTanrı sanki “ulusal bir Tanrı” imiş gibi görünmekte ise de gerçekte o, “kabile ilâhı” veya “milli bir ilah” hüviyetinden ziyade “evrensel Tanrı” olarak kendini göstermektedir.

    B. Yaygın Kutsal

    Dinler tarihi araştırmaları Neolitik Çağ‘dan itibaren kendini gösteren hâkim GökTanrıların zamanla daha dinamik, daha müşahhas ve insana daha yakın kudsiyetler veya “hierophanie“lerin belirmesine paralel olarak “deus otiosus” haline dönüşmelerinin evrensel bir olay olduğunu göstermektedir. Geleneksel Türk din tarihi içersinde GökTanrı da bu sürecin içerisindedir. Esasen süreç, dinler tarihi veya belli bir toplumun dini tarihi içerisinde, bir defaya mahsus olarak meydana gelen bir hadise şeklinde pek görünmemektedir. Öyle gözüküyor ki, değişen tarih ve sosyokültürel şartlar süreci her iki yönde yeniden işletebilmektedir. J. P. Roux, geleneksel Türk din tarihinde GökTanrı’nın dünyaya müdahaleden uzaklaşarak pasifleşmesini ve deus otiosus konumunu almasını, bu tarih içerisinde imparatorlukların kurulması ve dağılması olaylarına bağlı olarak tekerrür eden bir süreç olarak görmektedir. Her halükârda Yakutların GökTanrısı, büyük ölçüde bir deus otiosushüviyetine bürünmüştür.

    Gök Tanrı’nın, diğer dinlerin semavî ilâhlarının kaderine benzer şekilde Geleneksel Türk dinitarihi içerisinde deus otiosus durumunu alması, kutsallığın semadan daha aşağılara inerek yaygınlaşıp çoğalması, aynı zamanda Gök Tanrı’nın çeşitli etkilerle antropomorf telakkiler yönünde kişileştirilerek, başka isimler ve ilâhlarla birleştirilmesi sonucunu da doğurmuş bulunmaktadır. Örneğin; Altay Türklerinde Gök Tanrı, “büyük” ve “ulu” anlamında “Ülgen” veya “Ulu Zengin” mânasında “Bay Ülgen“e dönüşmüştür. Oğuzların Tanrı anlamında kullandıkları “Çelep” yahut “Çalap” ise Nasturî Hıristiyanlık’tan alınmıştır. Kuzeybatı Moğolistan’da yaşayan Soyotlarda tanrı, “Kayrakan“a, Yakutlarda Budist etkilerle şekillendiği anlaşılan “Ürüng Ayı Toyon“a dönüşmüştür.

    C. Tabiat Güçlerine İnanma

    Eberhard, Geleneksel Türk dinini, “Güneş ve Ay kültlerinden müteşekkil Türk Gök Dini” şeklinde tanımlamaktadır.6

    Eski Türklerde, natürist inançlara, Orhun kitabelerinde “Yersub” şeklinde rastlanmaktadır. Yersular “ıduk” yani kutsaldır. Her ne kadar, Geleneksel Türk dininde natürist inançların Türklerin hayat şartları ile fonksiyonel bağlarını tam olarak tesbit etmek mümkün görünmüyorsa da, özellikle YerSular söz konusu olduğunda bu, kısmen kendini göstermektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak, vs. ile ilgili Yer Su inançları Türklerde gelişmek suretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde “vatan kültü”ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi “ıduk Ötüken” ve Tamir suyunun kaynağı “Tamag ıduk baş” buna örnek teşkil etmektedir.

    Bununla birlikte, Türk din tarihinde YerSuların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türlerde “dağ kültü“, Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Orta Asya’da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Art, Kuttağ… gibi isimlerle anılmıştır. Eski Türklerde dağlara Han, Ata gibi isimler verilmiş olması, animist bir anlayışla onların kişileştirilmek suretiyle kutsallaştırıldıklarını da ifade etmektedir. Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler.Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler. Nitekim, etnografik araştırmalardan, Altay dağlarının Han addedildiklerini öğreniyoruz. Sagay gelinleri bu dağları “kayın babaları” olarak görüyor, onlara öyle sesleniyorlardı. Öte yandan, Eski Türklerde her reis ve oymağın kendine mahsus kutsal bir dağı olduğu gibi, daha büyük birliklerin de kutsal dağları bulunmaktaydı.7 Çinlilerin Tienşan dedikleri Tanrı Dağı, Hsioung-nularınen önemli kutsal yerlerinden biri olmuştur. Çok eski zamanlarda Wu-huanlar Kızıldağ denilen bir yeri kutsal bilmekteydiler. Tabgaçlarda her yıl hakan, atının üzerinde, sabaha karşı kutsal dağa döne döne tırmanıyor ve orada Gök Tanrı’ya kurban sunuyordu. Çin kaynakları, Göktürklerin Ötüken’den başka kutsal bildikleri Ötüken’in 250 km batısında yer alan Bodin İnliadlı bir dağın bulunduğunu da haber vermektedir. Cüveynî‘nin naklettiği bir efsane Uygurların saadet ve bolluk sağlayan ve kendisine Kuttag denilen bir dağın bulunduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Türkler, kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere, bu arada Anadolu’ya da taşımışlar ve hattâ bu inançlar Müslüman Türklerin arasında da yaşamaya devam etmiştir. Bunun en kayda değer örneğini Anadolu’da Alevî Türklerin Kazdağı’na atfettikleri kutsiyet oluşturmaktadır.



    Geleneksel Türk dini içerisinde, tabiat kuvvetlerine inanç çerçevesinde dağ kültünün yanı sıra “orman ve ağaç kültü” de önemli bir yer tutmaktadır. Gerçekte orman kültünün, ormanda yaşayan ve yiyecek derleyip avcılık yaparak geçinen ilkel topluluklara mahsus olduğu; Türklerin de göçebe çoban hayatına oradan geçtikleri öne sürülmüştür. Bazıları bu görüşe karşı çıkmakta, Türklerde temelinde bozkır kültürünün hakim olduğunu düşünmektedirler. Herhalükârda Türklerde Kutsal Ötüken Dağı ormanla kaplıdır ve “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı), Göktürkler ve Uygurlarca kutsal bilinmektedir.

    Türkler, öteden beri ateşe saygı gösteriyor, onda kutsal ve temizleyici bir güç görüyorlardı. Altaylılar ve Yakutlar ateşteki bu kutsal ve temizleyici güç ya da ruha “ot izi” adını vermektedirler.

    Ateş yoluyla temizlenmenin ve böylece ateşe kutsal ve temizleyici bir anlam ve önem atfetme uygulamasının tipik bir örneğini de, yine Türkler arasında oldukça yaygın olan, hastalıkları, evleri, ölüleri “tütsüleme” uygulamasında görmekteyiz. Türklerde ateş ayrıca kehanet aracı olarak da kullanılmıştır. Öte yandan Türklerde ateş kültünün, “aile ocağı kültü” ile yakından ilgili oluşu da dikkate değerdir. Aile ocağı kültü ise, çok büyük bir ihtimalle, “atalar kültü” ile ilgilidir.

    YerSu terimi, ağaç, ateş ve suyun yanı sıra toprağın ve aynı kategoriye dahil olmak üzere bir kısım taşlar ve kayaların da Geleneksel Türk dini içerisinde kutsal bir anlam ve öneme sahip olduklarını ifade etmektedir. Orhun Kitabeleri’nde “mavi gök” ile “yağız yer” iki ana kozmik alan oluşturmakta ve onlar birbirlerini tamamlamaktadırlar. Öte yandan GökTanrı inancı dolayısıyla göğün bir anlamda kutsallık kazanmasının yanı sıra ıduk YerSub terimi de, Eski Türklerin yere de bir tür kutsallık atfettiklerini göstermektedir. Türkler ıduk olan yerlerin birer “izi”sinin bulunduğuna inanmışlardır. Ayrıca bazı kitabelerde, YerSu terimini zikretmeksizin, sadece “ıduk yer”den söz edildiği de görülmektedir. Iduk sayılan yerler, Türkler tarafından korumaya alınmış; bu yerlerin ağacını ve ormanını kesmek, oralarda avlanmak yasaklanmıştır.

    D. Atalar Kültü

    Ölmüş ataları ta’zim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdeti, Geleneksel Türk dini tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Atalar kültü veya manizmözellikle patriarkal aile tipinin hakim olduğu toplumlarda görülen bir dinî olaydır. Buna göre, ölen ataların ve özellikle babaların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı, onlara karşı duyulan minnet hissi, atalar kültünün temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda “ölüler kültü” ile atalar kültünü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.

    Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar mevcuttur. Gerçekten de, Orta Asya Türkleriarasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılar “töz” Yakutlar “tangara” diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır, önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü. Moğolların “ongon” adını verdikleri tös veya töz kelimesi anlam itibariyle “asıl, menşe, kök” demek, olup, Uygur ve Hakaniye lehçelerinde de kelime aynı anlamı ifade etmektedir. Bu sembollere tös veya töz denmesi ise, onların ataların ruhunun hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Altaylı Türklerin bunlar hakkında “bu babamın tözü“, “şu anamın tözü“, gibi ifadelere yer verdikleri bilinmektedir. Ayrıca büyük ve ünlü kamların ruhlarına izafe edilen tözler de mevcuttur. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları “tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirdikleri gibi, bir kısım araştırmacılar da tözlerin putfetişler olduklarını ifade etmişlerse de, XIII. yüzyılda Budist Uygurların tapınağında rastlanan tözler hakkında rahip Rubruk‘un verdiği bilgi, yabancıların değerlendirmelerinin aksine, Uygurların onları tanrılarının tasvirleri olarak değil, fakat ölen yakınlarını temsilen ve onların anısına yaptıklarını ve tapınaklarda sakladıklarını göstermektedir. Ebu’lGazî Bahadır Han‘ın, tözlerle ilgili olarak, “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini (kugurcak) yapar ve evinde saklardı” şeklindeki ifadesi de tözlerin ölen yakınları veya ataları temsil ettiğini göstermektedir.

    Ongon ya da töz veya töslerle ilgili olarak, kayda değer hususlardan biri de, gerek Moğollarda, gerekse Türklerde bunların genellikle tavşan, ayı, kartal, sincap. gibi zoomorf şekiller altında tasavvur edilmiş olmaları, bunlara karşılık olan “tilik”, “kozan”, “aba”, “bürküt”, “tiyin” gibi isimlerle anılmakta oluşlarıdır. Zaten genellikle Geleneksel Türk dininde ruhun tasavvuru konusunda zoomorfizm yaygın bir karakteristik olarak dikkati çekmektedir. Kayda değer olan hususlardan biri de Türklerde aynı anlamdaki “aba“, yahut “apa” aynı zamanda baba, ata anlamlarını da içermektedir. Buna rağmen XI. yüzyılda Kıpçaklar ve Altay Türkleri ona “aba”, Yakutlar ise “ese”, “ebe”, “ebüge” demişlerdir ki, bunların hepsi “ata” anlamındadır. Bu husus, atalar kültü ile yakından ilişkilidir. Geleneksel Türk dininde hayvanlara verilen önem, zamanında, yıldızlarla ilgili tasavvurlara bağlı olarak, hayvanlarla temsil edilmeleri suretiyle, 12 Hayvanlı Türk Takvimi‘nin oluşumuna imkân vermiştir.

