• Çalıkuşu. Bu kitabı ikinci kez elime alışım. Belki bir çok kez okuyabileceğim akıcılıkta ve etkileyicilikte. Feridenin hikayesi. Feridenin Kamran'a olan kızgınlığı ve kırgınlığı yüzünden anadolunun en ücra köşelerine savruluşu. Gerçi aşkı desek daha kapsamlı bir tabir de bulunmuş oluruz. Feride ve Kamran birbirlerine aşıktırlar fakat Feride öylesine çocuktur ve öylesine temiz sever ki adeta bir çalıkuşudur. Kendi bile anlamaz nasıl aşık olduğunu. Kamranın bir hatası yüzünden terk eder onu belki kendini bile. Başkaları için yaşamaya öğretmenlik yapmaya başlar. Ve İstanbul'dan anadoluya gidişiyle çokça hadise gelir başına. Bir küçük güzel evlatlık edinir hatta. Kendini işine öyle adamıştır ki anadolunun en kötü köylerine bile gittiğinde hiç gocunmaz. Tabii Feride bu güçlü karakterinin yanında dillere destan bir güzelliğe de sahiptir. Güzelliği yüzünden gittiği hiç bir yerde belli bir süreden çok barınamaz. Bundandır ki bir o yana bir bu yana sürüklenir. Romanın akışı böyle devam ederken biraz da romanın yazıldığı döneme bakalım:
    1922 yılında yazarımızın ele aldığı bu roman milli duygularla yazılmıştır. O dönem yazarlarımız yeni yeni İstanbul ve çevresini kitaplarında işlemeyi bırakmış anadoluya yönelmişlerdir.O dönem ki anadolu kültürünü, milli mücadele dönemini, cumhuriyetin ilanıyla gelen yenilikleri zaman zaman okura yansıtmış Reşat Nuri. Mesela kitap Feride'nin günlüğü şeklinde yazıldığı için günlükteki tarihler belli bir yere kadar hicri takvime göre, kalan kısmı ise miladi takvime göre atılmış.
    Feride başlarda bir İstanbul kızı olsa da sonra da bütünüyle bir anadolu kadını olmuş, önce çalıkuşu sonra gülbeşeker sonrasında ise ipekböceği diye anılmış, çoğu zaman çocuksu tavırlarıyla insanı güldüren ama ağlatabilecek düzeyde başına kötü şeyler gelmiş, saf, temiz yüreğiyle beni adeta gıpta içinde bırakmış bir karakterdir. Büyüleyici bir roman. Daha önce okumuş olmama rağmen yine bir süre etkisinden çıkamam.
  • Sabırla dut yaprağı atlastan kumaş döner. Hiç merak ettiniz mi neden elma, armut yaprağı değil de dut yaprağı. Çünkü ipekböcekleri en çok beyaz dut yaprağını sever ve bu yaprakları yedikten sonra salgılayarak en güzel kumaşları bizlere sunarlar.

    Gerçek bir ipek kumaş insanda hiçlik duygusu yaratır. Teninize, elinize ya da herhangi bir yerinize temas ettiğinde o hiçliğin sizi sardığını ve mutlu ettiğini anlarsınız. Çünkü bilirsiniz ki o ipek yoktan var oluşun bir sebebi olan “hiçliği” barındırmaktadır.

    Hikâye 1861 yılında 32 yaşında olan Fransa’nın Lavilledieu adlı kasabasında Herve Joncour’un başından geçen olayları anlatmaktadır. Asıl mesleği orduda asker olan bu güzel abimiz, küçük bir yönlendirme ile ipekböceği işine dalar ve bu dalış dünyayı gezmesine neden olur.

    “Mayıs ayının ilk günlerinde yumurtalar açılıp, bir tırtıl sallıyorlardı dışarı. Dut yapraklarından oluşan otuz günlük çılgınca bir beslenmeden sonra, bu kez bir kozanın içine kapanıyordu tırtıl, aradan iki hafta geçince de kelebek olup deliyordu kozayı ve arkasından bin metre ham ipek iplik ve yüklüce Fransız Frank’ından oluşan bir servet bırakarak uçup gidiyordu...”

    Bir adet ipekböceği ortalama yüz yirmi yumurta bırakır ve her geçen nesilde sayısız ipek böceğine sahibi olabilirsiniz. İki yüz adet ipekböceğine sahipseniz eğer, bu işe de gönül vermek isterseniz aylık yedi bin Türk lirası kazanma şansınız çok yüksektir. Arıcılık sektöründen sonra en büyük ve en kazançlı yetiştiriciliklerden birisidir.

