• Rab'bin kendisi, bir emir çağrısıyla, başmeleğin seslenmesiyle, Tanrı'nın borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih'e ait ölüler dirilecek. Sonra biz yaşamakta olanlar, hayatta olanlar, onlarla birlikte Rab'bi havada karşılamak üzere bulutlar içinde alınıp götürüleceğiz. Böylece sonsuza dek Rab'le birlikte olacağız.

    ‭‭1. SELANİKLİLER‬ ‭4:16-17‬ ‭
  • “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • MUHAMMED KURAN’I BİLGİNLERDEN ÖĞRENDİKLERİYLE Mİ OLUŞTURDU? (Bilinç Sizsiniz•27 Ağustos 2016)

    Nahl 103

    Muhammed henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekke’nin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, “Hayır, bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah’la ilgisi yoktur” gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi’nin 103.ayeti ortaya çıkıyor.
    Nahl-103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: “Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.
    Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:

    1-Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
    “Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, “Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah’ı ise işini sağlama almak için kullanıyor” demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi’nin 103.ayeti cevap olarak indi.”
    2-Carullah Zamahşeri’nin “el-Keşşaf….” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, “Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi’nin 103.ayeti indi.

    3- İmam Suyuti, Lübabü’n-Nükul adlı eserinde, Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle diyor:
    “Mekke’de Bel’am adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, “Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah’tan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor” demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl Suresi 103.ayeti indi.”

    4- Kadı Beydavi, Envarü’t Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor:
    “Mekke’de Amr bin Hadremi’nin bir kölesi vardı. Adı Cebr-i Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, “Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allah’ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor” şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Sures’nin 103.ayeti indi.”

    5- Nesefi, “Medark …” adlı tefsirinde şöyle diyor:
    “Huveytıb’ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammed’in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.”

    6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor:
    “Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde ‘Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar. Kimileri de, ‘Aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed’e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed’i öne çıkarıyor, yani Kuran’ın baş aktörü Hatice’dir’ diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.

    7- Bazı kaynaklar da, “Nahl Suresi’nin 103.ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammed’i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini” yazıyorlar.
    Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran’ı ortaya çıkarabilecek bilgi birikimi var mıydı ya da Muhammed’e aktardıkları bilgiler Muhammed’in bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur’an’ı oluşturmuştu? Yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:
    Selman-ı Farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iran’da Zerdüştilik’te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti. Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini “din”ler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyet’e geçmişti.
    Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medine’de meydana gelen Hendek savaşı’nda; “Medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım” fikrini ortaya atarak, müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı.
    Hz.Ali, onun hakkında “Selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi” demiştir. Selman’ın arkadaşları da kendisi için, “Selman lokman hekim gibiydi” diyorlardı. Ebu Hüreyre, “Selman, hem Kuran’da hem de İncil’de uzman bir insandı” demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın’a vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, “Selman’ın kavradığı bilgiler için en az ikiyüzelli yıllık bir zamana ihtiyaç vardır, halbuki Selman 70-80 yıl yaşamıştır” diyor. Muhammed de onun hakkında, “Selman-ı Farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır” demiştir.
    Muhammed’in sık sık Selman’la geceleri uzun saatler bir arada kaldığı ve Selman’ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
    Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.

    8- İlhan Arsel’in Şeriat’tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed’in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm’ın adları geçer.
    Muhammed, katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.
    Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa’s gibi kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı Farisî, Iranlı bir “Mecusî” iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e başvurup da onun tarafından satın alınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede’e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.

    Abdullah İbn-i Selam’a gelince, Tevrat’ı en iyi bilen yahudilerden birisiydi. Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Hz. Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Hz. Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, “Cennetlik olan on kişinin onuncusu” olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari … c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)

    Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.
    Bu yolla Tevrat’tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata yapmış, Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin İsa’nın annesi Meryem’le, Musa’nın kızkardeşi Meryem’i karıştırmış, İbrahim’in babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer birçok konuda yaptığı hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta olmak üzere bölge halklarının büyük çoğunluğu peygamber olduğuna inanmamıştır.

    Muhammed’in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde bir hazırlık safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik sıkıntılar yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla evlenme isteğinin reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene karşı bir pozisyona getirmiştir. Bu dönemde Mekke’de putperestlerden sonra güçlü olarak hanifler bulunmaktaydı.

    Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim peygambere inanıyorlardı. Muhammed de haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla birlikte olmuştu. O dönemde bizzat hanif olarak zikredilen pek çok kişinin isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr b. Nüfeyl , Umeyye b. Ebi’s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr el-Müstalaki, Ebu Kerb Es’ad el-Himyeri, Veki’ b. Seleme el-İyadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni, Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb el-Udvani, Abdüttabiha b. Sa’leb, İlaf b. Şihab et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras el-Esedi, Ka’b b. Lüey gibi zatlardır.
    Cahiliye döneminin kayda değer hanif şahsiyetlerden ve Kureyşin hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O günün içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir. Varaka b. Nevfel eski kitapları okuyan alim bir kimseydi.

    Bu dönem haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek mümkündür: Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtarmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmektir. Tarihçiler, haniflerin bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur’u okuduklarını, bir çoğunun İbrahim’in dini üzere yaşadığını, bir kısmının da onun kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara çıktıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini, İbrahim’ın dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.

    Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil ailesine giren dillerde görülmekteydi. Ancak Kur’an’da kast edilen mananın dışında bir anlam taşımaktaydı. Kur’an’da müspet bir anlam yüklenen Hanif kelimesi, söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup, İslam literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk düşmektedir. Mesela; ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı vs…anlamları da verilmiştir. Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız, dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında kullanılmıştır. Hanif kelimesine yalancı, iki yüzlü ve müşrik manaları da verilmiştir. Hristiyan Süryaniler, “hanif” kelimesini ayrılıkçı Hristiyan mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise sapıklıktan doğru yolu bulmak anlamında olan “hanefe” den türediği söylenmektedir. Açıkçası putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse demektir. (Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997- Sa.99, dipnot 31)

    Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, hristiyanlık birbirine karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hakimiyetlerini muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten alınma zıt unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların ifadesinden de anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan Sâbîîlik ve onun istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle karşı karşıya gelmiştir.

    Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat yaşamışlardır. Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan kabilelerin hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline geçmesi, savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır. Hatta aynı ırktan olan kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan geri kalmamışlar ve bundan zevk alır hale gelmişlerdir.

    Bütün Arap yarımadası cehalet ve anarşi kabusları altında eziliyordu. Şiir, edebiyat ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten ileri olan Araplar, iman, fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır. Hatta bu şiirlerden bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir:
    “Ey insanlar!
    “Allah’a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
    Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var.
    Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü.
    Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
    Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
    Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.”
    diyerek tabiri caizse İsa’ya yol açan Yahya rolü üstlenmiştir. Kuss b. Sâide bu şiirini okurken Muhammed’in onu dinlemesi de ayrı bir anlam taşımaktadır.

    Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin Hristiyan, Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri, bu halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur. Hristiyanlar, Yahudiler ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları beklenen ıslah edici bir peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır. Bundan sonra Arapların o zeminde karşılaşacakları peygamber Muhammed ve din de İslamiyet olacaktır.

    Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:

    Muhammed’in gençlik dönemindeki Kureyş’de düzen çok bozulmuş, başıbozuk bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması günah kabul edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi kabileler arasında savaşlar oluyordu. Bu kuralı çiğneyenlerden biri de Muhammed’in amcası Kureyş-Kinane ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip idi ve 18-20 yaşlarında iken Muhammed’de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar savaşı ile birlikte Mekke’de karışıklık iyice arttı.

    Haksızlıklar, hırsızlıklar, gasp, despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had safhaya varmıştı.
    Öyle ki Mekke’ye hacca veye ticarete gelenler dahi soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu. Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen’li bir tacirin mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke’de mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.

    Bu durumdan etkilenenler Mekke’li zenginlerden Abdullah b. Cudan’ın evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed de vardı.

    Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; araplar arasında bu isimle anılan birçok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. Bunlardan en meşhuru; Curhum kabilesinin Kureyş’ten önce böyle bir antlaşma ve dayanışma yapmasıydı. Bunlar; Fadıl b. Fudale, Fadıl b. Vedea ve Fadıl b. Haris isimli Curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu kişilerin isimleri fadıl olduğundan bu harekete de Fadılların ittifakı anlamında hılfılfudul adı verilmiştir.

    Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
    “Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129)

    Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail’e giderek Yemenli’nin malını ondan almak ve Yemenli’ye teslim etmek oldu. O günlerde, Has’am kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke’ye gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac’ın, kızını zorla elinden alması üzerine tacir, Hilfu’l Fudul’a gitti. Hilf mensupları hemen Nubeyh’in evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
    Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil, parasını ödemedi. Muhammed’le birlikte Ebu Cehil’e gidildi ve hiç bir itiraz olmadan parası alındı.
    Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke’nin ileri gelenlerinden Übey b. Halef’e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz kalan tacir Hilfu’l-Fudûl’a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy’e gidip parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat alacaklarını bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen ödedi. Bu sivil insiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında takdirle karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
    Bu örgütün, Muhammed’in kişiliğinin oluşturmasında, çevresiyle ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük olmuştur. Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful Fudul’dan övgüyle söz etmiş ve “Yine çağrılsam gider katılırım.” demiştir. (Müsned, I, 190, 317)

    Hatice ve Varaka:

    Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir. O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası Huveylid, annesi Fâtıma’dır.
    Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice ilk önce Varaka ibn-i Nevfel’e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikahlanır. Ebu Hale’nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik’in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O’nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
    Ebu Hale’den Hind isimli oğlan çocuğu.
    Atik’den yine Hind isimli kız çocuğu
    Sayfi’den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
    Hatice’nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur. Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam’a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed’le tanıştı ve ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir ticaret kervanını Şam’a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere’yi de onunla beraber gönderdi. Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti. Hatice, Muhammed hakkında Meysere’yi de dinleyince, ona olan itimadı ve sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve Muhammed ‘e evlenme teklifinde bulundu. Hatice, Muhammed ile 4. evliliğini yaptığında 40 yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
    Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah dördü de vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima. 40 yaştan sonra 8 çocuk..! (Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun lakabları olarak belirtilir.)
    Hatice, Muhammed’i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile tanıştırdı. Varaka Hıristiyandı ve bilimle ilgiliydi..! Aynı zamanda Nasturi rahibi olan Varaka Mekkenin de rahibi ve vaiziydi..! Tevrat ile İncil’i de iyiden iyiye incelemiş ve arapçaya tercüme etmişti. Çok fazla bilgili ve filozof bir adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu..! O araştırmaları sonucunda puta tapıcılığı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmişti.
    Varaka Bin Nevfel Muhammed’i sevdi. Onun dini konulara olan ilgisi hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Muhammed’de ona saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka’yı her zaman ziyaret ediyordu. O da Ona Tevrat’ı baştan başa okuyup açıkladı. Adem’den İsmail’e kadar bütün Peygamberlerin menkıbelerini en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Musa’nın dinini nasıl kurduğunu..! İsa’nın Hıristiyanlığını da izah etti..! Vahdaniyet-i ilahiye’yi derinden derine anlattı, fikir ve halvet yollarını gösterdi.

    Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo’ya göre, Muhammed 15 sene boyunca Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil’de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir. Kaynak: İbni Hişam, Sîre: 1/254; İbni Kesîr, Sîre: 1/404
    Yemen’li Rahman- Müseylimetül Kezzab
    Muhammed zamanında Yemen’de çok önemli bir kabile reisi vardır ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman’i’dir. Bu Yemame Rahman’i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir kişidir. Araplar arasında oldukça nüfuzludur, Muhammed’in bu kişiyle diyalogları olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar, “Bize ulaşan bilgiye göre, Yemame’deki şu adam, Rahman denen kişi öğretiyor sana müslümanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz hiçbir zaman Rahman’a inanmayız.” demişlerdir. Kaynak: (Siratu Ibn Ishak,Muhammed Hamidullah 180/254)

    Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir ki, Arab dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bolgesi diline aittir..! Mekkeli Araplar, Muhammed’in islam kelimesini bile Bu Rahman denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı..!

    Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar bir diğer adı da “Müslim” di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da Muslim..! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı olunca, müslümanlar alay etmek için “Müseylime” ve “çok yalancı” anlamında “Kezzab” ismini de eklerler. Daha sonra da İslamın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye..! Yine de elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi açıklayabilmektedir.

    Yemen, o zamanlarda Mısır dahil ortadoğu ve Hindistan’a kadar ki uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda din olarak da musevilik, hristiyanlık ve müslümanlığın temeli olan sabiilik vardı. Bunun yanında musevilik ve hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı Medine’de yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari olduğu gibi bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.

    Rahman denen kişi Yemen’in Ezd kabilesinden, bilgelik ve nüfuzuyla saygı gören bir başkandı. Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafından ticari amaçlı olarak Yemen’e de gönderilmişti. Yemen’de o zamanlar çok önemli olan Hubase mesiresine katılmıştı. Zaten Rahman’la da burada tanışmıştı. (Kaynak: Muhammed Hamidullah, Islam Peygamberi 1/61)

    Muhammed’in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o zaman ki Arap kabileler topluluğundan bir çoğunu içine alan Ve Rahman isimli kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.

    Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak da olsalar sonuçta akrabaydılar. Yemen kökenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi. Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktarayım size: “Emanet Ezd’dedir.” -Tirmizi, Sunen, no 3936-

    “Ezd kabilesinden olanlar, Allah’ın yeryüzündeki arslanlarıdırlar. İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. Öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep ‘keşke babam bir Ezd’li olsaydı, keşke anam bir Ezd’li olsaydı’diyecek” -Tirmizi, no:3937

    İşte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden Muhammed, “İman Yemenlidir, hikmet de Yemen’lidir” demiştir. Sadece sevgisinden değil tabii, Yemen’in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin kaynağı olan sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed’e göre iman dolayısıyla dini oluşturan herşey, ibadetlere kadar Yemenlidir, Sabiilik kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir Muhammed için. Nitekim, peygamberliği Muhammed’e kaptırmak istemeyecek, kendisi de peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında olmasına rağmen Muhammed’e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir. Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama olmayacak birşey de değil, neler olmuyor ki şu dinlerin içinde..

    Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed’den 20 yıl önce peygamberliğini ilan etmiş.
    Hicret’in 10. yılında Muhammed’e şu satırlarla ortaklık teklif ettiği rivayet edilir;
    “Tanrı elçisi Müseylime’den,Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim.
    Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler.”

    Peygamber’in,Yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu. Ve Tanrı’nın Müseylimeyi, Muhammed’e ortak ettiğine tanıklık ediyordu. Margoliuth’a göre ise Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman’ı taklit etmişti.

    Rahman’dan Örnek Ayetler:
    “Allah yüklü deveye in’am etti. Ondan koşan bir yavru çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasindan.”
    “Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler, gündüzleri de gökteki bulutların ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç tutarlar.”
    “Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı geldiğinde, acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir. İnsanlar bu yüzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar.”
    “Renkleri kara olduğu halde sütleri beyaz olan koyunlar üzerine and içerim ki.”
    “Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız.”
    Kaynak: (Bahriye Üçok’un “Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler” kitabından)

