• 1110 syf.
    ·31 günde·Beğendi·8/10
    "Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri, düşünebilir, benzeri şeyleri yapabilirdim." demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir. İlk sayfada yazılan bu alıntı aslında kitabın özeti sayılabilir. Amacı öyle olmasa bile neden sonuç ilişkilerini, coğrafyanın kaderini apaçık hale getirerek ırk kavramının aslında ne kadar boş ve anlamsiz bir şey olduğunu gözler önüne seriyor yazar.

    Kitap cansız maddeden canlı maddeye geçiş ile başlayıp organik evrim, ilkel topluluklar, uygar ve barbar topluluklar, uygarlıklar (mısır Roma çin vb), Amerika kıtası uygarlıkları ve endüstri uygarlığına geçişi ele alıyor. İlk kısım olan insan oluşumu, elimizdeki az sayıda bilgi kırıntısı ve bolca kişisel yorum ile geçiyor. Yazarın ve alıntıladığı yazarların tahminlerini okuyoruz. İlkel toplum ve uygar toplumlar bölümüne geldiğimizde ise artan bilimsel kanıtlar ile çoğalan ve çeşitlenen teoriler sayesinde kitaptan aldığım haz artmaya başladı. Yaklaşık 400 sayfa olan bu bölümü okuması gazlı zor olsada kitabın en çok bilgi veren kısmı bana kalırsa. Çünkü eldeki bilgi ve teoriler çok az değil ama genel fikri alabilecek kadar ayrıntılı işlenmiş. Sonraki bölümler çok güzel bilgiler vermekle birlikte çok yüzeysel kalmış. Mesela Mezopotamyadaki ilk medeniyetler ile ilgili köy yaşamına, din adamlarının ekonomik yaşamdaki etkileri bile işlenmişken çin uygarlığı için 50 sayfa ayrılmış. Bunu kitabı eleştirmek için söylemiyorum. Karşınıza ne çıkacağını bilmeniz için yazdım. Şu hâli bile 1100 sayfa hiç resimsiz büyük boyutlara sahip iken her şeye eğilmesi için 10 binlerce sayfa yazması gerekir ki mümkün değil bu tarz bir eser için.

    Her bölümün sonunda notlar kısmı var. Kaynakça ve ayrıntılı anlatım için kullanılmış. Çok güzel açıklamalar ve anektodlar var. Genelde bir çok farklı görüş birden alıntılanmış ve aralarında seçme hakkını okuyucuya bırakmış (hepsinin de doğru ve yanlış tarafları olabilecegi anlatılmış). Genel bir fikir sağlaması için güzel bir eser açıkçası.

    Yazar çok açık bir şekilde ateist. Bende öyleyim fakat yazar kitap boyunca her şeyde gösterdiği yargılamama tavrını dini bir konuya gelince bir tarafa bırakıyor. Bazen alay bazen taraf tutma şeklinde hoş olmayan bir üsluba geçiyor. Açıkçası kitap tarih kitabı değil felsefe veya sosyoloji kitabı olsa yazılanlar başımın üstüne. Ancak tarih konusunda ben yazarların yorum katma işini kişisel, siyasi etkilerden arındırılmış saf bilimsel şekilde olması gerektiğine inanıyorum.

    Kitapta hiç bir resim harita vb yok. Bazen eksikliği hissediliyor ama 2019 yılında cep telefonu sağolsun istediğin resim ve harita anında tam boy karşımızda.

    Bir diğer eksiklik ise bana göre yazar iki üç yabancı yazardan çok çok fazla yararlanmış. biraz daha çeşitli kaynak kullanabilirdi.

    Genel anlamda çok beğendim bir kitap. Tarih için genel bir bakış açısı kazanmak ve bir yerden başlamak için güzel bir kitap. Zaten eğitimli yada tarih öncesi hakkında çok okumuş birisi değilseniz özellikle ilk 400 sayfa çok bilgilendirici olacak sizin için.
  • Çingene Kızı mozaiğinin ABD’den Gaziantep’e getirilen 12 parçası, Zeugma Mozaik Müzesi’nde törenle ziyarete açıldı.