    Bu hayvanlar sıçan (fare), ud (inek), pars, tavuşgan (tavşan), it (köpek) ve tonguz (domuz)dur.8 Türklerde atalar kültü problemi bizi tözler konusunda menşe efsanesine götürmekte; nitekim araştırmacılar, özellikleGumilev, Türklerde atalar kültünün en büyük delili olarak Bozkurt‘a duyulan saygıyı göstermekte; hattâ bütün Türk hükümdarlarının kendilerini Aşine=Asenasoyuna bağlamak istemelerini bunun en büyük delili olarak görmektedir.9 Göktürkler, kurt menşe efsanesine bağlı olarak, büyük dinî merasimlerini, demircilikte uğraştıkları Altay dağlarının bir vadisinde, beylerin ve asillerin iştiraki ile yapılıyorlardı.

    E. Kozmoloji

    Geleneksel Türk dininde evreni ve hayatı algılayış biçimleri dinî inançlar üzerine temellenmiş bulunmaktadır. Gerçi bu anlayış ve algılayışlar zaman içerisinde gelişme ve değişmelere de uğramıştır. Hatta yabancı etkilerin özellikle modern dönemde onu adetâ senkretik bir hüviyete büründürdüğü de ifade edilebilir. Bununla birlikte, birçok arkaik unsurların orada arketipler halinde hayatiyetlerini devam ettirdiklerini de belirtmek gerekir. Hatta, temelde Geleneksel Türk dini, GökTanrı inancı, YerSular ve Atalar kültü ile evrensel bir sistem olma eğiliminde olduğundan, Türklerin evreni temel anlayış biçimi de “Üniversalizm” veya “Üniversizm” şeklinde adlandırılmış bulunmaktadır. Bazıları, yer ile gök arasındaki iki ilkeli bu ilişkiyi dikotomik bir biçimde görmek istemişler, bu bakımdan da evren anlayışını “dikotomik üniversalizm” şeklinde adlandırmışlardır.

    Türklerdeki bu iki katlı dikotomik üniversalist kozmoloji anlayışının, belli bir dönemden itibaren üç tabakalı bir tasavvura dönüştüğü görülmektedir. Böylece, gök ve yer katlarına bir de yer altı eklenmiştir. Orijinalinde bulunmayan bu tabakanın, X. yüzyıldan sonra net olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Yer altı kötülükler ülkesi ve cehennem olarak düşünüldüğüne göre, Türk dünyasında kozmolojinin bu gelişim ve değişmesinin, orada dinî kavramların gelişmesi hadisesi ile ilişkisi olduğu görülmektedir.

    F. Kozmogoni

    Türk kozmolojisi gibi. Türk kozmogonisi de yabancı kültürel etkileri yansıtmaktadır. Bununla birlikte, tamamen deist bir anlayış esasında şekillenmiş olan Orhon Kitabelerinde üze kök tenri asra yagız yir kılındıkda ekin ara kişi oglı kılındığından söz edilmekte, bu da ilk kozmogonik esasları göstermektedir.

    Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili efsaneler daha geç döneme aittir. Üstelik bunlarda yaratma düşüncesi açık şekilde kendini göstermez. Türk düşüncesine yoktan var etme kavramı Sami dinlerinden gelmiştir. 10 Efsanelerde Tanrı’nın yaratıcılığı yoktan var etme şeklinde değil, mevcut maddeye şekil vermekten ibarettir. Yaratılışta suya dalış motifi de önemli bir unsur olarak gözükmektedir.

    G. Dünyanın Sonu

    Eski Türkler kıyamet meselesine kozmogoni hususundan daha az ilgi duymuşlardır. Kitabelerde ise dünyanın sonu ile ilgili net bilgiler mevcut değildir. Öyle gözüküyor ki, kıyamet anlayışıBudizm, Hıristiyanlık ve İslâmiyet etkisi ile oluşmuştur. Rus araştırmacılar da bu inanışın bir senkretizm olduğu kanaatindedirler. Altaylılar kıyamet gününe “Kalgançı çak“, diğer Türk toplulukları ise “Uluğ kün” adını vermişlerdir.

    H. İbadet

    Tarihi kaynaklar Hunların her yıl mevsim değişiklikleri ili ilgili bir bayram kutladıklarından, Çin kaynakları da Göktürkler de “Fuyunse” adı verilen ibadethanelerin varlığından söz etmektedirler. Burada ayrıca Türk çadırının da Türklerde ibadet mekanı olduğunu söylemek gerekmektedir.

    Geleneksel Türk dininde sistemli olarak yapılan ferdi ibadetler bulunmasa da, yine de duaların ferdi yapıldığını ifade etmek gerekir. Ibadet türü açısından baktığımızda ise, geleneksel Türk dininde “saçı” ile “yalama” adı altında ağaçlara bağlanan çaputlardan söz etmek lazımdır. Birer kansız kurban olan bu saçlar, Anadolu Türkçesinde yer alan “Darısı başınıza” temennisi ile günümüze kadar ulaşmıştır.

    Türklerde en eski ve köklü ibadet kanlı hayvan kurbanıdır. Kurban için kullanılan “Kergek, kereh, kudayı, allahlık, itık, ıyık, ızık, yağış tapığ” kelimeleri kanlı kurban ibadetinin önem ve yaygınlığını göstermektedir.

    Dede Korkut hikayelerinde Oğuzların “Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestikleri” ifade edilirken, Kazak-Kırgızlar kurban olarak “Ak boz kısrak“ı tercih etmektedirler. Proto Bulgarlarda ise köpek kurbanı mevcuttur.11

    Türklerde kurban öncelikle GökTanrı’ya sunulmuştur. Ancak bazı kutsiyetlere de kurban sunulduğu görülmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, V. Barthold, P. Roux, Makdisi, Cüveyni, Mes’udi vb. birçok araştırmacı ise, bunların dışında Türklerde insan kurbanından da bahsetmişlerdir.12 Ancak bu durum oldukça bulanık rivayet ve yorumlara dayanmaktadır. Aslında insan kurbanı dinler tarihi içerisinde ziraat kültürü ile ilgili bulunmaktadır. Bu nedenle W. Eberhard, bozkır kültürüne dayalı Türk toplulukları için insan kurbanı iddiasını kesinlikle reddetmektedir.13

    I. Kamlar ve Şamanlar

    Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir.Geleneksel Türk dininde kamlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkler tarafından “kam” adı verilen bu otorite tipini, Tunguzların dilinden alınmış olmakla birlikte, menşei konusunda çeşitli tartışmaların yer aldığı ve çok daha geniş bir kullanıma ulaşmış bulunan bir kelime ile “şaman” adı verilmektedir. Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, deus otiosus konumunu almış bir GökTanrı, ikinci dereceden ve bazen onunla rekabette imiş gibi görülen kutsiyetler, beşerî ruhun kararsızlığı, kötü ruhların neden oldukları hastalıklar ve ölüm, öteki hayatta ruhun kaderi meselesi, sosyal hayatın çeşitli problem ve sıkıntıları, önceleri iki, daha sonra üç bölgeli ve çok katlı evren anlayışı bunların arasında bağlantının sağlanması meselesi gibi birçok hususlar, kamları/şamanları Geleneksel Türk dini içerisinde önemli bir konuma getirmiştir. İşte bu sebeple bazıları Geleneksel Türk dinine“Şamanizm” adını vermişlerdir.

    Gerçekte “Şamanizm” arkaik bir dinisihrîmistik olaydır. Ona Paleolitik Çağ‘dan bu yana rastlanmaktadır. Bununla birlikte Şamanizme, kelimenin öz anlamı ile bir din demek mümkün değildir. Zira o, arkaik dönemlarden itibaren karşımıza ekstazik ve terapötik yöntemler toplamı olarak çıkmakta ve gayesi, insanlarınkine parelel, ancak görülmez ruhlar alemi ile temasın ve insanların işlerinin gidişatına ruhların desteğinin sağlanması olarak görülmektedir.14 Üstelik bu şekliyle olay, evrensel boyutlara da sahiptir ve onda İran, Mezopotamya, Budizm ve Lamaizm’in izlerini açık bir biçimde görmek mümkündür. Belki de bu etkilerin, çoğu zaman Orta ve Kuzey Asya bölgesinde oluşmuş olması, Şamanizm’e özellikle oraya özgü bir dini fenomenmiş intibaını kazandırmıştır. Ancak yine de Şamanizm’i çeşitli dinler ve kültürlerden gelen tesirlerin karmaşık bir biçimde örülmesinden oluşan bir tasavvurlar ve uygulamalar kaosu yahut haritası olarak kabul etmenin uygun olacağı kanısındayız.

    Böyle olunca kamları ya da bir asırdan fazla bir zamandır yaygın bir terim haline gelmiş olan şekliyle şamanları özellikle Geleneksel Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak hatalıdır. Her ne olursa olsun kamlar, Geleneksel Türk dini içersinde belli bir yer elde etmişlerdir. Bununla birlikte onların faaliyetleri, statüleri ve fonksiyonları sınırlıdır. Bu bakımdan da onları eski Türklerin dini tecrübelerini kuşatan tipler şeklinde algılamak hatalı olur. Nitekim Eliade, GökTanrı söz konusu olduğunda şamanların rolünün çok sınırlı kaldığına dikkati çekmektedir.15

    G.Nemeth‘in araştırmaları, Türklerde “kam” sözcüğünün en azından miladi beşinci yüzyıldan itibaren mevcut bulunduğunu göstermiştir. Avrupa Hunlarının tarihte “atakam” ve “eşkam” adlarında iki şefinden söz edilmektedir. Ancak bunlarının fonksiyonları hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir.

    800 yıllık bir ağacın altında ayinini gerçekleştiren Tuva şamanı. David Baxendale

    Tabgaçlarda da “wu” denilen büyücülerden söz ediliyor. De Guignes, Hunların kâhinlerinden söz etmiştir. Uygurlarda “kam” daha çok büyücü şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tunguzlarda da “şaman” büyücü anlamına gelmektedir. Göktürk Yazıtlarında kamların bahsi hiç geçmemektedir. Çin kaynaklarından Suyşu‘da (VII. yüzyılın ilk yarısı) Türklerin “Hu” adı verilen sihirbazlardan söz edilmektedir. Xl. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut‘un Divanı’nda “kam” kelimesi “kahin” şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı yüzyılda Yusuf Has Hacip‘in Kutadgu Bilig’inde onlar “otacılar” (tabipler) ile eş değer görülmektedir. Tanglara ait Çin yıllıkları, IX. yüzyılda Kırgızların “gan”adını verdikleri ve Çince “wu” denilen bir otorite tipinden söz ediliyor ki, bunun kam olması çok muhtemeldir.16 Nitekim XI. yüzyılda Kırgızlarda kamların varlığından söz edilmektedir. Altaylı Türklerde kam kelimesi mevcuttur.

    Anlaşılan bu kelime Türklerde yaygın bir kullanıma sahiptir. Bununla birlikte Yakutlar, Kırgızlar, Özbekler Kazaklar ve Moğollarbunları ifade için farklı kelimeler kullanmışlardır. Yakutlar erkek ve kadın şamanlar arasında ayırım yapmakta ve birincisine “oyun” ikincisine de “udagan” demektedirler.

