• 512 syf.
    ·7/10
    Bir obsesif olarak obsesif kitap karakteri ilk ve son kez okudum. Vallahi içim daraldı. Bir kontrol etme takıntım yoktu, o da bu kitaptan sonra geldi. Empati kurma olayını fazla abartmışım anlaşılan. Kitapta açıklanmayan detaylar ve boşluklar kaldı, devam kitabı var mı bilmiyorum ama olması gerektiğini hissettim. Özellikle finalden sonra. Gerilim dozu, psikolojik detayları yerli yerindeydi. Fakat bazı yerlerin gereksiz uzatılması cidden can sıktı. Yine de genelini sevdim.
  • gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

    zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

    gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

    yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

    Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

    Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

    akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

    parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

    apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

    ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

    düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

    ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

    geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

    hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

    benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

    Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

    gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

    yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

    ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

    olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

    yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

    artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler, kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

    Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

    geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

    eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

    Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

    Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

    parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

    etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

    Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

    Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

    Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

    Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

    artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

    Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

    cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

    Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

    beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

    düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

    metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

    bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

    meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

    gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

    durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

    aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

    dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

    doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

    ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son artırımından sıyrılarak gelenler,

    günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

    sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

    N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik;

    sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

    Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

    Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

    Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,

    sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

    Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

    Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

    Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

    Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

    bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

    saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,

    art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

    kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

    Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

    yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

    umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930'ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

    geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,

    sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler, Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,

    Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,

    parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler, bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,

    radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,

    New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

    ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,

    katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,

    yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

    Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,

    nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

    ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

    hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

    yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

    Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

    Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.
  • Ocak ayının yirmi beşi. Yıl iki bin on altı. Öğrenciyim. Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığımda, kendimi yatağımda devasa bir böceğe dönüşmüş olarak bulmayı umutla beklediğim bir dönemin içerisindeyim. Okul, aile tabii bir de Meltem var.

    N'apacağımı hiç bilmiyordum. Sorunlar bir başladı mı hepsi müteselsil. Birbiri arkasına gelir. Dur durak bilmez. Yoruldum dersin, yok der. Yerden yere vurur. Savuşturayım dersin, bize gelişi bu. Mümkünatı yok daha aşağısı olmaz der. Üstüne üstüne gelir namussuz. Sanki bütün bu sorunların hepsini aynı anda çözmen gerekiyormuş ve sonraya sonra kalmayacakmış gibi hissedersin ya öyle bir dönem işte.

    Apartmana giriyorum. Apartmanın sahibi aynı zamanda ev sahibim tüm apartmanı bir başka kişiye satmış. Hiç haberim olmuyor. Apartman girişinde, duvarlarda bir yazı. "Dairelerinizi kısa zamanda boşaltınız, tadilat yapılacaktır."

    Sorup soruşturuyorum. Nedir ne değildir. Doğru mudur, değil midir. Evi devralan yeni ev sahibim, eski ev sahibinin yaşlılıktan dolayı artık uğraşamadığını, öğrencilerin hiçbirinin kirayı ödemediğini bu yüzden de satmak zorunda kaldığını söylüyor.

    Tabii bir de tebrik ediliyorum. Düzenli olarak kirayı ödeyen tek kişi benmişim. Tamam diyorum, şimdi ödül töreni başlayacak ve yılın keriz ödülünü bana takdim edecekler diye bekliyorum ama tık yok. Bari diyorum bu kadar onore edildiğime göre bizi yerleştirecek başka bir daire de bulunur herhalde. Nerede. Biz de kapı dışarı edilmişiz. Hak diyorum, hukuk diyorum, kontrat diyorum. Bana mısın demiyorlar...

    "Hadi sana bir kıyağım olsun sonuçta o kadar kira ödedin. Bir kolaylık yapalım sana. İki hafta mühlet. Mağdur olma bu kış, kıyamette. Sonuçta öğrencisin. Bizim de evladımız şehir dışında okuyor. Anlarız öğrencinin halinden," diyor. "Allah razı olsun, çok düşüncelisiniz. Kaldı mı sizin gibi insanlar," diyorum. O ironiyi anlamıyor. Belki de anlıyor ama işine gelmediği için alaycı alaycı sırıtıyor. Kerizliğimin ödülünü kabullenip çıkıyorum sokağa.

