• Kitabu'l İmame adlı eserin müellifi Ebu Nuaym el-İsfehani'nin şu tespiti bence biz Müslüman'lar içim ölçü olmalıdır :
    " Bizim, savaşlarına şahit oldukları halde - onlara konu kapalı geldiği için - onlara katılmayan ve evlerinde oturanlara uyumamız lazım. Yakınlarında bulunan ve onları izleyenler geri durduklarına göre, onların yaşadığı çağ ve olaylardan uzak olan bizlerin daha fazla sükut edip haklarında konuşmamız gerekir. "
    Ebu Nuaym, Kitabu'l - İmame, 337
  • Gördüm ki insan bir gün şey yazdığında, ertesi gün şöyle değiştirilseydi iyi olurdu, şu ilave edilseydi daha güzel olurdu, şu öne alınsaydı daha yakışırdı, şu terk edilseydi daha isabetli olurdu der. Bu hal, insanoğlunda var olan eksikliğin en ibretli delilidir.

    Imadül İsfehani


    Mehmet Ali Sarı
  • Mesel Kavramı (Kıssaların Mahiyeti)
    Arap dili ve edebiyatında mesel çok önemli bir yere sahiptir. Sözlükte "mesel" benzemek, benzeşmek, bir şeyin bir şeye benzemesi ya da birbirini andırması, hatta birbirine eşit, denk olması (tesviye)" gibi anlamlar içeren (misl, mesil, misal) kökünden türemiş bir kelimedir(1).Kelimenin "dikilmek" anlamındaki "müsul"den türemiş olduğu da kaydedilir(2).
    Ferra "misl" ile "mesel"in müteradif olduğunu söylerken(3) Ebu Hilal ve diğer bazı dilciler "misl" ile "mesel" arasında semantik fark bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Buna göre "misl", tıpkı "misleyn" lafzında olduğu gibi iki şeyin öz itibariyle birbirine denk olması demektir. Mesel ise Ra' d 13/35, Cum'a 62/5 ve daha birçok ayette olduğu gibi nitelik (sıfat) anlamına gelir(4). Ancak Halil b. Ahmed Kur'an'da geçen "mesel" kelimesinin pek çoğunun, Ra'd 13/35. ayetteki "مَّثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ"
    (Müttakilere vaat edilen cennetin misali) ifadesinde olduğu gibi "haber /hadis" manasına geldiğini belirtir(5).Mesel kelimesi "hikmet"le (özlü ve etkili söz) ilişkili olmasının yanında sözlük anlamı itibariyle "kıssa" kelimesiyle de ilginç bir irtibata sahiptir. Şöyle ki kıssa kelimesinin türevleri arasında, fıkıh terminolojisinde "kasten adam öldürme ve müessir fiil suçlarında, işlenen fiile denk bir cezayla suçlunun cezalandırılması" ya da "misillemede bulunulması" anlamında kullanılan "kısas" terimi yer alır. Benzer şekilde "misal" kelimesi de kısas ya da misilleme yapmak manasında kullanılır.