    Çingene Kızı mozaiğinin bordüründen çalınan 12 mozaik parçasında, satir, pan maskesi, Hint tavus kuşu, maenad maskesi gibi tasvirler bulunuyor.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, “Çingene Kızı” mozaiğinin ABD’den Gaziantep’e getirilen 12 parçasının ziyarete açılması nedeniyle Zeugma Mozaik Müzesi’nde düzenlenen törende konuştu.

    Ersoy, Zeugma Antik Kenti’nin 1998 yılında keşfedildiği günden bu yana 2. yüzyıl ile bugünün dünyası arasında bir kültür köprüsü olduğunu söyledi.

    (Çingene Kızı’nın Çalınan Parçaları Sonunda Türkiye’de)

    “Kültür tarihimizin bir parçası”
    Bugün gerçek bir markaya dönüşen Çingene Kızı mozaiğinin, mitolojideki “ana tanrıça Gaia”ya, Büyük İskender veya başka bir kişiye ait olabileceğini ifade eden Ersoy, şunları söyledi:

    “Bilimsel verilerin dışında bu portre ile ilgili kesin olan bir şey varsa o da belleklerimize kültür tarihimizin bir parçası olarak kazınmış olmasıdır. Kültürel mirası bir materyal olmanın ötesine taşıyan da bu aidiyet duygusu. Bu sebeple kültürel miras aynı duyguları paylaşmayı sağlayan güçlü bir bağlılıktır. Bugün bu bağın gücüne güç katıyoruz. Çingene Kızı’nın resmedildiği kompozisyona ait 12 parça, eşsiz mozaik bizlerle ana yurdunda buluşuyor. Bu kavuşmanın, ilk 11 ayda 251 bin ziyaretçi sayısıyla kendi ziyaretçi rekorunu kıran Zeugma Müzemize olan ilgiyi kat be kat artıracağına inanıyorum. Altını kuvvetle çizmek isterim ki topraklarımızda yaşamış tüm uygarlıkların kültürel mirasına sahip çıkmak politikalarımızın temeli. Bu coğrafyadan koparılan kültür varlıklarının yurtlarına döndürülmesinin ısrarla takipçisi olacağız. Bu bizim ülkemize ve tüm insanlığa karşı sorumluluğumuzun bir gereği.”

    “Her eser ait olduğu yerde güzel”
    Bakan Ersoy, tüm dünyaya, insanlığın ortak kültürel mirası olan eserlerin ait oldukları yerde korunması ve gelecek nesillere aktarılması noktasında hassasiyet göstermeleri için bir kez daha çağrıda bulunarak, “Kaçırılan eserlerin ait oldukları topraklara dönmesine izin vererek kazanmak ilkesini herkesin benimsemesi en içten temennimiz. Her eser kendi vatanında ait olduğu yerde güzel, orada anlamlı. Bu bizim kültürel varlıkların özüne olan saygımız yaklaşım felsefemiz.” diye konuştu.

    (İsviçre’den Getirilen Herakles Lahdi Antalya Müzesinde)

    Ersoy, Zeugma Antik Kenti Kazı Başkanı Prof. Dr. Kutalmış Görkay ve ekibi ile mozaiklerin iadesinde emeği geçen herkese teşekkür etti.

    ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeffrey Hovenier de böylesine önemli bir törende olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirerek, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözünü anımsattı.

    Çingene Kızı Mozaiği
    Çingene Kızı Mozaiği, Zeugma Antik Kenti’nde bulunan bir villanın yemek odasının tabanını süslüyordu. Zeugma Antik Kenti’nde 1998 yılı sonbaharında yapılan kurtarma kazılarında bulundu. Şu anda Zeugma Mozaik Müzesi’nin ikinci katındaki özel bir odada sergileniyor.

