• 336 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Balzac'ın bu romanını bir o kadar okumak isteyip abartısız söylüyorum 13, 14 yaşından bu yana hep elimin altında bulunmasına rağmen bir türlü kanım ısınmadığı için okumak istemiyordum. Galiba bana romantik saçma aşk öyküsü izlenimi verdiğinden olsa gerek hiç okuyasım gelmemişti. Ta ki 3 ay önce kitabı okudum. Zaten ne oldu ise ondan sonra oldu. Kitabı bundan 2 yy önce sanki ben yazmış kadar aşina olmak bir yana felix'in yaşadığı ızdırapları ve bunları dile getiriş tarzı, tasvir ve betimleme ustalığı hayran olunacak cinsten. Sonrasında bu anlatılan olaylar zaten kendi yaşamından birer alıntıdır. Yani aslında balzac gerçekten böyle bir aşk yaşamıştır. Ahh ahh onu okuyanlar bilirler ki gerçekten bu roman yaşanılması arzu edilen bir aşk hayatıdır. Ama ben şahsıma nazaran böyle bir sonla biten bir aşk yaşamak istemezdim. Sözün kısası keşke önceden okumuş olsaydım ama yapacağım pek bir şey yok :) Sizde okumadıysanız mutlaka okuyun.
  • 177 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayatta herzaman karşımıza çıkıyor kendini şövalye zannedenler. Biz ise onun yanındaki seyis gibiyiz olayı biliriz ama susarız.
    O şövalye sevdiğimiz dostlarımız oluyor bazen. Bazense sevgilimiz, flortumuz oluyor ama sakın artık bundan sonra seyis olmamıza gerek yok. Don Kişot Miguel de Cervantes
  • 368 syf.
    İncelemeyi iki farklı kısım olarak yapacağım.

    İlk kısımda, kitap hakkında objektif bilgilere yer vereceğim. Bunlardan ilki kitabın konusu, ikincisi kitabın yöntemi, üçüncüsü de dili. Yani ilk kısımda kitabın tanıtımını yapacağım.
    İkinci kısımda ise kitap hakkındaki kişisel değerlendirmelerime yer vereceğim. Yani “Ben yalnızca kitap hakkında bilgi edinmek istiyorum” diyenler yalnızca ilk kısmı okusunlar diye de bunu en baştan belirtmek istedim.

    Genel çerçeve çizilip, uyarı yapıldığına göre başlayabiliriz.

    1. Kısım
    Kitabın konusu: Kitap, alt başlığından da anlaşıldığı üzere “Depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözüm önerileri” konusu etrafında şekillenmiştir.

    Depresyonun tarihçesinden bahsedilmiş; bu hastalığa hangi yıllarda nasıl teşhis konduğundan, hastalığın sebeplerinin ve semptomlarının yıllar içerisinde nasıl bir değişim gösterdiğinden ve çözüm olarak sunulan tedavilerin de yine yıllar içerisinde nasıl ve neden değiştiğinden bahsetmiş.

    Kitabı temelde üç bölüme ayırmış, ilk bölüm giriş niteliğinde. Depresyonun, tıp literatürüne nasıl girdiğinden, doktorlar tarafından nasıl ele alındığından, ilaç sektörlerinden, toplumun ve kültürün buna nasıl yaklaştığından bahsediyor. Plasebo etkisinden, ters aydınlanmadan, depresyonun tiplerinden ve tüm bu konularda yapılmış onlarca bilimsel deneylerden bahsedilmekte.

    İkinci bölüm depresyonun nedenlerine ayrılmış. Yazar burada depresyonun nedenlerini biyolojik, psikolojik ve toplumsal olmak üzere üç ana başlığa ayırarak incelemiştir. Ve bu bölüm boyunca vurguladığı şey; depresyonun toplumsal ve psikolojik nedenlerinin, bilinenin aksine biyolojik nedenlerden çok daha etkili olduğudur. Biyolojik nedenlerin de toplumsal ve psikolojik nedenlerle tetiklendiği vakit ortaya çıktığını söylemiştir.Bu düşüncesini sayısız araştırma ve deney ile desteklemiş, kitabın arka kısmına oldukça uzun bir kaynakça listelemiştir.

    Üçüncü bölüm ise depresyona karşı sunduğu çözüm önerilerinden oluşmaktadır. Bu çözüm önerilerini, bir önceki bölümde tespit ettiği nedenlere bağlı kalarak oluşturmuştur. Öne sürdüğü bu çözüm önerilerinin işe yararlılığı konusunu, yapılmış birçok araştırma ve deney ile, yaşanmış olaylar ile desteklemiştir. Kitabın alt başlığında da belirtildiği gibi bu çözüm önerileri “beklenmedik” şeylerden oluşmaktadır.

