• “Kamuoyunu saptırmak, yoldan çıkarılmış olan kamuoyunu, onu sabuklamaya götürecek ölçüde bir ölüm görevinde kullanmak da bir suç. İçinden atamaması durumunda insan haklarının savunucusu büyük ve özgürlükçü Fransa’nın ölmesine yol açacak iğrenç Yahudi düşmanlığının arkasına sığınarak küçükleri ve alçakgönüllüleri zehirlemek, tutuculuk ve hoşgörüsüzlük tutkularını azdırmak da bir suç. Kin yolunda yurttaşlığı sömürmek de bir suç, son olarak; tüm bilim gerçek ve adalet çağını oluşturma yolunda iş başındayken, kılıcı çağdaş Tanrı yapmak da bir suçtur.”
  • Eratosthenes'in azımsanamayacak bir başansı da o zaman bilinen dünyanın haritasını çıkarmasıyla. Harita İngiliz adaları dahil Avrupa, Mrika ve Asya anakaralarını kapsıyordu. Küresel bir yüzeyi düz kağıt üstünde göstermek kolay bir iş değildi. Tıpkı bir portakal kabuğunu masa üzerine dümdüz yerleştirmek gibi. Eratosthenes enlem paralelleriyle boylam meridiyenlerini kullanarak oldukça duyarlı ve güvenilir bir projeksiyonla güçlüğün üstesinden gelmişti. Yaptı­ğı harita yüzyıllarca denizcilikte ve başka alanlarda kullanılır.
  • İyi bir okur olabilmek için sadece okumayı sevmenin kafi gelmediğini anlamam uzun zaman aldı , ‘’biz de sizin yaşınızda olduk , o yollardan geçtik, bir bildiğimiz var ki uyarıyoruz’’ diyen büyükler sonrasında ‘’vakti zamanında biz demiştik’’ demek zorunda kalırlar çünkü ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ mantığı bizde mevcuttur. Kendi edindiğimiz tecrübeler bilhassa kıymetlidir zira daha büyük hatalardan alıkoyar amma velakin geçip giden zamanı geri döndüremeyiz ve kayıpları telafi etme şansımız çok azdır. Ben tam tersini yaşayanlardanım ikaz edenim yerine ‘’Nasrettin Hoca eşekten düşünce akıl veren çok olur’’ durumlarıyla karşılaştım her defasında, bu nedenle çokça eksik yetersiz bilgi ile okumaya çalışırken tabir-i caizse cebelleşiyorum .Araştırmayı sevdiğim için yük gelmiyor ama kitaplar çoğu zaman bölük pörçük bir hal alıyor. Okul çağında olanlar bunu aşabilir ama iş hayatına atılan üstelik bir de evli-çocuklu olanlar benden çok daha fazla zorlanacaklardır. Bir romanı herkes okuyabilir ama anlayarak sindirerek okumak başka bir şeydir .Günümüz insanları dertlerini birkaç argo sözcükle anlatmayı yeğliyor ; sevgisini, nefretini, hayretini , mutluluğunu, üzüntüsünü, kıskançlığını ….. Yeşilçam klasiklerinden Hababam Sınıfı’nda ‘’ müspet ilim yapan bu zat-ı muhterem’’ diye konuşan edebiyat hocası kötü karakterli olmasa zikrettiği kelamlar dolu dolu, oysa şimdi erkeklerin ağzına yakıştıramadığımız halde bayanların da çekinmeden ‘’naber lan ,vay amk’’ gibi abuk subuk kelimeler kullanan cool diye nitelendirilen gençlerimizin kalitesiz lisanlarını yargılamak yadırmak istemesem de mahcubiyet duyuyorum .Sadede gelelim Dünya Klasikleri’ni okurken çeviri içinde çeviri yapmamızın nedeni günlük kullandığımız dilin onbeş-yirmi kelimeden ibaret olmasından kaynaklı bu nedenle bir çok kelimeyi anlamıyor ve cümle bütünlüğünü kuramıyoruz ve bilim,sanat,spor, mesleki terimler,mitoloji,tarihi kahramanlar,olaylar,savaşlar,botanik,zooloji,felsefe vs bir çok konu da az biraz bilgi sahibi bile olmaya üşenmemiz bu benim ne işime yarayacak zihniyeti ile kafamızı boş bırakmamız. Şöyle örneklendireyim Moby Dick kitabını okurken balıklar,denizler, rüzgarlar,geminin bölümleri hakkında noksan bilgiye sahip olunca tahayyül edemeden zihinde canlandırıp olayın içinde gibi hissetmeden bu muhteşem kitabın tadına varmanız mümkün değil .Şu an okuduğum kitapta geçen bir cümlede anlamını bilmediğim bir kelime çıktı anlamına baktım iki tane birini yerine koydum uydu uymasına ama cümle değişti anlamı farklılaştı oysa ikincisi anlamın bizzat kendisiydi ( infial –birine kızgınlık duyma ,herhangi bir şeyden ruhsal olarak etkilenme . ) Malumatınız sonunda chicken translate vakasına dönmek te var.
    Tabii ki her şeyi bilmemizin imkan ve ihtimali yok ama ne kadar çabalarsak o kadar başarılı oluruz.
