• 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...
  • 112 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İnsan neyle yaşar?
    İçerisinde 6 hikaye barındıran Tolstoy'un insan sorunlarını edebi bir kurgu içerisinde yer aldığı hikayelerden oluşuyor.
    Her hikaye bir ders verici niteliğinde. Öyle bir kurgu var ki sizi içerisine hapsediyor nasıl okuduğunuzu ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Kesinlikle okunması gereken eserlerden. ️
  • 144 syf.
    ·7/10
    Fantastik edebiyat hakkında (ayakları biraz daha yere basan büyülü gerçekçiliği hariç tutarsak) iki tane temel sıkıntım var. Aslında bunlara önyargı demek daha doğru olur. İlki, fantastik eserlerde yazarların kurduğu dünyayı anlatmaktan o dünyadaki insanı anlatmayı unuttuklarını düşünüyorum. Ya da, daha fenası, o kurduğu dünyayı derinliksiz karakterler üzerinden anlatma ihtimali. Karakterin, hatta tip demeli, tahmin edilebilirliği, zannımca yazara kurduğu dünyada kolay hareket imkânı tanıyor. Önemli olan o dünyada vuku bulacaklardır, ya da epik sahnelerin birinden ötesine atlanmak isteniyordur ve bu noktada gri karakterler değil siyah-beyaz tipler ilerleyişi kolaylaştırmaktadır. Yazarın okuru karakterin yerine değil de o dünyaya koyma arzusu da buna sebep oluyor olabilir. Hem iyi-kötü mücadelesi her devirde ilgi çekicidir ve fantastik edebiyat yazarının isteyeceği biçimde görkemli hikâyeler yazmasına vesile olur. Fantastik edebiyata karşı ikinci önyargım ise, kısaca, çoğunlukla, boş olmaları. Bu büyük bir itham oldu, hatta belki ayıp dahi oldu; ama her ne kadar tamamı boş diyemesek de, dünya kurma, okurun dünyaya iyice dalması için gereksizce abartılır gibi görünür benim gözüme. Evet, başka bir dünyadan esen soğuk rüzgârlar elbette heyecanlandıran bir ferahlık verir; ama bu serin rüzgârın nefsimizi okşamaktan başka işlevi var mıdır? Bu sorunun sadece fantastik eserlere mahsus bir sıkıntı olmadığını ama fantastik eserlerde ayyuka çıkmasının daha kolay olduğunu düşündüğümü ekleyeyim. Emre Ergin’in fantastik öykülerle bezeli Ruh Dememi Bağışlayın isimli kitabını bu iki önyargı üzerinden değerlendirince şaşırıyorum; çünkü yazar çoğunlukla bu iki önyargıyı bertaraf eden öyküler kaleme almayı başarmış. Kitaptaki baş döndürücü tematik zenginliği de eklediğinizde, “rollercoaster” kelimesi beliriyor zihnimde. Türkçe çeviri olarak “heyecan treni” öneriyor tureng.com. Bu kelime, inişleri ve çıkışlarıyla kitabı özetleyici bir niteliğe sahip.

    Tabii bu kanaatlere varmadan önce, kitabın kapağıyla karşılaşıyorum. Siyahlar içinde bir kahraman, çorak bir arazi, yanmış ağaçlar, etrafta lav birikintileri... Yukarıda belirttiğim önyargıları iyice artıran bir kapak bu. Karmaşık bir kurgusu olan fantastik roman serisinin sekizinci kitabına aitmiş gibi duran bu kapak, yazarın niş sayılabilecek öykü dünyasını karşılıyor denebilir belki; ama kitabın içindeki tematik zenginliği adeta yutuyor. Bu kitap içinde Şehrazad, Pinokyo, nesli tükenen filler ve dört kollu mutantlar var; hatta ve hatta video oyunlarından ilhamla yazılmış öyküler var; ama kapak bu çeşitliliği kapsayıcılıktan uzak ve fantastik dünyalara mesafeli okurları dışlayan cinsten. Ama aşağıda da açıklayacağımız üzere, bu kitaba fantastik damgası yapıştırıp kitabı es geçmek kitaptaki öykülerin çerçevesini yok saymak demek oluyor.

    Peki nedir o çerçeve? Aslında kitabın isminin bu çerçeveyi çizdiğini söyleyebiliriz. Belki de yazarın kastettiği bu değildi (hatta muhtemelen değil); ama benim kitap ismi üzerine yorumum, yukarıda bahsettiğim önyargılardan ilkine yönelik olduğu. Yazar sanki kâğıttan karakterlerle tekinsiz düşlerden fırlamış fantastik dünyalara dalmaya hazırlanan okura durun diyor, ruh dememi bağışlayın diyor; ama ben bu dünyaları o dünyalardaki insanların (mutantların, kuklaların…) kalplerine bakmak için yazdım. Bu kalplerde bizlerden bir şeyler buldum diyor yazar ve haklı da. İşte bu vesileyle önyargılarımdan biri kırılmış oluyor. Kaf-Lethe isimli öykü bunun en net örneği. Çünkü tam da “hayal ettiğim” fantastik okurunun seveceği şekilde başlıyor, epik bir manzarayla. Ama sonra geri gidiyor hikâye, o kahramanın o ejderhayla her şeyi sonlandıracak savaşının öncesine, o kahramanın git gide büyüyen endişesine gidiyor. Ve orada kalıyor. Yani, aslında kalmıyor, git gide büyütüyor o önceyi yazar, derinlik katıyor karakterine; onu tip olmaktan çıkarıyor. Ben de bu öykü ile beraber bu kitabı kabullenmeye başlıyorum.

