• Mezarlara karanfil sunan insanoğlu
    Yaşayanlarını çoğu zaman hatırlamıyor.
  • ...
    Ezilmişliğin, hor görülmüşlüğün baskısı altında direnmeyi en onurlu şekilde becerebilmiş, "idol" gördüğüm Yılmaz Güney'i anlatma çabaları elbette birkaç sayfaya, kitaplara sığamayacaktır. Hangimiz kendi yaşamını bu kadar değerli anlar ile doldurabilecek ki? Hangimiz bunu başarabilenleri anlayacağız?
    Yılmaz Güney'i daha küçük yaşlarda posterlerde ilk görmüştüm, tabi babamın ben küçükken alıpta okuduğu setinden de... Onun kitaplarını ilk on yaşlarındayken görmüştüm. Tabi okumadım sadece aşinalığım vardı. Aklımda en çok kalan kitabı ise "Boynu Bükük Öldüler"di(#55223841). Lise yıllarında onun hayatını geçmişini az çok irdelemiştim. Filmlerindeki başkaldırıları, asiliği görememek elde değildi. Tabi o dönemler şimdi olduğu kadar derin bakmıyordum filmelerine, eserlerine. O dönemden beri aşinalığım, sempatim olmuştu. En zorlu, sıkıntılı dönemlerde bile filmlerinde, yazılarında kötü dönen çarka meydan okumak, yürek işidir. Ki zaten yazıları, eserleri tutuklanmasına da sebep olmuştur. Öyle ya doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış. Ama zihnimizden, yüreğimizin en derin yerlerinden kovmayı başaramadılar. Yüreğimizin acıyan yerlerinden...
    İlk yazdığı kitap olan "Boynu Bükük Öldüler" kitabını okuduğumda kendimden o kadar şey görebiliyordum ki, bu adam bizim içimizden, derinimizden diyordum. Güney'i ben de idol eden en büyük etken herhalde budur. Kendinde onu görebilmek... Ona çok şey borçlu bu toplum. Herhalde uyuyan bir toplumu uyandırmak için yapmadığı şey kalmadı. Ya toplum uyandı mı? Kısmen...
    Hayatını bir amaca adamış insanları, hayatını sürdürmek için yaşayanlardan çok daha değerli görüyorum. Onca haksızlık, adaletsizlik arasında kendi yaşamını düşünen bir canlının, akli iradesi olmayan bir hayvandan ne farkı var. Bir koyun otlaktan otlarken başını otlağa gömer sadece yer, arkadaşlarını çağırmaz, bu koyun sadece "ben" der. Bu zihniyette yaşayan insanların 'benim koyundan farkım var' diyebilir mi?  Ki hayvanların bile "başkaları" için verdiği mücadele daha belirginken...
    Ali Şeriati'nin bir kitabında şöyle bir bölüm geçerdi "Kendisini düşünen birinin hayvandan bir farkı yoktur, hayvan 'ben' der. İnsan 'biz' der. Daha gelişmiş bir insan 'başkaları için' der. Bu söze hep katılmışımdır. Yılmaz Güney'de başkaları için diye yola çıkan bir yürekti. Bu onu elbette daha insan yapacak. Ki zaten kendi sözlerinde bile bunu görebiliyoruz "Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk."
    Hayatını bir amaca adamış, "Ne kemik uğrana köpek olduk ne de menfaat uğruna çakal… Biz hayatımız boyunca hep dik durduk." diyen bu yüreği; baskı gören, hor görülen insanlar adına mücadelenin en ön safında yer tutan bir insanı unutmak, insan kalan yanlarımıza ihanettir, utançtır...
    Yılmaz Güney anlatmak için başta da belirttiğim gibi sayfalar veya kitaplar yetmeyecektir. Bu yazıda onu konuşma, övme, anma çabalarımın sonu gelmez. Kendimden olan bir insanın tarihine bu kadar anlamlı iz bırakması benim için gurur ve mutluluk kaynağıdır. Çirkin Kral lakabını almasını oldum olası anlamam. Anlatılan sebeplere de anlam veremem. Bir insan daha ne kadar güzel olabilir ki...
    Geçen hiçbir zamanda, hiçbir olayda Yılmaz Güney'in hak mücadelesini unutmayacağımı, yaşadığım müddetçe de anacağımı, aktaracağımı gayet iyi biliyorum. Sanırım 1 Nisan'ı güzel kılan bir insan varsa o da sadece Yılmaz Güney'dir. İyiki doğmuş demek çok sıradan duracak. Hak ki doğmuş...
    Yazımı Yılmaz Güney'in çok sevdiğim şiiriyle bitirmek istiyorum...