    Deli gibi ev arıyorum. Emlakçıya gitsem dünya para. Zaten mezun olmama dört, beş ay kalmış. O kadar para çıkmaz, diyorum. İşten de olmuşuz o sıra. Sokak sokak dolaşıyorum. Kulaklığımda "Nur Yoldaş"ın "Saki"si çalıyor.

    ...Vakit çok geç, dönemem ki. Yarılanmış yolum saki. Bana öyle mahzun bakma. Gidecek sen, sen misin sanki? Hayat bir gemi, dünya bir liman. Her limanda inen de olur binen de olur, inan ki...

    Girilmedik mahalle, çıkılmadık apartman bırakmıyorum. Gözlerim hep yukarıda "kiralık daire" ilanlarına bakıyor. Tek tek arıyorum telefonla herkesi ama ev sahipleri hep seslendirenleri aynı kişilermiş gibi motomot konuşuyor. Bahaneleri sıralıyor: Öğrenciye daire vermiyoruz. "DÜZELİR İNŞ" yazan bir inşaat şirketinin tabelasının önünden geçiyorum."İnşallah be hacı," diyorum ama bana yine kapı duvar.

    Sokak aralarında esnaflarla, mahalle muhtarlarıyla baya samimi oluyorum. Bir çay gidiyor, bir çay geliyor. İçilen çayın, kahvenin, oraletin haddi hesabı yok. O ara baya bir çevre ediniyorum. Tüm derdi, tasayı unutuyorum. Tavla, okey, batak oynuyorum. Sohbetler enfes. Muhabbetler şahane. Sanki yıllardır aradığım ortam buymuş da ben farkında değilmişim gibi. Kulağımın arkasına bir sigara yerleştiriyorum karışıyorum seslerin arasına...

    ... Bekir dayı amma da yaptın ha tabii ki yine Kadıköy'den eli boş döneceksiniz. Beş atacağız beş cimboma... Koz çıksana be güzel ağbim. Koz çık koz. Benim el dört alır. Sizinkini bilmem. Şu tavlayı al bakalım koçum koltuğunun altına. Çayları Zekeriya ağabeyin hesaba yaz Osman...

    Bir kahvehanenin geçen kış temizlenen camekanından yansıyan tüm her şey bedenime sirayet etmişti. Kahvenin demir küllüğü, mermer tezgah ve rafta duran yıllanmış radyo bana dönüşmüştü. İnceden inceye herkesle de arayı tutturmuştum. O dönem belediye başkanlığı adaylığımı koysam kesin kazanırdım ama benim önceliğim bu olmadığı için direkt rafa kaldırmıştım.

    Günler, ayları kovalıyor. Derslerden birer birer kalıyordum. O süre zarfında kahvede yatıp kalkmaya başlamıştım. Okul uzamak üzereydi. Meltem terk etmiş. Ailem boşanmış. Yollar ayrılmıştı. Bir başıma kalmıştım. Bir çeki düzen vermem gerekiyordu kendime bunun farkındaydım. Nazmi dayı mahalle muhtarıydı. Yapardı bir güzellik. "Nazmi Dayı" demiştim tam pulları tavlaya dizerken. "İtliğe, serseriliğe son artık. Okuyup adam olacağım." "Madem artık düzelmeye karar verdin. Bize yardım etmek düşer. Hele bir gel bakayım, bizim Nurten'in evi var. Yalnız başına yaşıyor. Seni onun yanına yerleştireyim. Düzenli git, gel okuluna," demişti. Hemen eline sarılıp öpmüştüm.

    Dışarısı modern ama içerisi tam bir nostaljik ögeler barındıran Nurten teyzenin evine giriyordum. Duvarda geyikli bir kilim. Balkonda sarı süpürge. Elektrikler gittiğinde yakılan gaz lambası. Rahmetli eşinin fotoğrafının bulunduğu vitrin. Saatli maarif takvimi. Sobanın üstündeki güğüm. Koltuğun altındaki gırgır. Fiskos masası. Yem yiyen horozlu saat. Mutfakta dolabın üstünde duran kırmızı davul fırın. Divan, dikiş makinesi. Görüp görebileceğimiz her yere örtülmüş el işi dantel örtüler...

    İyice yerleşmiştim eve. Her şey düzene giriyordu. Herkesle tekrar arayı düzeltiyordum bir tek Meltem hariç. O da başka duvarın sarmaşığı olmuştu artık. O günden sonra tesadüflerin hep peşi sıra koşmaya başlamıştım. Bazen düşüyordum. Bazen kalkıyordum. Dağılan bir şeyler oluyordu. Toparlamakla vakit kaybetmemek için hiç uğraşmıyordum. Olduğu yerde bırakıyordum. Her şey tam da istediğim gibi gitmese bile bazı şeyler benden yana olmaya başlamıştı.

