• 218 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    !!! Spoiler içerir
    Kitap Hesse'nin hayatından izler taşıdığı için (Ruhbilimsel macerası, milliyetçilik karşıtı tutumları) otobiyografik bir eser olarak da değerlendiriliyor. Ailesiyle ilgili birtakım sorunlar yaşadığı için C.G.Lung’un öğrencisi olan Dr. Joseph Lang'dan psikanaliz tedavisi görmeye başlıyor. Ki onun psikanalizle tanışması yazacağı eserleri de etkiliyor.
    Bozkırkurdunu psikanaliz bir bakışla değerlendirirsek( Hesse'nin bundan etkilendiğini düşünerek) kitabın kurgusundaki gizemli kısımları aydınlatmış olacağımızı düşünüyorum.
    Kahramanımızın adı ( Harry) küçük bir oğlan çocuğunun adını çağrıştırmaktadır. kitapta aynen bu şekilde bir diyalogda da geçer. Gizemlerimizden biri de bu olabilir. Harry kendini hem bir bozkırkurdu hem de bir insan olarak görmektedir. Bu çok kişilikli durumuna getirdiği açıklamada kendinden şizofren diye bahseden Harry, kendi dünyasında buna inanmaz, bilimin bir adlandırması olarak kabul eder sadece. Bilinçaltının odaları olarak ele alacağım tiyatro kısmında girdiği bir odada, şizofreniden şöyle bahsedilir '' Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.''
    Kendisinde iki karakter barındırır biri insan diğeri ise bir bozkırkurdudur ''Bizim bozkırkurdunda öyle bir durum söz konusuydu ki, duyguları tüm karma yaratıklarda görüldüğü gibi kimi zaman kurt kimi zaman insan duygularıydı. Ne var ki kurt gibi duyup hissederek yaşadığında içindeki insan hep pusuya yatıp kurdun davranışlarını izliyor, değerlendirip yargılıyordu.'' Harry, bozkırkurdu yanının dişlerini burjuvazinin izlerini taşıyan hayatlara sunar( bunu konuk olduğu profesörün evinde görüyoruz) Kendisi de bir burjuva sayılır çünkü diğer burjuvalar gibi bankada parası vardır ve faizinden de faydalanmaktadır. İçindeki bu çekişmenin bir sebebi de burjuva yanına katlanamıyor oluşudur. Kendini diğerlerinden ayırır onların haz aldıkları şeyler bellidir ama bizim bozkırkurdumuzun gökyüzüne uzanan altından bir yolu vardır o, o yoldan geçtiğinde ancak hazdan söz edilebilir... Neden bozkırkurdu? sorusuna da açıklık getirdikten sonra gizemli kısımların açıklamasına geçelim.
    '' Göğüs beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil sayılamayacak kadar çoktur'' buradaki çok ruhlululuk hem Harry de hem de Harmine'de mevcuttur. Hermine fahişedir ve kahramanımızın kendini öldürmeyi planladığı bir gecede çıkar karşısına, görünürde zevk düşkünüdür derinde ise Harry'nin halinden anlayabilecek kadar da kahramanımızın gözünde bilge bir kişidir. Harry gibi hayattan memnun olmadığı başka bir tarafı da vardır ve o da ölümü arzulamaktadır. Yani yine bir ikili kişilik mevcut: bilge fahişe... Bu bilge fahişenin ona gösterdiği yoldan devam eder hayatına.
    Bilge fahişemiz ona aydın kişiliğinin altında ezilmiş bütün arzuları yaşatır. Diğerleri gibi olma yolunda büyük çaba harcar dans etmeyi öğrenir, balolara katılır vs... Bazen kurt dişlerini gösterir ama bilge fahişemiz buna fırsat tanımaz.