    Kitabın dili oldukça yalın ve sadedir. Akıcı bir üslubu vardır. Yaşanmış olaylardan, kişisel öykülerden, yapılmış araştırma ve deneylerden bahseden sürükleyici bir yolculuk anlatılmaktadır; ki burada gerçek bir yolculuktan söz ediliyor, yazar bu kitabı yazmadan önce dünya üzerinde oldukça uzun bir yolculuğa çıkmış ve yüzlerce bilim insanı, hasta, gazeteci, yönetici ile görüşmüştür.

    Kuramlara, bilimsel terim ve kavramlara boğulmadan, anlaşılır bir dille derdini anlatmıştır. Kitabın arka kısmında yaklaşık 40 sayfalık bir “Notlar” kısmı bulunmaktadır. Burada, kitap boyunca ele aldığı, değindiği bütün bilimsel araştırma ve deneylerin, haberlerin, bağlantıların ulaşılabilir kaynaklarını listelemiştir. Hatta kitapta bahsettiği söyleşilerin ses kayıtlarına ulaşabileceğimiz bir adres bile vermiştir.

    Şimdi gelelim ikinci kısma, bundan sonrası kişisel değerlendirmelerimi içereceği için ilgili olmayan okumayabilir.

    Kitabı yine birkaç başlık altında değerlendireceğim.
    Kitabı okuduktan sonra yazarın heyecanı ve coşkusunu paylaşamadığınızı hissettiğinizde, daha kapsamlı düşünmekte faydanın olacağını söyleyebilirim. Pek çok konuda olduğu gibi hastalıkların ele alınması, sebepleri, ortaya çıkış koşulları ve tedavileri söz konusu olduğunda Batı ile Doğu arasında büyükçe bir farkın olduğunu hatırlamalı. Yazarın kendisinin de kitapta aktardığı gibi Batı dünyası çok uzun zaman önce toplumsal bağlarını yitirmiş, bireyselleşmenin başını alıp gittiği bir yerdir. Dolayısıyla “depresyon” hastalığına yaklaşım, orada farklı, oranın dışındaki başka herhangi bir yerde daha farklıdır.

    Şunu söylemeye çalışıyorum; biraz olsun sosyolojik değerlendirme yapabilmek, kitaba haksızlık yapma konusunda sizi frenleyecektir. Yazar depresyonun sebeplerini araştırırken; toplumsal sebeplerin biyolojik ve psikolojik sebeplerinden önce geldiğini görmüştür. Bu, yirmi küsur yıldır depresyonla boğuşan, ilaç kullanan fakat faydasını göremeyen ve bu hastalığın “kafasındaki bir takım kimyasal reaksiyonlardan kaynaklı bir hastalık olduğuna inanan” biri için büyük bir keşiftir. İşte bu yüzden dedim ki; yazarın coşkusu ve heyecanını paylaşamıyorsanız eğer, ona haksızlık etmeyin diye.

    Elbette ki siz ondan çok daha önce bunu görmüş olabilirsiniz. Kültürünüz, içinde yaşadığınız toplumunuz, algınız, zekânız, merakınız, okuma alışkanlığınız, analistiniz vs buna yardımcı olmuş olabilir. Bu, bunu sizden geç fark etmiş birine, üstelik bilimsel kanıtlarla insanlığa sunmuş birine b*k atabileceğiniz anlamına gelmez. Evet evet, had bilmekten bahsediyorum.

    Yazar size bilmediğiniz şeylerden bahsetmiyor. Okurken; “Yaa ben bunu zaten biliyorum, bana bilmediğim bir şey söylee” diyecekseniz; gidip atom fiziği, kuantum, veyahut bilmediğinizi düşündüğünüz başka bir şey okuyunuz efenim, zorla değil ya.

    Depresyonun nedenlerini okurken; “yaa bu muymuş, ben bunu zaten biliyorum” demeniz oldukça normal. Ya depresyondasınızdır, biliyorsunuzdur ya da bu konuda okuma yapmışsınızdır, gözlem yapmışsınızdır da biliyorsunuzdur. Ya da biliyorsunuzdur işte, bundan doğal ne olabilir ki? Bu tarz kitapları okurken size evrenin sırrını vermesini filan mı bekliyorsunuz acaba?

    Ayrıca yazarın ele alıp incelemiş olduğu sebepler, o sebeplere bakış açıları o kadar iyi (!) ki; “bildiğiniz” bir yola ışık tutuyormuş gibi hissettiriyor. Bazen yolu bilmeniz bir şey ifade etmez, etraf karanlıktır ve bilmenize rağmen kaybolabilirsiniz, yaklaşmakta olan tehlikeyi göremeyebilirsiniz. Yazar, “zaten bildiğimiz” yollara ışık tutmuştur; yoldaki tümsekleri ve çukurları, ileride bizi beklemesi muhtemel olan tehlikeleri göstermiştir. Ve “bence” bu oldukça kıymetli bir şeydir.

