• İntihar etmek mi?
    Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın.
    Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun.
  • Anladığımı düşünmüyor musun?
    Var olmayı boş yere hayal etmek. Öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. Uyanık olduğun her an. Tetikte. Başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık,açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için... Hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme.
    İntihar etmek mi?
    Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın.
    Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun.
    Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez.
    Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. Hevesin geçene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. O an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da bırakırsın.
  • İnsanlar gideceğini niye yazıyor ki söylemeden gitsinler, birileri ne olur gitme mi desin diye?
    Aynı intihar ediyorum bak köprüden atlıyorum kameralar beni çeksin ve birileri kurtarsın, intihar etmek gibi bir niyetim yok gibi😎
  • Gölgesine sığındığım ve acımasızca içini boşalttıktan sonra, geri dönüşüm kutusunun içindeki meyveli soda şişelerinin tiksinen bakışlarından kaçacak yer bulamayıp, kendini kendi etiketinden yaptığı iple kutunun kulpuna asıp intihar etmek isteyen bir rakı şişesi kadar yalnızım..
  • YASSIADA
    Adnan Menderes, kendisine verilen uyuşturucu hapların "maksatlı" olduğunu ne zaman fark etti, bilinmez!.. Ama her halde farketti, her halde işkillendi ki, verilen hapların bir kısmını, yutmuş gibi görünüp saklamaya başladı. Böylece, hem düşüncesini daha sağlam tutuyor, hem günlerin getirecekletine kendisini hazırlıyordu.
    Yassıada'ya geldiği günden beri kendisine hazırlanan ve oynanan senaryoyu ne zaman fark ettiğini bilmiyoruz ama, kararlar açıklanmadan önce, Cemal Gürsel'in kendisine gönderdiği mektuba bel bağlamanın yanlışlığını kavrayıverdi. Belki mektubun giriş kısmının değiştirilerek yayımlanmasını bile, kendim lehine yorumlamış ve avukatı Burhan Apaydın'ın duruşmalar sırasında, gerçek mektubun okunması isteğine katılmamıştı ama, işte "takke düşmüş, kel görünmüş"tü.
    Ortada anlaşılmayacak bir şey yoktu: Bir 27 Mayıs İhtilali olmuştu. Ya bu ihtilali yapanlar suçlu, ya da muhatap olanlar suçluydu!... Yapanlar, yönetimde; muhatap olanlar, mahkemede olduklarına göre, asılacak olanlar da elbet duruşmalarda sorguya çekilenlerdi! Peki, kimi asacaklar ve kendi meşruiyetlerini kanıtlayacaklardı?.. Anayasa'nın sorumlu görmediği Cumhurbaşkanı Celal Bayar mı, yoksa 10 yıl Demokrat Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes'i mi? Bu sorunun iki cevabı yoktu!..

    İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ

    Adnan Menderes de aynı düşünceye ulaşmış olmalı ki; karardan bir gün önce, - hasımlarını, Adnan Menderes'i ipe çekmek zevkinden mahrum etmek ümidi ve temennisi ile - o zamana kadar biriktirdiği uyku haplarının hepsini birden yuttu ve uyudu!
    Gelin görün ki, "tedbir" "takdir"e uymadı; ertesi sabah, yataktan kalkmadığını görenler, ortalığı ayağa kaldırdılar... Doktorlar, Menderes'in midesini yıkadılar; güçlü ilaçlar vererek onu, asılacağı dünyaya döndürdüler: Nasıl, zalim bir şifa!.. Adnan Menderes, bu sebeple arkadaşlarını, asılacakları İmralı'ya götüren Hucumbot'ta yoktu!.. Bu sebeple, yiğitler yiğidi Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile; efendiler efendisi Maliye Bakanı Hasan Polatkan asılmışlar; diğerleri bağışlandıkları ve müebbet hapse dönüştürüldükleri için, sehpanın altından dönmüşlerdi. Fakat Milli Birlik Komitesi'nin asılmasını tasdik ettiği Adnan Menderes, daha sehpaya gidecek kadar sağlığına kavuşmadığı için, Yassıada'daydı.
    Yurt ve dünya politikacıları, Menderes'i sevenler, Türk siyasetini hicaptan korumak isteyecekler(i) için, bir fırsat doğmuştu: Menderes'i ipten almak!.. Bir ümitti bu... Belki Cemal Gürsel, belki İsmet İnönü, belki dünya devletlerinden biri veya birkaçı, Milli Birlik Komitesi üzerine ağırlıklarını koyabilirler ve bir gün ü(ö)nce alınan karar iptal edilerek, Adnan Menderes de, öteki arkadaşları gibi müebbed hapse mahkum olmakla, canını kurtarabilirdi.
    [...]