    Oturma odasına geçip, divana oturdum. Nurten teyze poğaça yapmış. Sıcacık. Getiriyor hemen. Elleriyle besliyor. Poğaçayı ağzıma tam tıkıştırırken, ev ararken sıklıkla dinlediğim "Saki" şarkısının bestecisi "Ergüder Yoldaş"ın vefat ettiğine dair bir haber geçiyor televizyon ekranından. Hüzünleniyorum. Ekran buğulanıyor sanki. Her şey flu oluyor. Gözlerim iyice doluyor. Masanın üstünde duran ışıklı "Sony" müzik çalarıma bakıyorum. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz o an bakışlarımızı birbirimizden kaçırıyoruz. Onun da ışığı bozulmuş tabii. Gözlerimden pıt pıt yaşlar damlıyor pofuduk kocaman köpekli terliğime.

    O sıra Nurten teyze "Hayırdır evladım merhum yakının mıydı," diye soruyor. Kafamı kaldırmadan, poğaça dolu ağzım ve nemli gözlerimle, "Evet," diyorum. "Çok yakınımdı."
  • Eylül’ün sonundayız. Ağustos kaçağı bir cırcır böceği, Ağustos’un sonunda çığlık çığlığa ölemediğinden belki, odama sığınmış. İlk bakışta kendisini hamam böceği sandığımdan, “Sevgili Kafka ziyarete gelmeden haber verseydiniz melankolik ve trajik komik hazırlıklar yapardım sizin için” diye de espri yapmıştım. Ama yatağın üzerinde karaltısını fark ettiğim ve ona doğru bir adım attığım anda deli gibi bağırmaya başladı. Sanki o yatak onunmuşta ben onun yatağına girmeye çalışıyormuşum gibi davranıyor. Güler misin ağlar mısın ? Tamam öyle börtü böcekten korkacak biri değilim. Ama zamansız bir Ağustos böceğiyle Eylül’ün son günlerinde yatağımı da paylaşamam. Ben ona doğru her adım attığımda insanı sağır eden çığlıklarını bastıkça delirmemek için ışığı söndürüp kitaplığın yanındaki masama oturdum. Ben Ağustos böceğiyle uğraşırken soğumaya yüz tutan çayımı koydum masaya, içinde kefenlenmiş cesetler gibi uzanan izmaritlerin olduğu küllüğü koydum, uzun metraj sigaramın pakedini koydum, rüzgarda yanabilen çakmağımı (ateş önemli) paketin üzerine koydum, yanına da 26 yıllık huzursuzluğumu.

    Bir sigara yaktım. Kesme şekeri dişimle böldüm. Çaydan bir yudum aldım. Sigara içmeseydim çay içecek miydim acaba diye düşündüm. Sigarayı, yanında bir içecek olmadan içemeyişimi küllüğe silkeledim. Sigaranın ucundaki köz kızardıkça karanlıkta, bu yatağıma sahip çıkmış garabet bağırdı durdu. Kendi odandan bir böcek tarafından kovulmak hissini nereye koyacağımı bilemediğimden cebime koydum. Cebimdeki her şey çok sıkıştığı için her yere en az bir dakika geç kalışlarımı ve ağlamak istediğimde ağlayamayışlarımı masaya koymak zorunda kaldım.

    Masanın başından sessizce kalktım. Bir kağıdı koni şeklinde büküp Ağustos böceğini yatağımdan almaya karar verdim. Özgüvensiz çizgilerle çizilmiş darbuka çalan saçları uzun ve dalgalı bir kadını yarım bıraktığım çizimi koni şeklinde bükerken daha, bu ölemeyen garabet bağırmaya başladı yine en yüksek perdeden. Ağustos böceklerinin bağırmak, Ağustos’un sonunda ölememek ve tanımadığı insanların yataklarını işgal etmek dışında zıplama özelliğine de sahip olduğunu öğrenerek masaya geri döndüm. Uyuma vaktim gelene kadar kendi kendine yatağımdan çıkıp gitmesi için dua ederek yerime oturdum yeniden. Karanlıkta sigara ve çakmağı ararken, amin dediğim olmayacak dualara çarptı elim. Bu masanın üstü niye bu kadar kalabalık diye sinirlenip yan komşumuz Berivan ablanın damına fırlattım onları. Gözüm yıldızsız gökyüzüne ilişince aklıma gömleğimin cebinde duran her yıldız kaydığında dilediğim, öylece kayıp giden dilekler geldi. Baktım hala duruyorlar orda bir avuç dolusu, onları da adını bilmediğim güvercinleri olan sakallı adamın penceresine attım. Sabah güvercinler bulursa yesin diye. Başka ne işe yarar bir yıldız kayarken tutulmuş ama yıldızla birlikte kayıp giden dilekler. Adını bilmediğin bir adamın güvercinlerini besleyebilirsin ancak.