    Yemameli Rahman Müslim’den birkaç ayet daha;
    Tohum ekerek, Ekin yetiştirenlere, Ekinleri biçenlere, Buğdayları savuranlara, Sonra öğütenlere, Onlardan ekmek yapanlara, Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlara, Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenlere, Şerefine and içerek temin ederim ki; Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan, Daha meziyetlisiniz.
    Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
    Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki; Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş olduklarını teyit ederim.
  • Bu, Danny’nin, Danny’nin arkadaşlarının ve Danny’nin evinin hikayesidir. Bu, üç ayrı öğenin nasıl tek vücut halinde birleştiğinin hikayesidir; öyle ki, Danny’nin Yukarı Mahalledeki evinden söz ederken, dış görünüşünü, beyaz badanalı odalarını, bahçesindeki yabani otları aklınıza bile getirmezsiniz. Hayır, Danny’nin evinden söz açınca, değinmek istediğimiz her şey, bütün neşesi, tatlılığı, insanca bağlılığı ve mistik sıkıntılarıyla bu üç ayrı öğenin oluşturduğu birliği simgeler.
    Danny’nin evi, hikayenin eti, canı; arkadaşları da ruhundan başka bir şey değildir. Ve bu hikaye, bu grubun nasıl gelişip, kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir örgüt olduğunu sergiler. Bu hikaye, yaptıkları iyi kötü işleri, düşünceleri ve sıkıntılarıyla Danny’nin arkadaşlarını serüvenlerini anlatır. Sonunda tılsımın nasıl bozulduğunu ve grubun nasıl darmadağın olduğunu yine bu hikayeden öğreneceksiniz.
    Kaliforniya kıyılarında eski bir kent olan Monterey’de, bunlar ayrıntılı ve abartılmış hikayeler halinde, herkesin ağzında dolaşan olağan şeylerdir. Kimi düşünürlerin Arthur, Rolan ya da Robin Hood efsanelerinde yaptıkları gibi, Danny, Danny’nin arkadaşları veya Danny’nin evi diye bir şey yoktur. Danny, tabiat ananın; arkadaşları da rüzgar, gök ve güneşin ilk simgelerinden başka bir şey değildir; diye uydurma görüşler öne sürmelerini önlemek için bu hikayeleri kağıda geçirmenin iyi olacağını düşündüm. Bu hikaye, biraz da bugün ya da yarın, tatlı su düşünürlerinin dudaklarında
    belirecek alaylara engel olmak için düzenlenmiştir.
    Monterey, aşağıda masmavi ve koyu, yukarıda uzun çam ağaçlarının meydana getirdiği ormanıyla bir tepenin yamacına kurulmuştur. Şehrin aşağı mahallelerinde Amerikalılar, İtalyanlar, balıkçılar ve sardalyeciler oturur. Fakat ormanın başladığı tepelere doğru sokakları asfalttan, köşe başları elektrik lambasından yoksun Yukarı Mahalle halkını, Monterey’in eski sakinleri Wallerle karışmış eski Britonlar oluşturur. İşte Paisanolar bunlardır.
    Yer yer çam ağaçları arasında yabani otların sardığı arsalara kurulmuş eski tahta evlerde otururlar. Paisanoların çalınacak, satılacak veya rehin konacak hiçbir şeyleri olmadığı için ticaretle, Amerikan iş hayatının yöntemleriyle ilgileri yoktur.
    Paisano nedir? Bu, ispanyol, Kızılderili, Meksikalı ve biraz da Avrupalı kanı karışık insanlara verilen addır. Bir iki yüz yıl kadar önce Kaliforniya’da yaşamış insanların soyundan gelirler. İngilizceyi Paisano ağzıyla konuşurlar. Irk sorunlarından söz açılacak olsa, hemen kollarını sıvayıp beyaza çalan içini göstererek saf İspanyol kanından olduklarını iddiaya kalkarlar. Renklerine gelince pipoların rengini andıran kahverengi ile kızıl arası, bir güneş rengindendir. İşte Monterey şehrinin Yukarı Mahalle denilen yerinde yaşayan Paisanolar böyle insanlardır.
    Danny de bir Paisano idi. Yukarı Mahallede doğmuş orada büyümüş, kendini herkese sevdirmiş, Yukarı Mahalle Çocuklarının bütün özelliklerini taşıyan bir delikanlıydı.
    Uzak yakın aşk maceraları ve kan ilişkisi yüzünden hemen hemen mahallede herkesle akrabalığı vardı. Büyük babası, Yukarı Mahalledeki iki evi ve serveti yüzünden herkesin saygı duyduğu ünlü bir adamdı. Yavaş yavaş büyüyüp gelişen Danny’nin canı ormanda uyumak, orada burada çalışmak, ekmeğini ve şarabını uygunsuz yollardan elde etmek istiyorsa, bunun sebebi onu etkileyecek akrabaları olmamasından değildi. Daha yirmi beşine gelmeden bacakları ata binmekten süvarilerinki gibi çarpılmıştı. Danny’nin yirmi beşine bastığı yıl Almanya’ya savaş ilan edilmişti. Savaş ilanını duydukları zaman Danny ile arkadaşı Pilon’un iki galon şarapları vardı. Biraz sonra Koca Joe Portagee de gelmiş, birlikte kafaları çekmeye başlamışlardı.
    Şişelerin içindeki azaldıkça, gönüllerindeki yiğitlik damarları kabarmıştı. Şişeler tükenince üç genç, kardeşlik, kurtuluş aşkıyla kolkola girmiş, doğru Monterey’e inmişlerdi. Askerlik dairesinin önüne gelince, Amerika’nın şerefine bağırıp, Almanya için atıp tutmaya başlamış, gittikçe azıtmışlardı. Bunun üzerine bir çavuş çıkmış, bunları susturmaya çalışmıştı ama neye yarar…
