• 544 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Wayne Clayton Booth 1921-2005 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı edebiyat eleştirmeni. Chicago Üniversitesi’nde akademisyenlik yapmıştır. Kurmacanın Retoriği’nin yanında birçok eleştiri kitabı mevcuttur. Kurmacanın Retoriği 1961 yılında yazılmış, Türkçeye 2012 yılında çevrilmiştir. Her ne kadar dilimize geç çevrilmiş olsa da yayımlandığı ülkede de ikinci baskısını 1983 yılında yapmıştır. Bunun sebebi kitabın yayımlandığı ülkede çok değer görmemesi yada yayımlandığı ülkedeki okurların edebiyat eleştirisine değer vermemesi olabilir.

    Kitap birinci kısımda modern edebiyat kuramlarının temel ilkelerinin anlatımıyla başlar. Anlatmak ve Göstermek, hakiki roman gerçekçi olmalıdır, tüm yazarlar nesnel olmalıdır, hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz, okurun nesnelliği… Yazarın bu kuramların hiçbir zaman tamamen uygulanamayacağını savunuyor. Her şeyin gösterilerek anlatılamayacağı, gerçekçi olmak için dış dünya gerçekliğinin birebir alınması gerektiği – ancak neredeyse her eserde zamansal atlamaların olduğu-, yazarın her tercihinin nesnelliğe bir darbe olduğu, sanat eserlerinin iletişimsiz olmayacağı bunun için izlerkitlenin umursanması gerektiği, okurun elbette her eserde kendine ait değerler bulacağı ve bulduğu değerlerle bağ kuracağı…

    Daha sonraki kısımlar ise daha çok anlatıcı üzerine. Bu kısımda öncelikle yazarın sözcüsü olarak dramatize edilmiş anlatıcılar – ayrıca bknz Tristram Shandy- ele almış. Bu eserlerin her zaman başarısız olmadığı, başarının daha çok okur ile anlatıcı arasındaki bağa bağlı olduğu belirtilmiş. Klasik dönem edebiyatındaki yazar müdahaleleri için; bazen okurun eser hakkında güvenilir bilgiye ihtiyaç olduğu bu ihtiyacın ancak yazar yönlendirmesi ile karşılanabileceği, izahi olduktan sonra yaratılacak etki uğruna bazı kusurlar işlenebileceği, her tercihin bedelinin olduğu belirtilmiş.. Diğer işlenen konular, ironi ve merak unsuru, zimni yazar, yazarın okuyucu ile mesafesi, anlatım merkezleri, tercihler ve bedelleri, okurun ve yazarın nitelikleri, yazar ve ahlak, değerler..

    Kitap çok da kolay değil. Öncelikle çoğu eleştiri kitabında olduğu gibi eleştirmenin eserden faydalanacak olandan okumasını beklediği kitaplar var. Bunları okumadan alınacak haz ve fayda düşecektir. Kitaba başlanmadan önce en azından şu kitapların okunması faydalı olacaktır; Emma , Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi , Henry James Yürek Burgusu ve edebiyata dair görüşleri, Decameron beşinci gün 9. hikaye .. Elbette bu kitaplar okunmadan da kitap anlaşılabilir ancak fayda seviyesi düşecektir. Ayrıca ilk bölümde birçok yazara ilişkin görüş mevcut. Bu kısım yaklaşık 150 sayfa. Sonraki kısımlar daha çok anlatıcılar ile ilgili, bu kısımlarda anlatıcıları az çok bilenler zorlanmayacaktır.