    Şaman davulu

    Kırgızlarda bu “bahsı” ve Kazaklarda da “bakşı” şeklinde geçmekte olup, kelime aslında Budistmenşelidir. Aynı şekilde Yakutların “oyun”sözcüğü de böyle bir menşei çağrıştırmaktadır. Bin yıllarına doğru Batı Türklerinde kamlar belirgin bir fonksiyona sahip otoriteler olarak yerlerini almışlardır. Özellikle Uygurlarda Şamanizm’in çok geliştiği, hatta Moğollara da onlardan geçtiği, Cüveyni ve Bar Hebraus tarafından öne sürülmüştür. Ancak bu iddia pek tutarlı görünmemekte ve anlaşılan Moğollarda olay oldukça köklü bir varlığa sahip bulunmaktadır.17 Moğol hakimiyeti döneminde şamanizmle ilgili inanç ve uygulamaların çok güç kazandığı anlaşılmaktadır. Orta Çağ’ın Avrupalı seyyahları da bundan söz etmişlerdir. Bununla birlikte XIX. yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra Rus arkeoloji ve etnoloji bilginlerinin; Radlof, Şeroşevsky, Verbitski ve Anohin gibi araştırıcıların çalışmaları sonucundadır ki, başta Altay ve Yakut Türkleri hakkındakiler olmak üzere, bu konudaki bilgiler oldukça artmıştır. Öyle gözüküyor ki, özellikle Moğollar dönemi Geleneksel Türk din tarihi bakımından bu konuda oldukça etkili olmuş. Şamanizm’in sistemleşmesi de asıl bu dönemde gerçekleşmiştir.

    Bununla birlikte, Orta ve Kuzey Asya topluluklarının dinîsihrî hayatında önemli bir yere sahip olan şamanları veya kamları, çeşitli dinlerde rastlanan ve “rahip” denilen din adamları türünden bir otorite tipi sanmak hatalıdır. Aynı şekilde kamlar, Afrika ve Avustralya dinlerinde rastlanan ve “büyücü” denilen tipten de farklıdırlar. Zira onları gaipten veya gelecekten haber veren alelâde “kahinler” veya örneklerine birçok kültürlerde rastlanan “halk hekimleri” ile özdeşleştirmek de hatalıdır. Çünkü kamlar gerek Türklerde ve gerekse de öteki birçok toplumlarda yer almış bulundukları şekil altında her şeyden önce bir “vecd ve istiğrak” teknisyeni olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu nedenle Eliade, bir sistem olarak Şamanizm’in arkaik bir vecd tekniğinden ibaret olduğu kanaatine varmış, bunu konuyla ilgili geniş incelemesine başlık yapmıştır.18 Buna göre şaman, her şeyden önce kendi özel usulleri sayesinde vecd hali içinde ruhunun göklere yükseldiğini, yer altına indiğini ve oralarda dolaştığını hisseden bir “trans” ustasıdır. Kamların, Tanrı veya tanrılar ile insanlar ve ruhlar arasında aracılık yapma kabiliyetine sahip olduğuna inanılmaktadır.



    Kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır. Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dinî yaşayışının tamamına hiçbir şekilde hâkim olamamışlardır. Zira, Orta Asya’da kamların dışında büyücü, kâhin ve halk hekimi gibi tiplerin varlığı da bilinmektedir. Onlar birçok durumlarda kamlarla birbirlerine karıştırılmışlardır. Uygurlarda, Bulgarlarda, Moğollarda, İskitlerde, Hunlarda kamların dışında büyücüler, kâhinler ve hekimler olmuştur. Özellikle Uygurlar ve Moğollarda sihrin ve kehânetin oldukça gelişmiş ve yaygın olduğu görülmektedir. Moğollar dönemine ait Irk Bitig adlı falcılık kitabı ve Moğolların Gizli Tarihi bu konularda geniş bilgi vermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir. Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Türklerde kamların kendilerine özgü bir otorite tipi olduğuna önemle işaret etmeliyiz. Örneğin, Altaylardakurban kesme görevi kamlara ait değildir. Ölüm ve evlenme törenlerinde de onlar ancak kısırlık, güç doğum gibi sıkıntı hallerinde müdahale edebilirler. Ava çıkmadan önce, bereketli bir av olması için kamların duasına başvuruluyordu. Sürülerin aç kurtlardan korunması için de kamlara müracaat edilmekteydi. Buna karşılık olayların normal cereyanı içinde GökTanrı veyahut öteki kutsiyetlere yapılan ibadetlerde, dinî merasimlerde kamların yeri yoktur. Hastalık ve ölüm gibi hallerde ise onlar uzman kabul edilirler. Bu bakımdan kamlar gerçek birer “psychopompe” durlar. Onların en başta gelen fonksiyonu hastalıkları iyileştirmede kendini göstermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir.Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Kamlık mesleğine eğilim ve istidat çoğu zaman garip davranışlarla kendini belli eder. Dalgınlık, hayal görme, inziva eğilimi, söyleme, vb. davranışlar bunun belirtilerinden sayılırlar. Ayrıca, asabiyet, zaman zaman bayılma, sara nöbetlerine benzer ve ağızdan köpük gelmesi gibi kendini gösteren patolojik haller, ağaç kabuklarıyla beslenme, kendini ateşe veya suya atma, bıçakla kendini yaralama gibi davranışlar da kamlık eğilimi ve kabiliyetinin belirtileri sayılmaktadır. Veraset yoluyla kamlığa seçilenlerin, ata şamanın ruhu tarafından rahatsız edildiği tasavvur edilir. Bu bakımdan onlarda da yukarıda sayılanlara benzer davranışlar gözlenebilir.

    Aslında mistik eğilim ekseriya adayda bir kriz doğurur ve bunun bir giriş ve hazırlık rolü oynadığı kabul edilir. Bu durumda olan aday, “kamlığa giriş ve hazırlık hastalığı”na yakalanmış demektir. Bu rahatsızlık farazî bir “ölüm” ve “yeniden diriliş” tasavvurunu da beraberinde getirmektedir. Böylece alelâde insanın beşer üstü bir güçle donandığına inanılır. Kamlığa giriş esnasında öldüğü farz olunan adayın yer altı dünyasında cehenneme götürüldüğü, orada bütün vücudunun parçalara ayrılarak kötü ruhlardan temizlendiği ve sonra yeniden bir araya getirildiği; daha sonra kendine bir üstad aradığı, onun rehberliğinde bir dağa tırmandığı, birlikte göğün katlarında yükseldikleri ve orada kutsiyet kazandığı tasavvur edilmektedir. Daha doğrusu giriş âyinini müteakip cezbeye girebildiği, yer altı ve göğe yükseldiği farz olunan kamların, giriş esnasında bunun tecrübesinden geçmiş olduğuna inanılmaktadır. Böylece her kama özel bir ruh verildiği tasavvur olunmaktadır. Kama asıl gücünü veren de bu kutsal ruhtur.

    Dikkate değer hususlardan biri de kamların genellikle erkek oluşlarıdır. Bununla birlikte kadın kamlardan da söz edilmektedir. Hattâ bir rivayet Tobalarda kadın şamanlardan söz etmektedir. Cücenler için de benzeri rivayetler mevcuttur.

    Altay şamanlığında kamlar “ak” ve “kara” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Şamanizm içerisinde böylesine bir ayırımın geç dönemlerde, hattâ özellikle XVII. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bir görüşe göre bu ikili ayırım İran etkisinden kaynaklanmış olup19 ikinci derecede bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Ak kamların yalnızca göğe, iyi ve aydınlık ruhlar şerefine kansız kurban âyin ve törenleri düzenledikleri; buna karşılık kara şamanların kötü ve karanlık tanrılarına, cehennem ilâhı Erlik‘e âyinler düzenledikleri görülmektedir. Kadınların yalnızca kara şaman olabilecekleri düşünülmektedir. Kamlık, demircilik san’at ve ateşle de ilişkili görmektedir.20

    Kamlar, özel bir kıyafet ile de toplumda ayırt edilmektedirler. Her kamın kendine mahsus özel bir cübbesi, külâhı, davulu ve maskesi mevcuttur. Cübbe ve davulun vasıfları ve biçiminin, kamın hizmetinde bulunduğu ruh tarafından bildirildiğine inanılmaktadır. Altaylılarda davulun yerine tef mevcuttur. Gerek cübbe, gerek külâh ve gerekse de davulun üzerinde özel süsler, daha doğrusu semboller mevcuttur. Bunlar; güneş, ay, yıldız, gök kuşağı, dünya ağacı gibi sembollerdir. Onların hepsi kamların ekstaz halindeki iniş ve yükselişleri ile katlı kozmik anlayışı simgeler görünmektedir. Çin kaynakları, özellikle davulun şaman âyinlerinde çok eskiden beri kullanıldığını haber vermektedir.

    Şaman âyininde göğe yükselişin bir de yer altına yani cehenneme iniş şeklindeki karşılığı mevcuttur. Anlaşılan bu durum yükselişe göre daha güç ve karmaşıktır. “İniş”, düşey veya yataydüşey olabilmektedir. Birinci durumda kam, sanki yedi basamaklı bir merdivenden yer altı katlarına iniyormuş farz olunmaktadır. Her basamakta yahut yerin altının her bir katında engellerle karşılaşmakta, onları aşmak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Nihayet yedinci kata ulaşan şaman orada cehennem dünyanın hakimi olan Erlik Han’a yakarmakta; bu arada Bay Ülgen’i de anmakta ve sonuçta geri dönmektedir.

    Kamların trans halinde gerek göğe yükselişleri, gerekse de yer altına inişlerinin başta Altay ve Yakut kültürleri olmak üzere, Geleneksel Türk topluluklarının hayatında önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Sürüler ve ürünün rekoltesi hakkında bilgiler, ölen ve yer altına gidemeyen ruhların oraya ulaştırılması, hastanın ruhunun tutsaklıktan kurtarılarak sahibine iadesi, bu yolculuğun ana amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlarla hemen daima aynı senaryo uygulanmakta; ancak toplum ve kültürlere göre olaylar çeşitlenmekte; her halde kamlar bu toplumların psişik bütünlüğünün korunmasında esaslı bir rol üstlenmiş görünmektedirler. Onlar kötü ruhlarla mücadelenin şampiyonları olarak görünmekte; hastalıklar, kötü ruhlar ve kara büyü onların uzmanlık alanına girmektedir.

    Genel olarak denebilir ki kamlar, hayatı, sağlığı, verimliliği ve aydınlığı, ölüme, hastalıklara, kısırlığa, kötü ruhlara karşı savunmakta; görünmez âlemin kötülüklere eğilimli sakinlerine karşı insanların arasından, onlarla ve daha genel olarak ruhlar âlemi veya kutsal âlemle, Tanrı ile teması sağlayabilen ve gerektiğinde de onlara yardımlar sağlayan veya en azından haber getiren, kendi içlerinden ancak olağanüstü bir otorite tipi olarak kamlar bu toplumların manevî hayatında imtiyazlı bir mevkiye erişmiş bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, bu toplumlarda ölümle, Öte Dünyaile, görünmez âlemle ilgili mitolojinin gelişmesinde, ahiret ve ölümden sonraki hayatla ilgili tasavvurlar ve inanışların şekillenmesinde kamların ekstazik seyahatlerinin ve bu konuda onların naklettiklerinin önemli rolleri olmuştur. Türk dininin zenginleşip renklenmesinde Şamanizmönemli bir rol oynamıştır.