    Baktı ki olacak gibi değil, çavuş bunları tutup askere yazdı.
    Bir süre sonra üniformalarını giyip masanın karşısına dizildiklerinde çavuş,
    önce Pilon’a sordu:
    -Hangi sınıfa yazılmak istiyorsun?
    -Hangisi olursa olsun vız gelir.
    -Senin gibiler ancak piyadeye layıktır, diyen çavuş, Pilon’u piyadeye ayırdı.
    Sonra gittikçe neşesi kaçan Joe’ya döndü:
    -Sen nereye gitmek istiyorsun?
    -Eve.
    Çavuş onu da piyadeye ayırdı. Sonunda sıra Danny’ye gelmişti:
    -Sen hangi sınıfa gideceksin?
    Danny ayakta uyuyordu. Kendisine söylenenleri anlamamıştı:
    -Ha?
    -Hangisine gireceksin, diyorum.
    Neyin?
    -Ne iş yapıyorsun?
    -Ben mi, her şey?
    -Bundan önce ne yapıyordun?
    -Ben mi? Katır sürücülüğü.
    -Kaç katır sürebilirsin?
    Danny, meslekte usta olduğunu göstermek için çavuşun masasına eğildi: -Kaç
    katırınız var? diye sordu.
    -Eh, otuz bin var.
    -Hepsini sürebilirim.
    Ve böylece Danny, katır sürücülüğü ile Texas’a gitti. Pilon, kıtası ile birlikte Oregon yörelerinde dolaştı. Koca Joe’ya gelince, o, daha sonra da
    anlatılacağı gibi, hapse girdi.
    Danny terhis edilip de memlekete dönünce, kendisinin mal mülk sahibi bir mirasçı olduğunu öğrendi. İhtiyar dedesi Viejo, ölmüş, Yukarı Mahalledeki iki evi de ona bırakmıstı.
    Danny, bu haberi öğrenince üstüne mal mülk sahibi olmanın ağırlığı çöktü. Daha gidip evlerinin ne halde olduğunu görmeden, bir galon kırmızı şarap aldı, oturup kafayı çekti. Sorumluluk yükünü atmış, kişiliğinin en kötü yönü ortaya çıkmıştı. Bağırdı, çağırdı; Alvarado Caddesindeki meyhanenin bir iki sandalyesini kırdı; bir iki kişiye çatmaya kalktı ama, yüz veren olmadı. Bunun üzerine kalktı, sallana sallana rıhtıma yürüdü. Sabahın bu erken saatinde İtalyan balıkçılar gidip geliyor, sefere hazırlanıyorlardı. Birdenbire Danny’nin içindeki ırk düşmanlığı uyanmıştı. Balıkçılara çatmak
    için, Ah Sicilya domuzları; diye bağırmaya başladı.
    -Ah hapishane adası kaçkınları… Piçler… Geçmişlerine yandığımın herifleri… Chinga tu madre, Piojo.
    Tükürdü, açık saçık el kol işaretleri yaptı onları kızdırmaya çalıştı. Balıkçılar, onun, bu durumuna yalnızca gülmekle karşılık verdiler.
    -Merhaba, Danny. Ne zaman geldin? Arasıra uğra da yeni şarabımızı tat, dediler.
    Danny, hala öfkesini alamamıştı:
    -Pon un condo a la cabeza! diye bağırdı.
    Balıkçılar yine güldüler. Unutma Danny, bu akşam bekliyoruz. Şimdilik hoşça kal diyerek sandallarına binip yola koyuldular.
    Onlardan karşılık görmemesi, Danny’yi daha beter kızdırdı. Tekrar Alvarado Caddesine dönüp önüne gelen camı çerçeveyi aşağı indirmeye başladı. Biraz sonra polis geldi. Yasalara duyduğu büyük saygıyla Danny, kuzu gibi olmuştu. Askerden yeni terhis edilmemiş olsaydı, mahkeme onu, en aşağı altı aya mahkûm ederdi ya, bu seferlik sadece otuz gün verdiler. Böylece Danny, bir ayını Monterey Cezaevinde geçirdi. Bazen duvarlara açık saçık resimler çizerek eğleniyor, bazen de oturup askerlik günlerini düşünüyordu. Cezaevinde geçen günler vücudunu pek hamlatmıştı. Arasıra bir gece için bir iki sarhoş getirdikleri oluyorsa da çoğu zaman yalnız başına kalan Danny’nin canı sıkılıyordu. Önceleri yataktaki böcekler kendisini rahatsız etmişti ama, zamanla onlar, Danny’nin kanından bıktı, o da böceklere alıştı, haşır neşir yaşamaya başladılar.
    Bir ara oturup aklına geleni hicvetmeye başladı. Yatağında bulduğu bir tahtakurusunu duvarda ezmiş, çevresine bir daire çizerek altına Belediye Başkanı diye yazmıştı. Sonra birbiri ardından yakaladığı tahtakuruları ile, kentin ileri gelenlerini duvara resmetti. Bir süre sonra duvar, kentin ileri gelenleriyle dolmuştu. Bazılarına ağız burun yapmış, sakal, bıyık da çizmişti. Gardiyan Tito Ralph, bu duruma karışamıyordu, çünkü yasaya ve adalete karşı duyduğu derin saygı dolayısıyla onlardan birini listesine geçirmeye cesaret edememişti. Yasaya saygı beslerdi. Yine kimsenin olmadığı bir akşam Tito Ralph, koltuğunun altında iki şarap şişesiyle onun hücresine gelmiş, birlikte içmişlerdi. Bir saat kadar sonra, iki şişe de boşalmıştı. Gardiyan, biraz daha şarap almaya giderken Danny ile birlikte çıktı. Hapishanede canı sıkılıyordu. Torelli’ye gidip kovuluncaya dek kafaları çektiler. Daha sonra Tito Ralph, ne yapacağını şaşırmış bir durumda polise suçlunun kaçtığını bildirirken Danny, ormana gidip çam yaprakları üstünde tatlı bir uykuya daldı. Danny öğleye doğru uyandı. Güneş pırıl pırıldı. Kendisini arayacaklarını bildiği için, devriyelerden saklanmaya karar verdi. Çalıların arasına gidip bütün gün orada oturdu. Arasıra başını çıkararak çevreyi kolluyordu. Akşama doğru artık kendisini aramayacaklarını düşünerek, saklandığı yerden çıkıp işine gitti.