    Ben eseri genel olarak beğendim. Çok faydalandım. Ama bana modern kuramlara biraz sert yaklaşmış klasik anlatılara ise daha ılımlı gibi geldi. Bu durum eserin yazıldığı yıllarda klasik edebiyat kuramlarına çok yıkıcı davrananlara karşı bir savunma niteliğinde de yazılmış olabilir. Elbette ben yanılabilirim bu benim şahsi görüşümdür. Bu arada eser 544 sayfa olarak görünmesine rağmen, 468 sonrası kaynakça, 410-468 arası da sonsöz. Eser biraz modern ve klasik edebiyat kuramları hakkında bilgi istiyor. Çünkü yazar her zaman tartışma havasında. Kesinlikle net yargılar vermiyor sadece çıkarımlar yaptırıyor.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Herkesin bildiği gibi çocuklar doğuştan aptaldır. Bir yetişkine "çocukluk etme" dendiğinde, aslında ona "aptallık etme" denmek isteni­yordur. Bu deyimin kullanılması olağan karşılanır çünkü her çocuk küçük bir hayvandır; sevimli bulunur.
    Catherine Baker
    Sayfa 82 - Ayrıntı Yayınları
  • 192 syf.
    ·7 günde
    İhsan Oktay Anar kitaplarındaki dil ve anlatım yazarın zekasına saygı duymaktan başka bir şey bırakmıyor okura. Bir ara yazmama kararı alan yazarın umarım son kitabı olmaz Galiz Kahraman. İğrençlikleri kitabın kahramanı üzerinden o kadar güzel anlatıyor ki, içinde ince ince göndermelerle "bizi" anlatması tüm kitaplarında olduğu gibi müthiş bir ironi. Kitabın içinde farkında olmadan bir bakıyorsunuz ki günlük bir mevzu işlenirken derin akademik ve entelektüel birikim satır aralarına serpiştirilmiş, gerçi bu diğer kitaplarında da mevcuttur. Okurken bir ara koparsınız konudan, dalıp gidiverirsiniz, eğlenceli ve bildik gelir konu size, bir bakmışsınız çok derinlere inmiş mevzu ve anlatım, bir kaç sayfa geri dönmek zorunda kalırsınız. Çok emin olmamakla birlikte tüm kitaplarında bir şekilde yobazlığa değiniyor, yobazlık ya da inandığımız dine göre ters hareketler yapma durumu ki gerçekten bu konuda verdiği örnekler bence hep doğru. Beğendiğim yazar ve beğendiğim bir kitabı daha. Tavsiye ederim.
  • 400 syf.
    Okuma alışkanlığına yeni başlayan biri olarak okumanın hazzını, lezzetini ziyadesi ile bu eserde bulduğumun altını çizmek isterim. Fazla okuyan biri olmama rağmen neden okumadım diye kendi kendime hayıflandığım nadide bir eser.

    Zaman zaman yüzünüzde tebessümlerle karşılayacağınız zaman zaman da düşüncele deryasına dalıp gideceğiniz ironi ve mizah karışımını başarılı bi şekilde gerçekleştiren muazzam bir eser. İnsan ruhuna olan yaklaşımı, bilinçaltına ettiği etkilerle ve kendine has üslubu ile okurlarını etkilemeyi gayet iyi başarmış.

    Kitapta ilk olarak Hayri İrdal sessiz sakin bi şekilde saatler hakkında Nurullah efendinin yanında çalışmaya başlar.
    Romanın kahramanı olan Hayri İrdal’ın hayatına öncelikle Dr Ramiz’i sonrasında Halit Ayarcı’nın romana dahil olması ile ve Halit Ayarcı’nın o bitmek tükenmek bilmeyen hırsı, zekası özgüveni ile roman farklı bir havaya büründü. Halit Ayarcı o kadar etkili ki kitapta işe yaramayan Hayri İrdal’ın baldızını assolist yapması adamın ne kadar etkili olduğunu tüm çıplaklığı ile gösteriyor. Hayri İrdal ile Halit Ayarcı bi nevi birbirilerini tamamladı. Biri pasif ve geri kalmayı tercih ediyor diğeri aktif ve hayatın boşluklarından faydalanarak ilerlemeye çalışıyor. Biri çalışkan diğeri kurnaz. Bi nevi eski ile yeniyi harmanlamak gibi ya da cumhuriyetle osmanlıyı harmanlamak gibi.



    İmparatorluktan devlete geçişte yaşanan bunalım döneminde, halktaki boşluğunun zirve yaptığı zamanda kaleme alınan bu roman Hayri İrdal’ın hayatı gibi farklılıklarla dolu. Menfaat uğruna ne yüzsüzlüklerin yapılacağını, yüzsüzlüklerin en tepe noktada olduğunu apaçık gözler önüne sermiş.