    Büyük ölçüde tahribata uğrayan mozaikten günümüze sadece bir kadın başı figürü kaldı. Bu mozaikte kadın figürü sağına doğru bakmakta, kabarık saçları ortadan ikiye ayrılmış ve ensesinden bir eşarpla bağlanmış. Dar alınlı, elmacık kemikleri çıkık ve dolgun yüzlü. Kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpe bulunuyor.

    Bir görüşe göre bu figür, Toprak Ana Gaia olabileceği gibi, başının yanındaki asma filizlerinden dolayı Dionysos şenliklerinde yer alan Mainad da olabilir.
    Kaynak:arkeofili.com
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • 288 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    "Kelime anlamı 'barış şehri' olan Kudüs ne yazık ki tarih boyunca Osmanlı dönemi hariç barış içinde yaşanan bir şehir olamamıştır." ki halende öyle. Osmanlı Devleti 401 yıl Kudüs'ü yönetmiş, insanlar barış içinde yaşamıştır.

    Kudüs... Okuyunca anladım, neden bu kadar mühim olduğunu. Kudüs'ün önemini yazar şöyle ifade etmiş: "Kudüs sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın ortak değeri ve mirasıdır. Biz Türkler için ise, sadece kutsal bir şehir değil, 400 sene bilfiil huzur içinde himaye ettiğimiz bir Osmanlı hatırasıdır.

    Kanıyla canıyla savunup Kudüs uğruna 25.000 şehit veren bir neslin torunlarıyız. O yüzden bizler için, 'Selahaddin' in rüyası, Kanuni'nin mirası, Abdülhamid Han'ın davasıdır Kudüs.' Bu rüyayı görmeye, bu mirası sonraki nesillere aktarmaya ve bu davayı yüreğimizde taşımaya devam edeceğiz. Ve bir gün dilerim Kudüs yeniden kurtuluşa erecek, iyiler kazanacak"

    Yahudi devletinin kurulması için 5 milyon altın teklif edilen Sultan 2. Abdülhamid'in verdiği cevap ise takdire şayan:
    "Benim bir karış toprak vermem söz konusu olamaz. Zira, istenen o toprak bana ait değildir. O, milletime aittir. Bu devleti kuran ve kanıyla besleyen milletime... Herhangi birine vermek veya bizden koparılmasına razı olmaktansa, yeniden kanımızla yıkamayı tercih ederiz..."

    Kitabı 5 bölümde ele almak lazım: (tabiki hepsini anlatmayacağım)

    1. Yahudiler duvarda neden AğlıyorlarYahudiliğin en büyük hedefi nedirMescid-i Aksa alanını neden kazıyorlar...
    ...
    Yahudiler, Kudüs'ün ve mabedin yakılıp yıkılışını, esir olarak Romalılar tarafından başka ülkelere sürülüşlerini anmak, hatıralarını tazeleyip, kinlerini bilemek, mabede yeniden kavuşup Yahudi hakimiyetini kurmak ümidiyle dualar ve gözyaşlarıyla yaşlarını sürdürmüşlerdir.
    ...
    2. Hristiyanlar için Kudüs neden önemli
    ...
    Hristiyan inanışına göre, Mesih bu şehre inecek ve yeryüzünde bin yıl sürecek Tanrı Krallığını kuracak.
    ...
    3. Müslümanlar için Kudüs neden önemli
    ...
    Miraç mucizesi...
    Mescid-i Aksa = İlk Kıblemiz...
    ...
    4. Osmanlı Devleti Kudüs'ü nasıl kurtardı? Osmanlı, Kudüs'ü 401 yıl barış içinde nasıl yönetti? Osmanlı, Kudüs'ü nasıl kaybetti

    5. Üç mühim dinin merkezi Kudüs, asla vazgeçilmeyen, hep arzulanan şehrin üzerindeki gizli emeller neler

    "İstanbul ve Ayasofya'yı hedeflerine alanlar ile Kudüs'ün gizli tarihinin aktörleri aynıdır: Haçlılar, Tapınakçılar ve son perdede sapkın inançlı hegemonik güçler..."
  • 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


    Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

    Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

    Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

    Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

    Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

    Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

    İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

    Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

     Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

    Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

    Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

    Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

    Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.                      
  • 524 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba sevgili kitapseverler!

