Homeless, Kör Baykuş'u inceledi.
24 Mar 12:14 · Kitabı okudu · 6 günde

SPOİLER İÇER(EREBİL)İR

Gel gidelim içelim,
Rey şarabından içelim!
Şimdi içmezsek onu,
Ya ne zaman içelim?

Mavi gündüzsefaları, sisli ve puslu karanlığa ışık tutan bir melek, iki mayısböceği, yaşlı ama çevik bir ihtiyar, majozist bir sis, kendini ararken dağılan, bulduğu koca bir kalabalık imgeler, simgeler. Uyku ile düşün karışımı bir uyanmışlık. Portreleriyle hayat bulan bir kalemdan, bir ceset ki gözleri ardına kadar açık, çürümüşlük ama bir o kadar aydınlık, hayatta ki tüm manalar ona bahşedilmiş, acı çekmenin verdiği özgürlük, bu özgürlüğün getirdiği dinginlik, sevinç. hiçbir şey yeni değil ama artık eski de değil, bir cenaze arabasının arkasında bir adet ruh bir adet bavul ve gittikçe ağırlaşan bir ceset, bedel ağır cepte iki kıran'la bir abbasî, testiler, reyler.. düşler, düşüşler... Bin yıl önce çiniye bir silüet işleyen ressam bin yıl sonra portrede hayat bulduran bir kalemdan. Aynı hisler, aynı yaşanmışlık, tutkular hakim ufacık bedenlere. belki arşa değecek nitelikleri açısından. Ufacık bedenlerin de gölgeleri bir o kadar ufak değerdi yeryüzüne. Karanlık ışığı ancak ışık vazgeçtiğinde döver ama su farklıdır. Su her zaman ateşi yener, bilhassa karanlığı da. Karanlıkta ancak ateş söndüğünde döner. Beyin de düşüncelerin oluşturabildiği kalabalıkları dağıtan afyon. Zihni sadeleştirebilen, yalınlığa kavuşturabilen soylu bir duman. Mutluluk aslında soyut düşünebilmekti. Tüm o sesler dağılınca geriye sadece kalbinin sesi kalır ve onu duyabiliyorsan özgünsün, özgürsün..

Kitaba ilk başladığımda Sadık Hidayet'in ruh halini, düşüncelerini okuyorum zannettim. Çok sevdiği, umutlarının merkezine koyduğu İran'ın düzelmeyeceğini, düzelemeyeceğini eniştesinin katledilişiyle anlamış ve intihar etmişti. O sebepten bu eserde onu bulurum diye ümit etmiştim. Ki çoğu noktada buldum. Kitabın son sayfalarında Bozorg Alevi'nin biyografisinde, Ömer Hayyam'ın Sadık Hidayet'in dünyasında ne denli etkiler, izler taşıdığını görebildim. Kitabın çoğu kısmını ayakta okudum. :) Farkında olmadan saygıdan ayakta okumuşum kitabı. Okuduğum en güzel 5 kitaptan biri bu diyebilirim.

Öğrendiğim bir kaç kelimeyi de sizinle paylaşayım:
Butimar: Denizin kuruyacağını düşünerek hiç su içmeyen kuş.
Gündüzsefası: Yalnızca gündüz açan diğer adıyla kahkahaçiçeği.
Kıran: Eski İran parası
Rey: İran şehri

Yazıyor yazıyor da kelimeleri bir sonunu getiremiyor siliyor insan. Huzur buluyorsa düşündük ce en güzel kelimeler olsun istiyor istiyor da sığdıramıyor alfabelere belkide . Yürüyor bazen soğukta titrediğini hissetmeyerek rüzgara karşı, bir tebessüm ile kendine geldiğinde ay ışığı ararken bastığı su çukuru ile kendine geliyor hani,işte o an ne güzeldi gülüşü diyor sadece ve hüzünleniyor çünkü biliyor,ay ışığının ulaşılamaz olduğunu..!

Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg

Yalnız birkaç dakikalık notalar topluluğuydu beni zamanda yolculuğa çıkaran. Ufak bir merhabanın başlattığı serüvende yolun sonunun nereye gideceğini bilmediğimiz fakat daha iyi günleri umut ettiğimiz zamanlardı. Bir gece vaktiydi. Pencereden sonbaharda yolunu kaybetmiş soğuk bir rüzgar geliyor. Yazın bunaltıcı sıcağından yanan bedenlerimize cennetten bir armağan gibiydi. Böyle demiştin seni oysa senin gülüşündü bana en çekici gelen. Çok tuhaf diye düşünmeye başlamıştım sen bilgisayarda şarkı ararken. İnsanların aşk dediği şey değildi sana karşı hissettiğim. Evet aşık olduğum anlar vardı sana ama o an hissettiğim aşktan daha değişiydi. Fazlaydı. Yanımda olmanın verdiği o kendimden eminlik doğru yerdeyim ben dedirten his… tanım edemiyorum. Ama anlatsam sana anlardın beni şarkıyı açtın bir masa lambasının loş ışığı aydınlatıyordu odayı sadece. Pencerenin yanına oturmuş seni izliyordum. Saçlarını başının üzerinde topladın. Birkaç tel isyan edercesine düşüyordu omuzlarına ve sen umursamıyor gibiydin onları gitmek istiyorlarsa giderler dans etmeye başladın yavaşça üzerinde bolca bir tişört, altında ise bir eşofman bu halinle bile muhteşem görünüyordun. Kalkıp yanına geldim yavaşça ve sarıldım. Saçlarının kokusu bir defa daha doğru yerde olduğumu hissettirdi bana. Notalara teslim etmiştik kendimizi şarkı bitti. Başını kaldırdın ve “Seni seviyorum Seninim” dedin.

Pol Gara, Gecenin Peşinde'yi inceledi.
 04 Kas 2017 · Kitabı okudu · 9/10 puan

'Hiçbir Şeyden Korkma' kitabının kahramanlarının yeni mâcerâları :)

Dean R. Koontz, sıradan insanların yaşamlarını, tuhaf ve ürkütücü olaylarla örerek gerilimi doruğa çıkarmakta benzersiz bir beceriye sahip. Ancak, öykü anlatmadaki ustalığıyla, kahramanlarını da çok iyi çiziyor; yaşamın en karanlık yanlarına meydan okuyan insanoğlunun, mucizevi cesaretini, özverisini ve sevecenliğini özenle vurguluyor.

Gecenin Peşinde'nin kahramanları, özellikle Christopher Snow, okuyucunun belleğinden kolay kolay silinmeyecek.

Ayışığı Koyu, Kaliforniya'da, güvenli, kuytu, küçük bir kasabadır. Adının da çağrıştırdığı gibi geceleri ay ışığı altında muhteşem bir görünüm sergiler. Ancak kasabanın üzerinde bir uğursuzluk dolaşmaktadır. Bir gece evlerden, sokaklardan çocuklar kaybolmaya başlar.

Çocukların bulunması için polise güvenmek imkansızdır, çünkü kasabada yaşanan bir takım olaylar nedeniyle polis güvenilirliğini kaybetmiştir. Kasabanın dışındaki Wyvern askeri üssünde garip şeyler olmuş, insan ve hayvan DNA'sıyla yapılan bazı ürkütücü deneyler kontrolden çıkmıştır. Wyvern resmen kapatıldığı ve tüm personeli üsten ayrıldığı halde, tesisin kalın duvarları arkasında hala tüyler ürpertici şeyler olmakta, otoriteler bazı olayları halktan gizlemek için polisi kullanmaktadır.

Christopher Snow çocukluk aşkının oğlu Jimmy'nin kaybolduğunu duyunca, sevgilisi Sacha'yı, en iyi arkadaşı Bobby'yi yanına alarak, eski futbolcu Roosevelt ile vücutçu DJ Doogie'nin desteği ve bilge kedi Mungojerrie'nin yönlendirmesiyle bir arama ekibi oluşturur. Christopher Snow'un, kendisine geceleri avantaj sağlayan bir hastalığı vardır, ender görülen ve genetik bozukluk olan XP -xeroderma pigmentosum- nedeniyle, gün ışığına ve her türlü ışığa -hayatını tehdit edecek kadar- duyarlıdır; bu nedenle yarasa gibi karanlıkta yaşamak zorundadır. Gölgeler içinde yaşamaya mahkum olduğu için de dünyanın gece yüzünü herkesten, karanlıkla özdeş hale gelmiş düşmanlarından bile iyi bilir. Snow, Jimmy'yi, onu ararken ortadan kaybolan sevgili köpeği Orson'u ve daha sonra kaybolan üç küçük çocuğu aramak için dostlarıyla birlikte gecenin peşine düşer ve kendisini inanılmaz bir olayın içinde bulur...

