• Hikaye türüne ne kadar aşık olduğumu herhalde bilmeyeniniz yoktur. Hikaye insanın kendisidir, yaşanmışlıktır, tecrübedir, kültürdür. Her insan aslında bir hikaye kahramanıdır. Hikaye roman gibi değildir. Roman insanın kurduğu bir kurgudur. Yapmacıktır. Hikaye kadar samimi değildir. Hikaye kadar yoğun değildir. Roman anlamı ötelerken hikaye anlamı en kısa yoldan ve en etkili şekilde vermeye yoğunlaşır. Roman kameraysa hikaye fotoğraftır. Hikaye motorsiklet, spor arabaysa roman dört çeker jip, tırdır. Hikaye hızlıdır, zekidir, derin ve dolaylı düşünmeyi bekler. Bu yönüyle her hikaye okuyucusu aslında okuduğu hikayeyi yeniden yazar. Neredeyse her insan bir hikayecidir, aktarmak istedikleriyle.. İnsanın içgüdüsel anlatım isteğinin karşılığı hikayedir.

    Özellikle bizde hikayenin yeri başkadır. Tüm destanlarımız gerçek hikayelerin deformasyona uğramış halleridir. Teknoloji ve iletişim bu kadar gelişmemişken halktan gelmiş anlatıcılar köy köy kahve kahve toplantı toplantı gezerek halkı eğlendirmek, eski töreleri gelenekleri aktarmak biraz da düşündürmek için hikayeler anlatmışlardır. Bunların en güzel örnekleri Murathan MUNGAN’ın Cenk Hikayeleri kitabında görülebilir. Ayrıca Yaşar KEMAL’in birçok kitabında da örneklerine rastlanır.

    İnsanların tecrübeye verdiği önemin azalması, bireyselleşmesiyle beraber sözlü anlatımın en aktif karakteri olan hikaye de yerini biçimsel özelliklerin ağır bastığı öyküye bırakmıştır.

    Dünya edebiyatında hikayeciliğinin ilk yazılı örneği Boccacio’nun Decameron Hikayeleri Türk Hikayeciliğinde ise Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’tir. Ahmet Mithat Efendi’den sonra bu alanda eserler vermiş olan Küçük Şeyler hikayesinin yazarı Sami Paşazade Sezai’nin Türk hikayeciliğindeki yeri önemlidir. Özellikle Pandomim hikayesinde derin ruhsal analizlerin ve incelikli söz sanatının örnekleri görülür.

    Türk edebiyatı hikayenin ilk yazılı örneklerinden sonra Sait Faik’e kadar yerini toplumu eğitmeye yönelen hikayecilere bırakmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabından sonra 1950 kuşağı diye adlandırılan -Ferit EDGÜ, Demir ÖZLÜ, Orhan DURU, Leyla ERBİL, Erdal ÖZ, Yusuf ATILGAN, Onat KUTLAR, Erdal ÖZ, Adnan ÖZYALÇINER gibi- hikayecilerin yenilikçi görüşleriyle beraber Türk hikayeciliği de bir devrim yaşamıştır. Sait Faik’in bu hikayeciler üzerinde büyük etkisi olmasıyla beraber bu değişimi sadece ona bağlamak da yetersiz kalacaktır. Sait Faik’in yanında öncelikle Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan ve ilk kadın hikayecimiz Nezihe MERİÇ’in de derin etkileri vardır.

    Bu hikayecilerin yetişmesinde ve Türkiye’deki sanat ortamının gelişmesinde sosyal ve kültür etkilerinde büyük payı vardır. Ülkede artan karayolu ulaşımı ile beraber yazılı eser dağıtılan yerlerin artması, okuma yazma oranının yükselmesi, dışa açılmayla beraber dış ülkelerle kültürel etkileşimler.. Gelişimdeki en büyük pay ise o dönemde Adalet CİMCOZ tarafından açılan Maya Sanat Galerisi ve Memduh Şevket ESENDAL’ın desteğiyle açılan –sadece hikayeden oluşur- Seçilmiş Hikayeler dergisi, Atilla İLHAN’ın öncülüğünü ettiği Mavi Dergisi ve dönemin diğer edebiyat dergilerinindir.