    İşlerimin yoğunluğundan kaynaklı çok seri bir şekilde kitap okuyamadığımı ama okumak istediğim türlerde de ne derece seçici olduğumu az çok hepiniz biliyorsunuz. Bende grubumuz ve internet üzerinden İskender Pala kitaplarının paylaşım ve alıntılarını görüyor, doğrusu merak etmiyor değildim. Özellikle son günlerde çok dikkatimi çeken “Abum Rabum” eserini 14 Şubat sevgililer gününde bir kitabevinde elime aldım ve eşimin de bu yazarın kalemini sevdiğini bildiğim için ona hediye etmek istedim. Aslına bakacak olursanız, ne kadar merak etsem de öncelik eşimde olduğu için kitaba çok ağırlık vermedim. Ta ki eşim okuyup bana, “Bu tam senlik, muhakkak okumalısın.” demesiyle daha da çok ilgi alanıma girdi. O sırada devam etmekte olduğum Vatikan adlı kitabı bitirdiğim akşam bu güzel eseri elime aldım ve arka kapağı okuduktan sonra bir iki satır okumak için kitabın ön kapağını açtım. Açmaz olaydım! O gecenin sabahını nasıl ettiğimi ben bile hatırlamıyorum ve en son yaptığım şey sabah 07:15’te 150. nci sayfa da kitabın kapağını kapatarak iş yerime geçmekti. Ve işte size beğeneceğiniz bir hikâye daha! Huzurlarınızda Abum Rabum…

    Ben, çok seri okuyamam, bir kitabı okumaya başladığımda bazen araya giren işlerden dolayı konuyu unuttuğum ve hızlı özet geçtiğim bile oluyor. Daha da uzarsa kitaptan uzaklaşıyorum ve araya bambaşka şeyler girebiliyor.

    Abum Rabum kitabına başlarken hiç tereddüt etmedim! Zira güzel ve kaliteli okuyan birisinden muhakkak okumam gerektiği bilgisini almış olmanın rahatlığı içerisindeydim. Şaşırtıcı bir dille ifade etmem gerekirse, kitapta geçen tarihi olaylar, yerler, konular, eserler ve karakterler sizi büyüleyici bir hikâyenin girdabına çekip bırakıyor. Yazarın kaleminin sizi adeta bir ders niteliğinde bilgilere donatması ve olayların akışını kaleme alması, kitabın nasıl bittiğini bile anlamamanıza sebep oluyor. Bu güzel eseri okuyup bitirdiğinizde, birçoğunuzun neden bu kadar çabuk bitti diye üzüleceğine de adım gibi eminim. Aslında anlatmak istediğim o kadar çok tarihi mekan, obje ve detay var ki ama bunları burada alenen yazıp, belkide okumak isteyen siz değerli okurlara açık vermek istemem. Heyecan dorukta kalsın yeter. :)

    "Kitap mı?"
    "Evet, biz gelelim kitaba değil mi!.. Yaratan ilahi kuvvet tarafından Hz. İbrahim'e ayetler vahiy edilmiş, indirilmişti. Sümerologlar ve tarihi araştırmacılar tarafından bunların Sümerler döneminde tabletlere yazılı olarak muhafaza edildiği düşünülmektedir. Bölgede yapılan tüm arkeolojik kazı çalışmalarında ve Sümerlere ait kazılarda çıkarılan pek çok tablette Hz. İbrahim’in dinine ait işaretleri görmek pek mümkündür. Vakti zamanında Akatların 'Abum Rabum' diye dillendirdikleri 'Yüce Baba'nın Hz. İbrahim'in kendisinden başkası olma ihtimali yoktur."..