    2.Türkler Arasında Yayılan Dinler (Devam etmek için tıklayın)

    2. Türkler Arasında Yayılan Dinler

    Tarih öncesi çağlardan beri, Türk kültürü ve dini, özellikle güneyden ve batıdan gelen etkilere maruz kalmıştır. Bu durumu Rus tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilev öz olarak şöyle açıklamaktadır.

    Roma’da sonuncu soylu, Isetek Boetius‘un “Hikmetle Teselli” eserini okuyordu. İstanbul‘da kuruyup heykele dönmüş Suriyezahitleri ciddi görünüşlü Yunan papazları ile İznik konsiline, Kadıköy ilavesi hakkında münakaşa ediyorlardı. Stesifonda artık hem Hürmüz’e hem de Ehrimen‘e inanışlarını yitirmiş. İran seçkinleri, hükümdar ile imamların ittifakını uzun mızraklarıyla sağlıyorlardı. Sogd‘da dehganlarının kalelerinde nefsin öldürülmesini telkin eden Mağların, azap verdikleri peygamberleri Manimethini göklere yükselten solgun benizli dünyevi din tebliğcileri geziyorlardı. Çin’de başları temiz bir biçimde traş edilmiş Buda dinimensupları, Buda rahipleri, Konfuçyüs dinini tebliğ eden tebliğcilerin itirazlarına olduğu kadar, onların davranış ve idare sanatı hakkında parlak ipek kumaş üzerine mürekkepli divit ile yazılmış hikmetli sözlerine aldırmadan imparatoriçeye dünyanın faniliği ve geçiciliği hakkında telkinde bulunuyorlardı. Kervan yolu Ak Deniz’den Sarı Denize kadar uzanıyordu. İpek ve ıtriyatla birlikte bu yolda idealar, fikir ve düşünce, öğreti sistemleri de dağlar ve ovalardan geçerek başka ülkelere ulaşıyordu. Bu toprakların sahipleri olan Türkler bütün bu ülkelerin vaizlerinin dediklerini işitmeyebilirler mi idi? Onların Sarı Irmağın sahillerinden çıkmış olan ecdadları medenileşmiş Çin‘i, çiçeklenen Sogd ülkesini, mukaddes Turfan‘ı didip parçalayan savaşlardan habersiz kalabilirler mi idi? Diğer taraftan Sibirya’da her zaman sıcak kanlı ve hakimiyet altına çabuk düşen çoban dövüşçülere tesir eden büyük, sakin ve sessiz Sibirya uzanıyordu. İşte bütün bu âmilleri dikkate almadan eski Türklerin dünya görüşü, onun gelişme sürecinde uğradığı değişiklikleri anlamak mümkün değildir.21

    Gumilev’in de belirttiği gibi, Orta Asya Türk topluluklarının dinî kültürleri üzerinde Mezopotamya, İran, Çin, Hint, Tibet Lamaizmi, Nasturî Hıristiyanlığı, Mani Dini, Müslümanlık ve Ortodoks Hıristiyanlığın etkisi söz konusudur. Bunları sırasıyla ele alalım.

    A. Budizm

    M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm, Hindistan’ın dışında M.Ö. III. yüzyılda yayılmaya başlamış; Baktriya ve Gandhara’da mekan tutmuş; sonra Orta Asya’ya, Çin’e, 372’den sonra Kore’ye uzanmış; Tibet’e yerleşmesi ancak VIII. yüzyılda olmuştur. Bir kısım bilginlerin aykırı görüşüne rağmen, Köprülü’nün Türk asıllı olduklarını ve Sakalara karıştıklarını bildirdiği Yüeçiler,22 M.S. I. yüzyılın ortalarında Sind ve Pencap’ı sonra da bütün Kuzey Hindistan’ı ele geçirerek Kuşan hanedanını tesis etmişlerdir. Bunlar, İç Asya’da ve hattâ Çin’de Budizm’in yayıcıları olmuşlardır. Kuşan Kralı, I. Kanışka döneminde (M.S. II. yüzyılın başlarında) Budizm, Gandhara ve Baktriya’dan Harizm ve Soğdiyana’ya geçmiştir. Ancak Batı Türkistan’da Budizm, Sasanilerin desteklediği Zerdüştîlik ve Mani Dini karşısında pek tutunamamış; Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde kendine daha uygun muhitler elde etmiş; Budist külliyeler Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca dikilerek, faaliyetlerini asırlarca sürdürmüşlerdir. Güneye doğru uzanan kervan yolu üzerinde Hotan ve Miran; kuzeye giden yol boyunca ise Tumşuk ve Kuça şehirlerinde , IIIIV. yüzyıllardan itibaren kurulmaya başlayan, “Vihara” (Türkçe “Vihar”) denilen Budist manastırlarında “Toyin” denilen Budist rahipler, bu dinin propagandalarını yapmışlardır.23 Buhara şehri aslında adını bu manastırlardan almakta ve anlaşılan özellikle Göktürkler zamanında orada bir çok Budist manastırı bulunmaktadır. Türkler, Buda heykellerine “Burkan” ve tapınaklarına da “Burkan evi” demektedirler. Anlaşılan bu da, Vihara’dan gelmektedir.24

    Türklerin arasında Budizmin daha çok Mahayana kolu (= Ulug kölüngü) ile Lamanizm yayılmıştır. Ancak Hinayana kolunun da faaliyetleri görülmüştür. Daha çok ferdî bir kurtuluş felsefesi şeklinde anlaşılan Hinayana’dan farklı olarak Mahayana Budizm’i, Türk kozmolojisinin esasını oluşturan Üniversalizmin etkilerini güçlü şekilde barındıran bir toplum dini olmak eğilimindedir. Üniversalizmin merkeziyetçi kâinat telakkîsinin etkisiyle Mahayana mezhebi, dünya hükümdarının dünyanın merkezindeki yerine Budizm’deki tarihî Burkan Sakyamuni’nin şahsiyetini yerleştirmiştir. Böylece Budist azizler hükümdarlar mertebesine yükseltilmiş ve Budistlerin murakabe için oturuş tarzları, İç Asya’da Türk hükümdarlarının bağdaş kurarak oturuşunu model almıştır. Nihayet eski Türk dinindeki GökTanrı inancı ve atalar kültüne bağlı olarak hakana atfedilen semavî ve kutsal özellik, Mahayana Budizmi’nde, Burkan Kut’una namzet ve insanlığın kurtarıcısı bir mukaddes “bodhisattvahükümdar” tipinin menkıbelerde yer almasına imkân vermiştir. Nitekim bu mukaddes Budahükümdar anlayışı Göktürk Dönemi’ndeki Türk Budizmi’nde de yer almış ve Göktürk Kağanlarının VI. yüzyılda Budizmi kabulünü anlatan Bugut Yazıtı’nda, atası Bumin Kağan’ın ruhundan emir alan Taspar Kağan, bu tarihî kararın manevî yükünü, atalar kültüne dayandırarak yüklenmek yolunu seçmiştir.

    Mahayana Budizmi, VII. yüzyıldan itibaren eski parlaklığını kaybetmeye başlamış ve Orta Asya’da Türklerin arasında, X. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’in hızla yayılması karşısında silinme yolunu tutmuştur.

    Buna karşılık, Budizm’in bir başka kolu olan Lamanizm, M.S. XIII. ve XVI. yüzyıllarda iki ayrı dalga halinde Moğolistan’da yer etmiş ve bu çerçevede bazı Türk boylarını etkilemeyi başarmıştır.

    Temelini tek Tanrı inancının oluşturduğu “GökTanrı Dini”ne mensup olan Hunların25 IV. yüzyılda bazı boyları Budizm’i kabul etmişlerdi. Bilhassa Doğu Hunları, Çin kültürü içinde erimemek amacı ile Budizm’i benimsiyor ve yaymaya çalışıyordu. Bu hususta en çok gayret gösterenler, Çinlilerin “Chüch’ü” dediği Hunlar ve çoğunluğunu Türk olarak bildiğimiz Tabgaçlar idi. Hunların Budizm ile temasa geçtiği ilk çevrelerden birinin Hotan olduğu bilinmektedir. Çinlilerin “AnyangHou” diye andığı Hun beyi “Chüch’ü”, Hotan’da “Gomati” manastırında yetişmişti. Budist âbideler inşa eden Hun beyleri ve sanatkârlar, eserlerini hem Çin’in hem de Altay kavimlerinin kültür mirası ile zenginleştirip derin dinî hislerini ifade eden yeni bir “Budist sanat” üslûbunu da meydana getirmişlerdi.26

    Çin’de devlet kurmuş olan Hun liderleri Konfüçyanizm ve Taoizm’i pek anlamıyorlardı. Bu nedenle, yabancı Buda rahiplerine daha çok değer veriyor, sarayları bu gibi yabancılarla dolup taşıyordu.

    Hunların doğudaki boyları Budizm’i siyasî nedenlerle ve özellikle de Çin’in kültürel etkisine karşı kendi kültürlerini korumak için kabul etmişlerdi. Zira M.Ö. II. yüzyılda Hunlarda “GökTanrı” inancının olduğunu görüyoruz.27 Hattâ Oğuzhan (Mete) muhtemelen (M.Ö. 2. yüzyıl) “put ibadetinin baş düşmanı idi”. Putlara tapanlara karşı büyük mücadele vermiş, putperestliğe dönen babasına karşı cephe almış ve onu tasfiye ederek, eski dini yeniden kurmuştu.28 Mete’nin eski inanışları hakim kılma hareketi, kendi dini inanışlarına bağlılığın bir ifadesidir. Çeşitli dönemlerde görülen yabancı dinlerin kabulünde ise, yukarıda da belirtildiği gibi anlaşılan daha çok siyasî nedenler rol oynamıştır.

    Çinlilerin “T’oba” dedikleri topluluğu Türkler, Tabgaç diye adlandırıyorlardı.29

    Orhun Kitabelerinde sık sık adı geçen ve Göktürkler yolu ile Bizans kaynaklarına da intikal eden Tabgaç kelimesi “Çin” anlamına geliyordu. Çünkü Göktürklerin ilk zamanlarında Türklerde büyük tanınan bu sülale Çin’de hüküm sürüyordu. Aslında Türkçe olan ulu, muhterem ve saygı değer mânâsını ifade eden Tabgaç kelimesi, bilindiği gibi, bazı Karahanlı hükümdarları tarafından da unvan olarak kullanılmıştır.30

    Tabgaçlar, Buda dini ve Çin kültürünün etkisi ile, Türk atalarının kudretli askerî vasfını kaybetmişlerdi.31 Budizmin hamisi durumuna gelen Tabgaçlar, bu dinin etkisiyle Çin’in eski ve ince kültürünün cazibesine kapılmışlardı.32 Millî his ve duygularını kaybeden Tabgaçlar, yerli Çin halkının başlarına açtığı iktisadî ve sosyal problemlerden dolayı gittikçe siyasî ve iktisadî gücünü kaybetti. 534’e doğru “Doğu ve Kuzey veya Batı” Weileri olarak ikiye ayrılıp kısa zaman sonra bütün toprakları Çinli hanedanlara intikal etti.33

    Asya “Büyük Hun İmparatorluğu”ndan sonra Türk tarih ve kültürünün en büyük mirasçıları olan Göktürklerin (552745) dinî tarihine “GökTanrı dini” hâkimdir. Fakat, Doğu Hunları gibi, Göktürklerin de kısa bir süre Budizm’i siyasî nedenler ile kabul ettikleri bilinmektedir. Mukan (552572) ve Topa (Taspar) Kağan’ın (572581) bu dini bir yandan Çin Konfüçyanizmi’nin, diğer yandan da Bizans’tan ilerleyen Hıristiyanlığın kültürel nüfuzunun önüne geçmek için kabul etmiş olabileceği düşünülmektedir.34

    Göktürklerde Budizm, Mukan ve Topa Kağan dönemlerinde himaye görmeye başlamış, hattâ, Gandharalı Budist Rahibi Jinagupta Topa Kağan’ın yanında on sene kalmış ve kağan, bu rahibin müridi olmuştur.35 Nitekim Topa Kağan’ın (572581) adı geçen Budist rahibin telkinleri ile, Buda mabedi ve heykeli yaptırdığı ve bu sayede hükümdarlığının yükseleceğine inandığı rivayet ediliyorsa da, bu hadisenin Budizm’in yayılışı bakımından Türklerde bir etkide bulunduğunu tesbit etmek imkânsızdır.36 Hiç şüphesiz Budizm’in Göktürk saraylarına kadar girmesinde Budist rahiplerin büyük rolü olmuştur.