    "Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
    Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
    Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
    Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
    Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
    Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
    Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
    Damla damla birikiyor insan.
    Damla damla sevgili...
    Bir gün akıp gideceğiz hayata...
    Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
    Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
    Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde."
  • İnsanoğlu bu, kimin içinde ne var bilinmez.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 180 - Yapıkredi Yayınları
  • 264 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Şu zorlu günlerde 2020 yılına uçan arabalar gelecek diye beklerken evimizden çıkamamıza neden olan virüs yüzünden bununla mucadele icindeyken kendimi pandemiyle ilgili kitaplar okumaya adadim. En azindan hastalığın mantigini daha iyi öğrenirim fikriyle de bu kitaptan başladım ve iyi ki de başladım dedim.Herkesin aynı gemide olduğunu hatırlatan bu virüsün aynı zamandan insanların cehalet seviyesini de ortaya çıkardığını düşünüyorum.bunu örnekle anlatmama gerek yok sanırım.inançlı bir insan olarak meselenin somut göstergelerinin ötesinde bir amaca matuf olduğuna da inanıyorum.Çinin yoğun nüfusu içinde kendi yaşlı nüfusu için etkilenlestirilip değiştirildiğini okumuştum virüsün. komplo teorisi olarak geçecek ama biyolojik silah olduğuna inananlardanım nedense.

    Mutasyon olduğu ve evrimden Çin'in yediklerinden ictiklerinden ziyade bu şekilde dünyaya zarar verip isin içinden sıyrılıp iyileşmeleri şaşırtıcı kendi ürünlerine bilhassa sağlık Amerikayi bile muhtaç etmeleri tükurduklerini yalamalarina sebep oldu.

    Virüsün labaratuvarda üretilmediğini söyleyen bilim dergisinin Çinin fonladığı yazıyor bakılabilir.

    https://harvardtothebighouse.com/...19-wasnt-from-a-lab/

    umarım en az zararla bu süreç de atlatılır şu günler.Bununla ilgili bir yorum yapacaksam da Çin ve rusya'yı dünyanın yeni iki hakimi yapmaya aday olacaktır illet.Yeni dünya düzeni çizilecek muhtemelen
    eğer Abd ve Avrupada salgının hızı böyle devam ederse dünyadaki güç dengeleri ekonomi kökten değişecektir.IMF gundemde olup cogu ülke savaşı yaşayacak muhtemen bu noktada.

    Bu konuyla ilgili Tübitagin( Soğuk Algınlığından Ölümcül Salgına!
    KÜRESEL KÂBUS )okumanızı tavsiye ederim.

    Neyse asıl konumuza gelirsek ;

    insanlık olarak tarih boyunca büyük bedellerle oluşturulan tüm ekonomik ve sosyal düzeni tehdit edebilme, bu tehditi bilaistisna toplumların her kademesinde hissettirme yetisine sahip pandemi salgınına neden olan bu virüsler içerisinde yine en çok etkin olan Vebadir.
    Pek çok insanın zarar görmesine neden olay bu olaylara ilişkin anlatılanlar her daim haliyle ilgi çekmiştir.

    Aslında insan olarak ne kadar aciz ve bazen kendimizi kurtarmak adına ne kadar bencil birer varlık olduğumuzun en büyük kanıtıdır bunlar. İşte Veba Yılı Günlüğü de dünya tarihinde insanlık adına derin bir iz taşıyan bir yaranın öyküdüsür. 1665 yılında Londra'da patlak veren ve 460.000 civarında nüfusu olan Londra'da 100.000 civarında insanın ölümüne neden olan (kayıtlar ne kadar doğru okuduklarımdan sonra şüpheli...) Büyük Veba Salgını sırasında olanlar dökümanter niteliğinde bir eser ile bizlere ulaşıyor. Kitabın yazarı olan ve tüm dünyada Robinson Crusoe'nin yazarı olarak nam salan Daniel Dafoe'nin de 1660 yılında Londra'da doğmuş olduğunu belirtmekte de fayda var diye düşünüyorum.

    Peki ne anlatıyor Veba Yılı Günlüğü bizlere?