    KİTABIN KONUSU
    Japonya’da bir üniversitede işlenen cinayet sonrasında medeniyetin beşiği olarak bilinen, Mezopotamya'nın tarihi topraklarında başlayan, Hz. İbrahim'in hikâyesini anlatmaktadır. Üç kutsal dinin (Hristiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık) ortak noktada gördükleri bir Peygamber, üç ülkenin (CIA, MİT, MOSSAD) istihbarat örgütlerinin müdahil oldukları olaylar ve zamana karşı amansız bir koşuşturmaca. Halkının onuru, gururu için intikam ateşi ile yanıp tutuşan bir Japon Polis memuru. Herkes ama herkes Hz. ibrahim'in kutsal hazinesinin peşindedir, bu amaç uğurunda kullanılan dinler, kişiler ve yağmalanan tarihi eserler, dünyanın dört bir tarafına kaçırılan tarihi eserler ve el yazması kitaplar.

    Japonya'dan başlayan olaylar zinciri İstanbul'a, oradan Urfa'ya ve tarihte Nemrut'un izlediği yollar üzerinden Adıyaman'a kadar varan bir hikâye. Ve bu süreç içerisinde anladığımız en önemli şeyin; Orta Asya topraklarının gerek medeniyet, gerek zenginlik açısından ne kadar da kıymetli olduğudur.

    Bir okuyucu olarak ele aldığınız kitabı polisiye roman olarak okumaya başladıktan sonra, belki de bilmediğiniz birçok konuda bilgi sahibi oluyor ve gerçekten bölge üzerinde bir asırdır dönen dolaplar karşısında belki de şoke oluyorsunuz. Yazar bu kitabında halk tabirinde de dendiği gibi, öyle kulaktan dolma bilgiler ile değil, üç büyük kutsal kitaptan faydalanarak kaleme almış Hz. İbrahim'i.

    Hz. İbrahim'in miras bıraktığı hazinenin peşine düşen ve onu elde etmek isteyen güçleri okurken acaba "kim kazanacak?", kim bulacak ya da daha önce kutsal hazineye erişecek diye defalarca soruyorsunuz kendinize.

    Japonya’da bir asistan olarak görev yapan Keiko, mezuniyet gününün de yapacağı bir konuşma öncesinde kaldığı odasında, vücuduna defalarca saplanan bir hançer yüzünden ölü olarak bulunur. Kendisini bilime ve tarihe adamış olan Keiko'nun bilgisayarında bulunan dosyalar "Ertuğrul'un Babayanı" olarak kaydedilmiştir ve Keiko'nun cep telefonuna gelen bir kısa mesajla rota İstanbul'a çevrilir, olası cinayet zanlısı olan yakın arkadaşının da İstanbul'a gittiği bilgisine ulaşılmıştır.
    Bu trajik cinayet vakasından sonra Japon polisi İstanbul’un yolunu tutar. Bu zaman zarfında Zara, İstanbul Arkeoloji müzesinde bulunan Sümer tabletlerinin peşindedir. Bilimsel ve tarihi araştırmalar adı altında aylardır sürdürdüğü gizli görevindeki amacı Sümerlere ait tarihi dönemi araştırmak gibi görünse de, yaptığı son görevinde yaşanan aksiliklerden dolayı çok geçmeden yakalanır. Müzedeki tarihi araştırma/incelemesi esnasında tabletlere vermiş olduğu yüzeysel tahribat ile suçlanmaktadır. Zelot Zara'nın Sümerolog Selim hocamız ile karşılaşması ve Mit ile Türk polisinin gelişen olaylara dahil olması, bir de aralarına yeni katılan şu Japon polis. Hangisi CIA için çalışıyor? MOSSAD'ın tüm bu olaylar ile ilgili rolü nedir? ZELOT'ların acımasız bir şekilde korudukları sırlarının kurbanı kim? Bu kutsal hazine bulunana dek daha kaç masumun ya da ajanın hayatı son bulacak? Tüm cevap isteyen bu soruların yanıtı kitap da saklı.