    Danny’nin işi çok basitti. Doğruca bir lokantanın arka kapısına yanaştı. Aşçıdan köpeği için artık yemek istedi. Aşçı, artıkları toplarken o da iki pirzola, dört yumurta, bir iki parça sosis aşırdı.
    Çıkarken, Borcumu sonra öderim dedi.
    -Ne borcu. Nasıl olsa çöp tenekesine atacaktım. Beni bu zahmetten kurtardın.
    O zaman Danny’nin içi rahat etti. Aslında hep öyledirler, kendilerini suçsuz gösterecek özürler bulmayı çok iyi becerirler. Elindeki paketle doğruca Torelli’ye gitti. Yumurtalarla sosisleri, yarım şişe şarapla değiştirerek ormanın yolunu tuttu.
    Gece çok karanlık ve nemliydi. Monterey’in yukarı yüzünü örten ormana koyu bir sis çökmüştü. Danny başını önüne eğerek ormanda sığınacak bir yer aramaya koyuldu. Biraz ilerisinde kendi gibi, hızlı yürüyen bir gölge vardı. Aralarındaki uzaklık azalınca gölgenin eski dostu Pilon’a ait olduğunu anladı. Eliaçık bir delikanlıydı Danny fakat, yiyeceklerinin çoğunu şarapla değiştiğini anımsadı.
    -Pilon’a görünmeden geçerim diye düşündü.
    Lakin herif, kucağında hindi varmış gibi yürüyor.
    Birdenbire Pilon’un, ceketinin önünü sıkı sıkıya kapamaya çalıştığını fark etti.
    -Hey, Pilon, Amigo! diye çağırdı.
    Pilon daha hızlı yürümeye başlamıştı. Danny de peşinden koştu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar, -Pilon, sevgili dostum, acelen ne? diye bağırıyordu. Pilon, kaçmaktan vazgeçip durdu, bekledi. Danny, nefes nefese arkadaşının yanına geldi. Heyecanlı bir sesle, -Hep seni arıyordum, sevgili Piloncuğum, diyordu. -Bak bir iki kalem pirzola ekmek, peynir, şarap ele geçirdim. Otur da beraber yiyelim, seni göreceğim geldi yahu. Pilon omuzlarını silkti:
    -Nasıl istersen diye söylendi. Beraber yürümeye
    başladılar. Pilon şaşırmıştı. Sonunda durdu. Danny’ye döndü: -Yahu dedi, koltuğumun altında bir şişe konyak olduğunu nerden bildin?
    -Ne, konyak mı? Piloncuğum, sende konyak var demek, ha… Ya bir kadına götürüyorsundur ya da Hazreti İsa’nın bir daha gelişi için saklıyorsundur. Adam sen de, ben kimim ki, koca bir şişe konyağın nereye gittiğini bileceğim; kaldı ki sende konyak olduğundan haberim bile yoktu. Hem susamadım ki. Bir damlasına bile dokunmam. Buyur, benim çıkınımdakileri afiyetle yiyelim.
    Konyağına gelince, ona karışmam; o senin kendi malın.
    Pilon, -Konyağımı seninle yarı yarıya paylaşalım Danny, dedi. Ama hepsini sana içirmem.
    Danny, konuyu değiştirmeye çalışarak, İşte şurada pirzolaları kızartırız. Sen de şu pakettekileri aç. Konyağı da şuraya koy Pilon. Burada, ikimizin de görebileceği bir yerde dursun daha iyi.
    Bir ateş yakıp pirzolaları kızarttılar, yemeye başladılar. Konyak pek çabuk tükendi. Karınlarını doyurduktan sonra ateşe sokulup şişenin dibinde kalanı içtiler. Sis iyice kalınlaşmış, yoğun nemden elbiseleri ıslak ıslak olmuştu.
    Bir süre sonra içlerine bir yalnızlıktır çöktü. Eski dostlarını düşündüler.
    Danny, -Arthur Morales nerelerde? diye sordu. Nutuk çeker gibi, kolunu ileri doğru uzatmıştı: -Fransa’da öldü.
    Kolunu umutsuzca yanına sarkıttı: -Kendi ülkesi ve yurdu için öldü. Yabancı topraklarda kaldı. Mezarının üstünde, Arthur’un orada yattığından bile haberi olmayan yabancılar yürüyecek. Yine kolunu ileri uzatarak, Pablo nerede? diye sordu.
    Bu soruya Pilon, cevap verdi: Hapiste. Komşunun kazını çalmış. Saklandıkları yerde kaz, Pablo’yu ısırmış, Pablo bağırınca gelip ikisini de yakalamışlar. Altı aydır delikte yatıyor.
    Danny, içini çekip, başka şeylerden söz etmeye başladı. Ama içindeki yalnızlık kaybolmamıştı. Bir süre sustuktan sonra, İşte burada, yalnız başımıza… Gerisini Pilon getirdi: Dertli ve sabırlı oturmaktayız.
    -Hadi canım, şiir okumuyorum ya, burada yalnız başımıza yersiz, yurtsuz pinekliyoruz. Gençliğimizi, bu memleket uğruna harcadık. Bak, başımızı sokacak bir damımız bile yok.
    -Şimdiye kadar oldu mu ki?
    Danny şarap şişesini ağzına dayadı, Pilon koluna vurup alıncaya kadar içti:
    -Bu bana iki kerhanesi olan adamın hikayesini hatırlattın diye söze başladı.
    Sustu, sözün arkasını getirmedi. Sonra birdenbire, -Pilon, Pilon! diye
    bağırdı. -Pilon, dostum, çoktan unutmuştum. Ben mirasa kondum.
    Benim de iki tane var.
    -Nen, kerhanen mi? Ah, seni düzenbaz, yalancı herif.
    -Yalan söylemiyorum, Piloncuğum. Bizim Viejo öldü. Benden başka varisi de
    yok. Her şeyini bana, biricik torunu olan bana, bıraktı.
    Pilon yaradılıştan gerçekçiydi: -Demek, tek mirasçı sensin, ha? dedi. -Peki,
    evler neredeymiş?
    -Viejo’nun evlerini bilmiyor musun, Pilon? Burada, Yukarı Mahallede.
    -Burada, Monterey’de mi?
    -Evet, Yukarı Mahallede.
    -Nasıl, işe yarar mı bari?