    Maya Sanat Galerisi’nde dönemin ressamları, karikatüristleri, hikayecileri, heykeltraşları ve diğer sanatçıları bir araya gelerek sanat üzerine görüş alışverişinde bulunurlar. Yeni görüşleri savunan hikayeciler kendilerine yöneltilen ithamlara dergiler üzerinden cevap yazıları yazarlar. Elbette dönemin sanat ortamını sadece bu mekanlarla sınırlamak yanlıştır. Sanat her yerdedir. Edebiyat matineleri, ev toplantıları, Beyoğlu’nun meyhaneleri..

    Bu sanat ortamından bahsederken 1940 kuşağı diye adlandırılan –Nazım HİKMET, Rıfat ILGAZ, Sait Faik ABASIYANIK, Orhan VELİ, Abidin DİNO, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi- sanat kuşağının da payının vermezsek haksızlık etmiş oluruz. Bu sanatçıların vermiş oldukları yapıtlar yanında bu dönemde de şiddetli sanat tartışmaları yaşanmıştır. Sanat ortamları –Küllük, Devügasyon, Sanat Dergileri, ev toplantıları- yaratılmıştır. Abidin DİNO’nun ressam , Bedri Rahmi EYÜPOĞLU’nun heykeltraş olduğu göz önünde bulundurulduğunda sanat dalları arasındaki etkileşim daha iyi anlaşılacaktır. Bu dönemde de özellikle Orhan VELİ ve Sait Faik’e dönemin klasik anlayıştaki sanatçıları tarafından derin eleştirilerde bulunulmuştur. Yine 1940 sanat ortamından çıkıp 1950’li yılların başında eserler veren Feyyaz KAYACAN milli olmamakla, Vüsat O.BENER kapalılık ve anlaşılmazlıkla eleştirilmiştir.

    1950 kuşağıyla beraber gelişen İkinci Yeni şiir akımının öncüsü Cemal Süreya’nın Garip Akımı’na karşı çıkmıştık ama Orhan Veli’den ne de çok beslenmişiz, Ferit EDGÜ’nün hepimiz Sait Faik’ten geliyoruz sözü hafızalardadır. Ayrıca Türk Edebiyatı’nın Aylak Adam ve Anayurt Oteli gibi derin psikoljik eserler veren sanatçısı Yusuf ATILGAN’da Vüsat O.BENER’in, Orhan DURU da Feyyaz KAYACAN’ın izleri görülmektedir.

    Yenilikçi 1950 kuşağının hikayecilerinde değişim sadece anlayış yönünden olmamış bu anlayış sanat eserlerine de konu ve biçim olarak yansımıştır. Bu dönem hikayecilerine kadar daha cok işlenen konular toplumsal gerçekçi ve dışsal konulardır. Bu dönem edebiyatçıları tarafından – varoluşçu felsefenin de etkisiyle – bireysel bunalımlara yönelmiştir. Anlamsızlık ve hiçlik, kentin sokaklarında bunalımlı kişiler, huzursuzluk, saldırganlık ve öldürme isteği, intihar, cinsellik, gerçeküstü ve absürd... Önceden daha çok anlatmaya dayanan biçim anlayışı da yeni konularla beraber kabuk değiştirmiştir. Modern anlatım tekniklerinden bilinç akışı tekniği çokça başvurulan bir teknik olmuştur. Bununla beraber cümle yapıları değişmiş yerini kesintili yarım cümleler almıştır. Ayrıca hikayelerin klasik düz akan zaman anlayışı değişmiş yerini tüm zamanların içiçe geçtiği akışa bırakmıştır.