    Budizm’in Türklerin arasında yayılmasında rol oynayan unsurlardan birinin de Soğdlular olduğu anlaşılmaktadır. Türkler, Soğdluları sefaret ve diplomatik faaliyetlerde kullandılar. Bu arada onlar, Soğdlu Budistlerden de ister istemez etkilendiler. Bu durumu, 581’lerde I. Göktürk Kağanlığı’nda Türk Kağanı için Soğd dilinde ve Soğd yazısı ile yazılan Bugut Yazıtı’nda görmek mümkündür. Hakikaten Taspar Kağan adına dikilen bu yazıtta “… ve o buyurdu: Yeni büyük bir Samgha (Budist cemaati) meydana getir.”37 Nitekim, Taspar Kağan “fatra” (Burkan’ın kâsesi) ve Arslan gibi Budist unvanlar almış; Sütraları Türkçeye tercüme ettirmiş ve mukaddes Budist heykellerini, yazma eserleri ve azizlerin kalıntılarını muhafaza etmek amacıyla “ediz ev” denilen kuleler yaptırmıştır. Bugut Yazıtı onun kağanlığın merkezine “ködüş” denen bir büyük külliye inşa ettirdiğini haber vermektedir.

    Göktürkler zamanında Buhara ve Belh, Budizm’in merkezi olmuş; 630’larda buraları ziyaret eden Budist hacı Hiuten Tsang pek çok Buda tapınağına, Kam davulu hediye etmiştir.
  • Matem içinde iki sene geçti. Tulu, hükümet naibi olarak Karakurum’da ikamet ediyordu. Fakat süresi
    sona erdiğinden, Cengiz Han’ın arzusuna uygun olarak yeni bir hakan, bir imparator seçmek için, prensler
    ve kumandanlar Gobi’ye döndüler.
    Cengiz Han’ın isteğine uyup, miraslarına sahip çıkarak reislerinin kralları haline geldiler. Şimdi Han’ın
    en büyük oğlu olan Çağatay, Orta Asya’dan ve Müslüman memleketlerinden, Ögeday Gobi ovalarından,
    Cüci'nin oğlu Muhteşem Batu, Rusya steplerinden geliyordu.
    Moğol göçebelerinin hayatını yaşayarak gençlikten orta yaşlılığa geçmişlerdi; her biri toprakların bir
    kısmının hakimi ve varlığını bilmedikleri zenginliklerin sahibi bklunuyorlardı. Han’ın savaşçılar arasında
    yetiştirilen Asyalı oğulları, kudretli ordulara sahiptiler. Yeni memleketlerinde zevk ve sefanın şarabını
    tatmışlardı.
    Cengiz Han demişti ki:
    “Benim sülalem altınla işlenmiş kumaşlar .giyecekler- seçkin yemeklerle beslenecekler ve muhteşem
    atlara bineceklerdir. Kollarının arasına güzel ve genç kadınları alacaklar ve bu nimetlerin kimin tarafından
    kendilerine ihsan edildiğini unutacaklardır.”
    Gerçekten Tulu'nun vekilliğinden iki sene sonra Cengiz Han’m mirası çocukları için hemen hemen
    kaçınılmaz bir kavga ve mücadele kaynağı olabilirdi. Büyük oğlu Çağatay, Moğol adetlerine göre Han
    unvanını istemek hakkına sahipti. Fakat Han’ın arzusu, sayısız adamlarının içine işlemişti. Demir bir el
    tarafından tesis edilen düzen, hala birlik bağı idi. İtaat; kardeşlerin birbirine sadakati, kavga olmaması, işte
    yasanın esası buydu.
    Cengiz Han, birçok defa oğullarına eğer aralarında iyi ge-çinemezlerse, imparatorluğun mahvolacağını,
    kendilerinin de ziyan olacağını bildirmişti. Bu yepyeni imparatorluğun ancak bir kişinin hakimiyetine
    herkesin itaat etmesiyle yaşayabileceğini anlatmıştı ve kendisine halef olarak ne savaşçı Tulu’yu, ne de katı
    yürekli Çağatay’ı değil, fakat sade ve alçak gönüllü Ögeday’ı seçmişti. Oğulları hakkındaki derin sezgisi,
    onun bu seçiminde etkin olmuştu. Hiçbir zaman Çağatay en küçük oğlu Tulu’ya itaat etmeyecek ve savaş
    ustası, sert ağabeyine uzun süre hizmette bulunmayacaktı.
    Prensler Karakurum’da toplandıkları zaman, asillerin en büyüğü olan Tulu, Ulu Noyon, hükümet
    idaresinden istifa etti ve Ögeday’dan tahtı kabul etmesi istendi. Seçilen kişi, amcalarından ve ağabeyinden
    yüksek mevkide olmanın kendisine yakışmayacağını söyleyerek bunu reddetti. Ya Ögeday fazla ısrar
    ettiğinden, ya da kahinler izin vermediğinden, kırk gün endişe ve kararsızlıkta geçti. O zaman orhonlar ve
    ihtiyarlar Öge-day’ın yanına gittiler ve hiddetle:
    “Ne yapıyorsun?” dediler, “bizzat Han seni halef olarak seçti!”
    Tulu da babasının sözlerini tekrar ederek onlara katıldı ve Ye Liu, Tch’on Ts’a’i, Çinli hakim, hazine
    bakanı, her hangi felaketin önüne geçmek için bütün ustalığını gösterdi. Tulu, şaşırmış bir halde bakana
    günün uğursuz olup olmadığını sordu.
    Çinli derhal:
    “Bundan sonra hiçbir gün bu kadar iyi olamayacaktır.” diye cevap verdi.
    Ögeday’ı keçelerle örtülmüş yolun üzerindeki altın tahta çıkmaya sevketti. Yeni imparator tahta çıkınca,
    Ye Liu Tch’ou, Ts’a’i, Çağatay’a yaklaştı ve dedi ki:
    “Sen en büyük evlatsın, fakat imparatorun bir tebaasısın. Sen büyük olduğundan tahtın önünde ilk secdeye
    kapanan olmak için bu andan yararlan.”
    Bir anlık tereddütten sonra Çağatay kardeşinin ayaklarına kapandı. Toplantı otağında hazır bulunan bütün
    subaylar ve asiller de onun gibi yaptılar ve Ögeday, hakan ilan edildi. Hepsi çıktılar ve güneşe, güneye
    doğru eğildiler ve ordugahtaki sayısız insanlar da aynı şeyi yaptılar. Bunu sevinç günleri takip etti. Cengiz
    Han’ın bıraktığı hazineler, tanınmayan memleketlerden toplanan servetler, öteki prenslere, zabitlere ve
    ordunun Moğollarına dağıtıldı. Ögeday, ülkeyi o zamanın bir Moğol’u için müsamahayla idare etti ve Ye
    Liu Tch’ou Ts'ai’in nasihatlerini dinledi.
    . Ye Liu Thcu Ts’a’i bir taraftan efendilerinin imparatorluğunu kuwetlendirmek için, diğer taraftan
    Moğolların insanları yerlerinden püskürtmelerinin önüne geçmek için, kahramanca bir metanetle çalıştı. Bir
    gün müthiş Subotay’a kafa tutmağa cüret etti. O zaman, bu orhon Sung memleketinde bir savaştaydı; büyük
    bir şehrin ahalisini öldürmek istiyordu. Hakim bakan şu uyarıda bulundu:
    “Katay'da, bu son seneler zarfında ordularımız bu adamların mahsulleri ve servetleri ile yaşadılar. Eğer
    biz onları yok edersek, çıplak toprak ne işimize yarar?”
    Ögeday bu uyarının doğruluğunu takdir etti ve şehirde toplanan Çinliler bırakıldı. Vergi tahsildarlığını
    düzenleyen Ye Liu Tch’ou Ts’a’i oldu. Moğollar’a yüzde bir baş hayvan, ve Ka-tay’ın her ailesi gümüşten
    veya ipekten belirli bir meblağ vereceklerdi. Ye Liu Tch’ou Tsai, idarenin ve hazinenin yüksek işlerine
    eğitimli Çinlilerin tayin etmesini söyledi. Ögeday’a:
    “Bir vazo yapmak için çömlekçiye müracaat edersin,” dedi. “Sicilleri ve hesapları tutmak için bilgili
    adamlar kullanmalı.” Moğol:
    “Peki,” dedi, “bunu yapmaktan seni kim men ediyor?”
    Ögeday kendisine yeni bir saray yaptırırken, Ye Liu Tch’ou Ts’ai genç Moğollar için okullar kuruyordu. O
    zaman Ordu Balık, yani hükümet şehri adıyla bilinen olan Karaku-rum’a her gün beş yüz yük arabası
    geliyordu. Bu arabalar, erzak, hububat ve imparatorun hazinesine ve mağazalara kıymetli eşya getiriyordu,
    Çöldeki Hanların hakimiyeti dünyanın yarısında sıkıca sağlanmıştı.
    İskender imparatorluğunun aksine, Moğol fatihinin nüfuz alanı ölümünden sonra da olduğu gibi kalmıştı.
    Moğol aşiretlerini bir tek reisin hakimiyetine itaat ettirmişti. Han onlara şiddetli, sert fakat istediği gayeye en
    iyi' şekilde uyan bir kanunlar derlemesi bırakmıştı. Askeri hakimiyeti esnasında imparatorluğun idare'
    esaslarını' vazetmişti'. Bu son görevde Liu Tch’ ou Ts'a’i, ona çok büyük desteklerde bulunmuştu.
    Belki de Han’ın çocuklarına bıraktığı miras, Moğol ordusu olmuştu. Han’ın vasiyetine göre Ögeday,
    Çağatay, Tulu, onun başlıca göçebesini, yani insanları paylaşmışlardı. Fakat seferberlik, sevkıyat ve savaş
    sırasındaki manevra sistemleri, Cengiz Han’ın vücuda getirdiği şekilde kalmıştı. Subotay ve öteki
    kumandanlardan başka, Han’ın oğulları imparatorluğun genişlemesi vazifesini mükemmel şekilde takip
    etmeye gücü yeten reislere sahiptiler.
    Cengiz Han, oğullarına ve tebaasına yanlış bir fikir olarak Moğolların dünyanın doğal hakimleri '
    olduklarını öğretmişti. En büyük imparatorlukların direnişini tamamıyla kırmıştı; eserin tamamlanması,
    Subotay ve Han’ın oğulları için çok rahat bir görev olmuştu. Sadece Han’ın ektiğini biçmek gerekiyordu.
    Ögeday idaresinin başlangıcında Tarmagan isminde bir Moğol kumandan, Celaleddin'i mağlûp etti ve
    onu ortadan kaldırdı. Aynı kumandan, imparatorluğun Hazar denizinin güneyindeki bölgelerini
    kuwetlendirdi. Aynı tarihte Subotay ve Tulu, Hovan-go Ho’un güneyine doğru ilerliyorlar ve Çin’in
    bakiyesini kendilerine itaat ettiriyorlardı.
    1235’te Ögeday bir meclis topladı ve ikinci Moğol fetihlerinin büyük dalgası ortaya atıldı. Batu, Altın
    Göçebenin ilk Hanı, Avrupa’nın felaketi için Subotay’la beraber batıya gönderildi. Adriyatik’e ve Viyana