    Öykülere ruh girince, ikinci önyargım da temelini kaybediyor. Bu öyküden sonra kitaba ismini veren Ruh Dememi Bağışlayın geliyor; Pinokyo’nun çocuk olma hayaline ciddi bir bakış bu. Kitabın en derinlikli hikâyesinin Pinokyo hakkında olması ilginç geliyor kulağa; ama cidden de öyle. Gerçek çocuk olmanın getirdiği bir sürü yük var aslında: Mesela çocuklar acıkıyor, susuyor, uyuyor ve hatta büyüyüp yaşlanıyorlar ve ölüyorlar. Ama Pinokyo onlardan ayrı olmaya, onlardan farklı kalmaya dayanamıyor. Hissizlik, başından bir olay geçmezlik zor ve sıkıntılı. Artık şu renge ya da bu renge boyanıp durmak istemiyor Pinokyo. Hatta şöyle bile diyor: “Gerçek bir çocuk olmak, yalan söyleyebilmek, insanları kandırabilmek demekti, daha güzeli, kendini kandırabilmek demekti.” Ve hikâye öyle güzellikle işliyor ki Pinokyo’nun insan olmadığını, robotlaşan insan tabiri yerine odunlaşan insan tabirini koyup, modern insanın hayatını bu hikâyenin oluşturduğu paradigma çerçevesinde yeniden değerlendirme isteği doğuyor.

    Öykülerin karakterler üzerine inşası boşluklara tamamen mani olmuyor ne yazık ki. Dünyazad’ın Aynası var meselâ, kitabın ilk öyküsü ve yukarıda bahsettiğim iki öyküyle beraber masalsı diye bir kategoriye dahil ettiğim. Yazarın çocuk karakter konuşturma yeteneğini zaten Beş Kere Halil’de de görmüştüm; burada da Şehrazad’ın -benim de bu öykü vesilesiyle varlığından haberdar olduğum- küçük kız kardeşi Dünyazad kanlı canlı bir karakter olarak keyif verici bir şekilde konuşturulmuş. Eniştesinin hediye ettiği gizemli bir aynanın peşinden koşuyoruz öykü boyunca. Peki, bittiğinde ne oluyor? Neden diye soruyorsunuz. Öykü bir şey anlatmak derdinde değil de, sadece anlatmak derdinde sanki. Bu bir bakıma yazarın anlatmak hususunda ne kadar hevesli olduğunun da işareti aslında. Geçenlerde yazarın internette yayınlanan söyleşisi, kafamdaki bu neden sorusunun sebebine cevap gibi. Bu öykü hakkında şöyle diyor yazar:

    “Sözlükten rastgele seçilmiş üç kelimenin odağında olduğu bir öykü yazmaya çalışıyorum. Bunu da bir zaman kısıtı altında yapıyorum. İlki bana özgün bir kurgu bulma konusunda, ikincisi ise bulduğum herhangi bir konunun üzerine gitmek zorunda bırakmasıyla yardımcı oluyor. … Her şey öyküleştirilebilir gibi muğlak bir şey değil söylediğim. … “Dünyazad’ın Aynası” için kullandığım kelimeler şunlardı: Kehribar-Ayna-Enişte. Kehribar bir masal dünyasıyla alakalıymış zihnimde. Enişte hediye veren bir kişi olarak kayıtlıymış, ben de bir enişte olduğumdan kötülük yakıştıramamışım. Ayna da güzel bir hediye olurmuş. Bütün öykü esasında bu başlangıç cümlelerinin üzerine oturuyor.”

    Her ne kadar altı çizili kısım yukarıda belirttiğime ters yönde bir ifade olsa da, ben Dünyazad’ın Aynası’nı bu renkli kitaba renkli bir mukaddime olarak okumayı tercih ediyorum. Öbür türlü öykünün istikametsizliği meselesini aşamıyorum.

    Masalsı öyküleri bitirdikten sonra hayalî isimli bir kategoriye dahil ettiğim öyküler geliyor. Konuyu Değiştiriyorum, kitabın en duygusal öyküsü: Eşi ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kocanın, eşiyle hastalıktan başka bir şeyler konuşmak istemesi, konuşmaya çabalaması, anılara dönmesi, dokunaklı ve yazarın enerjisine uygun bir teknikle işlenmiş. Sonrasında gelen Klimanjaro’nun Gözleri ise neredeyse hiçbir fantastik öge barındırmıyor; zira nesli tükenmekte olan filleri korumaya gelen ve hiçbir şey yapamayan Birleşmiş Milletler Barış Gücü yeterince fantastik. Yazarın aslında bu yönde ilerlemesi daha geniş bir kitleye hitap etmesine vesile olabilir: Fantastik dünyalarda gerçek dünyaya ait bir şeyler bulmaktansa, gerçek dünyadaki gerçek dışılıklara fantastikmiş gibi işaret etmeyi kastediyorum.