    Kitabın en etkileyici karakteri Selim hoca ve Zara’dır. Sümerolog Selim hocamızın Zara'ya güvenmek istemesi ve Zara'nın Selim hocaya güven vermek adına olan mücadelesi gözlemleyeceğiz. Diğer tüm karakterlerin ise üzerlerine atfedilmiş olan görevi layıkıyla yerine getirdiğidir. İskender Pala’nın burada rol dağılımını çok iyi tayin ettiğini ifade edebilirim.

    "Nemrut gördü ki mabut tuttukları putlar parça parça olmuş, yere düşmüşler. 'Bunu kim etti' diye sordu. Dediler: 'Tareh'in oğlu İbrahim, daima putlarımızı kötülerdi, o etmiştir.' Onlara şu emri verdi: 'Tez onu muhakkak yakalayıp bana getirin; ben onu elbette öldüreceğim.' İbrahim'i bulup getirdikleri zaman Nemrut şöyle dedi: 'Ya İbrahim, bizim putlarımıza sen mi bu hakareti ettin?' İbrahim şu cevabı verdi: 'Gece gündüz mabut diye taptığınız büyük puttan sual et; o size söylesin, eğer söyleyebilirse!' Nemrut şöyle dedi; Ya İbrahim, bilmez misin putlar nutuk edip söyleyemezler.' İbrahim şöyle dedi: 'Ey Nemrut; madem putlar cevap veremezler; sonra ey zalimler, bunları elinizle yapıp yine onlara tapar, yardım istersiniz, ne kadar ahmak bir kavim olmuşsunuz!'....

    ARKA KAPAKTAN
    Karısı Saray, Avram’a çocuk verememişti. Saray’ın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı. Saray Avram’a, (…) “Lütfen cariyemle yat, belki bu yolla bir çocuk sahibi olabilirim” dedi. Avram Saray’ın sözünü dinledi. (…) Rabb’ın meleği (hamile kalan Hacer’e) (…) “Bir oğlun olacak, adını İsmail koyacaksın. (…) Herkes ona karşı çıkacak, kardeşleri onunla hep çekişme içinde yaşayacak” dedi (Tevrat, Tekvin, Bâb 16).

    İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu vardır. (…) Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur; bu Hacer’dir. Oysa göksel Yeruşelim özgürdür, annemiz odur.(…) İşte böyle kardeşler, bizler cariyenin değil, özgür kadının (Sara’nın) çocuklarıyız (İncil, Galatyalılar 4/21-31).

    Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu… İnsanlığın beşiği ve Hz. İbrahim’in ayak izlerini taşıyan yurtlar… Ve Müslümanlar üzerinden süregiden savaşlar… Bir bakıma Hz. İbrahim’in mirası peşindeki evlatlarının amansız mücadelesi… Ortadoğu’da yalnızca fikirler, inanışlar, canlar değil, tarih de bir katliamın pençesinde. Artık hakikati görenler, Irak ve Suriye’de birinin kanı toprağa akarken uzaklarda kanı bitlenen birilerini, burada bir kurşun namludan fırladığında meçhul ülkelerde kabaran cüzdanları, burada annelerin ağıtları gözyaşlarına karışırken bir yerlere gizlice kaçırılan tarihi mirası fark edebiliyorlar. Oynanan oyuna insanlığın geçmişiyle hesaplaşması deniyor ama hakikatte geleceğini belirleme potansiyeline sahip.

    Elinizdeki kitabı yalnızca Roma, Kudüs ve İstanbul ekseninde bir casusluk romanı olarak değil, aynı zamanda. Mezopotamya’nın sosyal, siyasi ve sanatsal tarihi gibi de okuyacaksınız. İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden nefes nefese bir polisiye...