    VEE bütün bu diğerleri macerasının sonunda bir balo gecesinde gerçeklik sınırlarını zorlayan olaylar yaşanır. İşte psikanaliz kuram; bu gizemli, gerçek dışı olayı aydınlatmak için tam da burada devreye girer. Pablo karakterimiz( Harmine'nin arkadaşı) Harry'mizi kendi tiyatrosuna davet eder (Bu tiyatroyu bir psikoterapistin odası olarak düşünelim) . Pablo'yu bir terapist olarak düşündüğümüzde tiyatrosunda bahsettiği loca kapıları Harry'nin bilinçaltının dehlizleridir zannımca. 169. sf da terapide olup bitecekleri anlatır Pablo :" Benim küçük tiyatronun dilediğiniz kadar çok loca kapısı vardır, on yüz ,hatta bin kapı,. Her kapının ardında da o anda aradığınız şey sizi bekler. Hoş bir hayal galerisidir, sevgili dostum Harry, ama şu andaki durumunuzla bu galeri içinden geçmeniz işinize yaramayacak , kişiliğim diye nitelemeye alıştıgınız şy sizi engelleyecek, gözlerinizi kamaştıracaktır." Psikanalist kuramda yer alan birçok öge burada da baş gösterir: Bilinçaltını örten perde olarak olarak kişilik,loca kapılarında yazanlar ''Bütün kızlar senindir'' cinsellik ögesi ve çocukluğunda aşkını itiraf edemediği ilk aşkı olan kadınla birlikteliğinin hayali..'' Haydi neşeli ava! birlikte avlamaya'' locası, insanlığa karşı bastırılmış nefretin şiddet ve vahşet olarak dışavurumunun gerçekleştiği loca. Artık her şeyin sonlandığı kısımda( '' Harry'nin idamı '') Mozart'ın Harryle dalga geçercesine konuştuğuna şahit oluruz.Oysa Mozart onun için yüce bir şahsiyettir fakat bu tiyatroda(bana göre bilinçaltında) Mozart'ın arkasındaki kişi müziğini kalitesiz bulduğu Pablo'dur. Bilinçaltı bağlamında düşünürsek yazar nasıl bir ironi yapmaya çalışmıştır tam kestiremedim. Çünkü gerçekte Mozart onun için kaliteli müziği Pablo zırva müziği temsil etmektedir bilinçaltında ise Mozart Pablo'nun bedeninde can bulur...Mozart olan Pabloyu müzisyen kişiliğinden sıyırıp yine psikoterapist kişiliğine döndürürsek Mozart olan Pablo'nun ağzından dökülenler, sanki yazar tarafından psikoterapinin kofluğuna bir gönderme gibidir. NE BEKLİYORDUN der gibidir. Çünkü Harry adına yapılacak her şey yapılmıştır fakat o hala içindeki çekişmeye son vermemiştir. yani psikoterapi bile onu kurtarmaz.. Artık bu kofluğu ortaya koyan sözleri işitmeyi hak etmiştir: '' Yaşayacak ve gülmesini öğreneceksiniz. Yaşamın lanet olası radyo müziğini dinlemesini öğrenecek, onun altında saklı ruhu ululamasını öğrenecek, ondaki zımbırtıya gülmesini öğreneceksiniz. Hepsi bu kadar sizden daha fazla şey istendiği yok''
    https://www.youtube.com/...fRTrB6Yqsok&t=0s
    http://mozartcultures.com/...r-ses-hermann-hesse/
  • 544 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Wayne Clayton Booth 1921-2005 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı edebiyat eleştirmeni. Chicago Üniversitesi’nde akademisyenlik yapmıştır. Kurmacanın Retoriği’nin yanında birçok eleştiri kitabı mevcuttur. Kurmacanın Retoriği 1961 yılında yazılmış, Türkçeye 2012 yılında çevrilmiştir. Her ne kadar dilimize geç çevrilmiş olsa da yayımlandığı ülkede de ikinci baskısını 1983 yılında yapmıştır. Bunun sebebi kitabın yayımlandığı ülkede çok değer görmemesi yada yayımlandığı ülkedeki okurların edebiyat eleştirisine değer vermemesi olabilir.