    Bu öykülerden sonra karşımıza Yeniden Yeniden Yeniden ve Sevgili Ester öyküleri çıkıyor, ki benim için kitabın en zayıf öyküleri oldular. İlki, video oyunlarından aşina olduğumuz yeniden başlama olgusunu içinden çıkılmaz bir duruma yediriyor ve oyunlarda yeniden başlamak bir fırsatken burada acz hâline geliyor. Ancak öykü ilk başlarda çektiği ilgiyi, sonrasındaki sündürme nedeniyle çabucak kaybediyor. Sonrasında gelen Sevgili Ester ise Dear Esther isimli bir oyundan ilhamla yazılmış (Bu öykü ve Transistor isimli bir oyundan ilhamla yazıldığını öğrendiğim ve tüm ismini yazmaktansa sıfırlı birli diyeceğim öyküde bu oyunlara ismen atıf verilmesi iyi olurdu notumu da ekleyeyim.). Acaba ben mi öykünün içine giremedim diye tekrar okuyayım dedim; ama öykü kesinlikle beni içine almadı. Bu haliyle bir öyküden çok “fan-fiction” denen (ve tureng.com’un hayran kurgusu diye çeviri sunduğu) bir metne benziyor ve bir hayran kurgusunun aynı tutkuyu paylaşmayan insanlarca beğenilebilmesi pek kolay değil. Öte yandan, bu iki öykü, yazarın öykü yazımında neden adeta “Konuyu Değiştiriyorum” öyküsündeki anlatıcı gibi dur durak bilmeden ilerlemeye çalıştığını da gösteriyor. Yazarın bu tip ağırdan aldığı metinlerde, okurun ilgisini diri tutacak bir şey kalmıyor. Herhalde bunun yazarın fantastik temelli yazmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zira pek fantastik olmayan Klimanjaro’nun Gözleri öyküsü de ağır sayılabilecek bir öykü; ama bu iki öyküdeki sorunları barındırmıyor. Yeniden Yeniden Yeniden’de okurun ilgisini çekebilecek bir karakter dahi yokken, Sevgili Ester’de ilgi çekici karakterler mevcut olmasına rağmen bir ilerlemenin bulunmadığı muğlak kurgu öyküyü zayıf gösteriyor.

    Bu öykülerin nihayetinde kitabın distopyalar kısmına varmış bulunuyoruz. Distopik öykülerin ister istemez karakterlerden ziyade kurgulanmış düzeni aktarması gerekiyor. Hatta düzen elemanları adeta bir karakter olur. 1984’ün Büyük Birader’ini ya da Cesur Yeni Dünya’nın somasını örnek verebiliriz bunlara. Distopik romanlar yazmak daha kolay görünüyor bana; dünyayı etraflıca anlatabilirsiniz. Ama distopik öyküde hem etkileyici bir dünya kurmalı hem de bunu fazla kelime kullanmadan yapmalısınız. İmha Ekipleri ile Jezamin ve Nasab bu açılardan harika örnekler. İlk hikâyede üretimin çok fazla arttığı yakın gelecekten bahsediliyor. Tüketimin sürdürülebilmesi için, eski eşyaların vergilendirildiği bir dünya kuruluyor. Bu akıl almaz düzen, artık ağır vergileri ödeyemedikleri için yadigâr eşyalarından ve hatta eski evlerinden vazgeçen bir karı-koca üzerinden olabildiğince sade ama dehşete düşürücülüğünden taviz verilmeden anlatılıyor. Jezamin ve Nasab ise çok daha etkileyici; çünkü kısa bir öykü olmasına rağmen sizi öyküyü karmaşıklaştırmadan mutantların (hoş bir ifade ile, genibozuk olarak anılıyorlar) dünyasına götürüyor ve dallandırıp budaklandırma ihtiyacı duymadan belki de başka bir yazarın üzerine roman yazabileceği bir öykü altı buçuk sayfada tamamlanıyor. Ama bu öyküde de yukarıdaki gibi yine bir an neden diye sorasım gelmedi değil. Özellikle öykülerin sonunda kurulan muzip cümleler öyküde inşa edilen gerçekliği sarsabiliyor. Tam da bu anda, bu öykülerden fantastik olmalarının getirdiği ürpermeyi ve ürpermenin getirdiği saygı duruşunu çekecek olursak bir bozulma gerçekleşecek gibi hissediyorum. Ama bu his, somut bir şeylere dayanmadığı için, önyargılarımla da açıklanabilir.

    Yukarıdaki iki öykü arasında bulunan sıfırlı birli öykü ise bu acayip tedirginliği giderir nitelikte çünkü o kadar çarpıcı ki okur kolayca öykünün dünyasına giriyor ve oradan çıkamıyor. İnsanlığın bütün bilgilerine sahip olan bir MAKİNE, çeşitli algoritmalarla birbirine uzak görünen verileri birbirine bağlayarak değerlendirmeler yapıyor ve git gide insanların üzerinde tahakküm kuruyor; öyle ki insanlığın faydası için kızıl saçlı insanların ölmesi gerektiğini söylüyor en sonunda. Gerek bu öykünün üzerinden anlatıldığı karakter tercihi, gerek ilham aldığı oyunun hikâyesine o kadar da yaslanmamasıyla öykü hem “fan-fiction” olmaktan kurtuluyor hem de özgün bir nitelik kazanıyor.

    Bu üç değerli öykü ile kitabı yüksek bir yerde bitirebilirdi yazar ama bir öykü daha eklemiş: Ölmüş Dünyaya Bir Mersiye. Bu hacimli öykü, yazının başında bahsettiğim iki önyargıyı da kısmen haklı çıkarır nitelikte. Çok ayrıntılı ve sebep sonuç ilişkileri net bir şekilde belirtilmiş bir dünya inşası var. Buna karşın, öykünün temel gizemi belirsiz kaldığı için bu inşa temelsiz geliyor bana. Yazar bunu “ruh”u öne çıkararak telafi etmek istiyor; resmedilen yalnızlığın ürkütücü bir yanı olmadığını söyleyecek de değilim. Ama karakter istenilen derinliğe ulaşamıyor; çünkü yazarın bu ayrıntıyla inşa ettiği dünyada olan biteni anlatması lâzım. Ve bunu da çok akıcı bir şekilde yaptığını belirtmem gerek; hatta genel anlamda öykülerde sürükleyiciliğin gizemler ve çatışmalarla başarılı bir şekilde sürdürüldüğünü de yeri gelmişken belirtelim.