    Konunun geçtiği zamanlarda Avrupa ve Afrika’da bir salgın baş gösterir ve Herve sağlam ipekböceği yumurtalarını satın almak için “dünyanın sonu” olan Japonya adasına seyahatleri başlar.

    “Japonya’ya gitmek üzere yola çıktı. Metz yakınlarında Fransız sınırını aştı, Württemberg ve Bavyera’dan geçerek Avusturya’ya girdi, trenle ilkönce Viyana’ya, sonra Budapeşte’ye, oradan da Kiev’e ulaştı. At sırtında iki bin kilometre giderek Rus bozkırlarına geçti. Ural’ları aştı, Sibirya’ya girdi, kırk gün daha yol gittikten sonra Baykal gölüne ulaştı. Orada yaşayanlar “deniz” diyorlardı bu göle. Amur Irmağını izleyerek, Okyanus’a ulaşana dek Çin sınırı boyunca ilerledi. Okyanus’ geldiğinde Sabirk limanında on bir gün bekledi, sonra Hollandalı bir kaçakçı gemisine binip, Japonya’nın Batı kıyısındaki Capo Teraya’ya ulaştı. Yürüye yürüye, dolambaçlı yollar izleyerek, İşikava, Toyama, Niigata’dan geçti ve Fukuşima’ya gitti, oradan da Şirakava’ya vardı, kentin çevresinden dolanıp doğuya gitti, iki gün bekledi, sonunda siyahlar giymiş bir adam geldi ve gözlerini bağlayarak…”

    Yazarın arı dili ve konunun sürükleyici sadeliği gerçekten kitabın devamlılığını çok iyi şekilde devam ettiriyor. Sonunda ise gerçekten bir sürpriz ile karşılaşıyorsunuz.

    Asıl amaç aslında elimizde olanların kıymetini asla bilmediğimiz bir yere götürüyor yazar bizi. Neden hep başka türlü arayış içerisine girer de yanımızda asıl bizim için değerli olanları görmeyiz? Neden bunun farkına iş işten geçtikten sonra varırız?

    Kitabın hardal renkli sayfaları ve 1996 ilk basım olması ise benim için ayrı bir güzellikti. Severek okudum ve zevk aldığımı bilmenizi isterim. Okunulası ve tavsiye edilebilesi bir eser.

    Sevgi ile kalın.


    Baldabiou, yirmi yıl önce kasabaya gelip, doğruca belediye başkanının ofisine giden ve geldiğini bildirmelerine fırsat vermeden içeri dalıp, yazı masasının üzerine günbatımı rengi ipek bir eşarp koyan ve başkana şu soruyu soran adamdı:
    - Bu nedir biliyor musunuz?
    - Kadın işi.
    - Yanıldınız. Erkek işi: para.
    Belediye başkanı onu kapı dışarı etmişti o zaman. Bunun üzerine Baldabiou gidip nehir kıyısına bir ipek eğirme yeri, ormanın arkasına ipekböceği yetiştirmek için bir depo, Vivier’e giden yolun başına da Azize Agnese’ye adadığı küçük bir kilise inşa ettirmişti. Yaklaşık otuz kişiyi işe almış, İtalya’dan her yanı tekerlek ve çark dolu esrarengiz, ahşap bir makine getirtmişti; yedi ay boyunca da hiç konuşmamıştı. Sonra yeniden gitmişti belediye başkanının yanına ve tam otuz bin franklık kocaman banknotları sırayla önüne dizmişti.
    - Bunlar nedir, biliyor musunuz?
    - Para.
    - Yanıldınız. Bunlar sizin hıyar olduğunuzun kanıtıdır.
    …”
  • MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün en bi çok sevdiği, hatta savaşta bile yanından ayırmayıp canı sıkıldığı zaman herhangi bir sayfa açıp okuduğu kitapmış kendileri :)

    Çalıkuşu zamanında 4 perdelik bir oyun olarak "İstanbul Kızı" adıyla yazılmışken, 1922 yılında, Vakit gazetesinde "Çalıkuşu" adıyla roman olarak yayınlanmış. Ana tema aşk gibi gözükse de aslında arka planda dönemin siyasal, toplumsal ve sosyal bozukluklarını da gösterir. (Memurların sorumsuz tavırları, anadolu halkının yoksulluğu ve bağnaz yapısı...)
    Çalıkuşu, film olarak da çekilmiş ve Aydan Şener tarafından canlandırılmış. (Aydan Şener'den önce, Türkan Şoray'ın oynadığı siyah-beyaz versiyonu da varmış sanırım.) En yakın zamanda ise Burak Özçivit ve Fahriye Evcen tarafından dizi olarak yayınlanmış. Kitap ile dizisi arasında olaylar, replikler vb. çok farklılıklar var. Ama dizide ki Feride kitapta ki Feride'yi gerek haşarılığı gerek hırçınlığı ve gururlu tavrıyla aynen yansıtıyor. (Dizide ki replikleri de paylaşmadan edemedim :))