    Kitap birinci kısımda modern edebiyat kuramlarının temel ilkelerinin anlatımıyla başlar. Anlatmak ve Göstermek, hakiki roman gerçekçi olmalıdır, tüm yazarlar nesnel olmalıdır, hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz, okurun nesnelliği… Yazarın bu kuramların hiçbir zaman tamamen uygulanamayacağını savunuyor. Her şeyin gösterilerek anlatılamayacağı, gerçekçi olmak için dış dünya gerçekliğinin birebir alınması gerektiği – ancak neredeyse her eserde zamansal atlamaların olduğu-, yazarın her tercihinin nesnelliğe bir darbe olduğu, sanat eserlerinin iletişimsiz olmayacağı bunun için izlerkitlenin umursanması gerektiği, okurun elbette her eserde kendine ait değerler bulacağı ve bulduğu değerlerle bağ kuracağı…

    Daha sonraki kısımlar ise daha çok anlatıcı üzerine. Bu kısımda öncelikle yazarın sözcüsü olarak dramatize edilmiş anlatıcılar – ayrıca bknz Tristram Shandy- ele almış. Bu eserlerin her zaman başarısız olmadığı, başarının daha çok okur ile anlatıcı arasındaki bağa bağlı olduğu belirtilmiş. Klasik dönem edebiyatındaki yazar müdahaleleri için; bazen okurun eser hakkında güvenilir bilgiye ihtiyaç olduğu bu ihtiyacın ancak yazar yönlendirmesi ile karşılanabileceği, izahi olduktan sonra yaratılacak etki uğruna bazı kusurlar işlenebileceği, her tercihin bedelinin olduğu belirtilmiş.. Diğer işlenen konular, ironi ve merak unsuru, zimni yazar, yazarın okuyucu ile mesafesi, anlatım merkezleri, tercihler ve bedelleri, okurun ve yazarın nitelikleri, yazar ve ahlak, değerler..

    Kitap çok da kolay değil. Öncelikle çoğu eleştiri kitabında olduğu gibi eleştirmenin eserden faydalanacak olandan okumasını beklediği kitaplar var. Bunları okumadan alınacak haz ve fayda düşecektir. Kitaba başlanmadan önce en azından şu kitapların okunması faydalı olacaktır; Emma , Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi , Henry James Yürek Burgusu ve edebiyata dair görüşleri, Decameron beşinci gün 9. hikaye .. Elbette bu kitaplar okunmadan da kitap anlaşılabilir ancak fayda seviyesi düşecektir. Ayrıca ilk bölümde birçok yazara ilişkin görüş mevcut. Bu kısım yaklaşık 150 sayfa. Sonraki kısımlar daha çok anlatıcılar ile ilgili, bu kısımlarda anlatıcıları az çok bilenler zorlanmayacaktır.

    Ben eseri genel olarak beğendim. Çok faydalandım. Ama bana modern kuramlara biraz sert yaklaşmış klasik anlatılara ise daha ılımlı gibi geldi. Bu durum eserin yazıldığı yıllarda klasik edebiyat kuramlarına çok yıkıcı davrananlara karşı bir savunma niteliğinde de yazılmış olabilir. Elbette ben yanılabilirim bu benim şahsi görüşümdür. Bu arada eser 544 sayfa olarak görünmesine rağmen, 468 sonrası kaynakça, 410-468 arası da sonsöz. Eser biraz modern ve klasik edebiyat kuramları hakkında bilgi istiyor. Çünkü yazar her zaman tartışma havasında. Kesinlikle net yargılar vermiyor sadece çıkarımlar yaptırıyor.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Herkesin bildiği gibi çocuklar doğuştan aptaldır. Bir yetişkine "çocukluk etme" dendiğinde, aslında ona "aptallık etme" denmek isteni­yordur. Bu deyimin kullanılması olağan karşılanır çünkü her çocuk küçük bir hayvandır; sevimli bulunur.
    Catherine Baker
    Sayfa 82 - Ayrıntı Yayınları
  • 336 syf.
    Bu kitap ilk baskısını Eylül 2016'da yaptı. İkinci baskısı da hemen peşinden geldi. Yazarını tanımıyordum, AKP İstanbul milletvekili ve halen Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı imiş. Kitabı da tavsiye üzerine alıp okudum. Şöyle ki bence bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm tamamen ekonomik, bürokratik ve yapısal reformlarla ilgilidir. Osmanlı zamanından bu güne bu reformların kısa açıklamalarını yapar. Aynı zamanda 1930-70 yılları arasında yabancı bilirkişiler tarafından yazılmış, Türkiye'de reform gerekliliğini anlatan raporların özetleri vardır. Bu bölüm akademik bir dille yazılıp sıradan okuyucuya sıkıcı gelebilir. Yine bu bölümde, Ahmet Davutoğlu'nun kitaplarında da hissettiğimin benzeri şekilde, konuyu teknik terimlerle anlatmaya uğraşırken tam bir karmaşaya çevirme durumu mevcuttur. Kitabın asıl ilgi çeken "başkanlık" içerikli ikinci bölümünde ise sanki o bölümü başka biri yazmışçasına yüzeysel bir dil ve biraz kahvehane sohbetini andıran cümlelerle karşılaşacaksınız. Bunların bazıları o kadar saçma mantıklar ki örnek vermeden geçemeyeceğim; "Başkanlık sisteminin ideal ülkesi ABD. ABD ise dünyanın süper gücü. Durum böyle olunca soruyu tersinden de sorabiliriz. Süper güç olmak için demek ki başkanlık sistemi gerekiyor". Bunu ironi olarak değil, gerçek anlamıyla söylüyor. Böyle bir kitabın arka kapağında Nabi Avcı, İbrahim Kalın, Ardan Zentürk gibi aklı başında insanların övgüleri olması bana propaganda kokusu veriyor.
  • 400 syf.
    Okuma alışkanlığına yeni başlayan biri olarak okumanın hazzını, lezzetini ziyadesi ile bu eserde bulduğumun altını çizmek isterim. Fazla okuyan biri olmama rağmen neden okumadım diye kendi kendime hayıflandığım nadide bir eser.