    Şu an dünya edebiyatında hikaye ve şiir alanında saygın bir yere sahipsek zamanında boyun eğmeyen 1940 ve 1950 dönemi sanatçılarına ve onların yenilikçi anlayışına çok şey borçluyuz. Bu dönemde yaşayıp şu an hayatta olmayanların ruhu şad olsun, yaşayanlara ise Allah uzun ömürler versin, daha onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

    İncelememi bitirmeden bir de büyük sitemim olacak. Bu eseri okuduktan sonra bu sanatçıların eserlerini okumak istedim ama maalesef bir çoğunun eserlerinin basımının olmadığını gördüm. Özellikle Feyyaz Kayacan gibi büyük bir ustanın eserini basmamak en iyimser olarak bu ustaya ve Türk edebiyatına saygısızlıktır. Yayınevleri elbette kar etmek için kurulmuşlardır ama bu onların bu konuda popülerist yaklaşacakları anlamına gelmez. Nasıl yeni yazarların ve okurların sorumlulukları varsa yayınevlerininde en az onlar kadar sorumluluğu vardır. Bu sorumsuzluklarını tarih affetmeyecektir.

    Bize bu eşsiz edebiyat zevklerini tattıran ustalara en derin saygı ve en içten sevgilerimle.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Müthiş bir boğaz ağrısını düşünmemenin yolu uğraş bulmaktır. Ben de küçüklüğümden gelme bir başka ilgi alanım olan 'terörizm' üzerine ki kitap tam olarak öyle olmasa da, birçok yerde ayrıntılı açıklaması ile aktaracağım.

    Öncelikle kitabın çıkarılmasında zorlu yolu kısaca yazayım. Kitap, bir ET olan ve Irak, Afganistan, Panama, İran ve birçok Afrika ülkesini gezmiş, gerçekleri gözleriyle görmüş, gerçekleri yaşamış kişilerle konuşmuş, diplomat, askeri yetkili gibi kişilerden alınma bilgilerle yazılmıştır. Perkins, kitap içerisinde daha doğrusu sonlara doğru ne denli bir zorluktan geçtiğini ve onlarca yayınevinin bu kitabı basamayacağını bildirmiştir.

    Basitleştireyim. Bir film düşünün, Birleşik Devletleri çok feci bir şekilde eleştiriyor, Irak işgali sırasında tecavüzleri... dur dur, o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye'de x hastanesinde 145 18 yaş altı ve yarısı kadar 14 yaş altı çocuğun hamil kalması ile ilgili haberi yapan kişi ne oldu? What? Sanırım biliyorsunuz. Size bir sır vereyim: Bu gibi kitapları, filimleri yani eleştri ve gerçekleri yüzeye çıkarmak istiyorsanız, arkanızın çok feci sağlam olması gerekir. 5-6 yıl önce yani, 14 yaşlarındayken yeni dünya düzeni ile ilgili 11 saatlik bir belgesel izlemiştim. Bu belgeseli tekrar ve tekrar izledim. Belgeseli hazırlayan iki yönetmen defalarca tehdit edilmiş, ailesi ve akrabalarına türlü şeyler yollanmış, belgeselleri parça halinde kaldırılmıştı. Türkiye gibi ülkelerden yayımlayıp birleştiriyorlardı.

    Yeni Dünya Düzeni...

    Bu gibi konularda yazmaktan çekinirim, açıkçası korkarım. Size kitaptan geçmediği halde birkaç şey önerebilirim. Belki de geçtiği halde...

    Kitapta CIA'nin onlarca ki Türkiye'de dahil, darbelerini, ekonomik savaşlarını, Irak işgalini, Afganistan Taliban'ını, Usama Binladin'i, açlıktan ölenleri... bla bla.

    Şunu unutmayın: 'Birleşik devletler, küçük İsrail'dir.'