    Kitapta; aşk, sevgi, merhamet, ayrılık, ihanet, gurur, yalnızlık, gurbet... gibi birçok tema hakim. Feride bütün bunları yaramazlığı, hırçınlığı ve güçlü duruşuyla kontrol ediyor. Peki Çalıkuşu'nun yerinde olsak.. Veya Gülbeşeker'in.. Yada İpekböceği'nin.. Biz bu duygularla nasıl baş edebilirdik?

    Kitap boyunca öylesine insanlarla karşılaşıyorsunuz ki; aldatanlar, yaşına başına bakmayıp Feride’ye sarkıntılık edenler, dedikodu çıkaranlar, iftira atanlar… Feride sırf bu yüzden aynı yerde uzun süre kalamıyor hiç bir zaman. Çünkü o, genç, yalnız ve bağımsız bir kız.

    Açıkçası Anadolu’da öğretmenlikle geçirdiği yılları hızlı hızlı okumuştum. Feride ve Kamran sahnelerine daha çabuk ulaşmak istemiştim :) Ama şimdi dönüp kitaba baktığımda, İstanbul’daki renkli hayatı, Kamran’ı, Feride’nin mutluluğunu, yaramazlığını değil; onun Anadolu’da yaşadığı zor hayatı, çok erken kaybettiği küçüğü Munise'yi, yalnızlığını, içinde kopan fırtınaları ve kendisinden çok başkaları için yaşayan ihtiyar doktoru hatırladığımı fark ediyorum. Hayat da böyle bir şey galiba. Yolun sonuna geldiğimizde mutluluklarımız mı dadanır kafamıza yoksa atlattığımız sıkıntılar mı? Bunu da yaşayıp göreceğiz sanırım.

    BEN GÜLBEŞEKERİ ÇOK SEVDİM!
  • Eğer ipekböceği sadece birgün yaşayacağını bilse o değerli giysiye bürünmek için böylesine uğraşır mıydı?
  • Ben bir ipekböceği değilim
    Ama kozam şiirlerim benim.
  • Demir,ateşin altında dövülerek geçirdiği terbiye sürecinin ardından keskin bir kılıç olarak uyanır güne...
    Metanetin dönüştürücü ve yükseltici simyası da böyle değil midir?
    Zorluklar karşısında,nice badirelerin ve belaların arasından,iradenin gücüyle sıyrılabilmek!
    Tıpkı bir ipekböceği gibi...Günlerce kendini kapadığı kozasından mahcubiyetle çıktığı gün,o artık latif,kibar bir kelebektir.
  • Taa Karlofça’dan başlatabileceğimiz bocalama evresine girilen o dönemde, geri kalmışlığın bariz bir şekilde kendini hissettirdiğini görüyoruz. Bunun bir sonucu olarak da yeni koşullara uyum sağlama endişesi, süreci içerisinde; Tanzimat ile belirli bir merhaleye ulaşılmış.
    Tanzimat’ın deklare edilişinde dış dinamiklerin-Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı izafetinde gelişen olaylar silsilesi- onun ivediliğini belirlemiş olması bir yana, iç dinamiklerine bakacak olursak esasen ana nedeni bunların oluşturduğunu düşünmek daha selametli olur.

    Sen ki içerinde rüşvetin cirit attığı, halkın can, mal ve ırzını korumaktan aciz, ordusunun hayati bir önem arz eden birliğinden yoksun kalmış, çağdaşlarından geri kalmış bir vaziyettesin vergini dahi doğru dürüst toplayamıyorsun bu dakikada batının bariz teknik, siyasi üstünlüğünün farkındasın onu model almaktan başka bir çıkar yolun yok, devletin bekası adına.