  • 264 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap menzilcilerle başladı. Özellikle sağlık bakanlığında dönemin eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın tarikat üyesi olması hatta sürekli menzil liderine danışmasından bahsediliyor. Bu tarikatın özellikle hükümetin Fetöyle boşalan cemaat kontenjanını doldurduğu söyleniyor. Öyle ki polis kolejlerinde vird getiren polislerin çekilmiş fotoğrafları var. Menzil tarikatı ise daha çok Sağlık Bakanlığı ve sağlık üzerine yoğunlaşmış halde. 15 Temmuz sonrası tarikatlara destek hükümette soru işareti olsa da 24 Haziran sonrası tekrardan yeşil ışık yanmış. Öyle ki cemaate üniversite kurma izni gazetede yayımlanıyor ve Semerkand Bilim ve Medeniyet Üniversitesi adı altında üniversite kurulma onayı geliyor (Kapatılan onca cemaat üniversitesinden akıllanmamışçasına) üniversitede tıp, eczacılık, diş, sağlık bilimleri gibi alanlar var. Menzil tarikatı Sağlık Bakanlığı’nda o kadar yoğun olarak bulunuyor ki kimi ilaç patentleri, onaylarını da yine ellerinde bulunduruyor. Menzilci olmayan Müezzinoğlu’nu hareket ettirmeyip Recep Akdağ’ın geri gelmesini zorlayışları net bir şekilde gösteriliyor. İş sadece sağlıkta bitmemiş, tabi ki adalet de var. Öyle bir konuma bürünüyor ki menzile bağlı hakimler fetöcüleri attırıyor. Fetöcüler, menzilcilere kumpasla şikayet etmeye çalışıyor. Fi Yapı patronu ve menzilci hakim arasında dönen rüşvet bahsediliyor. Menzilci hakim aldığı rüşveti mescitte saydıracak kadar aşağılık. Devlet ise fetöcülerin yardımıyla menzilci hakimin rüşvetini ortaya çıkarıyor. Hakim ise bir nevi Robin Hood’luk yapıp sofi(yani tarikat üyeleri) kardeşlerine yardım yaptığını yanlış olmadığını söylüyor. Hükümetin cemaat sevdası Uğur Mumcu dönemlerinden beri sesi gelen tehlikenin 15 Temmuz’la kalmamasının tekrardan tekerrür etmesinin de ihtimali net bir şekilde görülüyor. Menzil’in de Süleymancılar’ın da, Nakşi’ler de bu ülkenin terör örgütleridir. Hükümet ise bu konuda FETÖden sonra bile hala akıllanmamış gözüküyor. Bugün dahi sonu getirilmelidir. İçine HAVELSAN’ı da alan NATEK kurucuları ve Fetö bağlantısı anlatılmış. Bu Fuat Avni mevzularından aşina olduğumuz bir acı gerçek. Seçsis sistemi, hatta özel sistemlerin Fetö mensuplarının kontrolünde olması büyük hatalardandı. 20 Temmuz 2018 tarihli bir gözaltı kararındaki FETÖ bağlantıları oldukça ilginç; Eyüp Ensar Çelik üzerinden yürüyen dava. Eyüp Ensar öyle bir adam ki Erdoğan ile fotoğrafları, yakın temasları bile var. Gürültülü başlayan dava yargıdaki Fetöcüler açısından da önemliymiş. 6 yargı mensubu gibi sayı da veriliyormuş fakat nasıl oluyor ki bu hakim ve savcıların isimleri dosyalardan siliniyor. AA’da büyük FETÖ Borsası diye başlayan davada herkes teker teker tahliye edilmeye başlanmış. Tek soru neden? Yargıda Fethullahçı olmadığını kanıtlamak için Hakyolcuyum (diğer deyişle Milli Görüşçüyüm) demenin absürtlüğünden ve yargıda cemaat liderlerinin görüşlerine şahit niteliğinde değer verildiği anlatılıyor. Evet 21.yy’da 2019’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde. Eğer ki azılı bir Fetöcüyseniz bile Bilal Erdoğan ile ortak olmanız sizi birçok beladan kurtarabilir konusu da kitapta 120-160 arası Bilal Erdoğan’ın bağlı olduğu vakıflar ve TUSKON üzerinden çok güzel anlatılmış.TUSKON üzerinden özellikle Nurettin Eroğlu üzerinden yürüyen FETÖ davası ayrıntılarıyla anlatılmış. Zaman gazetesi hisse devirleri, Bank Asya hesapları, KHK ile FETÖden atılan polislerin çocuklarına burslar vb. gibi 2013 sonrası bağlantılara rağmen sanık olamamış. Benzer olarak LC Waikiki CEO’sunun TUSKON’da FETÖ’ye bağlı derneklerden Floryalı İşadamları Derneği’ne para aktarımları belgelenmiş ama bu kişilere hiçbir şey olmamış. Fetö davaları ne ilginçtir ki TUSKON’u teğet geçmiş. Kitabın en çarpıcı yerlerinden biri ise “FETÖ’nün kurtarıcısı yargıtayın başında” başlıklı yazıydı. İsmail Rüştü Cirit üzerinden dönen yargıtaydaki iğrençlikler ve gözün rahat görebileceği şekilde adaletsizlikler kanıtlarla sıralanıyor. Özellikle belediyeler konusunda bile tarikat ve cemaatlere aktarılan paralar dudak uçuklatırken bütçesi yetmeyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da bi Fetö parmağı çıkmasa garip olurdu. Mevcut DİB Ali Erbaş’ın Fetöcülerle nasıl iş tuttuğu olabildiğince açık anlatılıyor. Bu değerli çalışmayı yapan Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivanoğlu’na teşekkür etmek haricinde denilecek tek bir söz kalıyor;