    BERİN HANIM İNÖNÜ'YE GİDİYOR

    [...] Gürsel Paşa'nın kapısında günlerce bekledikten sonra, İsmet Paşa'ya da pekala gitmeyi göze alabilir, kendisini 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı sırasında bir defa olsun ziyaret etmemiş Mevhibe İnönü'nün yüreğine yığdığı burukluğu unutabilirdi!.. Söz konusu olan, kurtarılacak bir hayattı!.. Her şeye değerdi bu!.. Eğer bir işe yaramıyor, kocasını kurtarmaya yetmiyorsa, "kadınlık gururu"nun ne ehemmiyeti vardı! Gidecekti!.. İsmet Paşa'ya gidecek ve kocasını kurtarması için ona yalvaracaktı! Mademki, ters dönmüş bir kaplumbağa çaresizliği içinde çırpınıyordu; İsmet Paşa'ya gitmiş, ya da gitmemiş, ne önemi vardı?

    Evet, gitti!
    Sızlandı... Yalvardı... İşte o kadar!
    Evet, işte o kadardı. Menderes'i güpegündüz astılar!..

    [İsmet Bozdağ, Darağacında Bir Başbakan Menderes... Menderes..., sf. 257-258-261, 2. Baskı, 2004]
  • Bir şair intihar etmek isteyen bir kadına
    dur diyordu;
    daha senin için bir şiir bile yazılmadı...

    ~Cemil Meriç
  • Yazarın okuduğum ilk kitabı.
    Intihar ederek ölen bir yazar olduğunu okuduğumda, yazdıklarının etkisinin büyük olacağını anlamıştım.
    Okurken hiç zorlanmadım. Yazdıkları bende dejavu etkisi bıraktı.
    Kendi kendimle konuşuyormuş gibi hissettim.
    Hiç olmadığı kadar lanet ettiğimi hatırlıyorum.
    Hatırlıyorum diyorum çünkü kitabın en büyük etkilerinden biri de belleğimi zayıflatmış olması.
    Şüphe, şüphe,şüphe...
    Sayfalar ilerledikçe, yoğunluğun verdiği bir hissizlik oluşuveriyor.
    Bence yazarda sık sık kendini unutup hatırlamaya çalışıyor.
    Ama bu çabanın da saçma olduğunu anlıyor ve hiçliğe sürükleniyor.

    Kayıp, yitirilmişlik, gizler...
    Kitap bu duyguların etrafında toplanıyor.
    Olamamanın, yaşayamamanın (?) oluşturduğu hiçlik.
    Kelimeler anlamına uygun kullanmıyor çoğu kişi. Cümlelere değil de kelimelere dikkat etmek önemli asıl.
    Kelimelerin duruşları, okunuşları anlam bilincini etkileyen en önemli detaylardan sayılabilir.

    Bu yüzden biraz tereddütlü yazıyorum.
    Niye yazıyorum onu da bilmiyorum.

    Düşünceler, fikirler aklımdan geçtiği gibi, düzene koymadan yazıyorum. Yazar ancak böyle bir anlatım tarzına yakıştırılabilir, sanıyorum.
    Eğer düzene koyarsam yazarı kullandığım kelime sayısınca bir kalıba mahkum etmiş olurum.
    Bunu yapmaya hakkımın olduğunu sanmıyorum.
    Olsa bile yapmam.
    Yazı/yazarlık o kadar kutsal ki !


    Şimdi beni yazarla yalnız bırakınız. Ona söyleyeceklerim var:

    Daha seninle aynı sınıra gelmedik. Ben hala gölgelerimin farkındayım. Yavaş yavaş yitip gidiyorlar ama. Zamana yenik düşüyorlar.
    Sahi zamanın ne önemi var ki.
    Sende diyorsun ya : " tabuttakiler için ayların, yılların, zamanın önemi yoktur " haklısın.

    Yazdıklarına güzel, çirkin ya da iyi, kötü diyemiyorum. Çünkü gerçek değiller.
    Gerçek olduğunu nasıl söyleyebilirim ki ?
    Hissiyat yok.

    Bende kör oldum.
    Görüntüler silikleşiyor.
    Birbirimizi bilmeden konuşmuşuz defalarca.
    Burada yazdıklarım konuşmalarımızı birazda olsa gerçek kılıyor.
    Bu ilk ve son gerçek konuşmamız.
    Şüphe, şüphe, şüphe...

    Bir anlamı yok biliyorum.
    Belki de anlamı olmasına gerek yoktur.
    Teşekkür ediyorum.
    Bu yazdıkların bana çok şey ifade ettiği gibi aynı zamanda da etmiyor. Kesinlik veremem. Bunu sen bile yapamamışken, ben hangi sıfatı kullanarak yapabilirim?
    Umrumda değil, seninde dediğin gibi.
    Görüşmek üzere.