rüzgâr hediye edilebilseydi eğer
sana rüzgâr hediye etmek
isterdim. sarı yapraklı bir ormanda
iki geyik havaya sıçrayıp
öpüşüyor. boynuzları birbirine
dolanmış. açamıyorlar. sarı yapraklı
bir ormanda. Ata Nur kahve falında
görüyor bunları.

gizem bir geyik başı gibi
uzanıyor aramızda. boynuzlarında
senin karmaşan ve sana ait
bilmediğim ve bilmek istemediğim
onca şey. buna benzer çözemediğim
birçok şey ormanda sarı yapraklar
birer ikişer düşmeye başladığı
zaman saçlarının arasından.
sarı bir yaprak fosili boynunun
tam kenarında.

...
iki geyik ormanın kuytularında
birbirine sarılmış yatıyor.
boynuzları birbirine geçmiş...

...
kırmızı bir yunusun
havada sıçraması olurdu senin
gülüşün ama gülmüyorsun.
beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu
fark etmiyor musun?

...
geyiğin boynunda kırmızı bir leke var.
melankolimin tozu alındığı zaman
kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
iki geyiğin birbirine geçtiği
yerde orman ışığı kırılıyor.
kalbin ilmini yap diyor bir ses.
aortanın kırmızılığı gibi geyiğin
boynunda bir kırmızı leke...

...
kırmızı bir mermerde geyik silueti;
geyiğin boynunu tuttuğum zaman
elimde kalan pas lekesi ya da
böyle birşey seni anlamaya
çalışmak. beni sevdiğin zaman
yeşil kadife tüylü bir geyik
ormanda su içiyor. ya da yeşil
kadife tüylü bir su akıyor
boynuzlarımızın arasından.

...
bana gelince
ben mutluyum sensiz
neden bilmiyorum ama öyle işte.
bedenim tanımıyor aorta /amor’u.
daha korkunç şeyler bildim çünkü
delilik gibi...
deliliğin ülkesinde bilekler kesilmez.
saatlerden geyik kanı akmaz.
deliliğin ülkesinde hiçbir şey olmaz.
saatler geçmek bilmez.
bütün saatler pırlanta kesiği
bilekler gibidir geyikler metafizik
bir acıyla inlerken.
bir inşaaat işçisinin güneşte
bayılışı gibidir, spleen,
aorta / amaor’la saatlere inerken.

bir balığın kesik boynu gibidir
spleen
dünya tatsızlığı kristalleşirken
kimyasal bir çözeltide.
hiç bir şeyi çözemezsin...
bileklerini de kesemezsin
anti-maddeye kaçmak istersin sadece
uyuşturucular kanını dondururken
plazma saatlerde.
bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla
yıllarca görüşsen de
bir şey olmaz.

...
seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiğinde
boynuzları birbirine dolanır ve
ölürlermiş.

gece saat 3:30. senin için birşeyler
yazmak istiyorum ama gözlerinin
karşılaştığın insanlara nasıl sevgiyle
baktığından başka birşey gelmiyor
aklıma. içimdeyken bana bakışın
bir de. kumru değiliz biz
geyiklerin sonu da çok acıklı
ne kalıyor geriye?

...
gece 10’a doğru aradın. birkaç gün
sonra dolunay olacağını, rakı içeceğini
ve denize deniz kızları için
biraz rakı dökeceğini söyledin.
kıskandırmanın daha zarif bir
yöntemi olamazdı ama beni daha
fazla kıskandırma olur mu?
dayanamam ben buna.
taş kesilir boynuzlarım.
içimdeki kuş ölür

doğuya bakan yüzünle bak bana
ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu
hiç unutma. çocuk gibi olduğumu
söylemiştin zaten.çocuk gibi yazdığımı
biliyorum bu kitapta
kırmızı mürekkeple boyanmış bir
çocuk başı uyuyor kalbimde.
fosforlu gözleri açıklanamayan
şeylerin merkezi gibi. tıpkı bunun
gibi açıklanamayan şeylerin merkezi
olsun isterdim bu kitap; hiç
kumru olamamış bir çocuk izini
bırakırken onun üstünde; ararken
bir kumru oluş halini...

bir ilişki bitince ne olur?
bir ilişki bitince ne olur?
bir kumru sormaz bunu
ama ben bunu soruyorum kendime sürekli
ve mütemadiyen bu kitapta
ararken bir kumru oluş halini.
...