    Danny, mutlulukla gülümseyerek arkasına yaslandı: -Bilmem ki… dedi. Sahipleri olduğumu unutmuştum, daha gidip görmedim bile. Pilon bir süre sesini çıkarmadı. Düşünceliydi. Ateşe bir avuç kuru çam yaprağı daha attı dalgın gözlerle alevleri seyrediyordu. Sonra gözlerini kaldırdı, uzun uzun Danny’nin yüzüne baktı. Bu bakışlarda merak ve telaş vardı.
    Sonunda derin derin içini çekti:
    -Demek her şey bitti, dedi. -Demek büyük adam oldun, dostların üzülecek ama, kaç para eder.
    Danny elindeki şişeyi yere bıraktı. Bu kez Pilon aldı, ağzına dayadı.
    -Ne bitti? diye sordu Danny… -Ne demek istiyorsun?
    -Bu ilk kez olmuyor ki… diye ekledi Pilon.
    -Birisi meteliği yokken param olsa her şeyimi dostlarımla paylaşırdım diye övünür. Ama eline biraz para geçip de cebi metelik yüzü gördü mü, her şeyi unutur. Sen de böyle olacaksın, dostum. Artık arkadaşlarının seviyesini aştın. Mal, mülk sahibi adam oldun. Sen de bir zamanlar her şeylerini, hatta konyaklarını bile seninle paylaşan eski arkadaşlarını unutacaksın.
    Bu sözler Danny’ye pek dokunmuştu: -Ben öyle değilim diye bağırdı.
    -Ben seni unutur muyum, Pilon?
    -Şimdi sana öyle gelir. Pilon’un sesi pek soğuktu:
    -Hele bir evlerine sahip ol, gecelerini bir çatı altında geçirmeye başla,
    o zaman görürsün.
    Belediye Başkanıyla yemek yerken zavallı Paisano Pilon’u aklına bile getirmezsin.
    Danny ayağa fırlamıştı, sırtını bir ağaca dayayarak.
    -Pilon dedi. Sana söz veriyorum ki, benim nem varsa, senin de var, demektir. Benim evim varsa senin de evin olacak. Ver şunu da bir yudum alayım.
    -Bu sözüne görmeden inanmam. diye söylendi Pilon. Sesinde cesaret kırıcı, soğuk bir anlam vardı: Öyle olsaydı, herkes verdiği sözü tutsaydı, dünya cennet olurdu. Hem şişe çoktan boşaldı.
    Avukat, iki kafadarı ikinci evin önünde indirdikten sonra gaza basıp Monterey’e doğru uzaklaştı. Danny ile Pilon, boyasız parmaklığın önünde durmuş, perdesiz pencereleri kör bir göz gibi duran, kirli beyaz badanalı evi hayran hayran seyrediyorlardı. Kapının önünde pembe gülleri olan bir çardak ve bahçenin yabani otları arasında yer yer kırmızı çiçekler görünüyordu. Pilon,
    -Bu ötekinden daha güzel, diye söylendi. -Hem daha da büyük.
    Danny’nin elinde iki anahtar vardı. Yavaş yavaş yaklaşıp kapıyı açtı. Büyük oda, hala Viejo’nun bıraktığı gibi duruyordu. Üzeri kırmızı güllü takvim 1906′yı gösteriyordu. Duvarda renkli krepon kurdeleler, bir iki gemi resmi, bir tutam sarmısak asılıydı. Odanın öteki eşyalarını da birkaç sandalye ile bir masa oluşturuyordu. Pilon etrafına bakınarak, üç oda diye mırıldandı.
    -Hem yatağı, sobası da var. Danny, burada çok mutlu olacağız. Danny çekingen duruyordu. Viejo ile çok acı anıları vardı. Pilon öne düştü,
    evi dolaşmaya başladılar. Önce mutfağa girdiler.
    -Bak hele musluğu da var diye bağıran Pilon uzanıp, musluğu açtı. Sonra, -Danny yavrum, su yok, dedi.
    -Kumpanyaya gidip suyu açtırmalısın. Birbirlerine bakıp kıvançla gülümsediler. Pilon’un keskin gözleri, Danny’nin yüzünde mülk sahibi olmanın sorumluluğunu fark etti. Bu gözlerde
    artık, başıboşluğun verdiği tasasızlığı göremeyecekti. Artık kimsenin camını kırmayacaktı, çünkü onun da kırılacak bir iki camı olmuştu. Pilon’un hakkı vardı. Arkadaşlarından daha iyi bir düzeye gelmiş, omuzlarına daha karışık bir yaşam yükü çökmüştü. Sanki içinde bir şeyler kopmuş gibi, bir acı duyuyordu.
    Hüzün dolu bir sesle, Pilon, diye söylendi.
    -Keşke bu ev senin olsaydı da ben, senin yanına konuk gelseydim. Danny, suyu açtırmak için Monterey’e indi. Pilon, arka bahçede, yabani otların arasında dolaşıyordu. Bahçede, bakımsızlıktan kurumaya yüz tutmuş, dalları kırılmış birkaç meyve ağacı vardı. Bir kenarda çürük bir varil, patlak bir şilte ve kül yığınları görülüyordu. Pilon bir süre Mrs. Morales’in bahçesindeki kümesi seyretti. Sonra yavaşça eğilip kümesin kendi bahçelerine yakın olan yanında küçük bir delik açtı. Belki tavukçuklar, büyük otların arasına yumurtlamak isterler diye, söyleniyordu. Kuracağı tuzakları, bahçeye girecek tavukları nasıl yakalayacağını düşündü.
    -Evet burada mutlu olacağız.
    Danny kentten eli boş dönmüştü. -Suyu açmak için depozit istiyorlar. diye
    söylendi.
    -Depozit mi?
    -Evet suyu açmadan önce, üç lira yatırmak gerekiyormuş.
    -Üç lira mı? Üç liraya tam üç galon şarap verirler be. Şarabı içeriz, su lazım olunca da Mrs. Morales’ten bir iki kova ödünç alırız.
    -Şarap alacak paramız var mı ki?
    -Biliyorum. Belki şarabı da Mrs. Morales’ten alırız.
    İkindi olmuştu. Danny yarın iyice yerleşiriz, diye söze başladı. -Önce evi siler süpürürüz, Pilon sonra sen bahçedeki otları yolar, molozları temizlersin.