    Karanlıkta yoklayarak bulamadığımdan telefonun zayıf ekran ışığıyla küllüğü buldum elimdeki izmariti diğer cesetlerin yanına uzatıp yenisini yaktım. Teknolojinin bana en büyük faydası olan, karanlıkta kitap okuyabilme özelliğinden yararlanmak en iyisi diyerek, son okuduğum kitaba döndüm. Bir trenin vapur gibi çalarak düdüğünü, yanıltıcı bir kalkış yaptığını duydum çok uzaklardan. Bütün yanılsamalarımı yokladım. “Mars’ta bir Antropolog” kitabının arasında duruyorlardı hala. O kitabı da yarım bıraktım. Oysa çok sevmiştim. Neden böyle oluyor ? Bilmiyorum. Yarım bıraktığım kitaplar için duyduğum vicdan azabını yarım bıraktığım başka bir kitabın arasına koydum.

    Gözlerim yavaş yavaş kapanır gibi oluyor. Ne kadar mutsuzsam, ne kadar kaygılıysam o kadar uyumak isterim. Kaygı bozukluklarımı ve buna bağlı olarak sürekli gitmek isteyişlerimi, ama çivilenmiş gibi hiç bir yere gidemeyişimi Ağustos böceğinin bağırışlarına ve deli gibi zıplamasına aldırmadan yastığımın altına koydum. “Birbirimizi görmeden ne kadar dayanabileceğiz temalı intihar girişimimizin en kestirme yol olmadığını anladım, yeni bir yöntem bulmak için yarın buluşalım” diye not aldım üzerinde yeşil bir baykuş minyatürü olan defterime..

    Anlaşıldı hiçbir yere gitmeyecek bu garabet ve bendeki sonsuz uyuma isteği..
    İçeriye geçip bir yorgan ve bir çarşaf alıp geri döndüm odaya. Yorganı halının üzerine serdim. Yatağın üzerinden yastığımı aldım. Yastığımı bari bana bırak bakışı attım Ağustos böceğine. Yastığa bulaşmış kaygı bozukluğumu silkeledim yastıktan. Sonra onuda yorganın üzerine koydum. Başımı koymak istediğim tarafa.. Yıldızsız gökyüzünden tarafa.

    Masanın başına geçtim sonra. Paketteki son sigarayı, dilek sigarasını kitaplıktan arayıp bulduğum kibritle yaktım. Her zaman kibritle yakılan sigaranın tadının başka olduğuna inandım. “En sonunda zehir bu, tadı başka olsa ne olur” dedim kendime. İşe yaramayan totemlerimi, sadece dibinde tütün taneleri olan boş sigara paketine tıkıştırıp, gerçekleşmeyen herşeyin hırsıyla sıktım paketi. Tavanı tabanına değince bıraktım. Sonuna en sonuna kadar içtikten sonra son sigaramı, ışığı yakıp bağırmaya devam eden Ağustos böceğine biraz sessiz olmasını ve yatağımda intiharı denememesini söyleyip yerde kendime yaptığım yatağa yattım. Başımı yastıktan geri kaldırıp, karanlıkta böceğin olduğu tarafı kestirmeye çalışarak “benden daha misafirperver birini de bulamazsın” dedim. Bedensel uyanıklığımın sonu, uykumun başında, hayatın bana sunduğu, işkenceye dönüşmüş, son bulmasını istediğim ama bir türlü son bulmayan herşeyi ayağımın ucuyla böceğin uyuduğu aslında benim olan yatağın altına iterken uyuya kaldım..
  • Sesini gereginden fazla yükselten insan vicdanının sesini duyamaz.
    Kendi ışığı vardır her insanın..
    Başkasınınkinin altında aydınlanmak kendine ihanetidir.
    Kendi ışığını bulmalı ve ona yürümeli,kendi olmalı ve aç gözlü davranmamalı kişi...
    Yoksa,
    En güzel günlerimizi daha güzel günleri ararken kaybediyoruz...
  • SÖZ VERMENİN BEDELİ

    Yorgunluğun en acımasız halindesin. Göz kapakların seninle mücadele ediyor.
    Sen karanlığı dinliyor, gece için hasret yakıp ay ışığı oluyorsun ..
    Öyle zorlanıyorsun ki göz yaşların bile sana eşlik etmez hale geliyor.

