• Hz. Hadice'nin Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gibi bir eşe hem de dul halinde sahip olması kader planında takdir edilmişti. Ama bu takdirin gerçekleşmesi için beşer planında ortaya konan irade ise Hadice validemizin şahsiyeti idi. O tahire idi, temiz ve pak idi. Allah da ona tahir, temiz ve pak bir eş nasip etmişti. Bunun için Hadice gibi hanımlarla evlenmek isteyenler ya da Muhammed gibi onun yüce ahlakından nasiplenmiş bir erkek ile evlenmek isteyenler tahir ve tahire olmak zorundadırlar.

    Tahir olmayanın tahire, tahire olmayanın tahir istemeye hakkı yoktur. Çünkü Allah kötüyü kötüye, temizi ise temiz olana layık görecektir.
  • قال رسول الله: لا يؤمن أحدكم حتي أكون أحب اليه من ولده ووالده والناس اجمعين.

    Rasulullah Aleyhisselam buyurdular ki;
    Hiçbiriniz beni evladından, babasında ve tüm insanlardan daha çok sevmezse iman etmiş olmaz.

    Buradaki "İman etmiş olmaz" cümlesiyle, bu derecede bir sevgisi olmayan kişinin kamil bir iman sahibi olmadığı bildirilmiştir.



    Sahih-i Müslim şarihi, Nevevi der ki;
    İbn Battal, Kadı İyad ve başka alimler muhabbet (sevgi) hakkında şunları söylemişlerdir;
    Muhabbet 3 türlü olur.
    1- Ta'zim yüceltmek ve saygı duymak sureti ile olan muhabbet.
    Buna misal: Evladın babasına karşı duyduğu muhabbet.
    2- Babanın evladına karşı gösterdiği şefkat ve merhamet şeklindeki muhabbet.
    3- Küçüğün, büyüğünü sayması ve büyüğün küçüğüne şefkat etmesi dışında kalan ve insanların birbirlerini beğenmeleri, sevmeleri ve saymaları tarzında görülüp duyulan muhabbet.

    Rasulullah, muhabbetin tüm çeşitlerini burada toplanmış ve "Beni çocuğundan, babasından ve tüm insanlardan daha ziyade sevmedikçe hiçbirinizin imanı kemale ermez." buyuruyor.
    İbn Battal diyor ki: Kemal-i imana kavuşmuş olan kişi, üzerindeki Resulullah'ın hakkının, babasının, evladının ve bütün insanların hakkından daha fazla olduğunu bilir. Çünkü biz ancak O'nun sayesinde delaletten kurtulup hidayete ermiş ve cehennem azabından sakınma yolunu tutmuş oluyoruz.
    Kadı İyad demiştir ki: Resulullah’ın sünneti seniyyesine bağlanıp onu ihya etmeye çalışmak İslâmiyet’e vaki saldırılara göğüs gerip müdafaa etmek ve ona muasır olup uğrunda canını ve malını feda etmek temennisinde bulunmak onu sevmekten sayılır.
    Sahih-i Buhari şerhleri Kastalani ve Tuhfet'l Bari'de bu hadisin izahı yapılırken "Bu hadiste istenen muhabbet imana dayalı olan muhabbettir, ki bu tür muhabbet sevenin sevilene uyumasını gerektirir. İrade dışında duyulan ve fıtri olan muhabbetin beslenmesi ön görülmemiştir. Zaten irade dışında kalan şeylerle insanlar mükellef değildir ve ihtiyari olmayan muhabbet makbul sayılmadığı için Ebu Talib’in, Peygamber Aleyhisselam'a muhabbeti bulunduğu halde iman ettiğine hükmedilmemiştir." deniliyor.
  • BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET:
    Şu kâinatın sahib ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şey'i bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun içinde en cem'iyetli ve şuuru küllî olan insan nev'i ile konuşacaktır. Madem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev'-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidadda ve en âlî ahlâkta ve nev'-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı Arz onun hükm-ü manevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip, ona dua-yı rahmet ve saadet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev'-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.
  • Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış... Allah'a!.. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur'an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet'te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet!.. Ne büyük saadet!

    Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta... Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah! demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nur!.. Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar... Onun için kurulan i'dam sehpaları... Sürgünler... Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!

    Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır. Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...

    Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler... Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

    Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

    Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

    Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane... Onun nuru, Kur'anın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.
  • Bir pazarlama uzmanı olan Martin Lindst­rom, "Buy.ology" adlı kitabında cinsel içerikli reklamların azalma­sını beklemenin boşuna olduğunu vurgulayarak, bu beklentinin
    tam tersine, yani gittikçe daha da pornografiye kayarak dozunu artıracak olan reklamların yapılacağına dair bir öngörüde bulunu­yor. Çünkü insanoğlunun ilgisini en kolay çekebilecek, irade ile se­çim yapan beyin bölgelerini baskılayacak en kuvvetli ve garantili uyaran, cinsel uyarımlardır.
  • Tüm bu olumsuzluklar karşısında, Fethullah Gülen, büyük bir rahatlıkla ve basın aracılığı ile Türkiye’ye şu mesajı göndermiştir: “Devleti ele geçirmek her vatandaşın hakkı” (57). Gerçekten de adıgeçen şahıs, bu dosyada anlatılan zaafları ile hangi istihbarat örgütümüzden çekinecektir ki, böyle bir demeç vermesin!.. Özetle, bu pervasızlığa yolaçan  örnekleri artırmak mümkündür. Biraz eskiye gidecek olursak, M.İ.T.’nın Susurluk Raporu’nda Fethullah Gülen’in adının tam 5 sayfalık bir bilgi notuyla, 59 kişilik bağlantılı isim listesi içinde yeraldığını görürüz. (58). 17.12.1996’da Başbakanlığa teslim edilen sözkonusu raporda, M.İ.T.’nın Susurlukla bağlantılandırdığı işadamları, mafya bağlantılı ülkücülerin, politikacıların, emniyetçilerin, askerlerin ve de M.İ.T. mensuplarının arasında Fethullah Gülen’in adına da yer verilmesi, bağımsız irade göstermek açısından bu kuruluşumuz adına son derecede önemlidir. Bu gelişmeye ilk tepki veren kişi, üzerinde yorum yapmaya bile gerek kalmayacak biçimde hemen herkesin bir fikir sahibi olduğu Mesut Yılmaz olmuştur: “Türkiye’de kanunsuz işlere karışacak en son kişi Fethullah Gülen’dir. Adının M.İ.T. listesinde yer almasını şaşkınlık ve üzüntüyle karşılıyorum” (59). Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, listede Fethullah Gülen’in adının yeralmadığını açıklarken, Fethullah Gülen de, adının listeye sonradan eklendiğini iddia etmiştir. Ne var ki, dönemin M.İ.T. Müsteşarı Köksal Sönmez, TBMM Susurluk Komisyonu önünde, geri adım atmayarak rapordaki bilgilere sahip çıkmıştır..
  • 200 syf.
    ·9/10
    Es-Selam Dostlar...

    Cemil Meriç ile Ali Fuat Başgil’in tavsiye yazılarını okumam ile kitaplığıma kazandırdığım disiplinli çalışma,irade eğitimi ve ahlak üzere yazılmış bir eser…

    Yazarımız Julet Payot karakter eğiminin önemi ile başlıyor ve özellikle vurguluyor sağlam nitelikli bir eğitim ile karakterin değişebileceğini.
    Sonrasında başarı için en temel unsurun irade eğitimin olduğunu vurguluyor.
    Acaba bu eğitim nasıl sağlanır ve günümüzde iradeyi engelleyen unsurlar nelerdir?