    Bu açıdan Tanzimat’ın reformist bir yozlaşma olduğunu düşünenler olmakla birlikte o dönemdeki tanzimler çerçevesinde kurulan birçok müessesenin gerekliliği ve günümüzde de aynen devam ettiği düşünüldüğünde radikal modernleşme yolunda Cumhuriyetin dolayısıyla modern Türkiye'nin bunun devamı olduğunu saptamak da mümkünken, Osmanlı’nın dışarıda denge politikası izlediği tek başına ateş olsa anca cirmi kadar yer yakacağı bu dönemde toplumsal bir tabana dayandırılmamış bu düzenlemelerin ilerisi için yaratacağı ikilikler müphem bir çelişkiydi. Sonuçta, düşün ancak uykudan sonra geldiği bilinir.

    Batılılaşma Türk romanının ana sorunsalını oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda onun işlevini, kuruluşunu ve tiplerini de önemli ölçüde belirlemiş.
    İşte Kiralık Konak ,
    Tanzimat-ı Hayriye'den sonraki süreçten 1950'lere kadar Türk romanında özellikle egemen olmuş olan bu batılılaşma sorunsalını işlemiş romanlarımızdan...
    Kuşaklar arasındaki kopukluğu, iki kültürün çarpışmasından doğan bocalamayı tek bir çatı altında gözlemlememizi istemiş gibi Yakup Kadri bu eserinde. Hakimane bakış açısıyla anlatmaya çalıştığı eserinde ruh tahlillerine de yer vermeye çalışmış. Yani bir davranış var ama bu davranışı yapmasındaki itici güç ne? ondan da bahsetmeye çalışmış.


    Gerçekleşen değişimlerin onların nezdinde acayipliğine ses çıkaramaz anlam veremez olan Naim Efendiler. “Dünyanın ölümlü, günün akşamlı” olduğunun, hiçbir durumun sürekli olmadığının göstergesidirler adeta. Naim Efendi Tanzimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri, istanbulinli, İstanbul Efendisidir. Yüksek rütbeli devlet adamlarının tesis ettikleri Osmanlı kibarlığının kundağı olan bu dönemin meyvesidir. Taassubluğu kendi odasını aşmayan, geçmiş bir dönemin daüssılasını çarpıntılarında hisseden melankolik bir adamdır. Müşfik, huysuzluk derecesine varmayacak derecede titiz, pek içli, pek nazik bir adamdır. Kederlendiği zaman kimse farkına varmaz.


    Damadı Servet Bey, Galatasaray Sultanisinde ( karma eğitimin yapıldığı bir eğitim camiası) okumuş, alafrangalığı ile lüzumsuzluğuna redingot giydirmeye çabalamış bir adamcağız. Mizacındaki bezirganlığı kızına da bulaşmış olacak ki Seniha’da bir asalak gibi zengin Avrupai adamlarla dost ilişkisi kurarak hayatını idame ettirmeye çalışan, tek hayali Avrupa’ya gitmek olan sadece süslü ve güzel olan başka hiçbir vasfı olmayan yazarın “asır sonu kızı” dediği tip..
    Bu “asır sonu” tip her türlü kayıttan azade, geleceğin getirdiği değişimlere amadedir. Son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzer. İpekböceği gibi devamlı bir başkalaşma içindedir. Maymun iştahlı olan Seniha’yı hakimane bakış açısıyla bize çözümlemeye çalışan yazar dahi onunla baş edememiştir. Geçim sıkıntısı (müzayaka) onun katiyen kabul edemeyeceği bir şeydir. Bencildir.

    Hakkı Celis, ilk aşkı “çorak yerlere akıp gitmiş!” hassas bir çocuk. Çocuk diyorum lakin kulağına gitmesin bu söylediğim haddizatında o büyük bir adam gibi sevmekte, Seniha’yı. Başlarda bu muhabbet yolunda ölmeyi, içindeki zulmeti uzun ve ateşin bir şiir halinde onun önüne dökerek ölmeyi yeğleyen çocuk, zamanla değişmiş aynı sevgiyi vatanı uğruna beslemeye başlamıştır. Kendini bir noktadan sonra ölüm adamı olarak görür, vatanı için. Eski bencil şairliğinden dolayı kendine kızar.
    Romanın kurgusu içinde Hakkı Celis , yazarın doğru bulduğu düşüncelerinin temsilcisidir. Devletin ahirliğinde olması istenilen nitelikte kişi o ‘dur. Batıyı bilen okuyan ve yine vatanı için savaşan… Onun için ölmeyi göze alan.

    Dikkatli ve o dönemler hakkında bilgi birikimine sahip birisi için dönemin iktisadi, sosyolojik, psikolojik birçok özelliğinin yansıtıldığı, ibret alınacak ders çıkarılacak bir eser.
    Yazarın hassasiyetine sağlık...