    Zaman zaman yüzünüzde tebessümlerle karşılayacağınız zaman zaman da düşüncele deryasına dalıp gideceğiniz ironi ve mizah karışımını başarılı bi şekilde gerçekleştiren muazzam bir eser. İnsan ruhuna olan yaklaşımı, bilinçaltına ettiği etkilerle ve kendine has üslubu ile okurlarını etkilemeyi gayet iyi başarmış.

    Kitapta ilk olarak Hayri İrdal sessiz sakin bi şekilde saatler hakkında Nurullah efendinin yanında çalışmaya başlar.
    Romanın kahramanı olan Hayri İrdal’ın hayatına öncelikle Dr Ramiz’i sonrasında Halit Ayarcı’nın romana dahil olması ile ve Halit Ayarcı’nın o bitmek tükenmek bilmeyen hırsı, zekası özgüveni ile roman farklı bir havaya büründü. Halit Ayarcı o kadar etkili ki kitapta işe yaramayan Hayri İrdal’ın baldızını assolist yapması adamın ne kadar etkili olduğunu tüm çıplaklığı ile gösteriyor. Hayri İrdal ile Halit Ayarcı bi nevi birbirilerini tamamladı. Biri pasif ve geri kalmayı tercih ediyor diğeri aktif ve hayatın boşluklarından faydalanarak ilerlemeye çalışıyor. Biri çalışkan diğeri kurnaz. Bi nevi eski ile yeniyi harmanlamak gibi ya da cumhuriyetle osmanlıyı harmanlamak gibi.



    İmparatorluktan devlete geçişte yaşanan bunalım döneminde, halktaki boşluğunun zirve yaptığı zamanda kaleme alınan bu roman Hayri İrdal’ın hayatı gibi farklılıklarla dolu. Menfaat uğruna ne yüzsüzlüklerin yapılacağını, yüzsüzlüklerin en tepe noktada olduğunu apaçık gözler önüne sermiş.

    Kitabın sonlarına doğru batı hayranı Halit Ayarcı’nın o gücünü kaybetmesi, enstitünün kapanmasının gündeme gelmesi, tekrar açılmaya çalışılması... Kısaca olay örgüsü, anlatımı ne kadar başarılı bir düşünce romanı olduğunu gösteriyor.

    Şiddetle tavsiye edebileceğim doyurucu bir başyapıt. Son olarak eser ile ilgili şu alıntıyı paylaşmak istiyorum çünkü hayatımızı özetlemektedir.
    “Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı da insandır. Bu da gösterir ki zamanla mekan insanla mevcuttur!”
  • 192 syf.
    ·7 günde
    İhsan Oktay Anar kitaplarındaki dil ve anlatım yazarın zekasına saygı duymaktan başka bir şey bırakmıyor okura. Bir ara yazmama kararı alan yazarın umarım son kitabı olmaz Galiz Kahraman. İğrençlikleri kitabın kahramanı üzerinden o kadar güzel anlatıyor ki, içinde ince ince göndermelerle "bizi" anlatması tüm kitaplarında olduğu gibi müthiş bir ironi. Kitabın içinde farkında olmadan bir bakıyorsunuz ki günlük bir mevzu işlenirken derin akademik ve entelektüel birikim satır aralarına serpiştirilmiş, gerçi bu diğer kitaplarında da mevcuttur. Okurken bir ara koparsınız konudan, dalıp gidiverirsiniz, eğlenceli ve bildik gelir konu size, bir bakmışsınız çok derinlere inmiş mevzu ve anlatım, bir kaç sayfa geri dönmek zorunda kalırsınız. Çok emin olmamakla birlikte tüm kitaplarında bir şekilde yobazlığa değiniyor, yobazlık ya da inandığımız dine göre ters hareketler yapma durumu ki gerçekten bu konuda verdiği örnekler bence hep doğru. Beğendiğim yazar ve beğendiğim bir kitabı daha. Tavsiye ederim.