Sergen Özen, İlk Öğretmenim'i inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”

Muhami, bir alıntı ekledi.
17 May 22:44 · Kitabı okuyor · Beğendi

Ölüm cezası en ağır ceza sayılır. En ağır suça en ağır ceza verilmelidir ki aynı suçları işleyeceklere ibret olsun, işlemesinler(!) Ya ölümü göze alanlara ne diyeceğiz? Cezaevinde intihar edenler arasında ömür boyu hapse hükümlüler çoğunluktadır. Demek ki yaşamak, bazen ölümden daha ağır gelebiliyor. Mahkemeler hata etmez mi eder. Ya asılanın suçsuz olduğu sonradan anlaşılırsa. Hatamızı nasıl düzelteceğiz? Toplum kendini istediği kadar güçlü saysın. Yine de bazı hatalari tamir etmek mümkün değildir.

Bir Ceza Avukatının Anıları, Faruk EremBir Ceza Avukatının Anıları, Faruk Erem
Kübra Tüzün, bir alıntı ekledi.
17 May 11:00

Onu kim yargılayabilir? Kim onu sorumluluktan kaçmakla suçlayabilir? Şiddet ve savaş. Yeryüzünde bitmeyen şiddet ve savaş. Zweig’in intiharı çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir. Faşizm ve savaşı protesto etmek için insanın kendisini öldürmesi, kanımca en büyük kahramanlıklardan biridir. İsterse o yazar, ölüm ve intihar tutkusunu ömür boyu birlikte taşımış olsun.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü (Sayfa 36)Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü (Sayfa 36)
Ömer Gezen, Kör Baykuş'u inceledi.
17 May 01:42 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Ölüm...
Bu hayatta hep bir anlam arayışı içerisindeyim, varoluşumu sorguluyorum. Kitapların arasına gömülüyorum, gömülüyorum ki çözümleri bulayım.
Kitapları hep bu yüzden sevdim. Yalnız olduğum zamanlar oldu, ruhsuz olduğum zamanlar oldu. Acılara, mutsuzluklara ve üzüntülere bile karşılık vermediğim veremediğim zamanlar oldu...
Hep çözümü kitaplarda buldum. Kalkıp Yabancı'yı okudum ya da Yeraltından Notlar'ı. Belki bir çözüm bulurum diye...
Bazen de hayata anlam arama çabası içerisine girdim. Kendimi felsefe kitapları arasında buldum...
Peki ya Ölüm?
Albert Camus'un da Sisifos Söyleni'de dediği gibi: "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır,intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak..."
Peki soruyorum sizlere, Hayat gerçekten de yaşamaya değer mi?
Cevap herkes için farklı olabilir ama ben yine cevabı kitaplarda aradım. Üst üste bilerek üç tane kitap okuyacağım dedim bu konu için. İlk ikisi bitti ve en zor olanını en sona sakladım.
Ölüm hakkında konuşmak gerekirse yazarın da dediği gibi "Yalnız ölüm kurtarır, bizi bütün aldanışlardan..."
Ya da benim dediğim gibi "Ölmek zahmetli bir iş oysaki
Dedim ya hani
Ben bi’ keresinde öldüm
Gömülmem 49 yıl aldı"
Evet,ölüm benim için her zaman bi' merak konusu olmuştur. Ki bunun yanında ölüm şekilleri de...
Mesela Mehmet Pişkin'in intihar şekli :https://www.youtube.com/watch?v=ZBV0iHjWPu8
ya da Otto Weininger gibi Beethovenin evinde kafasına sıkmak...
Ya da Stefan Zweig gibi eşinin ellerini tutarak beraber veda etmek bu dünyaya.
Farklı farklı intihar şekilleri var ve çoğu da ölümüne bile anlam katmaya çalışıyor.
Peki Derviş sen neden bunları anlatıp duruyorsun, bunların incelemeyle ne alakası var? diye sorduğunuzu duyuyorum.
Çünkü bu kitapta bence ölümle alakalı...
Sadık Hidayet'te intihar etmiş. İlk öğrendiğim anda üzüldüm. Bu dünya yalnız insanlar için çok dar...
Ve evet anlayabiliyorum onları. Karanlık gecelerde gökyüzüne bakmaya çalıştıklarını hissediyorum, öyle dört duvar arasında sıkışıp kaldıkları anlardaki haykırışlarını kulaklarım sağır olurcasına duyuyorum...
Ağır bir kitaptı evet. Hem de çok ağırdı...
Yalnız bir insanın, anlaşılmayan bir insanın haykırışlarını duydum resmen kitabı okurken.
Ve birçok alıntı yaptım ki geneli ölümü övüyordu...
Bu konu tartışılır. Ama gerçek anlamda üzüldüm.
Bu dünyadan çoğu insan mutsuz göçmüş buna üzüldüm.
Kitap hakkında gördüğünüz gibi hiçbir şey anlatmadım. Niye diye sorarsanız?
Bana bunları yazdıran ve derin bir hüzne boğan bir kitabı anlatmama gerek mi vardır?
Herkese iyi okumalar dilerim...