    Kitabın sonlarına doğru batı hayranı Halit Ayarcı’nın o gücünü kaybetmesi, enstitünün kapanmasının gündeme gelmesi, tekrar açılmaya çalışılması... Kısaca olay örgüsü, anlatımı ne kadar başarılı bir düşünce romanı olduğunu gösteriyor.

    Şiddetle tavsiye edebileceğim doyurucu bir başyapıt. Son olarak eser ile ilgili şu alıntıyı paylaşmak istiyorum çünkü hayatımızı özetlemektedir.
    “Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı da insandır. Bu da gösterir ki zamanla mekan insanla mevcuttur!”
  • 131 syf.
    ·7 günde·8/10
    Bazı eserlere bütünsel olarak yaklaşmak onları daha anlaşılır kılar. Konu bütünlüğü, anlatılmaya çalışılan şey, yazar tarafından bazı zamanlarda eserin tamamına yayılmış, harmanlanmış durumdadır, işte bu eserlere bütünsel bakmalıyız, kimi zaman da yazılan eserin bütünsel bakılmaya illa da ihtiyacı yoktur, başka bir tabirle; eserden rastgele bir sayfayı okusanız bile eserin biçimselliğini eser miktarda bile olsa görebilirsiniz; konu bütünlüğü birçok yerde fark edilir durumdadır. Konu bütünlüğü harmanlanmış eserler diğerlerine nazaran derinliği hemen anlaşılamaz. Bu derinliğin farkına varılması için eserin tamamen okunması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Dolayısıyla burada konu faktörü de işin içine girmektedir. Kimi eserlerde konu ön planda olup, aktarılmaya çalışılan olgu konunun bütünlüğüne dayanır. Kimi eserlerde de bu konu, aktarılmaya çalışılan olgunun altında kalır, o olguya aşağı yukarı her sayfada rastlarız. Öncelikle Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru'na bu ayrımı yaparak bakmamız gerekiyor. Bu eser kesinlikle bütünsel bakılması gereken bir eser.

    Eserde genel itibariyle bir suçlu ile aşk yaşamış olan Katharina'nın öyküsü anlatılıyor. Katharina'nın yaşadıklarına adım adım şahit olurken bir modern dünya eleştirisiyle karşı karşıya da kalmış oluyoruz aslında. Modern dünyada kamu kavramı insanı duygusal bir varlık olarak görmez, kağıt üzerindeki bir harf yığını olarak görür. Mesela Katharina, kamuya göre o azimli, sevecen Katharina değil, salt dümdüz Katharina Blum'dur. Şu tarihte şu yerde doğmuştur. Eğer bir suç işlediyse o suçu işlemiş olarak bakılır, o suç işlenene dek geçirilen psikolojik süreçlere dikkat edilmez. Bu yüzden kamu sonuç odaklı işler, neden-sonuç odaklı değil. Ortada olan şey sadece sonuçtur. Sonucun gerçekleşmiş olması kamusal anlamda, nedeni etkisiz kılar. Sonuç o denli önem arz eder ki, onu doğuran nedenden özerk hale gelir. Bu, insanın doğası anlamında bakacak olursak mantıksız ve tutarsız bir durumdur. Katharina'nın da yaşadığı şey budur; kamunun insanı ve insan doğasını nesneleştirmesi, basının da insanı çarpıtması.