    kapılarına kadar gitti. Başka ordular Kore’de, Çin’de ve Basra’nın güneyinde savaştılar.
    Bu dalga 1241’de Ögeday’ın ölümüyle çekildi. Subotay, bir defa daha büyük bir davet üzerine gayesi
    olan Avrupa’dan koparılıp çekildi.
    Bunu takip eden on sene olaylarla doluydu. Çağatay’ın evi ile Ögeday’ın evinin daima büyüyen husumeti
    vardı. Bir ihtimal İsevi bir Nesturi olan ve İsevi bakanlarla kuşatılmış bulunan Ki-yuk, taht üzerinde kısa bir
    süre için görünmüştü; İsevi nazırlardan birisi de Ye-Liu Tch’ou Ts’ai’nin oğluydu. Kiyuk, çadırının önünde
    bir kilise inşa ettirmişti. Daha sonra hakimiyet Ögeday’ın evinden Tulu’nunkine, oğulları Mengü ve Kubilay
    Han’ın şahıslarına geçti ve fütuhatın daha uzağa yayılacak olan üçüncü dalgası yayıldı. Kubilay’ın kardeşi
    Hülagü, Subotay’ın oğlundan yardım görerek El-cezire’yi istila etti. Halifelerin nüfuzunu her zaman için
    kırarak Bağdat ve Şam’ı zaptetti ve Kudüs’ün yakınına kadar geldi.
    Haçlılar tarafından işgal edilen Antakya, Moğol tahtının nüfuzuna geçti. Moğollar İzmir’e kadar Asya’ya
    girdiler ve İstanbul’a yaya olarak bir haftalık mesafeye geldiler. .
    Hemen hemen bu sıralarda Kubilay ordusunu Japonya’ya karşı sevkediyor ve sınırlarını Malezya
    hükümetlerine, Tibet’in ötelerine kadar yayıyordu. Onun hakimiyeti (1259 -1294) Moğolların saadet devri
    olmuştur.
    Kubilay, babalarının adetlerini terk etti ve sarayını Çin’e naklederek adetlerinde Moğol’dan çok Çinli
    oldu. Ülkeyi yumuşak huylulukla yönetti ve itaat eden halka iyi davrandı. Mar-co Polo, onun sarayından
    bize canlı bir tasvir bırakmıştır. Sarayın Çin’e nakli, merkezi imparatorluğun parçalanmasına bir delildi.
    1300 senesine doğru Gazan Han zamanında nüfuzlarının son sınırına ulaşan Hülagü sülalesinden İran
    ilhanları, Hakan’la temas edebilmek için çok uzak mesafede bulunuyorlardı. Bununla birlikte hızla
    Müslüman oluyorlardı. Rusya sınırında bulunan Altın Göçebe’nin de durumu farklı değildi. Kubilay Moğolları
    ise Buda inancına geçiyorlardı. Cengiz’in bu küçük torununun ölümünü, din ve siyaset kavgaları takip
    etti. Moğol İmparatorluğu süratle ayrı ayrı krallıklara ayrıldı.
    1400 senesine doğru bir Türk fatihi, Timurlenk, eskiden imparatorluğun parçalarını oluşturan Orta Asya
    ve İran topraklarını birleştirdi. Cüci’nin oğlu Batu tarafından kurulan Altın Ordu’yu mağlûp etti.
    1368 tarihine kadar Moğollar, Çin’in hakimi olarak kaldılar ve yalnız 1555’te müthiş İvan tarafından
    Rusya’daki son kaleleri alındı. Hazar Denizi kıyılarındaki sülalelerinden Özbek-ler 1500’de Şeybani Han
    idaresinin altında çok kudretli oldular. Büyük Moğolların birincisi olan Cengiz Han’ın sülalesinden Kaplan
    Babür’ü Hindistan’a püskürttüler.
    XVIII. asrın ortasında Cengiz Han’ın doğumundan altı yüz sene sonra, Han’ın son halefleri de kalelerini
    terk ettiler. O zaman Hindistan’da yerlerini İngilizlere bıraktılar. Doğuda, Moğollar meşhur Çin imparatoru
    Kien Lung’un ordularına mağlûp oldular. Kırım’ın Tatar Hanları, büyük Katherina’nın tebaası oldular. Aynı
    tarihte bedbaht Kalmuk veya Torgout göçebesi, Volga'daki otlaklarını bırakarak doğuya, asıl memleketlerine
    doğru uzun ve müthiş bir yürüyüşe başladı. De Lu-incez, bu göçü “Fuite d’un tribu Tartare”de kuwetli bir
    tarzda tasvir etmiştir.
    XVIII. asrın ortasında Asya haritasına bir bakılırsa, Cengiz Han savaşçılarının sülaleleri olan son
    göçebelerin en son sığınağını görürüz. Aral suyu ile fırtınalı Baykal gölünün arasında bulunan geniş
    mıntıkalar, o tarihteki haritalarda, Tataristan veya müstakil Tataristan adı altında gösterilebilmiştir. Kıtanın
    bu merkezi dağ sıralarında Kalmuklar, Moğollar, Kerayitler yazlık otlaklarından kışlığa dolaşıp
    duruyorlardı. Eskiden aynı vadilerin, Jean le Pretre d’Asie’yi ölüme giderken, ve Cengiz Han’ın
    kuyruklarından tuğlu sancağını dünyaya dehşet vermek için ilerlediğini gördüklerinden şüphe etmeden,
    Keçe yurtlarında yaşıyorlar ve sürülerini güdüyorlardı.
    Moğol İmparatorluğu böylece son buldu, parçalandı ve imparatorluğun içinden çıktığı göçmen aşiretleri
    yeniden teşekkül etti. Bir zamanlar savaşçıların toplandığı vadilerde bir avuç sakin sürü bekçileri kaldı.
    Moğol süvarilerinin kısa ve müthiş yürüyüşleri hemen hemen ardında hiç bir iz bırakmadan geçti gitti.
    Çöl şehri olan Karakurum, kum dalgaları arasına gömülmüştür. Cengiz Han’m mezarı, ana vatanının bir
    nehrinin yakınındaki bir ormanda saklı duruyor. Fetihlerinden topladığı servetler, kendisine hizmet eden
    adamlara dağıtıldı. Gençlik arkadaşı Burta’nın gömüldüğü yeri bildirecek hiçbir mezar kalıntısı yok.
    Moğolla-rından hiç biri, hayatının olaylarını bir destan halinde toplama-mıştır. Fetihlerin bir çok kısmı bize
    kadar düşmanları tarafından getirilmiştir.
    Cengiz Han medeniyete öyle büyük bir darbe indirmişti ki, gerçekten de dünyanın yarısında her şeyin
    yeni baştan yapılması gerekmiştir. Çin, Jean le Pretre, Katay, Noire, Harzem İmparatorlukları ve Cengiz
    Han’ın ölümünden sonra Bağdat Halifeliği, Rusya ve bir zaman için Polonya’nın birçok prenslikleri
    mahvolmuşlardı. Han, bir memleket fethettiği zaman, başka savaşların hepsi son bulurdu. İyi ya da kötü,
    bütün olayların gidişatı değişmişti ve bu Moğol fethinin bakiyeleri, devam eden bir barışa sahip oluyorlardı.
    Eski Rusya’nın büyük prensleri Vladmir ve Susdal’ın kanlı mücadeleleri, büyük afete gömüldü. Cengiz
    Han’ın etki alanında olmayan bu adamlar, bizim için birer hayaldir. İmparatorluklar Moğol çığı altında
    yıkıldı ve hükümdarlar delice bir dehşetle ölüme koştular. Eğer Cengiz Han mevcut olmamış olsaydı, ne
    olacaktı? Bunu bilmiyoruz. Fakat şu oldu: Roma barışı gibi, Moğol barışı da ilim ve fende ilerlemeyi getirdi.
    Milletler, daha doğrusu millet kırıntıları, birbirlerine karışmışlardı ve Müslüman ilmi Orta Asya’ya kadar
    gitmiş, Çinlilerin icat ve keşif gücüne sahip fikirleri ve yönetim ustalıkları batıya etki etmişti. Moğol
    ilhanları devlet yönetiminde bulundukları zaman, İslamiyet’in harap olmuş bahçelerinde, bir saadet devri
    olmasa da, ona yakın bir devir yaşatıyorlardı ve XIII. asır Çin’de edebiyatın, özellikle de tiyatro piyeslerinin
    ihtişamlı devri olmuştur.
    Moğol göçebeleri çekildikten sonra, siyasi toplanmalar tekrar gerçekleştiği zaman, çok doğal, fakat hiç
    beklenmeyen bir şey oldu: Savaşçı Rus prensliklerinin harabesi üzerinde Büyük İvan’ın imparatorluğu
    meydana geldi ve Moğollar tarafından birleştirilen Çin, bir tek imparatorluk şeklinde ortaya çıktı. Moğollar
    ve onların düşmanları olan Memluklann ortaya çıkması, Haçlıların uzun süren devrini kapadı. Moğolların
    hükümranlığı esnasında Müslümanlar, Süleyman mabedini ve İsevi hacıları da Kutsal Topraklan bir zaman
    için rahat rahat ziyaret edebildiler.
    İlk defa olarak Avrupalı papazlar Orta Asya’da maceracılık yapabildiler. İnsanlığın bu büyük
    kargaşasının en önemli sonuçlan belki de, daima büyüyen İslam nüfuzunu mahvetmek olmuştur.
    Harzem ordusuyla Müslümanların başlıca askeri kuweti, Bağdat ve Buhara ile Halife ve imamların eski
    ilim ve fenni de kayboldu. Arapça, dünyanın yansında konuşulan tek dil olma özelliğini kaybetti. Türkler
    batıya doğru püskürtüldüler ve Osmanlılar denilen bir hanedan daha sonra İstanbul’un hakimi oldu. Kubilay,
    taç giyme törenine başkanlık etmek için Tibet’ten çağrılan kırmızı şapkalı bir lama, rahiplerin tören
    usullerini beraber getirdi.
    Cengiz Han, zulmet devrinin engellerini kırmıştı. Yollar açmıştı. Avrupa, Çin’in sanatlarıyla temas etti.
    Oğlunun sarayında Ermeni prensleri ve İran uleması, Rus prensleriyle temas ediyordu.
    Yolların açılmasını, düşüncelerde genel bir değişim takip etti. Avrupa’da, Uzak Doğu hakkında büyük bir
    merak uyandı. Marco Polo, Frere Rubriguis’u Kambalqu’ya kadar takip etti. İki asır sonra Vasco de Gama,
    denizden Hindistan yolunu bulmak için hareket ediyordu ve Christophe Colomb da Amerika’ya ulaşmak
    üzere, fakat Büyük Han’ın İmparatorluğuna erişmek amacıyla gemiye biniyordu.
    Katliamlar
    Moğol atlılarının adımlarını takip eden uğursuz ölüm makinesini, bu kitapta devamlı ve etraflı bir şekilde
    tarif edemedik.
    Milletleri baştan aşağı ölüm kabusuna atan kasaplık, Avrupalılar, Müslümanlar ve Çinliler tarafından
    yazılan genel Moğol tarihlerinde tasvir edilmiştir. Biz burada ancak Kiev’in imhası gibi, Altın Başlar