    -Otları mı? Delirdin mi yahu! Sonra Mrs. Morales’in tavukları için kurduğu planları anlattı.
    Danny, bu işe çoktan razıydı.
    -Dostum dedi.
    -Benimle beraber oturmayı kabul ettiğin için çok sevinçliyim. Şimdi ben odun toplarken, sen de yiyecek bir şeyler bul.
    Dün akşamki konyağı hatırlayan Pilon, bu işi haksız buldu:
    -Sanki kendisine borçluymuşum gibi hareket ediyor, diye düşündü. -Yularımızı herifin eline teslim ettik gitti. Pis Yahudinin evi var diye, ona kölelik mi
    edeceğim! Buna karşın çıkıp yiyecek bir şeyler aradı. İki sokak ötede, ormanın kenarında irice bir horoz dolaşıyordu. Sesi çatlamış, göğsünün ve ayaklarının tüyleri dökülmüş, tam anlamıyla kartlaşmış olduğunu açıkça belli ediyordu. Aklı fikri Mrs. Moiales’in piliçlerinde kalmakla birlikte bu horoza hemen ısınıvermişti. Yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. Pilon neşeli
    neşeli,
    -Zavallı küçük piliç diye söyleniyordu. -Sabahın erken saatlerinde, daha çiyler kurumadan uyumak, sana ne kadar zor geliyordur kimbilir. Ne kadar üşüyorsundur. Allah böyle küçüklere hiç acımaz vallahi. Bak, sokakta öteki piliçlerle dolaşıp duruyorsun. Ya bir gün, bir otomobilin altında kalırsan, ezilir gidersin. Belki sadece bacağın veya kanadın kırılır. O daha fena ya. Ondan sonra işin yoksa, sakat sakat dolaş dur. Bu hayat çekilir şey değil.
    Horozu ürkütmemeye çalışarak ağır ağır yürüdü. Horoz arasıra sağa veya sola sapmak istiyordu ama, Pilon ne yapıyor yapıyor, onu istediği yöne çeviriyordu. Böylece ormana girdiler. Pilon birdenbire saldırdı. Horozun ruhu şad olsun. Pilon’un söylediği gibi azap içinde yaşamaktansa sessiz sakin ölmek daha iyiydi… Pilon’un tekniğinden de başka türlüsü beklenmezdi ya…
    On dakika sonra ormandan çıkıp Danny’nin evinin yolunu tuttu. Zavallı horozcuk çoktan kaybolmuş, Pilon’un cebine inmişti. İhmale gelmez bir kuralı vardı Pilon’un: hangi koşullar altında olursa olsun, tüy, ayak, baş gibi teşhise yarayacak şeylerden birini eve getirmek kesinlikle caiz değildi. Gece sobayı yakıp başına geçtiler. Koca koca alevler bacaya hamle ediyordu. Danny ile Pilon’un karnı doymuş, sırtları ısınmış; salıncaklı sandalyelerinde sallanırken üstlerine bir uyuşukluk çökmüştü. Mutluydular. Yemek yerken bir mum yakmışlardı ama, şimdi odunların alevi yetiyordu. Zevki biraz daha arttırmak için olacak, hafiften de bir yağmur başladı. Dam biraz akıyordu ama ne ziyanı var, akan yerin altında oturmazdı onlar da…
    Pilon; Oh! diye söylendi. -Hayat güzelmiş be. Soğukta sokaklarda uyuduğumuz günleri hatırlıyor musun? Gerçek yaşamak buymuş meğer.
    -Evet, tuhaftır, yıllarca başımı sokacak bir çatı bulamamıştım. Şimdi iki evim birden var. iki evde birden oturamam ya!
    Pilon savurganlıktan hiç hoşlanmazdı. Bu, beni de düşündürüyor, dedi.
    -Ötekini niye kiraya vermiyorsun?
    Danny sevinçten ayağa fırladı: Pilon, diye bağırdı. Yaşa be. Daha önce ne diye akıl edemedik. Sen çok yaşa, e mi? Bu düşünce gittikçe aklına yatıyordu. -Peki ama kime kiralıyacağız?
    -Ben tutarım, dedi Pilon. Ayda on lira veririm.
    -Olmaz, on beş olsun. Hem iyi evdir, on beş kağıt eder.
    Pilon razı oldu. Daha fazlasına da razı olurdu. Kendi evinde oturan adamın halini yakından görmüş, kendi içinde de aynı istekler uyanmıştı.
    -Öyleyse anlaştık, dedi Danny. -Evimi tutmuş sayılırsın. Öf, görsen ne iyi bir ev sahibi olacağım, Pilon. Hiçbir şeyine karışıp seni rahatsız etmeyeceğim.
    Pilon’un cebi, askerlik dönemi dışında, hiçbir zaman on beş lirayı bir arada görmemişti. Nasılsa, kirayı vermeye daha bir ay var diye düşündü. Kimbilir ay bitmeden neler olur. Üşüdükçe biraz daha ateşe sokuluyorlardı. Bir ara Danny dışarı çıkıp elinde birkaç elma ile döndü. Ne de olsa yağmurda bozulacaklardı, diye de açıklamaya çalıştı.
    Pilon, gizli bir iş yapıyorlarmış gibi görünmemek için kalktı, mumu yaktı. İçeri yatak odasına gidip bir kase, bir testi ve iki cam vazo ile döndü. Duvardaki yapma gülleri indirirken, -Evde kırılacak bir şey bulundurmak doğru değildir, diyordu. Nasıl olsa günün birinde kırılacak. O zaman üzülmektense, eiden çıkarmak daha iyi. Bu çiçekleri de Senyora Torelli’ye sunarım, diyerek
    çıktı, gitti.
    Biraz sonra döndüğünde, yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Böbürlenen bir tavırla elindeki şarap testisini gösterdi: -Bak, şarap getirdim! dedi. Daha sonra bir süre zar attılar. Hala günün heyecanı ile dolu olduklarından, kimin kazandığına pek dikkat etmediler. Şarap, üstlerine bir miskinlik çöktürmüş, uykularını getirmişti. Sobanın yanına yere uzanıp uyudular. Mum da erimişti: yağın üstünde bir süre daha mavi alevler oynaştı durdu. Biraz sonra ev karanlık, her şey sakin ve sessizdi.