    “Geldikleri gibi giderler.”
  • Transseksüel, içerisine doğduğu biyolojik cinsiyetten farklı bir cinsel kimlik taşıyan bireylere verilen isimdir. Transseksüellik bir tercih olmayıp, doğuştan gelen bir durumdur, bir hastalık değildir ve engellenmesi, değiştirilmesi mümkün değildir. İstediği cinsiyete geçişine izin verilmeyen transseksüel bireyler bu baskı yüzünden çok ciddi psikolojik sorunlar yaşayabilirler. Birey 6 hatta 2 gibi çok küçük yaşlarda dahi bedeni ile cinsel kimliği arasında fark olduğunu ayırt edip bunu ifade etmeye çalışabilir. Cinsiyet sadece cinsel organlara bağlı bir kavram değildir, kişinin cinsel organı cinsiyetini kesin bir biçimde belirtmez, toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet de birbirinden farklı kavramlardır.

    Bireyin kimlerden hoşlandığı, hangi cinsiyetle beraber olmayı tercih ettiği onun cinsel yönelimidir. Kılık, kıyafet, beden dili açısından kendisini nasıl ifade ettiği cinsiyet ifadesi kavramına girer. Toplumsal cinsiyet kimliği de yine kişinin toplumda kendisini ne şekilde temsil ettiğini belirtir. Biyolojik cinsiyet ise kromozom ve organların tanımladığı bedensel cinsiyet kimliğidir. Transseksüel bireyler bedensel cinsiyet kimliklerine aidiyet hissetmeyip örneğin kadın biyolojisinde doğup erkek olan ya da erkek biyolojisinde doğup kadın olan bireylerdir. Bir transseksüel birey kendisini ait hissettiği cinsiyetin giysilerini giyip o cinsiyetin beden dili ve tavrını taşır, bunun yanı sıra dilerse psikoterapi, hormon tedavisi ve ameliyat süreçlerinden geçerek devlet nezdinde de kendini ait hissettiği cinsiyetin nüfus cüzdanını alabilir.

    Günümüzde transseksüel bireyler halen ciddi ayrımcılık, saldırı ve haksızlıklara uğramaktadırlar. Ülkemizde ve başka pek çok toplumda cinsiyet konusu tabu olarak görülmektedir. İş bulamayan, toplumca dışlanan transseksüel bireyler hayatlarında pek çok sıkıntılar yaşamaktadır. Kadından erkeğe trans bireyler testosteronun geri dönüşü olmayan etkileri ve daha baskın bir hormon olması nedeniyle toplumda daha iyi kamufle olabilir ve bazen iş hayatına atılabilir ancak erkekten kadına trans bireyler fiziksel görünümleriyle istemeseler de farklılıklarını belli etmekte ve daha yoğun ayrımcılığa maruz kalmaktadır.