    Arapçada (emsele's-sultanü fülânen) ibaresi, "Hükümdar filan kişiyi kısas yoluyla katletti" anlamındadır(6). Ayrıca, ağır veya şiddetli ceza manasındaki "mesl" ve "müsle" kelimeleri de söz konusu cezanın ibretlik olması hasebiyle mesel ile irtibatlıdır(7).
    Rağıb el-İsfehani'nin, "izah maksadıyla benzeri hakkında söylenen söz" şeklinde tarif ettiği mesel(8) anonim hale gelen özdeyiş veya atasözü manasında terimleşmiştir. Mesel edebiyat terimi olarak çoğunlukla anonim özdeyiş manasında kullanılmakla birlikte kelimenin Arap dilinde kıssa ve hikaye anlamında kullanımı da söz konusudur(9).
    Eski Sami kültürde de bir fikri açıklamak veya bir konuda delil sunmak maksadıyla dilden dile anlatılan fabıl türü hikayeler, neşideler, halkın görüşünü veya yönelimini ifade eden veciz ve edebi sözler için mesel terimi kullanılmıştır(10).
    Başta cahiliye meselleri olmak üzere birçok Arap meselinin hikayesi vardır. Nitekim Mufaddal ed-Dabbi (ö. 178/794 [?]), Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam (ö. 224/838), Ebu Ubeyd el-Bekri (ö. 487 /1094) ve Ebü'l-Fazl el-Meydani (ö. 518/1124) gibi müelliflerin emsal türü eserlerine bakıldığında hemen her meselle ilgili bir kıssa ve hikayeye rastlanır. Yani bu eserlerde salt meseller yer almaz, çoğunlukla mesellere kaynaklık eden kıssalar ve masaisı menkıbeler (esatir) de aktarılır(11).Yevmü Halime, Yevmü'l-Besus, Yevmü Dahis ve Yevmü Gabra gibi Arapların İslamiyet'ten önceki dönemlerde meydana gelmiş savaşlarıyla (Eyyamü'l-Arab) ilgili meseller bu türdendir(12).
    Arap geleneğinde, Yahudi kutsal kitaplarındaki Süleyman'ın mesellerine benzeyen mesellere de rastlanır. Hatta bunlar Arapça lafız kalıplarıyla ifade edilmesi dışında Süleyman'ın meselleriyle hemen hemen aynıdır. Mesellere kaynak oluşturan kıssaların bir kısmı gerçek tarihi olaylara dairdir. Kıssalar meselin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Ne var ki bazı mesellerin kıssaları zamanla unutulmuş, bunların yerine duruma uygun yeni kıssalar ve hikayeler uydurulmuştur(13).
    Kur'an'da misl, emsal, müsla, mesulat, temasil gibi çeşitli türevleri yanında "temessele" şeklinde fiil ve "darb-ı mesel" şeklindeki tabirlerle yaklaşık 169 kez geçen "mesel" kelimesi bazı ayetlerde "kıssa" manasında da kullanılmıştır. Mesela, Zuhruf 43/8. ayetteki "وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ" ifadesi, "geçmişteki kafir toplumların kıssaları, ibretlik halleri ve feci akıbetieri daha önce nazil olan ayetlerde zikredildi" manasındadır(14).
    Gerçi bazı müfessirler mesel lafzının burada ukubet ve ibret manasına geldiğinden de söz etmişlerdir. Fakat sonuçta söz konusu olan şey, geçmişte helak edilen toplumlardır. Dolayısıyla onların helaki kıssa/haber olarak aktarıldığından, Ebu Bekr en-Nakkaş'ın ( ö. 351/962) zikrettiği gibi mesel bu bağlamda "haber" anlamı taşımaktadır(15).Mesel lafzı İsra 17/89. ayetteki "وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ" ifadesinde de büyük ihtimalle kıssa manasında kullanılmıştır. Nitekim Fahreddin er-Razi ve diğer bazı müfessirlerin naklettikleri bir izaha göre söz konusu ifade, "Biz bu müşriklere, inkarcılıkta ısrar eden Nuh, Ad, Semud gibi kavimlerle ilgili haberleri ve Allah'ın bu kavimleri birtakım belalarla nasıl sınadığını birçok kez anlattık" manasındadır(16).
    Kur'an'da meselle ilişkili olarak temsili (sembolik) kıssa türünden de söz etmek gerekir. Muhammed Halefullah'ın (ö. 1997) ifadelerinegöre Kur'an'da birçok temsili kıssa mevcut olup bu kıssalar edebi karakterlidir. Hatta müfessirlere göre temsili anlatım, sanat ve edebiyat alanında tarihi anlatılardan daha etkilidir. Araplardaki edebi sanatlar tarihi gerçeğe dayandığı gibi hayal ve kurguya da dayanır. Dolayısıyla mesellerde bahsi geçen olayların mutlaka yaşanmış olması gerekmediği gibi kahramanların tarihi figürler olması da gerekmez(17).Mısırlı alim Mahmud Şeltut (ö. 1963) bu konuda Halefullah'tan daha itidalli bir yaklaşımla Kur'an'da peygamberler ve geçmiş toplumlarla ilgili tüm kıssaların tarihi olduğunu, buna mukabil "ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً عَبْدً" (Nahl 16/75) "وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ " (Nahl 16/76) "وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً قَرْيَةً " (Nahl 16/112) ifadeleriyle başlayan kıssaların ve bu kıssalara konu olan kişiler ve hadiselerin temsili olabileceğinden de söz etmiştir. Buna karşılık Abdülkerim el-Hatib, Şeltut'a itiraz ederek söz konusu kıssalarda geçen "abd" (köle), "racüleyn/racülan" (iki kişi), "karye" (belde) gibi müphem kelimelerin mutlak surette gerçek tarihi şahsiyetler ve yerlere karşılık geldiği fikrinde ısrar etmiştir(18).Ancak bu yaklaşım Kur'an kıssalarının tarihiliği konusunda tavizsiz tutumuyla tanınan bazı araştırmacılar tarafından dahi yersiz olarak değerlendirilmiştir.(19)
    Bu değerlendirme bir tarafa, birçok meşhur müfessir Kur'an'daki çeşitli kıssaların darb-ı mesel türünden olduğunu açıkça ifade etmiştir.
    Mesela, tabi müfessir Mücahid (ö. 103/721) Maide 5/112-115. ayetlerdeki gökten ziyafet sofrası indirme kıssasıyla ilgili olarak, "Bu kıssa bir darb-ı mesel olup İsrailoğulları'na ziyafet sofrası gibi bir şey indirilmedi" demiş(20). Bakara 2/243. ayette geçen ve ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyle ilgili kıssa ise Ata b. Ebi Rebah (ö. 114/732) tarafından mesel (temsili kıssa) olarak kabul edilmiştir.(21)Diğer taraftan, Kaffal eş-Şaşi (ö. 365/976) A'raf 7/189-190. ayetlerde yer alan ve genellikle Hz. Adem ile Havva bağlamında açıklanan kıssayla ilgili olarak, ''Allah bu kıssayı örnek vermek maksadıyla temsili olarak zikretti" demiş (22), Zemahşeri ise A'raf 7/ 171-173. ayetlere konu olan ve gelenekte "Bezm-i elest" diye anılan kıssayı, "Bu kıssa temsil ve tahyil (hayali olarak kurgulayıp canlandırmak) kabilindendir" diye nitelendirmiştir.(23)
    Temsili kıssa ve anlatım, sembolik dille çok yakından ilgili bir konudur. Sembolik dil, doğrudan ifadesi güç ve problemli hususları imgelere yansıtmak suretiyle formüle etmektir. Buna göre temsili kıssalar, anlatılmak istenen şeyi dalaylı olarak anlatma özelliğine sahiptir. Bu anlatım tarzında başlı başına bir olay, başka gerçekliklerin yerine geçirilmekle birlikte asıl kastedilen şey, olayın kendisi değil, söz konusu gerçekliklerdir. Sembolik dilde anlatılmak istenen gerçeklikler ile semboller arasında kurulan analojiyle mesaj iletişimi sağlanır. Bu husus kıssalar ile kıssalarda verilmek istenen mesajlar için de söz konusudur. Daha açıkçası, kıssalar ile o kıssaları dinleyen muhatap kitlenin yaşadığı, inandığı ya da yaşaması ve inanması istenilen şeyler arasında analojik bir bağ kurulur. (24)(s. 549-553)
    (1). İbn Faris, Mu 'cemü Mekâyisi'l-Luğa, V. 296; Vahidi, et-Tefsiru 'l-Basit, Il. 184.
    (2). İbn Faris, Mu 'cemü Mekåyfsi'l-Luğa, V. 296.
    (3). Ezheri, Tehzibü'l-Luğa, IV. 3341.
    (4). Semin el-Halebi, Umdetü 'l-Huffâz, IV. 77.
    (5). Ferahidi, Kitabü 'l-Ayn, IV. 118.
    (6). İbn Faris, Mücmelü 'l-Luğa, I. 823; Cevheri, es-Sıhah, V. 1816.
    (7). Ezheri, Tehzibü'l-Luğa, IV. 3342-3343; Cevheri, es-Sıhah, s. 971.
    (8). Rağıb el-isfehani, el-Müfredat, s. 492.
    (9). Abdel-Meguid, "A Survey of the Terms", s. 203.
    (10). Abidin, e/-Emsal fi'n-Nesri'l-Arabiyyi'l-Kadim, s. 11- 14.
    (11). Dayf, Tarihu 'l-Edebi'l-Arabi, I. 404
    (12). Öztürk, Kur'an Kıssalarının Mahiyeti, s. 42.
    (13). Emin, Fecrü'l-İslam, s. 66-73; Durmuş, "Mesel", DİA, XXIX. 295.
    (14). Zemahşeri, el-Keşşaf, V. 426; İbn Cüzey, et-Teshil, ll. 309
    (15). Maverdi, en-Nüket ve'l- Uyun, V. 216.
    (16). Fahreddin er-Razi, Mefatihu'/-Gayb, XXI. 407; İbn Adil, el-Lübab, XII. 384.
    (17). Halefullah, e/-Fennü 'l-Kasasi, s. 182-183.
    (18). Hatib, el-Kasasü 'l-Kur'ani, s. 103-104.
    (19). Şengül, Kur'an Kıssaları Üzerine, s. 77.
    (20). Taberi, Camiu 'l-Beyan, V. 135.
    (21). İbn Kesir, Tefsiru 'l-Kur'an, I. 661.
    (22). Fahreddin er-Razi, Mefatihu 'l-Gayb, XV. 71.
    (23). Zemahşeri, el-Keşşaf, Il. 129.
    (24). Yavuz, Kur'an 'da Sembolik Dil, s.
  • 200 syf.
    http://elestirihaber.com/...lu-ictenlikle-yazdi/