    John F. Kennedy'nin 'Yahudi Lobisine' gönderme yaptıktan sonra suikast sonucu öldürülmesi. (Orijinali kaldırılmış, idare edin)
    https://www.youtube.com/watch?v=9Zr3TmfHZF0

    Yaklaşık 645 Birleşik Devletler askerini öldüren Irak direnişinin en büyük öncülerinden Juba lakaplı keskin nişancı.
    https://www.youtube.com/watch?v=RTM1qEmi1rg

    Devrik lider Saddam Hüseyin'in psikopat ve zürriyetsiz oğlu olan Uday Saddam Hüseyin ile ilgili... bir söylemini vereyim, ''Kızları Tanrı'dan daha çok seviyorum.''
    https://www.youtube.com/watch?v=zQxDU0aLhpU

    Yeni Dünya Düzeni ile ilgili Banu Avar'ın belgesellerini öneririm.
    https://www.youtube.com/...oNmqtrj1OHfanXEORme-

    11 Eylül ile ilgili de Rockefeller ailesinin binanın sahibi olduğunu, daha sonra el değiştirdiği bildirmiştir. Günümüzde hangi aptal ki buna Birleşik Devletler vatandaşlarını da ekleyebilirsiniz. Hiçbir insan iki kulelerin gerçekten intihar uçakları tarafından yerle bir edildiğine inanmaz. Aklınızla alay edilmesine izin vermeyin!

    11 Eylül ile ilgili de Zeitgeist belgesellerini öneririm. Yorgunum, atamam şimdi. Rahatlıkla bulabilirsiniz. :)

    Sıradaki hedef İran.

    Ortadoğu da, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen gibi birçok ülkenin işgali on yıllar önceden bir harita üzerinden yapılmıştı. Bu ülkelerden sonra açık hedef İran olacatı. Çünkü İran, İsrail'i tehdit eden ve Amerika'ya karşı gelen tek 'İslam Cumhuriyeti'dir. (Şah sonrası) CIA'nin eli ile başa gelen ve ilişkilerin müthiş düzenlendiği İran... her neyse. :) Belgeseli izleyin.
    https://www.youtube.com/watch?v=Y1SRxk2eU4g

    Osama Binladin eski bir CIA destekçisiydi. Babası Suudi bir milyarder olan Osama, bir din alimi olmak üzereydi. Afganistan- Sovyetler Birliği savaşında öncülük etmek için Afgan mücahitlerinin başına gelmiş ve oradan bir süre sonra Pakistan'a geçmiştir. El-kaide'nin kurucu lideridir, Taliban ile çok yakın ilişkileri vardı.

    Gizli ve hemen sonra kendi sitelerinden kaldırılmış bir bilgi.
    11 Eylül sonrası bir ses kaydı yayımlamıştı ve kesin bir dille saldırının El-kaide ile bir bağlantısı olmadığını, bunu şiddetle kınadığını söylemişti. Peki sonra? Kaldırıldı.

    Taliban ile ilgili;
    https://www.youtube.com/watch?v=5OI8Y0jjM0k

    Neyse, toparlamak gerekirse, kitapta ET(Ekonomik Tetikçi)'nin oluşumu ve gelişimini açıklıyor. Onlarca ülkede yaptıkları, gözlemledikleri, duydukları ve tartışkları birçok bilgi.

    Benden bir bilgi. 11 Eylül sonrası Pusht, açıklamaları hiç dinlemeden önce Afganistan'a girdi. yaklaşık 250 bin insan öldürüldü. Hemen sonra 'kitle imha' silahları bahanesiyle Bağdat bombalandı. Ne zaman oldu biliyor musunuz? Kadir gecesi. Pusht,' Bugünün olmasını özellikle seçtik.'