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Bir şey kanıtlamak istiyordu onlara; yanlış olduklarını, yanlış davrandıklarını, yaratıcılığı yargılamak gibi olmayacak bir işe soyunduklarını, ne var ki
    kendilerine benzeyen insanların bütün uğraşlarına rağmen, tarih
    boyunca gerçek yazını engelleyemediklerini anlatacaktı.

    Sait Faik'e ne iş yaptığını soran hâkimin, yazar cevabını alması üzerine,
    kâtibeye dönüp, “Yaz kızım, işsiz, boşta gezer” demesiyle başlıyordu mesajı.

    Sonra dünyanın kendi isteğimiz dışında küreselleşmiş olmasına
    vurgu yapıyor, dünya kitap satış listeleri, sinemalar ve müzik listelerinden
    örnekler veriyordu. Bu durumda “Ben sadece bölgemi yazarım” demek
    ancak export edebiyat yazarlarının işi olabilirdi, çünkü onlar için önemli olan
    edebiyat değil, Batılı editörlerin ve Batı basınının kafasındaki klişelere
    uygun oryantalist mal pazarlamaktı.
    Hint deyince fakir, Çin deyince maymun beyni, Türkiye deyince cami,
    İran deyince molla, Arap deyince recm, Afgan deyince burka vesaire.
    Oysa bu ülkelerdeki milyonlarca insanın hayatı sadece bunlardan mı ibaretti?
    O toplumlarda insanların ve duygularının çeşitliliğine rastlanamaz mıydı?
    Ayrıca Afrika'yı, Hindistan'ı, Japonya'yı konu edinen yüzlerce
    Amerikan-Avrupa romanı yok muydu, o zaman niye bir Türk yazar da
    o insanları konu edinemesindi?

    Sonra şöyle devam ediyordu:
    “Sayın editör ve sayın eleştirmen; Ne cevap vereceğinizi merak ettiğim
    için bu konuları sîzlerle yüz yüze tartışmaktan çok zevk alırdım ama
    sanıyorum kabul etmezsiniz. O zaman size çok somut bir soruyu yazılı
    olarak yöneltiyor ve en azından bu konudaki cevabınızı rica ediyorum:
    Şimdi sayacağım yazarların ortak noktası nedir?
    Marcel Proust, James Joyce, Mark Twain, Bernard Shaw, Virginia Woolf,
    Edgar Allan Poe, Benjamin Franklin, Upton Sinclair, Walt Whitman,
    Alexandre Dumas...

    Uzatmadan söyleyeyim; bu büyük yazarların ortak yanı, eserleri
    yayınevleri tarafından basılmaya değer bulunmadıkları için reddedilmiş
    ve kendi kitaplarını kendileri bastırmak zorunda kalmış olmalarıdır.
    Geçmiş Zaman Peşinde ve Ulysses bile bu kaderden kurtulamamıştır.
    Jack London’m altı yüz -evet 600- kere reddedildiği bir yayıncılık
    dünyasından söz ediyoruz burada.
    Hiç merak eder misiniz? Acaba bu büyük yazarları reddeden editör ve
    eleştirmenler kimdir, nasıl insanlardır, edebiyat alanında hangi yetkiye
    dayanarak bu vahşi ve acımasız kararları vermişlerdir?
    Eğer reddedilen yazarların cesareti kırılsa ve kitaplarını kendileri
    bastırma yoluna gitmeseler, ki -böyleleri de vardır mutlaka- ne kadar çok
    başyapıttan mahrum kalacaktık düşünsenize. Kim bilir kaç
    Savaş ve Barış, kaç Don Quijote eleştirmen ve editör kurbanı olarak
    çöplükleri boylamışlardır? İnsanlığın mirası olan büyük romanlar, editör ve
    eleştirmen teröründen rastlantıyla kurtulan şanslı yapıtlardır ancak.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 244 - Yazarın hayal kırıklığına dair - Yazar Emre'nin Editör Nejat ve Eleştirmen HH "Hazakat Hisarlıgil" Cevabı