    Bir insanda varlık bilinci ne kadar güçlüyse, varlığın hikâyesini anlatma kabiliyetinin de o kadar güçlü ve derinlikli olduğunu görüyorsunuz, İbrahim Tenekeci’nin Geldik Sayılır adlı kitabını okurken. “İnsanın aslı olan tabiat”tan uzak bir yaşam standardıyla muallel olan ve bunun neticesinde kiraz ağacı ile vişne ağacını dahi birbirinden ayırt edemeyecek kadar tabiata yabancılaşan modern şairlerin varlığının günümüz şiirinde inandırıcılık sorununu da beraberinde getirdiğini düşünen yazar, hepimizi “Allah’ın tabiatının” bir parçası olarak görüyor ve parçası olduğumuz şeyden habersiz yaşamamızın en azından edebiyatçılara yakışacak bir davranış biçimi olamayacağını ısrarla vurguluyor.

    Yazar iki bölümden oluşan kitabının birinci bölümünde yaptığı yolculuklardan ama çoklukla dağlara olanlarından bahsediyor. Bu yolculukların hiç birine kendi başına çıkmıyor yazar, hep, aynı dili konuşan ve birbirini sadece konuşurken değil susarken de dinleyip anlayabilen bir ekip ile hareket ediyor. İlgili satırları okurken farkında olmadan siz de kendinizi o ekibin içinde buluyorsunuz. Kararlaştırılan yere vasıl olabilmek için daha gün doğmadan onlarla beraber yola düşüyor, onlarla beraber günün ilk ışıklarında mütevazı bir mekânda çoğunlukla çorbadan oluşan bir menüyle kahvaltı yapıyor, dumanı üstünde mis gibi çayı yudumluyor, onlarla beraber tabana kuvvet dağa tırmanıyor, rakım yükseldikçe ve yoruldukça nefes nefese kalıyor, vücudunuza işleyen karın ve rüzgârın etkisiyle iliklerinize kadar donuyor, onlarla beraber çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor, o ateşin bir kenarında siz de ısınıyor ve közde pişen çay eşliğinde saatlerce süren ve tadına doyum olmayan emsalsiz muhabbetlere dahil oluyorsunuz.