    Ruh Dememi Bağışlayın, yazarının anlatma hevesini her yönüyle yansıtan bir öykü kitabı. Yazar, bu hevesini gerçekten ileteceği bir mesajla birleştiğinde, ki yukarıda örneklerinden bahsettik, ortaya sahiden de kayda değer öyküler çıkıyor. Ama “Neden?” diye sorduğum öykülerin nefsani tatmin tarafının ağır bastığını düşünüyorum ve bunun yeterli olmadığına inanıyorum, ki yazarın alıntıladığım söyleşisinden hareketle onun da bu yönde bir inancı olduğunu düşünüyorum. Bir heyecan treni tecrübesi demiştik; inişleri ve çıkışlarıyla, oradan oraya savurmalarıyla ve tenimizde hissettirdiği soğuk rüzgârlarla. Aslında yazı boyunca işaret ettiğim sorunlar, neden heyecan trenine bindik ki gibi saçma bir soru sormaya eş değer gibi görülebilir. Ama burada, neden o trene bindiğimizi sorgulamaktansa, o trenden indiğimizde çok şükür ömrümüzü baş aşağı geçirmiyoruz demek, ya da ne bileyim çok şükür rüzgâr sürekli saatte yüz yirmi kilometre hızla esmiyor dememiz, ya da çok şükür her inişin bir çıkışı vardır ve çıkışların inişleri olabilir gibi şeyler diyebilmemiz gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum. Çünkü o tren, kitap. Biz o trene binmişiz. Adrenalinidir, ters dönmesidir, su sıçratmasıdır bunlar işin nefsani yanları. O trenden indiğimizde bize bir şeyler kalmalı. Ve bu şey, güzeldi demekten fazlası olmalı. Bu kitapta fazlasını fazla fazla veren öyküler mevcut zaten; ama genel olarak bakarsak, yüksek hızlı bu öykülerin belki de biraz yavaşlayıp soluklanması, soluklanırken de neler yapılabileceği üzerine düşünmek gerek sanki.