    5 yaşındaydım, ama dün gibi hatırlıyorum. Bağdat'ın bombalanması, Irak işgalinin başlangıcı...
    https://www.youtube.com/watch?v=hCRcydUm2Qs

    Ne diyordum, ha. Daha sonra yani 2002 Afganistan işgalinden sonra Irak'a girildi. Başlarda demokrasi naraları atan halk, ebesinin şeyini sornadan görecekti. Bir istatistik vereyim. Yaklaşık yarım milyon insan öldü, yüz binlerce genç kız, çocuk, kadın, adam, bulabildikleri herkese, gözünü kestirdikleri herkese tecavüz ettiler. Canları sıkıldığında veya birlikten biri vurulduğunda camilere ateş açar, sokakta arabadan rastgele arabalara ateş açarlardı.

    Gazeteci ve sivillere ateş açan Amerikan askerleri ve diyalogları
    https://www.youtube.com/watch?v=5rXPrfnU3G0

    https://www.youtube.com/...fnWY8UQfykA(Türkçe Altyazılı)

    Gecenin bir yarısı evinizi basarlardı, annenizi, kardeşlerinizi, babanızı dışarı çıkarırlardı. Annenizi ve kardeşinizi içeri alır hunharca tecavüz edip babanıza ve size dinlettirirlerdi. Amaç, elinizden bir şey gelmediğini görüp böbürlenmekti. Bu olayların yani eziyetlerin tamamı neredeyse 'sunni' mezhebine mensup insanlara yapıldı. Çünkü Saddam zulmünden dolayı acı çeken şiiler, işgal sonrası kız alıp verdiği, yüzlerce yıl yaşadığı bu topraklarda Amerikan askerlerinin iğrençliklerine alkış tutup yeltendi. Irak'ta mezhep savaşının tanımı budur.

    Meşhur Abu Gharip hapishanesinden (+18)
    https://www.youtube.com/watch?v=fRZEvNnyqlA

    Irak, Afganistan gibi yerlerde yakaldıkları üst düzey yetkilileri konuşturmak için Guatemala'ya getirirlerdi. İşkencelerini yazmayayım şimdi, mideniz kaldırmaz.

    Son olarak, affınıza sığınarak bir söz bırakmak istiyorum. Tanrı'nın Psikopat Çocukları kitabından bir alıntı.

    ''Amerika Birleşik Devletlerin ordusu, tecavüzcü koğuşlarında bile rastlayamacağınız kadar çok o.rospu çocuğu sübyancılarla doludur.''

    Keyifli okumalar.
  • “Artık kendimle yaşayamıyordum. Birden çok çarpıcı bir şey fark ettim. Peki, ben kendimle yaşayamıyorsam, kendiyle yaşayamayan bu içimdeki kim? Peki “kendi” dediğim şey kim?” Bu soruları kendine sorduğunda hayatından tam 29 yıl geçmiş, derin bir depresyonun içinde intihar etmek üzereyken, bu güne kadar acı içinde ve pişmanlıkla yaşamasına sebep olan içinde ki kendi'ni bir anda öldürmüş ve yeni hayatın ilk nefesini tatmış
    Eckhart’ın bundan sonra yaşamı asla eskisi gibi olmamıştır. Bu kitabı “Power of Now” (şimdi'nin gücü) kitabının devamı niteliğinde yazmıştır.
    "Sıkıntı, kızgınlık, üzüntü ya da korku size “ait” ve kişisel değil. Hepsi, insan zihninin bir ürünü. Gelip geçiciler ve gelip geçen hiçbir şey size ait olamaz." Bütün hayatı depresyonun her çeşidiyle boğuşmakla geçen ve intiharın eşiğinden son anda dönen biri bu kelimeleri söylüyorsa bence bir bildiği vardır. Kendisini araştırmaya ve gözlemlemeye adayan bu adam kendi çapında geçmiş ve geleceği bir an'da tutmayı başarmış ve deneyimlerini okurlarla buluşturmuştur.

    Şimdi gelelim kitabın bize anlattıklarına...