Lale Müldür.

Serdar Tuncer Bugünki Yeni Şafak Köşe Yazısı
Gelişiyle memnun, gidişiyle mahzun edene sevgili deniyorsa eğer; Ramazan mü’mine sevgilidir. Dikkat buyurunuz herkese değil; mü’mine.

Ramazan geliyor diye sevinmek, gidiyor diye mahzun olmak iman alâmetidir buyurmuşlar. 1438 yılının Ramazan-ı Şerif’i alıp başını gidiyor ve biz kalbimizdeki hüzne bakıp imanımız hakkında bir fikir sahibi olabiliriz sanırım. Hassas terazi, müthiş muhakeme, ulvî mihenk: Ramazan!

Diyeceksiniz ki bayram geliyor diye sevinmeyelim mi?

Sevinelim elbet fakat on bir ayın sultanının gidişinin mukaddes hüznünü, yaklaşmakta olan bayramın muazzam mutluluğuna sarıp sarmalayalım, öyle sevinelim. Nice tebessümler vardır hani, içinde hüznün en derini saklanan ve nice hüzünler vardır simaya değil kalbe kıpır kıpır tebessüm ettiren. Kalbimizde alev alev bir hüzün, yüzümüzde gayrı ihtiyari bir tebessüm; öyle uğurlayalım gitmekte olanı ve gelmekte olanı öylece karşılayalım. Şu inceliği de asla unutmadan: Mü’min Ramazan bitiyor diye sevinmez; Ramazan-ı Şerif ayrılık acısını azaltmak için bir Bayram bırakıp gider mümine.

Hatırlayalım, geçen sene bu vakitler olduğunda pek çoğumuzun dilinde bir dua vardı: “Rabbim nice Ramazanlara hayırla eriştirsin.” Ve unutmayalım bu duayı edenlerin bir kısmı ve “âmin” diyenlerin nicesi bu senenin Ramazan’ını göremeden göçüp gittiler dünyadan. Seneye bu zamanlar Ramazan yine gelir de biz de burada olur muyuz o belli değil. Şu son bir kaç orucumuzu işte bu hisle, sahur vakti kalbimize yüklendiğimiz mukaddes bir nur topu gibi taşıyalım kutlu iftar vakitlerine. Kırmadan, dökmeden, lekelemeden, incitmeden...

Arefe gecesi geçelim Ramazan-ı Şerif'in karşısına, bükelim boynumuzu ve samimiyetle soralım: “Bizden razı mısın?” “Razıyım” dediğini işitir gibi olana değin oturalım karşısında gözlerimiz nemli, kalbimiz ürkek... Kapıya kadar uğurlayalım kutlu misafiri, getirdiği her bir hediyenin aciz ve haddini bilen şükrânesi olsun gözümüzden dökülen yaşlar. O hediyeleri mübarek on bir aylar boyunca muhafaza edebilmenin şuuru, yanaklarımızdan kalbimize süzülsün sessizce. O alıp başını gitmesin, bizde kalsın biraz; biz kalakalmayalım öylece, alıp başımızı bir parça onunla gidelim. Ayrılık yok mesafe var madem sevenle sevilen arasında, on bir ayı mesafe eyleyelim misafirimizle aramızda, ayrılık değil.

Bayram sabahından başlayalım gönüllerimizi Ramazan eylemeye. Bırakalım herkes bayram etsin, bizse bir başkasının bayramı olmaya niyetlenelim. Bir küçük hediyeyle, bir umulmadık ziyaretle, bir cebe kendimizden bile gizli sıkıştırılıveren üç beş kuruş harçlıkla, muhabbeti artıracak içten bir tebessümle, küslükleri bitirecek harbî bir selamla, yetimin başında şefkatle dolaşan bir avuçla, hiç olmazsa bir telefondan merhaba deyivermek suretiyle nice insanın bayramı olabileceğimizi unutmayalım. Herkes bayram eder ama bazıları bayram olur. Ramazan olamayışımızın mahcubiyetini, gelin bir başkasına bayram olmakla telafi edelim.

Bu telafi ediş bir talim olsun kalplerimize. Bırakın herkes bir şey olmayı isteyedursun. Bir şeylerim olsun diye çırpınadursun bırakın herkes. Biz birisinin bir şeyi olalım, ta ki 1439 hilâli nazlı nazlı görünene kadar.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, mutluluğu mesela...