    Nasıl ki yazar son öyküsünü bir soruyla bitirmiş, biz de bir soruyla bitirelim. Yazı boyunca, bu kitabın günümüz edebiyatındaki müstesna yerinden ve sırf bu yüzden kayda değer olduğundan neden bahsetmedik?
  • NURULLAH ULUTAŞ’IN SON ESERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
    “Turgay Nar Tiyatrosu”
    Yazar: Nurullah ULUTAŞ
    Çizgi Kitapevi
    1.Baskı Aralık 2018 Hatice BARAN
    “Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır”.
    Tiyatro türüne dair bu güne kadar birçok tanım ortaya kondu. Fakat 1980 sonrası edebiyatın devlet, vatan ve millet kavramına dair odak noktasındaki değişiklerle daha çok bireyin sorun ve bunalımlarının merkeze alınmasıyla edebiyat merkezi bir otoriteye değil de bireye dair eserler üretmeye başladı. Onun için tiyatro adına yukarıda belirttiğimiz tanımın bugünün eserleri için daha uygun olduğunu görmekteyiz. Toplumcu gerçekçi akımın tiyatromuzdaki en önemli temsilcilerinden olan Turgay Nar, ortaya koyduğu eserleriyle birey- iktidar çatışması, gözetim toplumu, kültürel yozlaşma, kimliksizleştirme politikaları, cinsel şiddet, kapitalizm ve yabancılaşma gibi modernizmin beraberinde getirdiği günümüzde toplumu ve bireyleri en çok etkileyen sorunları, tiyatro aracılığıyla göz önüne sererek insanlığa hizmet etmektedir. Ulutaş, onun eserleri için şöyle der; “Onun oyunlarında çağdaş insanın sorunlarına yönelik politik söylem, alışıla gelmişlikten uzak, estetize edilmiş bir yapıdadır. Şiddet ve vahşetin kuşattığı karanlık, boğucu ve kaotik bir dünyayı irkiltici sahnelerle anlatırken bile onca umutsuzluğun içinden insanlığa bilgece bir ışık tutmayı ihmal etmez” (s.11). Ulutaş, Turgay Nar’ın tiyatro eserleri üzerine birçok makale ve çeşitli yazılar yazmış biri olarak karşımıza çıkar. Son olarak da 2018’in Aralık ayında(Çizgi Kitapevi Yay.)yayınladığı “Turgay Nar Tiyatrosu” adlı inceleme kitabıyla Nar’ın “Tepegöz, Divane Ağaç (Yunus Emre), Çöplük, Kuyu, Gizler Çarşısı, Hitit Güneşi, Can Ateşinden Mevlana, Şehrazat’ın Oyunu ve Terzi Makası” adlı tiyatro eserlerini geniş açılardan birçok kavram altında irdelemektedir.
    Ulutaş, Turgay Nar’ın eserlerini beş başlık altında inceler. Öncelikle girişte tiyatro nedir, dünden bugüne ne gibi değişikliklere uğradı, hangi dönemde hangi akımlar (klasizm, dadaizm, sürrealizm, sembolizm, romantizm, modernizm) etkili oldu gibi konulara değinirken; tiyatro türü üzerine ve bu akımların bu türe yansımasına yönelik düşüncelerini belirten birçok şahsiyete yer vermiştir: “Tiyatro, sürekli bir devrimdir. Sistematik bir ruh bilimidir. Klasik tiyatro anlayışı, akla, toplumsal davranış kurallarına, ahlak değerlerine bağlılık, biçim kurallarına uygunluk ister(s.16-17). Modernizm, insanlığın kendi kendisiyle yüzleşmesini ve eleştiri kültürüyle tüm dogmatik bilgileri yargılama imkânını sağladı. Bu gizli, bastırılmış dünyada, doğanın karanlık yüzü, bireyin esas tutkuları yatar. İşte özgün sanat her zaman ön yargısız; yani dış dünyadan, toplumdan yüz çevirerek, bireysel sezgiyi arayıp ifade eder(s.25-27).” Çağdaş Bir Oyun Yazarı Olarak Turgay Nar birinci başlıkta; Nar’ın edebiyat düşüncesini, eserlerini özetler ve Nar’ın yazarlık kimliğini ve eserlerinde nasıl bir yol izlediğini ne gibi temalara başvurduğunu açıklığa kavuşturur: “Turgay Nar, toplumcu gerçekçi Türk tiyatrosunun temsilcilerinden biri olarak yapıtlarında okuyucuya/seyirciye toplumsal duyarlılık kazandırmayı amaçlar. Nar’a göre, sanat eseri; insanı, bireyi, toplumu ve dünyayı dönüştürme amacı taşımalıdır. Yapıtlarında yoğun olarak öne çıkan mitolojiler, masal unsurları, mistik ögeler, arkaik ve tarihsel göndermeler, soyutlama ve metaforlar toplumcu gerçekçi edebiyata hizmet eden araçlardır(s.31). Edebiyat serüvenine şair olarak başlayan Nar, daha sonra güçlü şairliğinin de etkisiyle şiirsel bir söylem gerçekleştirdiği tiyatro metinleriyle adından sıkça bahsettirmiş sivri kalemi olan bir yazardır. İktidar, Toplum ve Birey. İkinci başlıkta bu kavramlar altında Nar’ın eserlerini irdeleyen Ulutaş, gözetim toplumu, politik eleştiri ve iktidar-birey çatışmasını Nar’ın eserleri ekseninde ele alır.
    Nar, Can Ateşinden Kanatlar (Mevlana) adlı oyununda farklı kültürlerde ve zamanlarda bulunan toplumu, düşünceleriyle etkileyen sembol karakterleri aynı mekânda buluşturur. Mevlana’nın Şems’i bulmak için çıktığı yolculukta Hallac-ı Mansur, Divane Derviş, Ömer Hayyam, Zümrüdüanka, Feridüddin Attar, Zerdüşt, Hititli Yontucu, İtalyan değirmenci Menocchio, Hafız-ı Şirazi ve Seyyid Nesimi’yi Mevlana ile karşılaştırır. Tasavvufta “hiçlik, yokluk” kavramları ile özdeşleşen ve birlik teması üzerine oyunu ve karakterlerinin düşüncelerini ortaya koyan Nar, Şems’i arama yoluna koyulan Mevlana ile bu karakterler arasında hikmetli diyaloglar kurdurtur. Şiirsel ve sembolik anlatımıyla hem mistik bir söylem hem de politik eleştiride bulunur. İnsanlığın düştüğü duruma işaret eder: “Şu çamur âleminde kandan, zulümden, haksızlıktan, kötülüklerden başka bir şey yoktur”(s.47). Mevlana ile buluşturduğu karakterlerden Hititli Yontucu aracılığıyla iktidar ve sanatçı çatışmasına yer verir: “Hiçbir hükümdar Arnuvanda’nın korktuğu kadar halkının öfkesinden korkmadı… Bu korku onu öylesine sarsmıştı ki en yakınındakine bile güvenmiyordu. Bir gün akıl almaz bir işe kalkıştı. Halkı bizzat kendim gözetleyeceğim dedi ve baktığında ülkenin her yerini görebileceği yükseklikte bir kule yapılmasını istedi. Zamanla kule yükseldikçe güneşin önünü kapattı. Evler, tapınaklar söküldü ve taşları kulenin yapımında kullanıldı. Hatta mezar taşları bile sökülüp kuleye taşındı. Benim yontularımı da alıp gittiler” (s.48). Mevlana’ya Hitit Güneşi heykelinin hikâyesini anlatan Yontucu, iktidarın halkı kontrol altına almak için her türlü zulmü mübah gördüğünü söyler. “Güneşin olmadığı bir ülkede hayat olur mu? Ekinler görmez oldu, salgınlar başladı. Halk bir gün toplanıp bana geldi. Dediler ki: “Biz kendi ölümcül kulemizi kendi ellerimizle yaptık… Bize, bu karanlıkta baktıkça, güneşi anımsayabileceğimiz bir güneş yontusu yap… Bu lanetli gözetleme kulesinin ardında kalan güneşimize bir gün kavuşabilmenin umudunu belki böylece içimizde koruyabiliriz…” (s.48). Bu hikâyeyi küçük bir kesit halinde bu oyununda harmanlayan Nar, Hitit Güneşi adlı oyununda tam bir metin olarak karşımıza çıkarır. Bir oyununda diğer oyunlarından kesitler vermesi, işlenen konu ile harmanlaması onun yazarlık ustalığının göstergesidir. Halkın isteği üzerine Yontucu ’nun yaptığı Güneş Yontusu bir zaman sonra hükümdarın hoşuna gitmez ve Güneş Yontusunu hükümdara vermek istemeyen ve karşı çıkan Yontucu ‘nun gözleri çıkarılarak tüm heykelleri ve yontularına el konulur. Yontucu gözleri kör olmasına rağmen Güneş yontusunu tamamlar. Fakat hükümdarın adamları tarafından öldürülür ve yüreği sökülüp kulede herkesin görebileceği bir yere asılır. Oyunun sonunda kulenin bir yerine yerleştirilen güneş yontusu