    Sevgili Eckhart Tolle der ki; hayatınızda yaşadığınız tüm üzüntüler, acılar, öfke ve kin duygusu kendi agonuzdan ileri gelmektedir. Çünkü kendi içinizde haklı çıkmaya çalışmak ile egonuzu besleyerek ona hizmet ettiniz taktirde asla mutlu olamazsınız. Herhangi bir şey ile ilgili haklı olsanız bile öncelikle durumu kabul edip sonra analiz ederek durum değerlendirmesi yapmak haklılığınızı destekleyip sizi geçmişte takılı kalıp mutsuz etmenin önüne geçmektedir.
    "Kendinizi zihinle tanımlamaktan vazgeçin. Bunu yaptığınızda zihnin ötesinde kalan gerçek kimliğiniz zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır." Yani zihninizde dönüp dolaşan ve sizi esir eden düşüncelere saplanıp kaldığınızda hayatınızda karşınıza çıkan her fırsatı her mutluluğu kaçırır sınız.
    Kitap bize, egomuzun esiri olmamak için kendi içimizdeki kendi öz benliğimizin bize yaptığı dayatmalarla savaşmak yerine onları olduğu gibi kabul edip gelip geçmelerine izin vermemiz gerektiğini anlatıyor. Eckhart Tolle bize her duygunun gelip geçici olduğunu ve gelip geçen bir duygunun bize ait olmadığını bu yüzden bu duyguyu sahiplenmek yerine onun gelip geçmesine izin vermemiz gerektiğini söylüyor. Bu düşünceyi bende sonuna kadar destekliyorum çünkü bir duygunun bizden gitmesine izin vermediğimiz sürece geçmişte kalıp o duygunun enkazı altında ezilmek mutluzluğumuzu körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu duyguların gelip geçmek yerine delip geçmemesi için teslimiyetci bir hisle kabullenip ona göre hareket etmemiz gerekmektedir.

    Kitapta insanı üzen duyguların, aslında insanın kendi iç hesaplaşmalarından kaynaklandığını anlatıyor. Egonun insanın ruhunu ele geçirdiğinde nasıl geçmişe saplanıp kalındığından ve nasıl olmamış şeyler için şikayette bulunduğumudan dem vuruyor. Sagopa Kajmer'in de dediği gibi ''gelmemiş yarınlardan hep mi şikayetçiyiz.''
    Sonuç olarak bize aktardığı en önemli şey teslimiyetçi olmamız. Her şeyi olduğu gibi kabul edip, kabullenip ona göre analiz edip bizi üzen her şeyin her duygunun zihinimizden gelip geçmesine izin vermemiz gerektiği. Çünkü zihnimizdeki düşüncelerle savaştığımızda asla onlara üstün gelemeyiz ve bu düşüncelerin esiri oluruz.
    Okuyan herkese teşekkür ediyorum.

    Not: Gelip geçen hiçbir şey bize ait olamaz.


    Not Not: HER BAŞLANGIÇ SONSUZDUR.

    (D.D) .)
  • Böyle bir sabahta intihar etmek çok iyi olurdu.
  • "Umutsuzluk" kelimesi, Albert Camus'yu ve eserlerini anlatmaya başlarken, kullanacağımız en yerinde kavram olur sanırım. Eserlerinde "umutsuzluk, intihar, uyumsuzluk, başkaldırı" konularını sıklıkla işliyor ve bu kavramlar üzerinden, diğer "varoluşçulara" pek benzemeyen kendi felsefesini anlatıyor. Burada insanın aklı aracılığıyla hem kendisini hem de dünyayı anlamlandırmaya çalışması söz konusu. Duyguların bu felsefede pek yeri yok.