    Son olarak çözüm önerileri kısmına değinmek istiyorum; işe yarar, gayret gerektiren şeyler söylemiş. “Al bu hapı yut, iyi olacaksın” şeklinde bir tavır değil bu. Yazarın kitabı yazmadaki amacı zaten buna karşı açılan bir savaş, bir “Dur!” deme ihtiyacı.

    Veyahut popüler kişisel gelişim kitapları gibi “şimdi ayağa kalkıp zıplıyoruz” gibi de değil. Evet zıplarken iyi hissedebilirim, fakat durduğum an yeniden çökeceğimi biliyorsam zıplamak, zıpladığım an için bile (!) işe yaramaz. Yazar tam olarak da bunu söylemek istemiş; yaranız var, kanıyorsunuz, ona yara bandı yapıştırmayı, o yokmuş gibi davranmayı, onun sorumlusu olarak kendinizi görmeyi bırakın, onunla yüzleşin ve hak ettiği gerçek tedaviyi ona sunun diyor.

    Kesinlikle zahmet gerektiren, hareket gerektiren, sabır gerektiren ve en önemlisi istikrar gerektiren şeyler söylüyor çözüm önerisi kısmında. Uzun süredir, ağır depresyonda olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki; haklı.
    Yeni bağlar kurmak, yara ile yüzleşmek, kabullenmek ve iyileşmek adına çabalamak o kadar zor ki! O kadar zorluyor ki hasta bünyeyi! Fakat yapıldığı vakit etkisini göstermekte de o kadar cömert ki.

    İyi ki yazmış böyle bir kitabı, çeviren iyi ki çevirmiş, basan iyi ki basmış. Hepsine minnettarım.
    Hepimiz çoğu zaman kendimizi çok iyi tanıdığımızı iddia ederiz, öyle ya bu yaşa kadar kendimizle yaşamışızdır!
    İçime bakıp kendimi görmemi sağlayan, gördüğümü ifade edebileceğim kelimelere ulaşmamı sağlayan ve kendime dair bilmediklerimin olduğunu her daim hatırlatan böylesi kitapların hayranıyım!
    İyi ki varlar.
  • 272 syf.
    ·Beğendi·6/10
    YORUM
    Kitap iki zaman diliminde geçiyor. 1930'lar ve günümüz. 1930 yılında afyon yüklü bir gemi (Alesia), Türkiye'den ABD'ye sevk edilir.Gemi New York limanına vardığında Amerikalı yetkililer gemiye el koyar. Devlet iki kişiyi bu işin aslını öğrenmek için görevlendirir.Kemal Demircizade ve Talat Refik Paşa.Kemal Demircizade amirleri tarafından sevilen, Kuva-yi Milliye taraftarı bir memurdur. Talat Refik Paşa ise Kurtuluş Savaşı gazisidir.Gizli görev ile ABD'ye giden bu iki insanın başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmez. Amerika'da ki mafya babaları ile (özellikle Al capone... ) yolları kesişir. Kavga ederken adam öldürürler ve kendileri de yaralanırlar. Bir keşmekeşin içinde bulurlar kendilerini. Tam 15 yıl yurda dönemezler. Fakat başları dertten kurtulmaz.Günümüze gelince;Serap başarılı bir gazetecidir.Babası Şevket Birkan'ın, kendisi ,annesini karnındayken, kafasına sıkarak intihar ettiğini öğrenir. Diğer yandan Serap, bu sevkiyat işini aydınlatmayı kafasına koyar ve babasının ölümünün, sevkiyatla ilgili bağının olup olmadığını araştırır. Kitap 272 sayfa.Yazarın 2. kitabı. İlki Tanrılar Çağı.Yazım yanlışı yok denecek kadar az. O da matbaa hatası sanırım.Bir de Serap'ın telefonunda ki müzik, Dave Brubeck-Take Five. Hiç caz dinlemeyen biri olarak söylüyorum, güzeldi.Dinleyin derim.Şu detay hoşuma gitti,yazar 1930'ları anlatırken o dönemin Türkçesini kullanmış (Osmanlıca kelimeler ağırlıkta) , günümüzü anlatırken de günümüz Türkçesini kullanmıştır.Beğendim.

    Talat Refik Paşa'yı kim öldürdü?
    Afyonun raf ömrü 15 yıl sürer mi?
    Serap'ın babası gerçekten intihar mı etti? gibi soruların cevapları kitapta mevcut.

    Kitabın arasından çıkan, adıma yazılmış kart postal çok şık. Hediyesi için Oktay Volkan ALKAYA'ya teşekkür ederim.