    Avlusu gibi - Moğollar kubbeleri yaldızlı kadim Bizans kalelerine bu ismi vermişlerdi - boğazlama
    sahnelerini işaret ettik. Bu yerde ihtiyarları öldürdüler. Genç kadınların ırzlarına geçtiler, çocukları
    hırpaladılar ve bütün bunlar kıtlık ve veba dolayısıyla daha müthiş bir hal aldı. Çürüyen cesetlerden çıkan
    koku, öyle korkunç ve tahammül edilemez haldeydi ki Moğollar bile “Mubalig” dedikleri bu dehşet diyarına
    uğramıyorlardı.
    Tarihi inceleyenler, insan ırklarının bu emsalsiz imhası ile sonradan teşekkülünü son derece anlamlı
    bulur. ..
    Moğolların Cengiz Han sebebiyle medeniyete vurdukları darbe “Cambridge Ortaçağ Tarihi” tarihçileri
    tarafından çok güzel özetlenmiştir.
    “İnsan hayatına hiç bir kıymet vermemekle beraber, korkunç genişlikteki çölleri, dağlardan ve
    denizlerden engelleri, iklimin zorluğunu, açlığın ve vebanın tahribatını kahretmeye muktedirdiler. Hiçbir
    tehlike onları korkutamazdı, hiç bir kale onlara karşı koyamazdı, merhamet dileyen hiç bir feryat yüreklerine
    etki etmezdi. Biz tarihte yeni bir devletin, ya bir çıkmaza girmesi veya sonuna kadar uzayıp gitmesi
    muhtemel bir çok facialara bir darbede son vermiş bir kuwetin karşısında bulunuyoruz.”
    Tarihte bu yeni devlet, medeniyetin gidişini değiştirmeye muktedir bir adamın kurduğu bu devlet, Cengiz
    Han’la beraber meydana çıktı ve torunu Kubilay Han’la beraber, Moğol imparatorluğunun dağılması
    başladığı zaman, ortadan kayboldu. O zamandan beri de bir daha meydana çıkmadı.
    Bu kitapta Cengiz Han’ın savunması yapılmış değildir. Fakat Cengiz Han da büsbütün kana boğulmuş
    değildir. Bu fatih hakkındaki bilgilerimizin büyük bir kısmı, Çinlilerle beraber Moğolların katil kudretlerine
    kurban olmuş Orta Çağ Avrupalıları, Acemleri, Suriyelileri tarafından nakledilmiş hikayelere dayanıyor.
    Etrafındakilerden büyük bir hürmet ve itibar gören Cengiz Han, bize ne oğullarından, nazırlarından ne de
    kumandanlarından hiç birini öldürtmeyen bir hükümdar halinde görünüyor. Cüci ve Han’ın kardeşi Kassar,
    Cengiz’e zulmünü tatbik edecek fırsatlar vermişlerdi. Savaşta mağlûp olan Moğol subaylarının idamı, hayret
    edilecek bir tedbir olamaz. Çünkü o hiç bir zaman böyle bir emir vermemişti. Bütün milletlerin elçileri gelip
    kendisiyle görüştüler ve sağ salim döndüler. Olağanüstü haller dışında, emirleriyle hiç bir esire işkence
    edilmiş olduğunu bilmiyoruz.
    Keraitler, Uygurlar, Liyatunglar, Demir Adamlar gibi hemcins ve savaşa istekli milletlere Cengiz Han
    bağışlayıcı-lıkla muamele etti. Oğulları babaları gibi Ermenilere, Gürcülere, Filistin’de kalan Haçlılara aynı
    muameleyi yapmışlardı. Cengiz Han, kendisine ve milletine faydalı gördüklerini alı-koyar, geriye kalanı
    imha ederdi. Doğduğu memleketten uzaklaşıp yabancı medeniyetlerine dahil oldukça, bu imha daha
    kapsamlı bir hal aldı.
    Çağdaş tarihçiler, insan hayat ve eserlerinin bu emsalsiz imhasından. dolayı, neden Müslümanların
    hiddetle andıklarını, buna karşılık Budistlerin neden Cengiz’in özel dehası önünde saygıyla boyun
    eğdiklerini artık anlamaya başladılar.
    Çünkü Cengiz Han, ne Peygamber Muhammed Aleyhisse-lam gibi dini gayelerde, ne de İskender ve
    Napoleon gibi tebaasını ve politikasını büyütmek için, milletlere savaş ilan etmiş değildi. Hata buradan ileri
    geliyor. Bu sırrı, ancak Moğol karakterinin iptidai sadeliği izah edebilir.
    Cengiz Han, yer yüzünden oğulları ve milleti için ne arzu ettiyse aldı. Fakat savaşla aldı, çünkü başka bir
    yol bilmiyordu. İstemediği şeyi, ne işe yarayacağını bilmediğini, imha ederdi.
    Asya Keşişi Jan
    On ikinci asır ortalarında Avrupa, Asyalı - Johannes Presbyter Rex Armenioe, Indioe -bir Hristiyan
    hükümdarın galibiyetlerini gördü. Son araştırmalar gösteriyor ki, Kudüs’ün doğusunda saltanat süren bir
    Hristiyan krala ait rivayetler, o zamanlar Ermenistan ve Hint ile şöyle böyle ilgili bir bölgede,
    Gürcistan’daki Jan tarafından Müslümanlara karşı elde edilen galibiyetlerden ileri gelmektedir.
    Mecusi krallarının da bu memleketten çıktıkları hatırlara geldi. Bu sırada Haçlı ruhu Avrupa'yı
    tutuşturmaya başlamıştı. Ermenistan’dan Katay'a kadar dağılan Nesturi Hristiyanlar, Papa III. Aleksandr’a
    hitaben bir mektup yazıp göndermişlerdi. İfade tarzına göre, bu mektubun Asyalı keşiş Jan’dan geldiğine
    hükmedilebilirdi. Bu mektupta azametlerden, harikalardan, çölde ruhani tören alaylarından, etek öpen
    yetmiş kraldan, emsalsiz hayvanlardan, çölde kurulmuş bir şehirden, kısacası o günün masal yaratıklarından
    bahsediliyordu.
    Bu mektuptaki tariflerin içinde, gerçek olarak büyük bölümü Hristiyan olan Keraitlerden, Vang Han’dan
    da bahsediliyordu. Ne^uriler ona “Ung Han” ya da “Kral Jan” derlerdi.
    Bulunduğu Karakurum, uzun zamanlar ihmal edilmiş Nestu-rilerin kalesi gibi gösteriliyordu. Burası bir
    çöl şehri, kendisi de hanları, kralları hakimiyeti altında tutan bir imparatordu. Bir çok tarihi kayıtlar
    Kentlerden bir kraldan bahseder. Marco Polo, bu efsanedeki Keşiş Jan'ın, Vang Han olduğunu keşfetmiştir.
    Cengiz Yasası
    1. Yeri ve göğü yaratan, ölümü, hayatı, serveti, fakirliği istediği gibi dağıtan, her şeyde mutlaka hükmünü
    yürüten bir tek Tanrı'nın varlığına iman etmenizi emrederim.
    2. Dini reisler, vaizler, rahipler, ruhani hayata bağlı kimseler, müezzinler, doktorlar ve cenaze
    yıkayıcıları, genel hizmetlerden muaftırlar.
    3. Her kim olursa olsun, prensler, hanlar, subaylar ve genel heyet halinde toplanmış diğer Moğol
    asilzadeleri tarafından seçilmedikçe imparator ilan edilemez. Aksi hareket edenler idam edilirler.
    4. Moğol tebaasından aşiret ve milletlerin reisleri başka bir nam, unvan taşıyamazlar.
    5. İtaat etmemiş bir millet, bir prens veya bir hükümdarla barış anlaşması yapmak, katiyen yasaktır.
    6. Bir orduyu on, yüz, bin, on bin kişilik gruplara taksim eden talimatname bakidir. ,
    7. Savaş başladı mı, her nefer silahlarını kendisine komuta eden subayın elinden alacaktır. Nefer
    silahlarını iyi durumda muhafazaya ve savaştan önce subayına teftiş ettirmeye mecburdur.
    8. Başkumandan emir vermedikçe, düşman malını yağma etmek yasaktır. Aksi hareket edenler idam
    edilir. Bu emir verilirse nefer de, subayı da istifade edecek ve imparatorun tahsildarına hakkını verdikten
    9. Ordudaki neferlerin idmanlara devamını temin için, her kış büyük bir av düzenlenecektir. Bunun için
    Mart ve Ekim aylan arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bazı kuşları öldürmek yasaktır.
    10.Yenecek hayvanları enselerinden kesmek yasaktır. Kasap, hayvanı bağlamaya ve göğsünü açarak
    kendi elleriyle kalbini çıkarmaya mecburdur.
    11.Şimdiye kadar yasak olmakla beraber, bundan sonra hayvanların bağırsak ve kanlarının
    kullanılmasına izin verilmiştir.
    12.Yeni imparatorluğun subay ve reislerine ayrıcalık ve dokunulmazlıkları temin edilmiştir.
    13.Savaşa gitmeyen her erkek, belirli bir zaman için, itirazsız memleket için çalışmaya mecburdur.
    14.Bir at, bir sığır veya kıymetli eşya çalanlar idamla cezalandırılırlar ve vücutları ikiye ayrılır. Daha az
    öneme sahip mallara yönelik hırsızlıklar için, ceza, çalınan eşyanın kıymetine göre sopadır; yedi, on yedi,
    yirmi yedi, yedi yüz kadar sopa! Fakat çalınan eşyanın kıymetinin dokuz misli iade edilirse, ceza affedilir.
    15.İmparatorluğun hiç bir tebaası bir Moğol’u hizmetçi veya esir olarak kullanamaz.
    16.İstisnalar haricinde her erkek orduya dahildir.
    1 7. Yabancı esirlerin kaçmasının önüne geçmek için, bunlara yatacak yer, yiyecek yemek, giyecek elbise
    vermek yasaktır. Aksi hareket edenler idam edilirler. Rast geldiği esiri yakalayıp da amirine teslim etmeyen
    her erkek aynı şekilde ceza görür.
    18.Evlenme yasası her erkeğin kansını satın almasını emreder. Birinci ve ikinci derecede akraba arasında
    nikah yasaktır.
    19.Bir erkek iki kardeş ile evlenebilir, bir çok cariye kullanabilir. Kadınlar emlak işleriyle meşgul
    olabilirler, istedikleri gibi satın alıp, satabilirler. Erkekler ancak av ve savaşla meşgul olacaklardır. İlk eşin
    çocukları diğerlerine göre üstünlük sahibidirler ve bütün emlake onlar varistirler.
    20. Zinanın cezası ölümdür. Böyle bir suç işleyenler derhal idam edilirler.