    Eserde suçlu olduğunu bile bilmediği bir adamla eserdeki bahsedilen zamana göre birkaç gün önce ilişki içersinde olan Katharina, bu ilişkiden dolayı sorgulanmaya, bir noktadan sonra suçlu bulunmaya başlıyor. Sorgulanmalar sırasında, bir suç örgütünün üyesi olan Katharina'nın sevgilisini bulmayı ve bu suç örgütünü çökertmeyi kafaya koymuş azimli bir dedektif Katharina'ya birçok suçlamada bulunur. Modern sistemde suçlu bulunma ya da bulunmama olguları bile aslında bir tutarsızlığa dayanmaktadır. Katharina gibi salt suçlu diyemeyeceğimiz bir insan sorgulanırken ona sorular yöneltilir. Bu sorular onu suçlu bulmaya yöneliktir. Yani sorguda olan kişi aslında bir anlamda bu hiç ilgisinin olmadığı suçlamalardan kendini kurtarma derdindedir. İnsanı bu buhrana sokan şey de kamunun insanı nesneleştirme içgüdüsüdür. Psikolojik manada bir baskı işidir bir nevi sorgu olgusu. Bir kişiyi kendini temize çıkarması çabasına sokmaktır. Bir kişi eğer kendini temize çıkaramadıysa bu büyük ihtimalle suçlu olduğu içindir. Ama ortada daima bir "ya da" kısmı mevcuttur, olmalıdır. Eğer bir birey kendini modern sistemdeki bir sorgudan temize çıkarabilmiş durumda değilse bu onun illa da suçluluğunu kanıtlamaz. Başka her türlü etmen buna sebep olmuş olabilir. Mesela sorgucunun, eserde örneği verildiği üzere, hırsından dolayı gözünün olayı çözmek dışında başka bir şey görmemesi yüzünden çoğu detayı atlamış olabileceği olasıdır, sorguya alınan kişinin kamusal buhrandan etkilenmesinin olası olduğu gibi. Ama modern kamusal toplum bu "ya da"lara dikkat kesilmeyecek kadar meşguldür, acelesi vardır. Sırada başka kendini aklamaya çalışan insanlar dinlenecektir, insan da bir nesne olduğuna göre ne diye sırf bir insan için zaman kaybedilsin ki? Modern kamusal düzenin en büyük eksiği budur.

    İşte Katharina da böyle bir baskı altında sorgularda bulunur. Karşısında hırslı, yükselmeye hevesli, 'gözü yükseklerde' olan bir dedektif vardır. Bu yöneltilen haksız suçlamalar sorgularda o denli boyutlara ulaşmıştır ki, bir ara Katharina'nın yıllardır emek verip biriktirdiği para birikimi bile örgütün parası olarak nitelendirilmiştir. Bu psikolojide tarafsız bir sorgu nasıl mümkün olabilir? Eğer bir kişiye suçsuz diyemiyorsak, aynı oranda suçlu da diyemeyiz. Modern kamusal toplum bir insana suçsuz diyememeyi, onun suçlu olabileceğinin ilk kanıtı olarak sayıyor. Bu psikolojik baskı altında soruşturma ve sorgular gerçekleşiyor. Ve modern toplumlarda yaşayan insanların kendileri bile suçlu olmasalar dahi suçlu olmadığını kanıtlamak zorunda hissediyorlar kendilerini. Kafka'nın Dava'sı aklıma geldi sık sık bu satırları yazarken. Josef K.'da aynı haksız psikolojik baskıyı yaşıyordu. Suçsuzdu ama kamusal düzen peşine düşünce bu suçsuzluğu kanıtlamasının gerektirdiği yoğun baskı altında eziliyordu. İşte modern kamusal toplum, duygusal bir varlık olan insanı bu şekilde kayıtsızca ezmektedir. Katharina da birçok kez haksız bir şekilde aynı böyle ezilmiştir.

    Kamusal kısmı bir kenara bırakıp biraz da basın açısından bakmak isterim esere. Zaten eserin iki temel unsuru bana göre kamu ve basın. Bu ikisinin altında ezilen insan. Kamu ve basının insanı ezip, onda suçsuzluğunu kanıtlayacak güç bırakmaması, başka bir tabirle üzerine başkaları tarafından onlarca kilo ağırlık konmuş olan bir insanın yerden ayağa kalkamaması, ağırlık koyan insanlar tarafından bu insana "ayakların var, hadi kalksana" denmesidir. Kamunun insanı bir nesne, yalnızca bir isim olarak görmesi yetmiyormuş gibi basın da insanı kendi keyfi nasıl isterse öyle görmektedir. Basın günümüzde öyle bir hal almıştır ki, önemli olan şey haberin doğruluğu değil, haberin okunmasıdır artık. Doğruluk artık sansasyon yaratacak bir olgu değildir. Sansasyon basın şirketleri için artan para ve itibar, artan tirajlar demektir. Doğru da etiksel olarak birçok olgunun gerisinde kaldığından, doğruyu göz ardı etmek uğruna bir sansasyon basıncılığı türemiştir günümüzde. Katharina'nın kendisi bile sevdiği adamın suç örgütünün kilit ismi olduğunu sorgular esnasında öğrenmişken, basın Katharina'yı daha o zamandan suç örgütünün ekonomik kaynağı olmakla suçlamaya başlar. Bu yüzden de Katharina bir yandan kamunun insanı nesneleştirmesi ve suç dayatması problemleriyle uğraşırken bir yandan da basının kendisini direkt olarak suçlu ilan etmesiyle uğraşmak zorunda kalır. Bu durumda kalan bir insanın içinde bulunacağı psikolojik durumu canlandırın aklınızda. Bu, modern çağın gerçekliği kadar gerçek, olası bir durumdur aslında. Hepimizin başına gelebilir. Mesela bir anda oturduğunuz apartmanda bir cinayet işlenir ve cinayeti işleyen kişi bir süreliğine bulunamaz. Apartmandaki görgü tanıkları olarak ifade verirken bile o yoğunluğu üstünüzde hissedebilir hale gelirsiniz. Çünkü kamuya göre o katilin olabilirliği en alakasız kişi bile olsanız sizi bile kapsar ve bunu da içinizde hissedersiniz.