Emre Alkan, bir alıntı ekledi.
16 May 19:59 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Çünkü o günlerde, Anne’in aklında sadece ölmek varmış. İntihar etmek. Herhangi bir nedeni olduğundan değil. Bütün hayatı tek bir neden olduğundan. Yaşadığı her şey yüzünden. Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

Az, Hakan Günday (Sayfa 346 - DK, 45.Baskı)Az, Hakan Günday (Sayfa 346 - DK, 45.Baskı)

Acılarımı Tıbba Bağışlıyorum
1.
azınlık halklarının dilleriyle
sevdalanıyorum
uluslarası konferanslarda sorun
diye görüşülen
ama şimdilik suskun
anaların
şıp
diye düşen gözyaşları
pasifik okyanusunun gırtlağına yapışıp
sevgilimin dudağında bir
zafer
öpücüğüne dönüşecek anadilimde biliyorum.
2.
bunu yazıp siliyorum silip yazıyorum yüreğimde bir tutsak kuş
kıpırtısı
bir gergin bekleyiş, bir mide bulantısı
yürümek, durmadan yürümek arzusu
acılar bir imdat çığlığı gibi bir siren sesi
huzur yok, esenlik bir eski zaman efsanesi
kusuyorum ilan yapıştırılması yasak
otobüs duraklarında
adressiz yaşamak istiyorum kapı zili çalmasın
kimse aramasın
habersiz ve selamsız yaşamak istiyorum
otogarlara sığınmış yoksul yabancı mülteciler gibi
3.
bunları yazıyorum
yazıp
intihar etmek istiyorum
4.
şıp
diye düşüyor gözyaşı anamın
akdeniz'in yüksek bir kentine yapışıp
akşam karanlığına
perdesi çekilmemiş odalarda yanan
bir lamba gibi düşüyor anamın göz yaşı
toplumcu gerçekçi sokaklar bir siyah yorgan altında
endişe ve korku
kalbimin ritmini bozuyor
5.
...
siliyorum yazdıklarımı
anlamsız bir umut
güzel günlerden söz ediyor
yabani bir umut
güzel günlerden....
arkaik bir dille konuşuyor
sevgilim
6.
ölsem diyorum ölsem
ve bitse bu dalgalı boğuşma
bu ruh doktorlarının teşhis sıkıntısı bitse

uluslararası konferanslarda sorun
diye görüşülen
acılarımı tıbba bağışlıyorum

Feylesof

Kübra Cört, bir alıntı ekledi.
14 May 23:24

'Bir şair intihar etmek isteyen genç bir kadına dur diyordu, daha senin için bir şiir bile yazılmadı.'

Jurnal Cilt 1, Cemil MeriçJurnal Cilt 1, Cemil Meriç
Ezgi Elmastaş, bir alıntı ekledi.
 14 May 19:46 · Kitabı okudu · 9/10 puan

...Doğrusu, kendimi bu korkudan kurtarmak için intihar etmek istedim. Durum çok korkunçtu çünkü! Beni bekleyen şeyden ürperiyordum, çünkü kaybolmaktan, telaştan daha ürkütücü olduğunu biliyordum. Ama sonucu sabırla bekleyebilecek halde değildim, ölsem bile her şeyin sonunda biteceği düşüncesi ne kadar da inandırıcı olsa, sonumu görmek için bekleyemiyordum. İşte intihar sebebim: Gelene ondan önce gitmek; yağlı bir ilmekle ya da zalim bir kurşunla!...

İtiraflarım, Lev Nikolayeviç Tolstoyİtiraflarım, Lev Nikolayeviç Tolstoy

Şehadet alemimiz yani şu anda yaşıyor olduğumuz alem,
kendi hakikatimize işaret eden sembollerle dolu,
Marifet, bu sembolleri tarif etmek, onlara anlam verebilmek ve
bu anlamı Allah ın muradına hasredebilmektir.
Hislerimizin tezkiyesi ve tasviyesi,
iç idrakimizin ( iç anlayışımızın ) güçlendirilmesi ve
Üst varlık mertebelerine yükselmek
( ki bu manevi yükseliş ile gerçekleşen arifane kişiliktir ) ve
varoluş serüvenimizin ip uçlarına tutunarak
HAKİKATİMİZİ ele geçiren AŞIKLAR olmalıyız.
Bütün derdimiz bu !
( intihar edenlere ithafen )
Bu dünyadan ölerek kurtulamayız !!!
Şehadet alemindeyiz ve etrafımız MİSALLER
( : hayaller veya ruhlar veya melekler ) ALEMİ ile sarılı ;
Misaller alemi, ESMAÜL HÜSNA TECELLİLERİ olan alemle sarılı !
Esma-ül Hüsna Alemi, LAHUT ALEM (Uluhiyet= İlahlık makamı) ile sarılıdır.
Bu dünyadan ölerek kurtulamayız,
Yaşadığımız şehadet aleminin etrafındaki astral alem ,
yoğun ve çıkışı olmayan bir enerji ile kaplıdır.
Dünya yaşamından kurtulmak, kendi yaşamını sonlandırmak ve
Kaçmak gibi girişimler,
dünya astralında sıkışıp kalmayı beraberinde getirir.
Kısaca,
İNTİHAR,
beğenmediğin hayattan daha beter bir ortamda sıkışmak ve darlığa düşmektir.
Neden ?
Öncemizde şehadet alemindeki bedenlenme ve bunun gereği imtihan,
Allah ın (cc) dilemesi ile sonuçlanmalıdır.
Buna sabredemeyen, şehadet ve misaller alemi arasında sıkışıp kalacaktır…
,,,
Dünyayı çevreleyen astral çemberi kırmak, aşmak ve aslımıza dönmek,
Ancak Allah ın (cc) dilemesi ile gerçekleşir.
*Dünyada tamam* kararı Allah a (cc) aittir.
Kendi arzusu ile ölümünü gerçekleştirerek kurtulma şansı yok.
,,,
Kendi menzillerini terk ederek
Eğer dünyaya hapishane diyorlar ise
intihara meyledenler,
Kendi cehennemlerine ve hücrelerine davetiye çıkartmaktadırlar

Psikoloji günlükleri,

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”