    En büyük handikaplarımızdan biri olsa gerek eşyanın hakikatini sadece zahirde görünende aramak… Hâlbuki hakikat ancak maddi/fiziksel nitelikler aşıldığı zaman kendini izhar ediyor. Elbette varlıkların hakikati sabittir ve müstakil bir anlama sahiptir. Âlem, bir hayal yahut yanılsama değildir. Fakat akıl sahibi varlıklar olarak aramamız gereken hakikat görünen suretlerin ötesindedir. İşte bir eşyanın, bir varlığın zahirde göründüğünden daha fazlasının nasıl olabildiğini, daha fazlasıyla nasıl okunabildiğini müşahede ediyorsunuz, gözleriniz Geldik Sayılır’ın satırları üzerinde gezerken.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Mesela dağ deyip geçmemek gerektiğini fark ediyorsunuz. “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar” denmiş. Dağların da öyle olduğunu görüyorsunuz; kuru bir yükseltiden ibaret olmadığını, her şeyden önce bir kültür, Hüsrev Hatemi’den mülhem duygusal bir canlı olduğunu idrak ediyorsunuz. Yine kimi dağların eli sıkı, kimilerinin ketum, kimilerinin ise geçimsiz olduğunu öğreniyor, silahın bile şakası söz konusu olabilecekken dağların şakasının asla söz konusu olmayacağı gerçeğiyle irkiliyorsunuz. Dağ ile baba imgesinin birbirini tamamladığını, çünkü her ikisinin de güven ve korku verdiğini kendi deneyim ve tecrübelerinizi de işin içine dâhil ederek onaylıyor, dağların da bir siyasi kimliğinin olduğunu, mesela Erciyes ve Ilgaz dağlarının sağ görüşlü, ama ülkemizdeki dağlarının çoğunluğunu sol görüşlü olanlarının oluşturduğunu okurken şaşa kalıyorsunuz.

    Dağlardan bahsedip de dağların en zarif ve kendisine en çok yakışan elbiselerinden olan kardan bahsetmemek olmazdı herhâlde. Yazar da böyle bir hataya düşmüyor ve temizlikle özdeşleştirdiği kardan da tıpkı dağda olduğu gibi büyük bir hassasiyetle ve canlı bir varlıktan bahseder gibi bahsediyor. Mesela “kar kalınlığı” demekten teeddüp ediyor yazar, bu kadar ince ve zarif olan bir şey nasıl “kalın” olabilir diyerek kibarca bir ikazda bulunuyor okurlarına, “karın yerden yüksekliği” diyerek ifade ediyor meramını. Milli davalarda bile hemfikir olamayanların kar söz konusu olduğunda hemencecik ittifak kurmalarını esefle eleştiriyor, belediyelerce hazır tutulan ve fazla mesaiye bırakıldıkları için homurdanan karla mücadele ekiplerine, tuzla dolu yüzlerce kamyona, greyderlere rağmen karın yağmaktan vazgeçmemesini ise muhtemelen onun felaket değil bereket oluşuna bağlıyor. Tenekeci, aslında karın herkesi çocukluğuna götürmesi gerektiğini düşünüyor. “Bundan daha kıymetli ne olabilir, çocukluğuna gitmeyi kim istemez?” diye de soruyor. Kar ve çocukluk üzerine okuduklarınız Necdet Subaşı’nın yakın bir tarihte kar üzerine yazdıklarını da anımsatıyor hâliyle. Yazıyı kaleme aldığım an itibariyle yaşadığım il dahil ülkemin birçok şehri bembeyaz kar ile örtülmüş olmasaydı, kim bilir yüreğimi nasıl bir hasret ateşi kaplardı! Daha dün, yani yaşadığım şehirde henüz karın esamisinin okunmadığı bir vakitte ziyaret ettiğim bir arkadaşımın evinde açık olan TV’deki çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmde kar yağışı sahnesi gözüme çarpmış ve “Galiba karın yağışını artık sadece TV ekranlarından seyredebileceğiz!” diyerek hayıflanmıştım. Hamdolsun, onun gelişini bize layık görene.