    Albert Camus'nun felsefesinde umutsuzluk, yaşamın saçma döngüsünden ve ölümden kaynaklanan bir durum. Yaşamın sıradanlığı ve canlılar için çare bulunamayan ölümün kesin gerçekliğinden kaynaklanan bir anlam sorunu ortaya çıkıyor. Bu durum insan için, belirli bir noktadan sonra katlanılamaz hale dönüşüyor. Ve insan umutsuzluğa kapılmış "uyumsuz" biri olarak yaşamını sürdürüyor. Camus'nun felsefesinde uyumsuzluktan kurtulmak için umut etmek yok. İnsan umut etmeden, intihar etmeden, yaşama bir anlam vermek zorunda ve yaşamak zorunda. "Yabancı" eserinde bu uyumsuz ve umutsuz karakter tam bir "kayıtsızlık abidesi" olarak karşımıza çıkıyor. Adamın annesi ölmüş fakat umrunda değil. Bu "kayıtsızlık" durumunu "Yanlışlık" isimli tiyatro eserinde de görebiliriz. Camus, "Sisifos Söyleni" eserinde umutsuzluğun karşısına bir "başkaldırı" durumu çıkarıyor. Yine yazarın "Asturya'da İsyan, Caligula, Adiller, Sıkıyönetim" isimli tiyatro eserleri de "başkaldırı" ve "özgürlük" konularının işlendiği kitaplar. Bu "başkaldırı" meselesini, "Başkaldıran İnsan" eserini okuduktan sonra tam anlamıyla değerlendirebileceğimi düşünüyorum. Bu adam neye, kime başkaldırıyor? Şimdilik bazı düşüncelerim var ama o kitabı henüz okumadım, bu konu o kitaba yazacağım incelemeye kalsın.

    Gelelim "Düşüş"e. Bu eserde Camus; umutlu, insanlara yardım eden, idealleri olan bir karakter yaratıyor ilk başlarda. Sonra bu karakteri yukarıda bahsettiğim, dünyayı anlamlandırma karmaşasının içine sokuyor. Tabi bunu bir kurguyla yapıyor. Eseri okuyanlar "gülme" sesini hatırlayacaktır, okumayanlara ayrıntı vermeyeyim, okuyunca göreceklerdir. Daha sonra bu dünyayı anlanlandırma karmaşasının sonucunda "uyumsuz" bir insan çıkarıyor ortaya. Bu umutsuz karakterin hayatını anlamlandırma konusunda, Camus'nun ön plana çıkardığı yöntem ise, diğer eserlerine göre oldukça farklı. Burada "avukat" ve "yargıç" kavramları var. Kelime anlamı olarak avukat, yol gösteren, hak arayan, savunan kişi demek. Yargıç ise adaleti ortaya koyan, suçlayan ya da aklayan kişi. Eserin başında umutlu ve insanlara yardım ettiğini belirttiğimiz karakter Avukat'ken, hayatı anlamlandırmaya çalışması sonucu yaşadığı "düşüş" sebebiyle, eserin sonunda Yargıç'a dönüşüyor. Yani bana göre Camus şöyle diyor; umudunuz varsa insanlara yardım eder, onları savunursunuz, idealleriniz olur. Ama umudunuzu kaybettiyseniz, suçlamaya, yargılamaya başlarsınız. İşte Camus'nun bu eserde umutsuz karakterini hayatta tutmasına yarayan şey bu: Suçlama ve Yargılama...
    Hepimiz suçluyuz, hepimiz yargıcız...
    Burada konuyu toplumsal bir duruma da dönüştürüyor ve insanların ikiyüzlü olarak yaşaması üzerinde duruyor.

    Son olarak eklemek istediğim birkaç alıntı var.