    Kadından erkeğe trans bir birey zorunlu psikoterapi süreci ile birlikte erkeklik hormonu olarak da bilinen testosteron tedavisi görür. Testosteron yağları kasa çevirir, vücut ve yüzde genel olarak daha sert bir görünüm sağlar, kıllanmayı arttırır ve sesi kalınlaştırır. Testosteron tedavisi ve psikoterapinin ardından gerekli sağlık kurumu ve uzmanlarının raporunu alan trans bireyler göğüs aldırma, rahim ve yumurtalık aldırma ve penis ameliyatları olurlar. Özellikle penis ameliyatı oldukça zor bir ameliyat olduğu için her trans birey buna gerek duymayabilir. Penis genellikle kişinin kolundan alınan kemik ve cilt parçaları ile oluşturulur. Bu ameliyatlar ciddi ameliyatlar oldukları için hepsi tek seferde değil kademe kademe uygulanmaktadırlar. Gerekli resmi prosedürü, tedavi ve ameliyatlarını tamamlayan bir kadından erkeğe trans birey resmi başvuru yaparak kendi seçtiği isimle mavi nüfus cüzdanı alabilir.

    Erkekten kadına trans bireyler de yine diğerleri gibi zorunlu psikoterapi süreci ile birlikte kadınlık hormonu olarak da bilinen östrojen tedavisi görür. Östrojen vücutta yağlanma yapar ve vücuda yumuşak, yuvarlak hatlar verir, sesi inceltir, testosteronu baskılar. Östrojen tedavisi ve psikoterapinin ardından gerekli sağlık kurumu ve uzmanlarının raporunu alan trans bireyler vajinoplasti ameliyatı olabilirler. Vajinoplastinin yanı sıra trans kadınlar başta meme büyütme ameliyatı olmak üzere pek çok estetik ameliyat da olabilirler. Tüylenmeyi sona erdirmek için lazer epilasyon da trans kadınlar arasında popüler bir uygulamadır. Vajina inşa etmek sıfırdan bir penis oluşturmaktan daha kolaydır. İstedikleri cinsiyetin cinsel organına kavuşmak açısından trans kadınlar daha şanslıdırlar. Gerekli resmi prosedürü, tedavi ve ameliyatlarını tamamlayan bir erkekten kadına trans birey resmi başvuru yaparak kendi seçtikleri isimle pembe nüfus cüzdanı alabilir.

    Ülkemizde istenilen cinsiyetin kimliğini alabilmek için rahim, yumurtalık, testis gibi üreme organlarının alınması zorunlu olduğundan transseksüel bireyler çocuk sahibi olamamaktadır. İstenilen cinsiyetin resmi nüfus cüzdanı alındıktan sonra evlenmek için ise bir engel yoktur, transseksüel bireylerin evlenme hakkı vardır.
  • Mehmet Yaşar Soyalan
    Teknolojinin hegemonyası ve kutsanan bilgi, insanı öyle kuşatmıştır ki, insanın gözü kendisinden, yaşadığından başkasını görmüyor. Dolayısıyla tanrının varlığı, ahlaki gereklilik, tutarlılık veya değerlerin kılavuzluğu gibi bir önceliği, sorunu ve beklentisi yok. Teknolojik hegemonya, insanın beyin ve gönül sızısı duymasına izin vermiyor, böyle bir şey için ona zaman ve alan bırakmıyor.
    Arayışlar kriz dönemlerinde ortaya çıkar. Oysa günümüz insanı, teknolojik esaret kendisine açık kapı bırakmadığından, her durumda onu meşgul ettiğinden, ufkunu kapattığından kendisinin bir düşünce, bilgi, inanç, ahlak, kısacası bir varlık ve tasavvur krizi içinde olduğunu düşünmemektedir. Teknolojik esaret inananı da inanmayanını da “kesin inançlı” yapıyor.
    Bilgi fetişizmi ve bilginin tek kriter olması, insanın kendisini tek karar mercii olarak görmesine, kendisi ve yaptıkları ile yüzleşememesine, özeleştiri kültürünün yok olmasına, acziyetini fark edememesine ve bu istiğna hali nedeniyle beynini/ idrakini ve kalbini/ duyguyu tümü ile kaybetmesine, kendisini bütün uyarıcılara kapatmasına yol açmakta, başka bir deyişle yaptığı işler nedeniyle “kalbinin mühürlenmesine” sebep olmaktadır.
    Genel olarak bu istiğna hali yaşanırken ender de olsa kafası karışık veya sorusu olan insanların sorularına cevap verecek bir dini tasavvurun, kurumun, toplumsal vasatın ve toplumsal ilişki biçimlerinin olmayışı bu kişileri ya nemelazımcılığa, boşvermişliğe, içine kapanmaya, var olana duyarsızlığa yöneltmekte ya da gizeme ve bilinmezciliğe meyletmelerine neden olmaktadır.
    Bu geleneksel dinlerin kendisi bu “teknolojik isyan” karşısında şekil değiştirerek, gizem ve bilinmezciliğin merkezi haline gelerek, teknolojik, modern ve “mantıklı”, bilimsel olmaktan yorulmuş insanın kendisinden kaçışına bir süreliğine onun tarihin/hayatın dışına çıkmasına aracılık etmesini, sanal ve olmayan bir evrende ev ona sahipliği yapabiliyor olmayı kendisi için övünç kaynağı olarak görüyor. Aslında bu durumun onun bütün tezlerinden vaz geçtiğini, yaşanana ve bugüne dair artık bir sözünün kalmadığının bir göstergesi olduğunu göremiyor.