    Dağdan bahsedilince kardan da bahsedilir elbette; ama dağın çağrışımları içinde sadece kar yok tabi, ağaçlar da var, çiçekler de, kuşlar da… Her biriyle ilgili bugüne kadar hiç duymadığımız detaylarla, hiç bilmediğimiz türlerle karşılaşma fırsatı veriyor Geldik Sayılır. Saka kuşunun bir diğer adının Yeniçeri kuşu olduğunu öğrenmek belki heyecan oluşturuyor okurda, Mustafa Kutlu’yla aralarındaki ünsiyetten haberdar olmak “acaba ben de mi bir saka kuşu beslesem!” hevesini körüklüyor; ama “Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır. Çünkü mevsimler, sadece bahar ve yazdan ibaret değildir.” “Parkın girişindeki dut ağacını hemen tanıdım. Yanına gittim ve selam verdim. Selamımı almıştır diye düşündüm. Bu beni sevindirdi.” gibi cümleler ister istemez bizi düşünmeye ve bir birey olarak kendimizin eşya ile ilişkisinin mahiyetini sorgulamaya sevk ediyor. Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır, diyen yazar, bundaki hikmetin şu olabileceğini düşünüyor. “İyi günde seni herkes tanır, sever, yanında olur. Meyvelerin varken, yapraklı dallarınla gölge verirken. Bakalım zor gününde, hiçbir nimetin yokken, şartlar ağırken, seni kim tanıyacak? Yanında hangileri olacak?” Bir insanın yaşam kalitesini artıran şeyin aklın ve duygunun rafine hâline gelmesi idraki imrendiriyor. Yazarın ağaçlarla insanlar arasında kurduğu hoş bağlantılar da okurdaki hayranlık hislerini devam ettiriyor. Mesela kurak yerlerde büyüyen ağaçların köylülere, sulak yerlerde büyüyen ağaçların şehirlilere, meyvesiz ağaçların ise çocuksuz evlere benzetilmesi… Yeni nesil ağaçların şımarık olması ve sürekli ilgi istemesi, havadan nem kapmanın onlara mahsus olması, ilaçlanma, gübrelenme, düzenli budanma ve toprağının çapalanma ihtiyacının daim olması… İlgili bölümlerde yazar, âdeta yeni nesli de tarif eder gibi.

    Fikir ve ruh coğrafyasında fakir ve nakıs olan bir tasavvurun, sosyal ve maddi hayatta kemal üretmesinin mümkün olmadığının işaretlerini verir yazar, İstanbul’dakiler başta olmak üzere Türkiye’deki belli başlı anıt ağaçlardan bahsederken. Çok sayıda anıt ağacın plansız şehirleşme, alt-yapı kazıları ve defineciler gibi farklı etkenler yüzenden yok olduğunu, dolayısıyla telafisi imkânsız bir tabiat felaketinin yaşandığını üzülerek anlatırken, ağaç aşkının sadece tabiat sevgisiyle açıklanamayacağını, bu ağaçların her birinin bize bırakılmış bir eser, emanet ve aziz birer hatıra olduğunu ifade eder. Belli ki yürürlükte olan varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini gözden geçirmeden, kendini varlığın merkezinde gören modern insanın psikolojik repertuvarına birtakım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine benmerkezci tutumları daha da güçlendirecek.