    Öncelikle içinde kurgusu olan bir öykü beklemeyin demek istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi daha çok o dönemde tutulan kayıtlara ve kitabımızın anlatıcısının yaşadığı tecrübelere dayalı bir belgesel niteliğinde. Bu yüzdendir ki hala bu eser bir kurgu mu yoksa hakikaten o dönemde Londra'da bu acı günleri yaşayan birinin notlarının (Hatta Daniel Dafoe'nin amcasının notları olduğuna dair söylentiler de mevcut) derlenmiş hali midir bilinmez. Hangisi olursa olsun ardında yatan acı gerçekler yadsınamaz. 

    1664 yılınun Kasım veya Aralık ayında Londra'nın Long Acre bölgesi civarında Fransız olduğu söylenen iki adamın vebadan öldüğü söylentisi çıkmıştır. Söylentiler ayyuka çıkınca, görevlendirilen hükümet yetkilileri ölen insanların cenazeleri üzerinde araştırma yapmış ve bu söylentileri doğrulamışlardır. Aynı ay içerisinde aynı evden iki cenaze daha çıkması halkta kısa süreli bir paniğe neden olmuştur. Ne var ki her duruma kolayca adapte olma yetisine sahip biz insanoğlu, başka ölümler olmayınca normal hayatlarına dönüvermişlerdir.

    Gelin görün ki Şubat 1665 ile birlikte St-Giles-in-the-Fields bölgesinde de defin rakamlarında artışlar gözlemenince o bölge civarında salgın olduğu düşüncesi yayılmıştır. Üstü kapatılmaya çalışılan bu gerçekliğin etkidi günbegün artarken, hikayemizin anlatıcısı da elindeki imkanlara rağmen salgını hafife aldığından Londra'da kalmayı tercih etmiştir. Çok sonraları bu kararından pişman olup günlerini ölüm düşüncesi ile kolkola geçirse de, yapacak pek bir şey olmadığını anladığından, olup biteni kayıt altına almayı, böylelikle hiç olmazsa ileriki nesiller bu tür bir salgınla karşılaştıklarında neler yapmaları gerektiğine dair onlara bir nebze de olsa yol gösterebilmeyi ummuştur.

    İşte anlatıcının bu kararı ile bizler de vebanın Londra'da yarattığı büyük kıyımın izlerini takip ediyoruz. Kenar mahallelerde patlak veren salgın şehrin bir ucundan diğer ucuna kadar yayılıp, genç yaşlı zengin fakir demeden ağına düşürdüğü herkesi öldürürken,fırsatçılığı, çekilen acıya şahit olan gözlerin bizlere anlattıkları içler acısı.
    Hastalığı yasayan insanlar thames nehrine
    Kendilerini atip kurtulmaya çalışıyorlarmış.

    Her gece açılan büyük çukurlara "atılan" binlerce ceset, hasta aile yakınları ya da çalışanları ile evlerine hapsedilen ve bu canavarın kendi vücuduna bulaşmasını bekleyen sağlıklı insanlar, çektikleri acılara ya da korkulara daha fazla dayanamayıp veba onları öldürmeden, kendileri ölümü seçenler... İşte bu acı yaşanmışlıkların hepsi Daniel Defoe'nin kaleminden anlatılmış.

    Veba Yılı Günlüğü'nde bizlerle kitabın bir yönünde "veba tanrının cezasıdır "algisi hakim iyi bir hristiyan olan Defoenin bu eserini okuyan bir ateist sanırım dindarlasabilir.

    Yaklaşık bir yıl süren kara ölüm,ardında 100.000 ölüyü bıraktıktan sonra tim salgınlar gibi neden başladığını ve bittiğini söylemeden şehri terkedip gider.

    Çok etkilendim okurken gözlerimin dolduğu yerler oldu acıyı hissetim, eğer yaşanmış bu tür olayları merak ediyorsanız etkisini üzerinizden uzunca bir süre atamayacağınız bu kitabı tavsiye ederim!

    Bununla birlikte Albert Camus un Veba kitabı okunursa daha iyi anlaşılır imge ve yaşananlar dünü iyi anlatiyor bugünü daha iyi anlamımızı kolaylaştırır.

    Iyi okumalar
  • Egoist bir varlıktır insanoğlu.
    Mesela; Önemsiyorsun,
    Vazgeçemezsin sanıyorlar..

    Bob Marley
  • İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 178 - Yapıkredi Yayınları
  • “Böyledir” dedi değirmenci. “Bir kişi bütün dünyayı sevincine katar da güldürür, ağıdına alır da ağlatır. Böyledir bu. Bir tuhaf yaratıktır insanoğlu.”