    Yine benzer şekilde ya gizem veya batiniliğin ya da aşırı lafızcılığın, zahiriciliğin zindanında aklı örtülmüş, olanın farkında olmayan taraftarlarının/ inananlarının tepkisellikleriyle, kulaklarını ve gözlerini kendi dışındakilere kapatarak, kendi dar dünyası içinde milyonluk gösteriler yapabiliyor olmayı hala güçlü olduğunun delili olarak görüyor. Zaten bu geleneksel dini mahallede yaşayanların veya var olduklarını ispatlama sadedinde “safları sıklaştıranların” dil ve üsluplarına, altlarındaki araçlarına, günlük harcamalarına bakıldığında bu çığlıkların ve kalabalık olmanın sadece korkuyu yenme veya korkuyu korkutma sadedinde şeyler olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm bu olanların dışarıda olan için herhangi bir mesaj taşımadığı sadece içerideki dağılmayı önlemeye yönelik olduğu da çok açık. Üstelik bu dindarların çocuklarının geleneksel kıyafetlerinin ceplerindeki teknolojik dinin araçlarının esiri olduklarını görmelerini engelliyor. Keşke tüm saf sıklaştırmalar ve çığlıklar, var olduklarını ispatlama sadedinde değil de bu “teknolojik isyana” isyan için olabilseydi. Bekli o zaman süreç içerisinde de olsa bir cevap üretilebileceği konusunda bir ümit olabilirdi.
    Aslında genelde İslam dünyasında özelde de Türkiye’de tanımlanmış ve akredite dini kurum ve yapıların sayılarına nicelik açısından faaliyetlerine baktığımızda büyük bir gelişmenin ve atılımın olduğunu varsaymamamız gerekir. Örneğin bugün Türkiye’deki dini kurum ve yapılara göz atalım: yeni yapılan cami sayılarında, Kur’an Kursu ve İmam- Hatip Okulları sayısında, İlahiyat Fakülteleri sayılarında ve buralara devam eden öğrenci sayılarında yüzde binlere varan oranlarda artışlar olduğunu devletin resmi verilerinden teyit edebiliyoruz. Yine eskiden görünür olmaktan çekinen dini tandanslı “cemaat” ve yapılar daha görünür durumdalar, hatta devasa projelerle, binalarla, toplantı ve mitinglerle toplumun içinde “yükselen değer” olarak yer alıyorlar. Ayrıca, yozlaşmanın, ahlaksızlaşmanın, dinsizleşmenin, bilumum kötülüklerin en temel panzehrinin “eğitim” özellikle de “dini eğitim” olduğu varsayılır; işte bundan dolayı olsa gerek tüm bu cemaatler, yapılar (zaman zaman bu yapılar STK diye isimlendiriliyor), resmi veya gayri resmi dini kurum ve teşkilatlar topluma dini eğitim verme konusunda yarış halindedirler. Bu iş için camiler zaten neredeyse 7/24 hizmete hazır haldedir. Sadece Kur’an Kurslarında, İmam- hatip okullarında değil, İlahiyatlarında değil, seküler görünümlü ilk, orta, lise, üniversite kısacası kamu ve özel tüm eğitim kurumlarında görülmemiş düzeyde dini eğitim atağı söz konusudur. Bu iş ile uğraşan insan kaynağı da neredeyse mevcut insan kaynağının onda biri düzeyinde. Yani neredeyse her on kişiden biri dini konularda bir başkasına kılavuzluk eder durumda. Bir de bu konudaki yazılı ve görsel materyale baktığımızda da müthiş bir artışın ve gelişimin yaşandığına şahit oluyoruz. Kamu ve özel teşebbüs imkanlarıyla kitap, dergi gibi yazılı materyalin, yazı, ses ve görüntü olarak elektronik materyalin üretiminin akıl almaz boyutlara ulaştığı ve her bir bireyin bunlardan istediğine, istediği zamanda erişme ve elde etme imkanına sahip olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Sadece bunlarla da sınırlı da değil elbette, nerdeyse her dini cemaatin ve pek çok STK’nın, kamu kuruluşlarının 7/24 dini içerikli yayın yapan onlarca (belki de yüzlerce) TV’lerin varlığı herkesin malumu.