    Yolculukları esnasında karşılaştıkları ve muhatap oldukları Anadolu insanının zorlu ve dokunaklı hayatlarına, yoksulluklarına, kanaatkârlıklarına, fedakârlıklarına, vefalarına, tek sermayelerinin helal lokma oluşuna da değinen yazar, İbn Haldun’un bedevilerin iyilik ve hayırda hadarilerden önde olduğu, doğal ve basit yaşam tarzı içinde fıtri özelliklerini muhafaza eden bedevilerin hadarileştikçe asli ve temiz fıtratlarından uzaklaşmaya başladıkları ile ilgili düşüncelerinde ona katıldığını gösterircesine ilginç bir anekdot da aktarır. “Dönüş yolunda birkaç evden oluşan bir yayla köyüne denk geliyoruz. Köpekler bize doğru koşuyor. Evin önünde arabayı durdurup iniyoruz. Köpeklere ekmek veriyoruz. Hemen susuyorlar. Sonra hane sahibi görünüyor. Elli beş yaşına değmiş, değmemiş. Köpeklere ekmek verdiğimizi görünce “size borçlandık” diyor. “Yakında yağımız, peynirimiz çıkar, bekleriz.” İşte bu inceliğin peşindeyiz. Kaybettiğimiz budur. Şehir hayatında, dünyayı bağışladığınız bir insan bile kendini ‘borçlu’ hissetmeyebiliyor. Hâlâ alacaklı. Minnet duymuyor, vefa göstermiyor. Burada ise köpeklerine iki dilim ekmek verdiğimiz adam bu sözleri ediyor ve samimi.”

    Kitabın ikinci bölümünde İstanbul, çocukluk, kaderin büyüsü, kara tren, tespih, dolma kalem, pullar, kelimeler gibi konular ele alınıyor. Baktığınızda cansız birer varlık/eşya gibi duran nesnelerin her biri İbrahim Tenekeci’de yine hayat buluyor tıpkı dağlarda ve ağaçlarda olduğu gibi ve canlı muamelesine tabi tutuluyor. İnsan kelimesinin etimolojisini irdeleyen Ragıb el-İsfehani e-n-s kökünün ünsiyet ve yakınlık kurma ile ilgili olduğuna dikkat çekip “insan ancak başkalarıyla yakınlık kurduğu zaman var olabilen bir varlıktır; ünsiyet ve yakınlık ise sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda diğer varlıklarla ve bunların da üstünde Yaratıcı ile kurulan bir yakınlıktır derken galiba ona en çok kulak verenlerden biri de Tenekeci oluyor.

    Mesela tespihten vefalı bir arkadaş diye bahsediyor yazar, zor zamanlarımızda yoldaşlık ettiğinden, üstelik hiç konuşmadan ve hiçbir talepte bulunmadan… Bazı tespihlerle çabucak kaynaştığımızdan, bazılarını ise ne kadar kıymetli olursa olsun sevemediğimizden… Gecenin bir vakti onlarla dertleştiğini bile söylüyor yazar, tek tek her birinin hâl ve hatırını sormayı ihmal etmeden. Kaleme sadece bir ‘yazma aracı’ olarak bakmadığını özellikle beyan ediyor. Aldığı ikinci el dolma kalemin yazı yazarken rahatsız edici bir ses çıkarmasının sebebini soran bir arkadaşına ustanın verdiği cevabı aynen aktarıyor, insanlar hakkımda ne der, derdine düşmeden. “Kalem eski sahibini özlemiş.” Bir kez daha eşyanın bize görünenden ibaret olmadığını hatırlatıyor, bu hatırlatmayla beraber aklıma daha önce okuduğum başka bir kitaptaki benzer bir örnek geliyor. Cenneti Arayan Adam’ın yazarı Ziyaüddin Serdar, bir zamanlar Hindistan’da bir toprak ağası iken sömürgecilerin Hindistan’ı ikiye bölmesi sonucu Pakistan’a göç etmek ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle Dubai’de iş aramak zorunda kalan Ahmet Sahip ile aralarında geçen konuşmadan şöyle bir anekdot aktarıyor kitabında. “… ‘Söyle bana, ne görüyorsun?’ dedi. ‘Şey’ dedim, ‘seni görüyorum Ahmet Sahip.’ ‘Peki, ben ne giyiniyorum?’ ‘Peştamal ve yelek.’ ‘Ho! Ho! Ho!’ dedi, öne eğilerek omuzuma bir şaplak vurdu. ‘Bizi görmeyi bile beceremezken, yoksullar hakkında nasıl kitap yazacaksın? Sana bir peştamal ve yelek olarak görünen, benim için bundan fazlasıdır. Şu gördüğün geceleri benim yorganımdır. Eskidiğinde iki parçaya ayırır, bir parçasını havlu olarak kullanır; diğer parçasını terimi silmek için omuzumda taşırım. Havlu olarak kullanılamayacak kadar eskidiğinde ise küçük şeritler hâlinde keser, yağa batırır, gaz lambasında fitil olarak kullanırım. Sonunda geldiği yere yani toprak anaya geri döner.”