    Basın açısından doğru kavramının değiştirilmesinden vazgeçilmediği için artık asıl doğrunun ne olduğu sorusu da büyük bir muamma yaratmaktadır günümüzde. Yazılan bir şeyin gerçekliğini saptayabilmemiz için bile derin araştırmalar gerekir bana göre. En basitinden örnek verecek olursam tarihi kaynaklar örneğini verebilirim. Daha önceki bir inceleme yazımda da bundan söz etmiştim. Bizler tarihi bir eseri okurken arkasında kaynakça görünce bir anda rahatlıyoruz, sanki içten içe diyoruz ki, "kaynakça varsa kitabın arkasında, doğrudur". Peki hiç kaynakçanın kendisini araştırdık mı? Kaynakçanın eserin son sayfalarındaki varlığı değil, içeriğidir mühim olan. Hem o kaynakçadaki bilgilerin doğruluğunu nereden biliyoruz? Bir şeyi kendimiz araştırmadan, şuradan buradan alınmışsa doğrudur demek yerine o şuradanı buradanı bir de kendimiz araştırsak hiçbir şey kaybetmeyiz. Günümüzde bu hataya sıkça düşülüyor. Basın konusunda da reklamını daha iyi yapan basın kuruluşu daha kesin bilgiye sahipmiş gibi algılanıyor. Bu da son derece yanlış. Eserde söz konusu olan önemli detaylardan biri de bu. Katharina'yı daha en baştan suçlu ilan eden basın kuruluşu oldukça ünlü bir basın kuruluşu olduğu için belirli kesimler tarafından zaten en başta doğru kabul ediliyor bu sav. İşin kötü tarafı diğer ufak basın kuruluşları da yavaş yavaş Katharina'yı örgüt üyesi olmakla suçlamaya başlıyor. Gerçekten korkunç bir durum.

    Modern çağda üstte bahsettiğimiz durum aslında yalnızca belirli kuruluşlara ait bir nitelik değil. Toplumda biz insanlar genel olarak bu şekilde düşünmeye odaklı hale getirilmişiz bir şekilde. Ünlü birinin söylediği bir şeyi doğru kabul eden yüzbinlerce insan var. Bir insanın sözünün geçer biri olması (aslında bu terimin kendisi bile bir çelişki, "sözü geçer" terimi, insanın sözünün her yerde geçmesi onun ünlü ve bilindik biri olduğunu da gösteriyor bir yandan da, belirli kesimlerce tanınan birine bile "sözü geçer bir insan" diyoruz, her söylediği söz doğru mu sanki her yerde geçiyor?) o insanın söylediklerini doğrulamaz. Modern çağda ünlü bir kişinin söyledikleri sürekli olarak ciddiye alındığı için her dediği doğru sanılıyor. Ciddiye alınmayan birçok insan en doğru şeyleri söylerken, herkes tarafından ciddiye alınan tek bir insanın söylediği en saçma şey en doğru şey olarak sayılır.