    21.Eğer küçük çocuklardan başka kimseleri olmayan iki aile birleşmek isterse, bu çocuklardan biri erkek,
    diğeri kız ise evlenebilirler. Çocuklar ölmüş olsalar bile nikahları kıyılabilir.
    22.Fırtına zamanında akar su kenarında yıkanmak ve çamaşır yıkamak yasaktır.
    23.Casuslar, yalancı şahitler, sefahate düşkün adamlar, büyücüler idam edilirler.
    24.Görevlerini yerine getirmeyen ve Han tarafından davet edildikleri zaman gelmeyenler, özellikle uzak
    vilayetlerdekiter idam edilirler. Eğer kusurları o kadar ağır değilse, bizzat Han’ın huzuruna gelmelidirler.
    Bu yirmi dört madde muhtelif kaynaklardan alınmıştır. Bundan dolayı eksiktir.
    Çok dikkati çeken yenilecek av hayvanları hakkındaki yasanın onuncu maddesi, o devrin dini
    hurafeleriyle izah edilebilir. Yasanın on birinci maddesiyle, tatbik zamanlarında uzak membalarının
    muhafazasının hedeflendiği anlaşılıyor. Yirmi ikinci maddedeki sudan ve şimşekten bahseden yasa ise,
    Rubri-kisn’in açıklamasına göre, şimşekten dehşetle korkan Moğolla-rı fırtına zamanlarında nehirlere ve
    göllere atılmaktan men etmek gayesine yönelikti.
    Petis de la Croix’ya göre, Timurlenk de Cengiz Han’ın yasasını muhafaza etmiştir.
    Moğolların Hint Moğolları Serdarı Babür der ki:
    “Cetlerim ve ailem, biz her zaman Cengiz Han’ın yasalari-na saygıyla riayet ettik. Bizler
    toplanışlarımızda, bayram ve şenliklerimizde, oturuş ve kalkışlarımızda Cengiz’in koyduğu usullerden hiç
    dışarı çıkmadık.”
    Moğol Ordusunun Sayısal Kuvveti
    Tarihçilerin Moğol ordusunu düzensiz bir kütle olarak tarif etmeleri kadar doğal ve ortak bir hata olamaz.
    En tanınmış çağdaş tarihçilerden Dr. Stanlay Lane-Poole bile bu “nihayet-sizliğe” karşı koyamamıştır. O,
    der ki: “Cengiz Han’ın arkasından, deniz kumlarına benzeyen nihayetsiz göçebe orduları geliyordu.”
    (Turkey, Stories of the Nations)
    Moğollar hakkındaki bilginiz, Maühieu Parislin ve ortaçağ rahiplerinin bunlar hakkında ortaya
    koydukları fikirlerin üzerinden yeteri derecede geçmiş olduğu için, Cengiz Han ordusunun Hunlar gibi bir
    göçebe kütlesi değil, düzenli bir istila ordusu olduğuna emin olabiliriz.
    Ordu üyelerinin listesi Sir Henry Hozvart tarafından şu şekilde düzenlenmiştir:
    Han’ın muhafızları 1.000
    Tulu’nun kumanda ettiği merkez 101.000
    Ordunun Doğu ve Batı alemine karşı savaştığı zamanlardaki miktar ve değeri buydu. Görülüyor ki,
    Cengiz Han en önemli orduyu toplamıştı. Diğer müfrezeler 10.000 Katayla-rın, Uygurlardan İdikut’un ve
    Han Elmalik’in kuwetlerinden oluşmuştu. Zaten bu son ikincisi istilanın başlarında geri gönderilmişlerdi.
    Sağ kanat Sol kanat Diğer müfrezeler Toplam
    47.000
    52.000
    29.000
    230.000
    Tanınmış büyük alimlerden Leon Cahun, bir Moğol ordusu askerinin 30.000 kişiyi geçmediğini söyler.
    Halbuki Cu-ci’nin 200.000 kişilik kuweti ile müttefikler hesaba katılmazsa, bu savaşa üç kolordu iştirak
    etmişti. Böylece bu hesaba göre
    150.000 savaşçıdan oluşuyordu. Gerçekten yukarı Asya’nın kurak vadilerinde bu miktardan fazla ordu bir
    kışı geçiremezdi.
    Ölümüne yakın zamanlarda Cengiz Han’ın kumanda ettiği ordunun dört kolordudan, muhafızlardan,
    hepsi 130.000 kişiden ibaret olduğunu biliyoruz. Gobi’deki nüfusa gelince, hepsini tahminen nihayet
    1.500.000 olarak tespit edebiliriz.
    Bu adet üzerinden, filen savaşa girebilecek 200.000 kişi çıkabilirdi. İran isimli eserinde Sir Percy Sykes,
    Moğollardan bahsederken “sayıca zayıf olduklarını, fakat hareket üslerinden binlerce kilometre uzaklarda
    savaştıklarını” söyler.
    O devrin Müslüman tarihçileri, düzenli ordunun miktarını abartılı olarak 500.000’den 800.000’e kadar
    çıkarıyorlardı. Fakat güvenilir tanıklıklar, Cengiz Han’ın 1219 ve 1225 seneleri arasında Tibet’ten Hazar
    denizine kadar olan memleketlerin hayret verici bir surette itaat altına almayı en çok 100.000 kişilik ve
    Dinyeper’den Çin denizine kadar olan kıtayı da
    250.000 kişilik bir ordu ile temin ettiğini göstermektedir. Bu rakamdan ancak yarısının Moğol olması
    muhtemeldir. Tarihçiler, savaşların sonunda 50.000 Türkmen müttefikten bahsederler. Cüci’nin kuwetleri
    ise yabani Kıpçaklar ve çöl adamları tarafından takviye edilmişti. Çin’de şimdiki Koreli ve Mançurili-lerin
    ataları, Moğol bayrakları altında savaşırlardı.
    Cengiz Han’ın oğlu Ögeday’ın saltanat devrinde Orta Asya’nın diğer Türk aşiretleri de, kendilerine
    savaşma fırsatı vermiş olan Moğollarla birleşmişlerdi. Bu aşiretler, Subotay ile Ba-tu’nun Doğu Avrupa'yı
    fethettikleri ordunun büyük kısmını teşkil ediyorlardı.
    Ögeday’ın ordularında muhakkak fiilen savaşçı olan yarım milyon kişi vardı. Mengü ve Kubilay, bu
    miktarı iki katına çıkardılar.
    MOĞOLLARIN İSTİLA PLANI
    Cengiz Han’ın ordusu, bir düşman memleketini istila ettiği zaman, belirli bir plan izlerdi. Bu usul,
    Moğollar 1270 senesine doğru Mısır’a doğru yürüyüşlerinde Memlûklar tarafından durduruldukları zamana
    kadar mutlak başarılarla sonuçlandı.
    - Hanın genel karargahında bir kurultay toplantıya davet edilirdi. Fili hizmette kalmalarına izin verilen
    yüksek rütbeli subaylar dışında, bütün diğerleri bu mecliste hazır bulunmakla yükümlüydüler. Burada durum
    görüşülür ve savaş planı yapılırdı. Yollar belirlenir ve muhtelif fırkalara şu veya bu görev verilirdi.
    - Casuslar gönderilir, bilgi alınabilecek adamlar yakalanıp getirilirdi. .
    - Kastedilen memleket aynı zamanda bir çok noktalarından istila edilirdi. Ayrılan fırkaların, muhtelif
    kolorduların her birinin belirli bir hedefe yürüyen başkumandanları vardı. İstediği manevrayı yapmakta,
    nasıl isterse düşmana o şekilde hücum etmekte serbesttiler. Fakat haberciler vasıtasıyla Han’ın veya
    Orhonun genel karargahıyla daima temasta bulunmaya mecburdular.
    - Ayrılan fırkalar, memleket tahrip edilirken, korunaklı büyük şehirlerin önüne gözcü birlikleri
    yerleştirirlerdi. Memleketten erzak toplanır ve eğer savaş uzun süre devam edecekse, geçici menzil teşkilatı
    kurulurdu. Moğollar arkalarında nadiren korunaklı bir şehir bırakırlardı. Genellikle şehri kuşatırlar, bir iki
    fırka esirler ve savaş aletleriyle geride kalır, ordunun büyük kısmı yoluna devam ederdi.
    Eğer düz ve çıplak bir yerde düşman ordusuyla karşılaşırlarsa, Moğollar bir veya iki usul takip ederlerdi.
    Eğer mümkünse bir gün, bir gecelik seri yürüyüşle, iki veya daha fazla Moğol fırkası, belirli bir saatte savaş
    yerinde toplanmak suretiyle düşmana baskın verirlerdi. 1241’ de Peşte civarında Macarlara karşı da böyle
    hareket ettiler. Eğer bu hızı sağlayamazlarsa, seri hareketlerinde düşmanı veya kanatlarından birini saralardı.
    Başka tedbirleri de vardı: Kaçıyor gibi görünürler ve düşman kuwetleri dağılıncaya kadar geri
    çekilirlerdi. Düşman dağıldığı zaman bineklerini değiştirirler ve geri dönerek hücuma geçerlerdi. Bu
    manevra Dinyeper civarında koca bir Rus ordusunu hezimete uğrattı.
    Bu görünürde geri çekilmelerde genellikle saflarını açarlardı ve böylelikle düşman farkına varmadan
    kuşatılmış olurdu. Eğer düşman ordusu toplu kalır ve mertçe savaşırsa, Moğolların kuşatma hattı, düşmanın
    geri çekilmesine yol bırakmak için açılırdı. O zaman da düşmana geri çekilirlerken taarruz ederlerdi. Buhara
    ordusunun kaderi de bu olmuştu. Bu tedbirlerin çoğunu hünerleri onlardan eksik olmayan Türkler ve
    Moğolların kısmen ataları olan Hunlar da kullanmışlardı. Kataylar süvari kolları halinde manevraya
    alışmışlardı. Çinliler ise savaş düzenlerini çok iyi biliyorlardı. Cengiz Han şüphesiz ki, bu tecrübelerden
    faydalandı, fakat mücadelede en büyük etken yenilmez kararı, yerinde harekete geçmek gibi özel bir
    yeteneğe sahip olması ve adamlarını demir gibi bir düzene tabi tutması olmuştur.
    Bizzat Çinliler bile Cengiz’in ordusunu Tanrı gibi idare ettiğini söylüyorlardı. Önemli kuwetlerini,
    görünürde hiç zahmetsiz geniş arazi üzerinde bir yerden bir yere sevk edişi, birbirinden çok uzak meçhul,
    kıtalarda, birçok savaşları aynı zamanda idare edişinde gösterdiği zeka ve beceri, daima olumlu sonuçlar
    veren kuşatmaları, parlak zaferleri, bütün bunlar bir araya geldiği zaman bütün Avrupa’nın görülmeyecek
    bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlarız”
    Demetrius Boulger, Büyük Moğol Serdarı’nı işte böyle tarif ediyor.
    Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.