    Kitabında baştan sona okurlarının akl-ı selimine, kalb-i selimine ve zevk-i selimine hitap eden yazar, samimi üslubu ve akıcı diliyle okunmayı kesinlikle hak ediyor.
  • Günümüz Türkiye'sinde yüz, hatta belki daha fazla sayıda ilahiyat ve İslami İlimler Fakültesi var; bu fakültelerde de yüzlerce tefsir akademisyeni var. Fakat buna rağmen ne Elmalılı'nın Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsirine muadil bir yeni eserimiz var ve ne de Rağıb ei-İsfehani'nin el-Müfredât adlı Kur'an sözlüğündeki bilgi ve birikimin üstüne az çok bir şeyler koyma maksadıyla telif edilmiş bir Kur'an kelimeleri lügatimiz var ... Bütün bunları söylerken, tefsir alanında çalışan meslektaşlarıma laf dokundurmak veya onları tembellikle suçlamak gibi bir niyet taşımadığını özellikle belirtmemde de fayda var.(58-59)
    Burada anlatmaya çalıştığım husus hem fakülte hem yetişmiş akademisyen sayısı bakımdan bunca imkâna rağmen onca yıldır tefsir alanında etraflı bir eser telif edilememesinin büyük bir eksiklik olduğunu söylemekten ibarettir. Dolayısıyla bu çalışma, söz konusu eksikliğin az çok giderilebilmesi için tek başına atılmış bir adım olarak değerlendirilmelidir.(59)
    Tefsir çalışmamıza dair bütün bu anlattıklarımız, Kur'an'la yakından alakadar olan ve aynı zamanda İslami gelenekte her şeyin eksiksiz ve yerli yerinde olduğuna inanan birçok insan için belki de bir dizi laf-ı güzaf, dolayısıyla manasızdır. Çünkü biz gerek içine doğduğumuz modern dünyanın zihnimize üşüştürdüğü sorunların cevaplarını sıkı gelenekçi ve skolastik bir yaklaşımla dine refere ederek bastıran veya dini gelenekte her bir meseleye dair hazır cevaplar arayan, bireysel planda hür irade ve özgüvenle düşünüp imal-i fikirde bulunmayı genellikle yadırgayıp kuşkuyla karşılayan, Kur'an ve Sünnet'le ilişkisini, "Vaktiyle anlayanlar fazlasıyla anlamış; biz yeniden anlayıp yorumlamak zorunda mıyız?" şeklindeki bir mukavemet zeminine oturtarak neredeyse tüm hayatı alışkanlık düzeyinde yaşayan, hayatın akışına kolayca dümen kırdığı halde sosyal akışkanlık sözünden rahatsız olan bir usulün (ecdat) fürularıyız (ahfad). Yine biz Şerif Mardin'in kavramlaştırdığı "mahalle baskısı" yüzünden gerek din gerek varoluşla ilgili büyük sorularımız, sorunlarımız ve meraklarımızı çoğu zaman içimizde saklamış, haliyle ömür boyu kendi kendimize münafık olup olmadığımızı sorup kıvranarak ve üstelik bu kıvranışın onulmaz acısıyla uğunarak yaşamaya mahkûm olmuş insanlarız.(60)
  • Fudayl b. İyâd dedi ki:
    Kişide şu üç şey bulunmazsa, bu kişi iyi biridir:

    He’vâsına tâbi olan biri değilse,
    öncekilere (selefe) sövmüyorsa
    ve sultanlara yakın durmuyorsa!

    Ebu Nuaym el-İsfehani, Hilyetu'l-Evliya 6/103
  • Affedin ki, Allahû teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin! [İsfehani]