    Tüm bu niceliksel ve sayısal sıçramaya rağmen böyle bir toplumda bir yozlaşmadan, dinden, dini değerlerden uzaklaşmadan, gençlerimizin ellerimizden kayıp gittiğinden, ailenin yok olduğundan, boşanma oranlarının hızla arttığından, dünyevileşmenin ve nobranlaşmanın tavan yaptığından yakınılıyor olunması, üstelik yakınanların ellerinde her imkânın bulunduğu geleneksel yapılardan geliyor olması, tuzun koktuğu, denizin bittiği anlamına gelmez mi? Böyle bir algının/fotoğrafın hâkim olduğu bir yaşanmışlıkta, gerçeklik içinde bir dindarlaşmadan değil de dinden, dini değerlerden uzaklaşmaktan söz ediyor olmamamızı nasıl izah edeceğiz.
    Burada sorun sadece çağa ayak uyduramayan, kendisini çağın dili ile ifade edemeyen, çağın ihtiyaçlarını göremeyen ve bu ihtiyaçlara uygun reçeteler sunamayan dini tasavvur değildir. Yazının ilk sayfalarında ifade etmeye çalıştığım gibi bilgi ve teknolojinin atak yaptığı, insanın tek gerçeği olmaya doğru evirildiği (En az dört yüz yıl öncesinden söz ediyorum.) zamanlardan beri, belki de çok daha öncelerinden itibaren dinlerin insanın tabiatına uygun söylemler geliştiremediği, pratikler ortaya koyamadığı için bilgi, insanın zihinsel ve güncel sorunlarını çözmede alternatif bir din gibi algılanmış ve dinin yerine ikame edilmiş; yani bizzat dinin/din adamının kendisi görevini yapmadığı için, sorumluluk alanını boş bıraktığı, sahadan çekildiği veya söylem ve uygulamaları nedeniyle muhataplarını, inananlarını kaybettiği, kaçırdığı için bilim alternatif bir din olarak boş bulduğu bu alanı doldurmuştur. Din, bilime bugünkü konumunu bunda yüz yıllar önce altın tepside sunmuştur.

    O zaman son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Dinlerin varlık nedeni, inananının kendisi ile barışık bir şekilde, huzur ve sükûnet içinde yaşamasını, çevresi ile doğru ilişkiler kurmasını, iyi işler yapmasını ve kendisini var eden Yaratıcı’ya vefa ve sadakatini göstermesini sağlamaktır. Elbette bu vefa ve sadakati canlı tutmak da onun en temel özelliğidir. İnanan açısından baktığımızda da durum böyledir, inananın dinden beklentisi de bu yöndedir.

    Bütün dinler bu dünyaya, yaşanana ait bir şeyler söylemek için vardır. Yani onun varlığa, olana ve olacak olana dair bir sözü vardır. İnsan ile ilgisi de bu nedenledir; çünkü bu dünyada bu sözü dinleyebilecek, anlayabilecek tek varlık insanoğludur. Bu da onun akledebilme yeteneğine sahip olması ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle insan, dinlerin zorunlu bir muhatabıdır. Yine din olmanın bir gereği olarak, her din muhatabına sorumluluk yükler. Sorumluluk ise ancak akledebilme ve özgür bir irade ile tecelli eder, bu özellikler de sadece insanda bulunur. (Bunun tersi de mümkündür; din, insana bir şeyler söylemek ona dokumak için vardır bu nedenle yani insanın doğa ile ilişkisi, doğanın bir parçası olması nedeniyle de zorunlu olarak dünya ve hayata dair şeyler söyler.)

    İşte, dinlerin, dini olanı, dolayısıyla inananını makul olanın dışına taşımaları, ya tamamen, irrasonaliteye ya da tamamen rasonaliteye (batin ve zahir olandan sadece birisine) mahkûm etmeleri nedeniyle insanın doğasına ters düştüğü, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, varlığını aklını örttüğü muhatap kesimiyle sınırlı tuttuğu için, olanı ve olacak olanı okuyamamış, inananı da olacak olana hazırlayamamıştır. Bilim ile girdiği savaşı kaybetmiş, varlığını sürdürebilmek için bilimin şefaatine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

     

    İnsan tanımlarının mahkumudur. Anlaşılıyor ki sadece insanlar değil dinler ve ideolojiler de öyle. O zaman dinlere düşen kendisini, özüne yabancılaşmadan kendisinin ve muhatabının gerçekliği içinde yeniden tanımlamaktır. Aslında insanın tanımlara sığmayacak bir karaktere/ yaratılışa, bir gerçekliğe sahip olduğunu da söylememiz gerekir. Belki de dinlerin tekrar konuşmaya başlamaları insanın bu dinamizmini ilk çıkış noktası olarak görmeleri ile mümkün olacaktır. Yüce yaratıcı zaten Kur’an Vahyi özelinde insanlık için böyle bir yolu açmıştı. Bu yola pek çok bariyer konulmuş olsa da hala açık olması insanlık için de bir lütuf olmalıdır.