    Eğitimci olarak yazarımızın başarısızlığımızın en büyük etkeni iradesizlik ( irade zayıflığı ) sözüne sonuna kadar katılıyorum.
    Derslere girdiğimiz zaman malumunuz üzere öğrencilerimizin en büyük sıkıntıları çaba göstermekten ve özellikle süreklilik gerektiren gayretten uzak kalmaları, nasıl verimli bir şekilde başarı sağlanır bilmemeleri…

    Neticesinde ise hasıl olan şu davranışlar şekilleniyor;
    Hantallık,rehavet,tembellik ve aymazlık.

    Soruyum niçin çalışmıyorsun;
    -Hocam canım istemiyor, cevabı en çok rastlanan zaaflık göstergesi diyebilirim.

    Peki bu süreçte bizler eğitimciler daha doğrusu büyüklerimizin payı ne?
    Maalesef ve maalesef dün sitede arkadaşlarla da istişaresini yaptık müfredat öğrenciyi gerçekten tanımaya veya değerlerini ortaya çıkarmaya yönelik değil.
    Sadece bilgiye dayalı bir sistem dahlinde hareket ediyoruz.
    Bir örnek veriyim;
    Öğrencim rapor aldı ertesi gün aynı kağıdı verdim ve arkadaşlarından soruları aldığı için 87 aldı.
    -Dedim ki olmaz bu haksızlık ki Cuma günü idi.Pazartesi gel yeniden farklı sorular ile sınav yapacağım.
    Dostlar!
    Sadece soruların yerleri değiştirdim ve aldığı not;57…

    Anladım ki bir konuyu fikri ne derseniz artık bütüncül olarak düşünmek ve gün yüzüne çıkarabilmektir asl olan.
    Yoksa lüzumsuz detaylar ile bilgi yığını ancak gerçekleri gizler ve tembellikle bir olup gözümüzü boyar.

    Yazarımız öncelikle irade eğitimi için 2 temel unsur ile mücadele etmemizi şiddetle tavsiye ediyor;
    1-Tembellik
    2- Nefse Düşkünlük

    Biraz daha somutlaştıracak olursak aslında ahlaki çöküntünün yansıması tembelliktir.
    Öğrencilerimle muhabbetim iyidir.
    Özellikle sınıf ortamında değil de ev ziyaretleri ve sosyal etkinlikler vasıtasıyla gönüllerini kazanmanın daha kolay olduğunu düşünüyorum.
    Numaralarını alırım durum paylaşımlarında beğenilesi paylaşımlarına yorum yazarım, doğum günlerinde veya hasta olduklarında özel mesaj atarım.

    Hatta geçenlerde üniversite ziyareti dönüşü ne istersiniz dediğimde,
    _Kız öğrenciler özellikle Bowling i merak ettiklerini ve oynamak istediklerini ama ayıp olur mu mantığı ile çekindiklerini ifade ettiler.
    Aksaray da görev yapıyorum ve malum İç Anadolu tutucu bir yer.
    Dedim ki;
    -Gezi sonu hemen ilk işimiz Bowling oynamaya gitmek:)))
    Her ne kadar Müdür bey gezi biter bitmez gelin dese de o gün okulu ektik ve Bowlingimizi oynadık:))
    Peki geriye ne kaldı ,Üniversite gezisinde Profların saatlerce konuşması mı yoksa Bowling mi…:))

    Öğrencilerimiz lisede görev yapıyorum ve 8 saat ders görüyorlar. Resmen ızdırap.
    Sağ olsun öyle bir müfredatımız var ki öğrencilerimiz tüm sözel sayısal ve eşit ağrılığa dair derslerden anlamak zorunda.
    Peki enerjilerini nasıl harcayacaklar?
    Beden Eğitimi en elzem ders olması gerekirken hiç seçilmeyen gereksiz bir ders olarak algılanır saygıdeğer! Müdürlerimiz tarafında…
    Erkek öğrencilerimle özel muhabbetim vardır, etkinlikler sonunda tatlımızı yeriz ve konuşmaya başlarız.
    Ve derken sonuç nereye varır biliyormusunuz; Cinsellik evet cinsellik…

    Ve anlıyoruz ki enerjilerini tüketen, şevklerini kıran ,iradelerini zayıflatan ,hayallerini körelten temel sebeplerden biri de Pornografik filmler…

    Soruyorum kaçınız pembe romantik bir hayat yaşıyorsunuz?
    Hayat hep bu şekilde mi devam edecek?
    Cevap……size bırakıyorum.