    Bakınız ( #37194739 )
    Bu alıntı Camus'nun kendi felsefesinde üzerinde durduğu umutsuzluk, intihar, başkaldırı, kayıtsızlık kavramlarının neredeyse hepsini içeriyor. Dikkatimi çeken nokta alıntının sonudur. Bu olayla ilgili bir Türk atasözü derki "Benim anam ağlayacağına, onun anası ağlasın"

    Bakınız ( #37211275 )
    Bu alıntıda Albert Camus'nun, yarattığı karakterin inancından ziyade, kendi görüşünü doğrudan yansıttığını düşünüyorum. Bu paragrafı İslam dinindeki ahiret inancı, kul hakkı, irade kavramlarıyla harmanlayarak okuyunca, insanı müthiş bir düşünce bataklığına saplıyor.

    Bu kitaptan sonra Yaşar Kemal'in "Teneke" isimli eserini okuyacağım. Camus'nun eserlerinde üzerinde durduğu umutsuzluk hakkında, Yaşar Kemal'in bir sözü geldi aklıma. Camus'ya itafen son alıntı olarak da onu paylaşıyorum.
    Bakınız ( #30239871 )

    İyi okumalar...
  • İncelemeye başlamadan önce; Asıl mevzu! okuduğun kitaptan ne anladığın, ne hissettiğin, ne iz bıraktığıdır (!)

    Kitap oldukça duygulandıracak, bazılarını ağlatacak, yani kesinlikle iz bırakacak.


    Lou sıradan, fakir bir kadındır. Bir gün çok sevdiği işini kaybeder ve hiçbir yerde iş bulamaz.. Derken karşısına yeni bir iş çıkar. Hasta bakıcılık işidir ve kabul etmek zorunda kalır.
    Yaşlı birinin bakıcılığını yapacağını sanır.. Bakacağı kişi genç, yakışıklı bir adam çıkar;
    Will, zengin bir aileden gelme, yıllardır hayatını çok kaliteli yaşamış, her şey iyi giderken geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Sadece el parmakları dışında başından aşağısını hareket ettiremez. Will için tek kurtuluş kendisini öldürmektir.

    İkili başlarda anlaşamaz, Will konuşmaz konuşsada ters cevaplar verir, anlaşamazlar.
    Zaman geçtikçe anlaşmaya başlarlar ama Lou işinden çok Will'in mutluluğuna önem verir, ki; Will'in intihar etmesinin öğrenmesiyle herşey değişir.

    O altı aylık süreç başlar.. İsviçre’ye gidip yasal olarak hayatına son verilecektir. Lou' nun önünde Will’in fikrini değiştirmeleri için altı ay vardır. (altı aylık iş sözleşmesi)
    Lou, yeniden hayatı sevdirmeye kararlıdır.
    Will, ilk defa biri ile bu kadar yakınlaşmıştır, tatile doğru adım atarlar. Orası beni maf eden bölüm, azıcık yüreği sarsıyor..
    Lou kumsalda açılmak ister, Will karşı çıkar:

    Kitaptan..

    Lou: "Ama bana hiç şans vermiyorsun"

    Will: "Seni bağlamak istemiyorum; hastane randevularıma, hayatımın sınırlılıklarına bağlı kalmanı istemiyorum. Başka birinin sana verebileceklerinden mahrum kalmanı istemiyorum ve belki bencilce ama bir gün bana bakıp ufacık da olsa bir pişmanlık veya da acıma duymanı istemiyorum"

    Lou: "böyle bir şeyi asla yapmam!"

    Lou daha fazla kendini tutamaz ve aşkını itiraf eder. Will yinede son kararını verir. :(

    Şöyle ki sonunun nereye varacağını tahmin edemiyorsunuz.. Çok duygulu bir yapım yok ama beni bir arayışa soktu, sonun ne olacağı üstünde.
    Bazen güldüm, bazen üzüldüm, en çokta Will 'e yardım etmek istedim.

    Kesinlikle sizde bir iz, his, yaşanmışlık, çaresizlik bırakacak bir roman. Okumanız gerekiyor (!) ve keyifli okumalar
  • intihar etmek serbest ama hayatta kalmak, korkunç sonuçları olan bir suçtu.