    Daha açık söyleyelim: Yaratıcı, adil ve merhamet sahibi bir tanrı varsa (ki, her bir varlık ve her bir oluş buna şehadet/şahitlik ediyor) ve tanrının muhatap aldığı yegâne varlık olan insan, insan olmanın sınırları içinde varlığını sürdürüyorsa, bu var oluşun bir gereği olarak Din de vardır; ve elbette var olanın sözü de vardır. Söz bittiğinde varoluş biter. Bu nedenle varoluş devam ettikçe Tanrı da konuşmaya devam eder (Batan/ kaybolan/ yok olan/ saklanan Tanrı olmadığı gibi susan tanrı da olmaz (En’am:6/76); olsa olsa kulağını Tanrının sesine, gözünü tanrının varlığına/eserlerine kapatmış insan/insanlar olur). Ancak hem Tanrı hem de dinler insanlar için, onların idrakine, onların diliyle konuşurlar. Bu nedenle sorun ne Tanrıda ne de Dindedir, Tanrı’yı ve Din’i konuşturmayan/konuşturamayan insandadır; susan veya tanrıymış gibi konuşan böylece yoldan çıkan insandadır. (Dil; sesler, harfler ve kelimeler değildir elbet.) İnsanı konuşursak veya insanı insan gibi konuşturursak dolayısıyla insan kalırsak yola girmiş oluruz. Zaten esas olan yolda olmak değil midir? Çünkü konuşmak yolda olmakla, yolda olmak konuşmakla, insan kalmak yolda olmakla mümkün oluyor; insanlık tarihi böyle söylüyor.
  • Prof. Cristian Pettersson'nin sadece 60 değil, 100 ile 140 civarında yabancı dili anladığı rivayet edilmektedir.
    En az 60 dil bilen fenomenal multipoliglot Prof. Cristian Pettersson ve 38 dil bilen poliglot dilbilimci Giuseppe Gasparo Mezzofanti, bu 30 günlük yöntemin oluşturulmasında esinlenilen dahi kişiliklerdir. Yöntem, inanılmaz kısa bir süre içerisinde bir yıllık dil kursunda öğrenilecek sayıda kelimenin öğrenilmesini sağlıyor! Fenomenal Multipoliglotlar Formülünün dil okullarının sonunu nasıl getireceğini görün.
    597,158 Avrupalı, işe yaramayan zor dil öğrenme yöntemlerinden vazgeçti ve Fenomenal Multipoliglotlar Formülü ile Mezzofanti ve Pettersson'ye katıldı. Dil okulu sahipleri, bu yöntemin yayılmasından korkuyorlar. En etkili dil öğrenme yönteminin sırrının herkes tarafından bilinmesini doğal olarak istemiyorlar.

    Yaşınıza, eğitiminize ve daha önceki dil öğrenme tecrübelerinize bakılmaksızın siz de 4 hafta içerisinde ailenizi, dostlarınızı ve iş arkadaşlarınızı şoke edebilirsiniz. Dil öğrenme yeteneğinizin olmadığını düşünseler bile 30 günden daha kısa bir süredir dil öğreniyor olduğunuza kimse inanmayacak.

    Üstelik bu sadece başarılarınızın başlangıcı olacak!

    Easy Speaker ile dil öğrenmek neden bu kadar hızlı?
    Çünkü beyninizin verimini 5 kat artırıyor. Yabancı dil öğrenmek için çok geç kaldığınızı sanmayın. Her zaman dil öğrenebilirsiniz. 30 gün içerisinde bunu kendinize kanıtlayabilirsiniz. Hayatınızda yaşayacağınız değişiklikler:

    30 günlük öğrenim sonrasında yabancı bir dilde sorunsuz ve rahat bir şekilde konuşabileceksiniz,
    Yabancı internet sitelerini okumakta hiçbir sorun yaşamayacaksınız,
    Yakınlarınızın ve iş arkadaşlarınızın takdirini toplayacaksınız,
    Bundan sonra herşeyi birkaç kat daha hızlı öğreneceksiniz.
    Fenomenal Multipoliglotlar Formülüyle hızlı dil öğrenme yönteminin sırrı nedir?
    Bütün standart dil öğrenme yöntemleri, hafıza ve bağlantı oluşturma yeteneklerinizin çok küçük bir kısmını kullanırlar. Beynin sadece küçük bir bölümünü uyardıklarından öğrenme süreçlerine etkili bir şekilde yardımcı olmazlar. Easy Speaker interaktif kartlar sisteminde kullanılan Fenomenal Multipoliglotlar Formülü farklı bir şekilde çalışır. Potansiyel olarak sahip olduğunuz ama bilinç altınızda uyandırılmayı bekleyen yetenekleri %100 oranında kullanmanızı sağlar.