    Özellikle 18-20 yaşlarına giren gençlerimize baktığımızda gencin iradesi mart ayı gibi.
    Asla hava güzel diyemezsiniz, ya da görünüşte güzel ama bir anda esen rüzgarla hava soğuyup buz gibi bir hava ile değişiveriyor:))))

    Bu bağlamda öncelikle gençlere F.Gros’un ifadesiyle Yürümenin Felsefesini öğretmeliyiz.
    Bildiğimiz anlamda bir yürüme değil tabi ki ama enerjilerini sarfetmeleri için bu şekilde de olabilir yeter ki öğretelim…
    Ve der ki;
    ‘’ Aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı.
    Hangi sapaktan döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz.’’

    Yazarımız bu eğimin önceliğinin kötü arkadaşlardan gençlerimizi uzak tutarak başlamamız gereğini vurguluyor.
    Bu tipler, içi boş muhabbetleri ile karşısındakinin karakterini zedeler. Akıl sağlıklarına dahi zarar verir.
    Burada veliye de çok büyük görev düşüyor.
    Unutmayalım ki;
    Öğrenciye ilgisizlik, gelecek kaygısının olmamasına sebep olur ve hayattan kopar.
    Benliğini dahi yitirebilir.

    Değerli Dostlar!
    Yazarımıza göre İrade terbiyesinde en önemli etkenlerden biri de tefekkürdür.
    Tefekkür derken;
    Salt anlamda düşünmek değildir.
    Düşünme ile birlikte nefse hakim olma ve ruhunda yüce duygular, uyandırmak, erdemli kararlar almasının da yolunu açıp bir bal arısı gibi damla damla karakterinin oluşmasına yardımcı olabilmektir.
    Neticede kendinden emin ,istikameti doğru ,belli olan bireyler yetişmesinde doğru adımlar atmış oluruz.
    Ayrıca verimli bir tefekkür ;kelimelerle düşünüp düşünce yapısını tahlil etmek ve hakikate ulaşmaktır.
    Neticede;
    Kargaşadan uzak durmak,
    İçimizi dinlemek,
    Özümüzü bulmak,
    Faydalı, nitelikli kitaplar okumak,
    Hangi davranışın nasıl bir tehlike meydana getirebileceğini derinlemesine düşünmek,
    Tefekküre dayalı en önemli adımlardır diyebiliriz irade eğitimine dair…

    Hamiş;

    "Okumayı ve yazmayı öğrenmenin insana ne faydası var ki, düşünmeyi başkalarına bıraktıktan sonra."der Ernst R. Hauschkam
    Üstün insani ve liderlik niteliklere sahip, bilge, alanında temayüz etmiş kişiler ‘akademia’ dahil eğitimci ve eğitimde yönetici olursa, yaratıcılık ve ruh birlikte dirilir, canlanır.
    Bir an önce üniversite ve okullara yaratıcı bir ruh getirmek lazımdır.
    Eğitimde bir çocuk bile ihmal edilemez; aksi durum, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğururve doğurmaktadır.
    Öğrencinin kalbine ne koyduğumuz akademik başarıdan daha da önemlidir.
    Ve her öğrencinin bir hikâyesi vardır.

    Unutmayalım ki çocuklarımız,gençlerimiz,
    Kalbimizin sevinci, hüznümüzün tesellileridir..."