çıkarılır, çıkarılmasıyla beraberinde kule yıkılmaya başlar ve Nar, oyunu bu sözlerle bitirir: “Senin doğumun kanlı bir iktidarın lanetli kulesinden oldu; ama ölümün bir sanatçının yüreğinden olacak” (48). Hitit Güneşi adlı oyununda bir yanda sanatçı ve iktidar çatışmasına yer verilirken diğer yandan da halkın bir aydına ihtiyacı olduğunu ve aydın/sanatçı kimliğinin halk ve iktidar üzerindeki etkisine işaret eder. Ulutaş, Nar’ın bu eserlerinde gözetim toplumu kavramını kullanırken Foucault’un“Panopticon” kavramını hatırlatır: “Şehirleşme sorunlarıyla ilişkilendirilen ve “Panopticon” olarak adlandırılan bu sistem gözetlemenin 17. yüzyıldaki yeni şeklidir. Etrafı duvarlarla çevrili bir mekânsallığa sahip Orta Çağ şehirlerinin gerek yapısı, gerekse hukuki statüsü, 17. ve 18. yüzyıllarda sorun teşkil etmeye başlamıştır(s.50). Bir kuleyi andıran “Panoptikon” birçok yerinde bulundurduğu pencereler sayesinde iktidar toplumu gözetleme imkânını yakalar. Ulutaş’a göre, çağımızda iktidarın bu gözetleme gücünü sanayi devrimi ile gelişen teknoloji telefon, kamera vb. iletişim ağlarıyla daha ileri taşımakta ve bu gözetleme bireyi nesneleştirmekte, kimliksizleştirmekte, tek tipleştirip özne olma sürecini zedelemektedir. Nar’ın Hitit Güneşi oyununda ve diğer birçok eserinde de bu durum gözler önüne serilir. Gizler Çarşısı oyununda Nar, modern grotesk anlatıma başvurarak bir Beşikçi’nin varoluşçuluğunu ispatlamak adına kendi çocuğunu bile öldürmekten çekinmeyen iktidarın nesneleştirdiği bireyin trajedisini anlatır. Dr. F. Karakteri oyunda Cüce, Yaşlı Kadın ve Beşikçi karakterlerini sisteme dâhil eden, “Faust ”la ilişkilendirilen ve sistemi temsil edip bireyleri kayıt altına alan biridir. Yabancı Gözlemci, insan haklarının yabancı sermayeye verilmesinin temsilidir. Oyunun sonunda Beşikçi iktidarın çarkına takılıp çocuğunun da malzemesi olduğu beşiği tamamlar ve Cüce’yi öldürüp iktidarın kılavuzluğunu üstlenir. Nar, uygarlığın insanın vahşetini durduramadığını ve kapitalist sistemlerin insanın masumiyetini yok ettiğini vurgulayarak politik eleştiri de bulunur. Çöplük oyunu İsrafil, Haço ve Hz. Meryem’in yansıması olan Aymelek karakterleri üzerine örülü “genel anlamıyla, insanın, kentleşme sürecinde bozulma serüvenini, özelde çöplüğün de kendi içinde bir iktidar olduğunu anlatır” (s.69).
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Sembolik Dil adlı üçüncü başlıkta Ulutaş, Nar’ın Can Ateşinde Kanatlar (Mevlana) ve Divane Ağaç adlı eserlerini ele alarak inceleyip bu eserlerde yazarın şairliğinin de etkisiyle şiirselliği ve sembolik dili nasıl yakaladığını ortaya koyar. Mevlana’nın Şems’i kaybetmesinin sonucunda uyku halindeyken bir ney aracılığıyla yedi vadiyi Ayetü’l Sema kuşlarıyla üflenerek yolculuğa gönderilmesini ve tasavvufta yedi vadinin “vahdet’i vücûd” düşüncesiyle “insan-ı kâmil”e giden aşamaları sembolik bir dille aktarır. “Divane Derviş: Gitmeyelim ey Celâleddin… Halkın cehaleti, iktidarın ihaneti, Moğolların zülmeti…”(s.115). Oyunlarında tarihsel göndermelerden ve kültürel karakterlerden yararlanarak evrenseli yakalar. “Feridüddin Attar: Ey oğul bu magmanın sırrını çözebilir misin? İnsan çıktığı yolculukta öyle çatallı yollarla karşılaşır ki hangisine kanat açacağını şaşırır kalır” (s.119). Hem bu dünyanın zorluğuna hem de “Mutlak Hakikat”e erişmenin meşakkatini sembolik bir dille vurgular. Yazar göstergebilimden yararlanarak anlatımını zenginleştirir. Divane Ağaç adlı oyununda da yazar Kün Ana karakteri vasıtasıyla tasavvufta yer edinmiş Yunus Emre’yi kaybolmaya yüz tutan kültürümüzü aramasını işler. Bu oyunda da kültürel şahsiyetlere yer vererek Anadolu insanının inanç kültürünü sembolik bir dille işler. “İki insan bereket zikriyle dönmeden buğday una dönüşür mü? İnsan tek başına ne işe yarar? İnsan, bir başka insan ile insan olur” (s.137). Nar’a göre insana anlam katan yine insanın türdeşidir. Değirmen burada “kâinat ”ı, taş ise “zaman ”ı sembolize eder. Turgay Nar, iki oyununda da sembolik bir dille ve kültürel ögelere başvurarak evrenseli yakalayan bir yazar olarak karşımıza çıkar.
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Mitosun Yeniden Yorumlanışı adlı dördüncü bölümde yazarın 1994’te ele aldığı ilk tiyatro metni “Tepegöz” Dede Korkut hikâyelerinde rastladığımız mitolojik bir kahraman olarak yeniden kurgulanır. Oyunda Oğuzlar’ın yönetiminden sorumlu Aruz Koca’nın Düş Perisiyle yanılgı sonucu yaşadığı cinsel ilişkiden Tepegöz dünyaya gelir ve Tepegöz, Oğuzlar’ın en zayıf anında yönetimi ele geçirip günde beş yüz koyun yiyebilecek bir canavardır adeta. Yazar, Tepegöz imgesiyle gözetim toplumunu, kapitalist sisteminin vahşetine, Aruz Koca İle yönetimin başındakilerin halka karşı sorumluluklarına, Gökçeçiçek karakteri ile kadının gücüne, Büyücü ve Dede Korkut’la kültürel ögelere göndermelerde bulunur. Çöplük’teki Aymelek’in karnından yılan çıkarılma ritüeli, Gizler Çarşısı’ndaki Emendi’nin kaybettiği sevgilisinin acısıyla bedeninin yarısının yılana dönüşmesi, Divane Ağaç’ta Kün Ana’nın (Bereket Ana) kültürel bir arketip olarak karşımıza çıkması Nar’ın eserlerindeki mitolojik unsurları işlediğini gösterir. Yazarın Yunan mitolojisinden ve Şaman kültüründen de beslendiği görülür.
    Şiddete Bulanmış Cinsellik adlı son başlıkta ise Tepegöz ’deki Aruz Koca ve Düş Perisinin sıradışı cinsel birleşmeye, Çöplük’teki Aymelek’in amcasının oğlu tarafından tecavüze (ensest) uğraması, İsrafil ile Haço’nun çöplükte buldukları şişme bebekle cinsel ticarete başvurması (haz, arzu sonucu ahlaki değerlerin çökmesi) ve Şehrazat Oyunu’nda Şehriyar adındaki hükümdarın varoluşunu ispatlamak adına her gece farklı bakire köle kızlarla cinsel ilişkiye girip ilişki sonrasında onları kasap kancasına takarak öldürmesi, Nar’ın oyunlarındaki şiddetli, ürkünç cinselliğin varlığını belirtir.
    Sonuç: Turgay Nar’ın eserlerine ve Nurullah Ulutaş’ın Nar’ın eserlerini incelediği bu eserine bakıldığında, her iki yazarın da disiplinlerarasılıktan istifade ettikleri görülür. Turgay Nar’ın eserlerini irdelerken ne denli üretken ve sıra dışı bir yazar olduğu ve kullandığı kültürel, mitolojik unsurları yeniden güçlü kalemi ile işlediği fark edilmektedir. Ulutaş’a göre o; güncel, sıradan bir olayı yüzeysel anlatmaktan ziyade insanlığın büyük hikâyesini imgesel bir dille anlatmayı tercih eder (s.211). Toplumu eğitme, uyarma ve geliştirme amacı güder. İktidar- birey, sanatçı iktidar, ezilen-ezen, yoksul-zengin çatışmasını ve kadın karakterlerin toplumdaki konumunu, kapitalist sistemi, despot yönetimleri, mistik ögeleri geçmiş kültür ve tarihsel gelişmeden yaralanarak kullanır ve bugünkü toplumsal sorunlarla harmanlayarak yepyeni bir ses oluşturur. Turgay Nar, Osman Şahin’in deyimiyle Nuh’un gemiye almadığı yazardır. Nurullah Ulutaş, bu incelemesi ile Nar’ın sıradışı ve eşsiz eserlerini daha yakından tanıma merakı ile okuru baş başa bırakmaktadır.
  • UZAY HUKUKU ve SORUNLARI ÜZERİNE