    EOC Enstitüsü tarafından yürütülen araştırmalara göre, Prof. Pettersson ve Giuseppe G. Mezzofanti'nin ortalamanın üstündeki yeteneklerinin kaynağı, tam beyin senkronizasyonudur (İng. Whole Brain Synchronization). Bu süreçte beynin sağ ve sol lobları aynı anda aktive edilir. Yeni kelimeler öğrenirken Easy Speaker yönteminin dayandığı otomatik, 30 günlük Fenomenal Multipoliglotlar Formülü, beyninizin sağ ve sol loblarını aynı anda aktive etmektedir. Beyniniz normalden 5 kat daha verimli çalışır. Bu da öğrenme olanaklarını, yeni kelimelerin öğrenilmesi yeteneğini ve bunların Türkçe karşılıklarıyla bağlantılı hale getirilmesi becerisini artırmaktadır. Bu sayede, oluşturulan bağlantılar ağı daha güçlü olur ve hafızanın daha derin bölgelerine gönderilir. Beyniniz, yeni kelimeleri neredeyse otomatik bir şekilde kendiliğinden hafızaya kaydeder.

    Geleneksel dil öğrenme yöntemleri. Fenomenal Multipoliglotlar Formülü - 15 dakikalık çalışma sonrasında Fenomenal Multipoliglotlar Formülü - 2 günlük çalışma onrasında
    Standart dil öğrenme yöntemleri, hafıza ve bağlantı oluşturma yeteneklerinizin çok küçük bir kısmını kullanırlar. Beynin sadece küçük bir bölümünü stimüle ettiklerinden öğrenme süreçlerine etkili bir şekilde yardımcı olmazlar. Yöntem, tam beyin senkronizasyonu (İng. Whole Brain Synchronization) prensibine dayanmaktadır. Beynin sağ ve sol lobları aynı anda aktive edilir. Fenomenal Multipoliglotlar yöntemiyle dil öğrenen kişilerin beyin aktivitelerinin görüntülendiği laboratuvar araştırmaları gerçekleştirilmiştir. Beyin aktivitelerinde bir artışın görülmesi ve öğrenme süreçlerinin iyileşmesi etkisinin fark edilmesi için 15 dakika yeterli olmuştur.
    Unutmayın, bu 30 günlük yöntem, sadece Easy Speaker adlı multimedya kartlarını içeren sistemde kullanılmaktadır. Bu yöntem, doğuştan gelen zihinsel yeteneklerinizi %100 oranında aktive etmenizi sağlamak suretiyle hafıza süreçlerini iyileştirmekle kalmaz, aynı zamanda hızlandırır.

    Fenomenal Multipoliglotlar Formülünü baz alan Easy Speaker programının kullanıcılarının yöntemle ilgili görüşleri:

    "İşten çıkarıldıktan sonra yeni bir iş ararken birçok teklif aldım çünkü potansiyel işverenlerimi mükemmel Norveççemle etkilemeyi başarmıştım. Hiçbiri 47 yaşındaki birinden böyle bir şey beklemiyordu! Bu başarımı Easy Speaker programında kullanılan Fenomenal Multipoliglotlar Formülüne borçluyum" - Ahmet Z.

    Bu yöntem kimlere yönelik?
    Herkese. Sıfırdan mı başlıyorsunuz? Yaklaşık 2 hafta sonra yabancı bir dilde konuşmaktan çekinmenize neden olan o his ortadan kalkacak, kendinize güvenmeye başlayacak ve yeni kelimeleri daha rahat kullanabileceksiniz. Dilin temel kurallarını biliyor musunuz? Telaffuzunuzu iyileştirecek, Easy Speaker kartları kullanarak 2 gün içerisinde 270'ten fazla yeni kelime öğreneceksiniz! Seviyeniz ne olursa olsun, 9 gün içerisinde kelime dağarcığınız fark edilir bir şekilde genişleyecek ve zenginleşecek. Bir ay sonra İngilizce, Almanca veya başka herhangi bir dili, uzun süren bir kursa gitmiş gibi bileceksiniz. Eğer böyle olmazsa bile sorun yok. Özel memnuniyet garantisinden yararlanabilirsiniz. İnteraktif kelime kartları sistemine ödediğiniz parayı sorgusuz sualsiz geri alabilirsiniz.