    Eserin sonlarına doğru Katharina bu kamu-basın ikilisinin altında ezilmeye daha fazla dayanamaz hale gelir. Evine çağırdığı, o bahsettiğimiz basın kuruluşundan bir muhabiri (hakkında en çok yalan haberi yapan yayınlayan muhabir) silahla öldürür. Asıl katil burada Katharina mıdır yoksa kamu-basın ikilisi mi? Bir anlamda Katharina olan şeylere daha fazla dayanamaz, kendisi hakkında en çok yalan haberi yapan muhabiri öldürür, bir nevi intikam almak ister. Evet, insan öldürmenin hiçbir geçerli haklı yanı yoktur, ama muhabir bir anlamda da kendi sonunu getirmemiş midir? Bir insanın tüm hayatını, o kişiyi tam olarak tanımadan bile bitirebilecek vicdansızlığa sahip bir gazeteci bu eserde bahsedildiği şekilde kendi hayatını da bitirmiş olmaz mı? Bu açıdan Böll eserin sonunda bizleri mükemmel bir ikilemde bırakıyor. Asıl katil kamu ve basın mıdır, yoksa Katharina mı? Burada dolaylı olarak katilin kamu ve basın olduğunu kabul etsek dahi, bu kamu ve basın için kabul edilemez olacaktır. Çünkü kamu asla sebeplere göre ilerlemez, bir sonuç vardır ve o sonuç sebep olgusunu yok etmiştir. Bu açıdan kamu ve basın bağlamında suçlu asla kendileri kabul edilemez; biz onları suçlu kabul etsek bile. O sürece kadar Katharina'nın neler yaşadığı, hayatının nasıl berbat bir hal aldığı çünkü hiçbir kamusal kurumun umurunda olmaz. Nedensellik kavramı kamusal anlamda kendini bir tür 'sonuçsallık' kavramına devretmiştir. Basınsal olarak da, bahsettiğimiz basın kuruluşu son çıkardığı haberlere göre en başından beri haklıdır, çünkü Katharina gerçek yüzünü göstermiş ve bir insanı 'gözünü kırpmadan', 'canice' öldürmüştür.

    Ayrıca eser biçimsel olarak neredeyse tamamen nesnel, resmi bir dille yazılmış durumda. Bu da biz okurları eseri okurken tıpkı bir gazete haberi okuyormuş gibi hissettiriyor. Bu açıdan da aslında ince bir ironi var. Sanki bir gazeteden modern toplumdaki insanın kamusal manadaki ezilmesini anlatan bir haber okuyormuş gibi hissettim çoğu zaman eseri okurken. İşte bu açıdan eserin ancak ve ancak bütünsel olarak değerlendirilmesi büyük bir önem taşıyor. Hatta eserin kimi noktalarında tıpkı gazete haberlerinde olduğu gibi gereksiz birçok bilgiye girilmiş durumda. Bu da okuma hevesini etkileyen bir etmen aslında. Ama eserin önemini eseri bitirdikten sonra çok daha iyi fark ediyorsunuz. Böll değişik, farklı tarzda yazımların da ustası zannımca. Birçok farklı anlatım şeklini kullanmakla kalmıyor bu kullanımı da usta bir şekilde yapıyor.