    Uzay Hukuku uluslararası kamu hukukunun görece yeni bir alt dalı sayılır. Gök cisimleri dahil, uzayı, uzayın keşfi ve kullanımındaki bütün faaliyetlerin usul ve esaslarını belirler. Diğer hukuk dallarının gelişmesi tarihte çok eskilere giderken, uzay hukuku alanı ortaya çıkalı daha 100 yıl olmamıştır. Kamu hukukunun genel prensipleri bu hukukun üstündedir.

    Uzay hukuku uluslararası deniz hukukundan veya hava sahası hukukundan tamamen ayrılır. Bir devletin ulusal hava sahasının dış sınırı karasularının bittiği çizgidir. Ancak açık denizlerde sınırı olan ülkeler için bu sınır kaç km'de biter, belli değildir. Ege denizi gibi yarı kapalı denizler için de tartışmalar vardır.

    Hava hukukunda devletler, üzerinde bulunan hava sahasında tam bir egemenlik hakkına sahiptirler. Ancak uzay ve havanın sınırı belli olmadığı için ilerde sorun çıkacak konuların başında bu gelir. Uzayın hangi irtifada başladığı BM dökümanlarında tanımlanmamıştır. Bilimsel olarak Von Karman (daha önce açıklamıştım) çizgisi yani 100 km ve üzeri uzay kabul edilebilir.

    Teknoloji geliştikçe yeni hava ve uzay araçları geliştiriliyor. Bu araçlar uçakların uçtukları 15-20 km irtifadan çok daha yükseklere çıkabiliyor. Uzay hukukunda bu şekilde yörünge altı uçuşlar için bir düzenleme yoktur.