Herkes mutlu olmak ister ama bazıları birilerinin mutluluğu olur. Biz bir başkasının mutluluğu olmakta bulalım sevinçlerin en hakikisini. Kimisinin elinde bir demet çiçek olalım tebessümden yapılmış, kimisinin yüzünde çiçekler açtıran bir tebessüm...

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, dermanı mesela...

Dağına göre kar verirmiş Mevlam, rüzgâr yükseklerde daha sert esermiş. Bizim yaprağımızı yerinden oynatmayacak kadar hafif bir esinti, bir başkasının ocağını başına yıkacak bir fırtına oluverir. Yüzümüz sefasını sürmese ne olur o esintinin, göğsümüz siper oluverse o fırtınaya ne olur? Bir başkasına derman olma derdine düşünce fark edeceğiz belki de dert zannettiklerimizin aslında dert olmadığını, dermanın en güzelini belki de bir başkasının derdine deva olduğumuz gün bulacağız.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, vefalı dostu mesela...

Herkes gerçek bir dost arar kendine, vefa gördüğünde herkes memnun olur. Bazıları ise birisi için dostun tarifidir, vefanın tablosu. Abde vefanın ahde vefaya denk düştüğünü idrak edelim. Rabbimiz'le kul olmak üzere ahitleştiğimiz o günün hatırına Rabbimiz'in kullarına vefalı birer dost olalım. Bunca zaman vefalı bir dost aradık da ne oldu? Belki de bir başkasının vefalı dostu olmakla bulunur vefanın Rabbine dost olmak saadeti, kim bilir?

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, çalacak kapısı mesela...

Sıkıntılı zamanlarımızda, az mı teklifsizce çalabileceğimiz bir kapı aradık. Haydi hatırlayıverelim bir... Kiminin eşiğinden döndük o kapıların, kimi yüzümüze kapandı, kimisi de hiç açılmadı nice zaman çalıp durdukta. İnsan birisinin her daim yarı aralık kapısı olmalı, çalmaya hacet bırakmadan huzurla içeri buyur eden. Uzaktan bakınca kalbimizdeki davetin ışığı süzülmeli o kapının aralığından. Çalacak kapı ararken yolunu kaybedenler, o ışığın izlerini takip ederek gelebilmeli çalınmadan içeri girilebilecek o kapının eşiğine.

İnsan birisinin bir şeyi olmalı, nasihati mesela...

Diliyle değil haliyle sabrı ve hakkı tavsiye eden bir nasihati olmalı insan birisinin. Asra yemin edenin hatırına işleyeceği salih amellerle birisinin hüsranına perde olmalı. Şahsiyetiyle bir başkasının omurgası olmalı, duruşuyla bir başkasının şahsiyet remzi. Kendisi için yaşamanın ölmekten beter olduğunu anlamalı ki insan, bir başkası yaşasın diye ölebilmenin yaşamaktan güzel olduğunu fark edebilsin.

Diyeceğim o ki dostlar, Ramazan geldi ve geçmesin. Biz birisinin bir şeyi olalım bu bayramdan tezi yok ve Ramazan geçip gitmesin.

Kimsesizlerin bayramı olalım, mahzunların mutluluğu, dertlilerin dermanı, kalbi kırıkların dostu, dizlerinde takat kalmayanların çalacak kapısı, hüsrana uğrayanların sükût içre nasihati...

Biz birisinin güzel bir şeyi olursak belki de bir olanın bir şeyi olmakla güzelleşiriz. Belli mi olur?

Hiç olmazsa hiç kimsenin acısı, hüznü, derdi, düşmanı, umutsuzluğu, hüsranı olmayalım ki çirkinleşmesin güzel yanlarımız.

Hayırlı bayramlar

Sena Ç, Işığı Ararken'i inceledi.
04 Nis 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hani bazı kitaplar vardır ya içerik falan hatirlamazsiniz ama size yaşattığı heyecanı başlığı okur okumaz hatırlarsınız.birkaç sene önce okuduğum bu kitap , okurken adeta beni bir hücreye almış, bitene kadar o hücrede stres ve gerilim dolu dakikalar yaşamama sebep olmustu.ama hoşuma gitmedi değil benim gibi gerilim heyecan aksiyon okumayan insanlar için bambaşka bir kitapti.bana yaşattığı stresi sevmistim yıl olmuş 2017 bende hatırı kalmasın dedim