    Kamu-basın ikilisinin altında ezilen modern insanın hikayesi; Katharina'nın çaresizlik içindeki serzenişleri. Katharina'nın onuru, eserin isminde de bahsedildiği üzere gerçekten de çiğnenmiş, hatta bununla da kalınmamış ayaklar altına alınıp üstünde tepinilmiştir.
  • 336 syf.
    Bu kitap ilk baskısını Eylül 2016'da yaptı. İkinci baskısı da hemen peşinden geldi. Yazarını tanımıyordum, AKP İstanbul milletvekili ve halen Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı imiş. Kitabı da tavsiye üzerine alıp okudum. Şöyle ki bence bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm tamamen ekonomik, bürokratik ve yapısal reformlarla ilgilidir. Osmanlı zamanından bu güne bu reformların kısa açıklamalarını yapar. Aynı zamanda 1930-70 yılları arasında yabancı bilirkişiler tarafından yazılmış, Türkiye'de reform gerekliliğini anlatan raporların özetleri vardır. Bu bölüm akademik bir dille yazılıp sıradan okuyucuya sıkıcı gelebilir. Yine bu bölümde, Ahmet Davutoğlu'nun kitaplarında da hissettiğimin benzeri şekilde, konuyu teknik terimlerle anlatmaya uğraşırken tam bir karmaşaya çevirme durumu mevcuttur. Kitabın asıl ilgi çeken "başkanlık" içerikli ikinci bölümünde ise sanki o bölümü başka biri yazmışçasına yüzeysel bir dil ve biraz kahvehane sohbetini andıran cümlelerle karşılaşacaksınız. Bunların bazıları o kadar saçma mantıklar ki örnek vermeden geçemeyeceğim; "Başkanlık sisteminin ideal ülkesi ABD. ABD ise dünyanın süper gücü. Durum böyle olunca soruyu tersinden de sorabiliriz. Süper güç olmak için demek ki başkanlık sistemi gerekiyor". Bunu ironi olarak değil, gerçek anlamıyla söylüyor. Böyle bir kitabın arka kapağında Nabi Avcı, İbrahim Kalın, Ardan Zentürk gibi aklı başında insanların övgüleri olması bana propaganda kokusu veriyor.
  • 218 syf.
    ·4 günde·9/10
    !!! Spoiler içerir
    Kitap Hesse'nin hayatından izler taşıdığı için (Ruhbilimsel macerası, milliyetçilik karşıtı tutumları) otobiyografik bir eser olarak da değerlendiriliyor. Ailesiyle ilgili birtakım sorunlar yaşadığı için C.G.Lung’un öğrencisi olan Dr. Joseph Lang'dan psikanaliz tedavisi görmeye başlıyor. Ki onun psikanalizle tanışması yazacağı eserleri de etkiliyor.
    Bozkırkurdunu psikanaliz bir bakışla değerlendirirsek( Hesse'nin bundan etkilendiğini düşünerek) kitabın kurgusundaki gizemli kısımları aydınlatmış olacağımızı düşünüyorum.
    Kahramanımızın adı ( Harry) küçük bir oğlan çocuğunun adını çağrıştırmaktadır. kitapta aynen bu şekilde bir diyalogda da geçer. Gizemlerimizden biri de bu olabilir. Harry kendini hem bir bozkırkurdu hem de bir insan olarak görmektedir. Bu çok kişilikli durumuna getirdiği açıklamada kendinden şizofren diye bahseden Harry, kendi dünyasında buna inanmaz, bilimin bir adlandırması olarak kabul eder sadece. Bilinçaltının odaları olarak ele alacağım tiyatro kısmında girdiği bir odada, şizofreniden şöyle bahsedilir '' Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.''
    Kendisinde iki karakter barındırır biri insan diğeri ise bir bozkırkurdudur ''Bizim bozkırkurdunda öyle bir durum söz konusuydu ki, duyguları tüm karma yaratıklarda görüldüğü gibi kimi zaman kurt kimi zaman insan duygularıydı. Ne var ki kurt gibi duyup hissederek yaşadığında içindeki insan hep pusuya yatıp kurdun davranışlarını izliyor, değerlendirip yargılıyordu.'' Harry, bozkırkurdu yanının dişlerini burjuvazinin izlerini taşıyan hayatlara sunar( bunu konuk olduğu profesörün evinde görüyoruz) Kendisi de bir burjuva sayılır çünkü diğer burjuvalar gibi bankada parası vardır ve faizinden de faydalanmaktadır. İçindeki bu çekişmenin bir sebebi de burjuva yanına katlanamıyor oluşudur. Kendini diğerlerinden ayırır onların haz aldıkları şeyler bellidir ama bizim bozkırkurdumuzun gökyüzüne uzanan altından bir yolu vardır o, o yoldan geçtiğinde ancak hazdan söz edilebilir... Neden bozkırkurdu? sorusuna da açıklık getirdikten sonra gizemli kısımların açıklamasına geçelim.