    Ayrıca uzay herkesin erişimine açıktır. Uzayla ilgili Birleşmiş Milletler nezdinde 5 ana anlaşma vardır. Bu anlaşmalar 1950'ler ile 1980'li yılları arasında konuşulmuş, yazılmış ve imzalanmıştır. Çok genel prensipleri içerir. Son imzalanan Ay anlaşması 1984'te yürürlüğe girmiştir. O yıllardan sonra BM UBAKK komitesinin hukuk alt komitesinde onlarca konu tartışılmış ve BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlar, prensipler ve deklerasyonlar ortaya çıkmıştır. Ancak bunlar bağlayıcı olmayan hükümler içerir. Dolayısıyla bu döneme soft law era (yumuşak kanun dönemi) denmektedir.

    Uzay hukukunda referans her zaman devlettir. Yani kişilerin, kuruluşların ve özel şirketlerin faaliyetlerinden devletler sorumludur.

    Uzay faaliyetlerinde teknoloji artık yeterince olgunlaşmış, maliyetler azalmış ve devletler artık özel şirketler eliyle bu faaliyetleri yapma eğilimine girmiştir. Özellikle Amerika'da bu tür şirketler NASA'dan işler almaktadır. Uzay faaliyetlerinin 1990'lı yıllarda Amerika'da özelleşmesi ve ticarileşmesi ile yeni bir hukukun hazırlanması ve imzalanması kaçınılmaz olmuştur. Ancak şimdiye kadar başka bir anlaşma üzerinde mutabık kalınamamıştır.

    Bu dönemde yeni kavramlar da ortaya çıkmıştır. Girişimci (Entrepreneurship) kelimesi uzay girişimcileri için Astropreneurship olarak adlandırılmıştır. Elon Musk, Jeff Bezos, Richard Branson bunlara örnek gösterilebilir. Bu tür girişimciler telekomunikasyon, uzaktan algılama, uzay turizmi ve seyr-ü sefer gibi konularda hizmet üretmeye başlamışlardır. Aslında uzay turizminin önünü açan olay Rusların parasızlıktan Amerikalı iş adamı Denis Tito'yu 2001 yılında uluslararası uzay istasyonu (ISS)'na götürmeleri olmuştur. Denis Tito 20 milyon dolar civarında para ödemişti.

    Uzay Turizmi ile ilgilenen firmalar insanları 103 km irtifaya götürüp getirmeyi planlamaktadır. Bunun için projeler ve uzay araçları geliştirilmektedir. Bu mesafeye gidenlere Spaceflight Participants (Uzay uçuşu katılımcıları) veya Spaceflight passengers (uzay uçuşu yolcusu) denmektedir. Yani astronot olarak kabul edilmiyorlar. Diyelim uçtunuz ve bir yere sağ salim düştünüz. Astronot anlaşması bu tür yolcuları kurtarmayı kapsamamaktadır.

    Uzay hukukunda başka açıklar da vardır. Mesela fırlatma ile ilgili bir merciden izin alma zorunluluğu yoktur. Sadece BM'ye bildirilmesi yeterlidir. Mümkün olan en yakın zaman diye tanımlandığı için fırlatma sırasında bildirilmiş olması gerekmiyor.

    Yörünge altı (sub-orbital flights) uçuşlar uzay hukukunda tanımlanmamıştır. Firmalar Londra Sidney uçuşunu bir saatin altında yapmayı planlamaktadırlar.

    Uzaya kitle imha silahı götüremezsiniz. Ancak fırlatmalar kontrole tabii olmadığı için bir ülke böyle yapsa kim bilecek?

    Bazı ülkeler ulusal kanunlarını oluşturmuşlardır. Ancak her ülke yapmamıştır. Ne olacak bu durumda?

    Uzay hukukuna göre (yani üzerinde anlaşılan ve imzalanan 5 anlaşmaya göre) hiç bir uzay cismi (Ay dahil) sahiplenilemez. Ordan getirilen bir taş veya değerli maden bütün insanlığın sayılır. Adam getirdi diyelim, bunu kullansa, bundan para kazansa ne olacak?

    1996'da delinin biri NASA'yı mahkemeye verdi. Siz şu asteroide gittiniz, oraya park ettiniz, o asteroid benim malımdı, size 20 dolar park cezası dedi. NASA, adama uluslararası hukuku örnek vererek cevap verdi. Detaylar için google'da: Greg Nemitz and parking ticket yazın.

    Uzay hukukunda fikri mülkiyet hakları da açık bir konudur.

    Ayrıca hava trafiği dünya üzerinde düzenlenirken uzay trafiği düzenlenmemektedir. Bu da uzaya çıkan araçlar için risktir.

    İşi bitmiş veya patlamış uydular uzayı kirletmekte ve bu parçalar yörüngede çalışan uyduları tehdit etmektedir. Biz zaman zaman Göktürk-2 uydusuna manevra yaparak bu çöplerden uzak durmaya çalışıyoruz.

    Uzay çöpleri zamanımızın en ciddi problemi kabul edilmektedir. Şimdiye kadar bu uyduların yaşanan bir bölgeye düştüğü görülmemiş ama bundan sonra uzay trafiği arttığı için görülebilir. Bunun için uzayı temizlemek ile ilgili projeler geliştirilmektedir.

    Bazı ülkeler kendi teknolojik seviyelerini denemek için kendi uydularını vurmuşlardır. 2007 yılında Çin, 2019 yılında Hindistan bu tip denemeyi yapmış ve başarılı olmuşlardır. Bu tür denemelerde uzay hukukunda uluslararası caydırıcı bir mekanizma yoktur. Uzayı kirletmemek ile ilgili alınan tavsiye kararları vardır.

    Gelecek hafta İstanbul'da tüm bu konuları masaya yatırdığımız, uluslararası camiaya mesaj verdiğimiz bir Uzay Hukuku konferansı olacak. İlgili arkadaşları bekleriz.
    (Lokman Kuzu)