    Sevgiyle kalın.
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Dinin ne demek olduğunu anlayamayan bazı kimselerin kendilerinden daha onurlu kadınlara namussuz damgası vurması iftiraların en kolayı ve en kötüsüdür. Bir kadına korkusuzca hakaret edip halkın o kadına bakış açısını değiştirmek, kavrama sınırı asgari düzeyde kalmış yobaz kafa yapısının ürünüdür. Bunu özellikle şeytanın dünyadaki işlerini yürüten hoca görünümlü alimlerin yapması daha da içler acısıdır. Zira dini kendi çıkarları doğrultusunda benimseyen eski zamanın fetvacıları yüzünden halk hep kin ve nefrete sürüklenmiş neticesinde ise inanç sistemi kendi özünü kaybederek yozlaşmıştır.

    Romanda da bu zihniyetle mücadele eden Aliye'nin hikayesi anlatılıyor. Halide Edib bağnazlıkta ne kadar ileri gidilebileceğini gösteriyor. Hatta öyle ki bunun sonu vatan hainliğine kadar varıyor.

    Üzerinde yaşadığı toprakları Yunan kuvvetlerine satacak kadar alçaklaşan yobazlarla mücadele eden idealist bir ögretmenin (Aliye) hikayesi..
  • 68 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep
    yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"

    Küçük bir kitap büyük bir aşk hikayesi... Bazen bir cümle bütün bir hayatı anlatır ya, bu kitapta öyle bir şey. İncecik bir kitaba kocaman bir yaşam, etkileyici, hüzünlü, karşılıksız, ölümsüz bir aşk aktarılmış.
    Yalnız bir çocukluk yaşayan genç kızın ergenliğe geçişteki tutkuya dönüşen aşkını ölmeden sevgiliye mektupla aktarılması ile başlıyor kitap ve okumaya başlar başlamaz sizi hemen bu aşk hikayesine dahil ediyor.
    Bütün duyguları bastırılan, varlığı fark edilmeyen, tutkularıyla dalga geçilen birinin, bütün benliğini ile teslim olduğu çocukluk aşkının hikayesi. Onun çocukluk aşkı saf, temiz, çıkarsız, tutkulu ve gerçektir. Büyüklerin aşkı gibi değildir. Onun aşıkı tek taraflı, bilinmeyen, karşılıksızdır. Buna rağmen bu öyle bir aşk ki, sevgili uğruna bütün hayat değiştirilmiş, her şeyin adı sevgili olmuş, her yol hep sevgiliye çıkmıştır. Sevgili onu hayata bağlayan tek bağı hayatının anlamı olmuş. Sevgili ise sevildiğini bilmeden yaşamış hayatını, mektubu alıncaya kadar.... Bunu öğrenince sevgilinin ruh hali neye dönüşüyor acaba?
    Bir kadının aşk psikolojisi muhteşem bir dille kaleme dökülmüş. Her kelimesi içinize dokunan, etkileyici cümlelerden oluşmuş güzel bir eser….
  • - Alıntı -

    Bu kitabı niye yazdım?

    Okullarda hayatla ilgili gerçek hiçbir şey öğretilmediğini gördüm. Öğretmenlerin ve öğrencilerin ideallerini kaybettiğini, insanların sadece para için yürüyüş yaptıklarını gördüm.

    Elimizde yapay Amerikan markalı mısır cipsleriyle arabaların içinde sıkışan yaralı insanları, televizyondan doğallıkla seyredebilmeye başladığımızı gördüm.

    Etrafımdaki gençlerin bomboş bilgilerle ve ülkelerine herhangi bir sevgi taşımadan büyüdüklerini gördüm.

    Ülkenin adının ticari indirim kampanyalarına alet edildiğini, markaların “Türkiye için seve seve” % 20 indirim yaptıklarını gördüm.

    Köprülerden atlayanları, kameraların zevkle çektiğini gördüm. Binanın üstüne çıkmış bir adama aşağıdan “Atla alla” diye tezahürat yapan acımasızlığı gördüm. Hukuksuzluğun, rüşvetin tavana vurduğu bir ülkede, birbirini tokatlayan boyalı, mini etekli, silikonlu göğüsleri ekranı kaplayan kadınlar küçük kızımın hayretle seyrettiğini gördüm.

    Bu ülkede 400.000 kahvehane, 15.000 meyhane ve 131 kütüphane olduğunu gördüm.

    Kişi başına yıllık kitap harcamamızın 3 dolar. Batıda 500 dolar olduğunu gördüm.

    En üzücüsü, Yunanistan’da Deş yaşına kadar 1 000 çocuktan 6’sının öldüğünü, Türkiye’de ise 61 çocuğun öldüğünü gördüm.

    Öyleyse gördüklerimi yazayım dedim



    Sayfa 13