    '' Göğüs beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil sayılamayacak kadar çoktur'' buradaki çok ruhlululuk hem Harry de hem de Harmine'de mevcuttur. Hermine fahişedir ve kahramanımızın kendini öldürmeyi planladığı bir gecede çıkar karşısına, görünürde zevk düşkünüdür derinde ise Harry'nin halinden anlayabilecek kadar da kahramanımızın gözünde bilge bir kişidir. Harry gibi hayattan memnun olmadığı başka bir tarafı da vardır ve o da ölümü arzulamaktadır. Yani yine bir ikili kişilik mevcut: bilge fahişe... Bu bilge fahişenin ona gösterdiği yoldan devam eder hayatına.
    Bilge fahişemiz ona aydın kişiliğinin altında ezilmiş bütün arzuları yaşatır. Diğerleri gibi olma yolunda büyük çaba harcar dans etmeyi öğrenir, balolara katılır vs... Bazen kurt dişlerini gösterir ama bilge fahişemiz buna fırsat tanımaz.
    VEE bütün bu diğerleri macerasının sonunda bir balo gecesinde gerçeklik sınırlarını zorlayan olaylar yaşanır. İşte psikanaliz kuram; bu gizemli, gerçek dışı olayı aydınlatmak için tam da burada devreye girer. Pablo karakterimiz( Harmine'nin arkadaşı) Harry'mizi kendi tiyatrosuna davet eder (Bu tiyatroyu bir psikoterapistin odası olarak düşünelim) . Pablo'yu bir terapist olarak düşündüğümüzde tiyatrosunda bahsettiği loca kapıları Harry'nin bilinçaltının dehlizleridir zannımca. 169. sf da terapide olup bitecekleri anlatır Pablo :" Benim küçük tiyatronun dilediğiniz kadar çok loca kapısı vardır, on yüz ,hatta bin kapı,. Her kapının ardında da o anda aradığınız şey sizi bekler. Hoş bir hayal galerisidir, sevgili dostum Harry, ama şu andaki durumunuzla bu galeri içinden geçmeniz işinize yaramayacak , kişiliğim diye nitelemeye alıştıgınız şy sizi engelleyecek, gözlerinizi kamaştıracaktır." Psikanalist kuramda yer alan birçok öge burada da baş gösterir: Bilinçaltını örten perde olarak olarak kişilik,loca kapılarında yazanlar ''Bütün kızlar senindir'' cinsellik ögesi ve çocukluğunda aşkını itiraf edemediği ilk aşkı olan kadınla birlikteliğinin hayali..'' Haydi neşeli ava! birlikte avlamaya'' locası, insanlığa karşı bastırılmış nefretin şiddet ve vahşet olarak dışavurumunun gerçekleştiği loca. Artık her şeyin sonlandığı kısımda( '' Harry'nin idamı '') Mozart'ın Harryle dalga geçercesine konuştuğuna şahit oluruz.Oysa Mozart onun için yüce bir şahsiyettir fakat bu tiyatroda(bana göre bilinçaltında) Mozart'ın arkasındaki kişi müziğini kalitesiz bulduğu Pablo'dur. Bilinçaltı bağlamında düşünürsek yazar nasıl bir ironi yapmaya çalışmıştır tam kestiremedim. Çünkü gerçekte Mozart onun için kaliteli müziği Pablo zırva müziği temsil etmektedir bilinçaltında ise Mozart Pablo'nun bedeninde can bulur...Mozart olan Pabloyu müzisyen kişiliğinden sıyırıp yine psikoterapist kişiliğine döndürürsek Mozart olan Pablo'nun ağzından dökülenler, sanki yazar tarafından psikoterapinin kofluğuna bir gönderme gibidir. NE BEKLİYORDUN der gibidir. Çünkü Harry adına yapılacak her şey yapılmıştır fakat o hala içindeki çekişmeye son vermemiştir. yani psikoterapi bile onu kurtarmaz.. Artık bu kofluğu ortaya koyan sözleri işitmeyi hak etmiştir: '' Yaşayacak ve gülmesini öğreneceksiniz. Yaşamın lanet olası radyo müziğini dinlemesini öğrenecek, onun altında saklı ruhu ululamasını öğrenecek, ondaki zımbırtıya gülmesini öğreneceksiniz. Hepsi bu kadar sizden daha fazla şey istendiği yok''
    https://www.youtube.com/...fRTrB6Yqsok&t=0s
    http://mozartcultures.com/...r-ses-hermann-hesse/