    İşte o anların bir daha yaşanmayacağını zanneden ben sana içimi döküyorum . Bu öyle bir dökülme ki duran bir camın kendiliğinden paramparça oluşu gibi ve sen onun üzerinde acının hissizliğini yaşayan en saf halisin..

    Bu sözler yüreğime öyle işlemişti ki sanki onun acısını yaşar gibi oldum . Ne gariptir şu empati meselesi.Kendini bir başkasına koyma anı. Böyle bir şeye çok fazla inanmazdım ta ki bu satırların yüreğimi deldikten sonrasındaki bıraktığı izi yaşayana dek.Peşini bırakmayan sırlara ne kadar fazla dayanabilir ki bir insan? ... Onunla tanıştığımda sırlarından kaçarak gelen ama sığınacağı bir limanı olmayan üstü başı tertemiz yüreği kirlenmiş bir adam gibiydi. Öylesine koşuyordu ki sanki yüreğindeki kirler, o koştukça onu terkedeceğine ona daha da sıkıca bağlanıyordu. İşte tam o anda onun arayışının sonu oldum. O sonsuzluğa uğurlanan bir melek olarak kaldı ben ise acıların da yeni bir boyut kazanmış şekilde dolaşan avanak.. Ne kadar da acınası bir hal öyle değil mi? Oysa onu ilk gördüğümde ben acımak yerine hislerimi devreye koymuştum. Acıma duygusu ise sadece hissizlikten ortaya çıkan görev anı gibi bir şeydi. "Acımak" evet bu kelimeye yakışan en güzel şey " görev" olurdu heralde.. Bizim görevimiz "acımak" ama asla hissetmemek...

    Kelimeler sanki bir ipin üzerinde cambaz gibi gösteri yapıyorlar bana oysaki bu kadar kelimeye ve gösterişe gerek yoktu. Zaten anlamazdım böyle sıradan şeylerin hep mübalağa ile anlatılmasını.. Sanırım bu kadar abartıya sırlar sebep oluyordu Ah evet unutmuşum bir anda, artık o kadar özdeş olduk ki sanki sıradan bir şey gibi geliyor. Onunla karşılaştığım da benden çok garip bir istekte bulunmuştu "şu an şu saatte gözyaşı dökebilir misin? "Önce garipsedim ama "anlamadım" demeye kalmadan, bir anda dökülüverdi yaşlar, sanki daha sır ortaya çıkmadan yüreğimden gelen bir uyarıcının harekete geçmesi gibiydi.. Adamın yüzündeki o sevinci size nasıl anlatsam yersiz kalır dünyaya gelen ilk çocuk bile bu şekilde bir gülümseme ortaya koyamamıştır heralde. Sonra toparlandım ve kırk yıllık dostum gibi ona sarılmaya başladım. Bu acı benim içimde miydi, yoksa onun içinde mi saklıydı bunu düşündüğümde bir türlü çözemedim. Onu sakinleştirerek ne olduğunu anlamaya çalıştım. Kendisini net olarak göremesem de hareketlerinden ve gölgelerine bıraktığı izlerden korktuğu anlaşılıyordu.Gece sanki adamın yüz ifadesini saklamak üzere o denli karanlığa bürünmüştü. Kendisine geldiğinde cümleleri yutarcasına konuşmaya başladı yüzüme vuran tükrükleri kelimelerinin tamamlayıcısı gibi suratıma çarpıyordu . Önce benden bir söz istedi ama bana neden bu kadar güvendiğini anlayamamıştım. "Lütfen bana söz verin bunları hiç kimse bilmeyecek sadece siz .. ben bile bilmeyeceğim artık " dedi. Bu yükün altına ben nasıl girmiştim o an o saatte neden onun karşısına geçmiştim hep bu güne lanetler yağdırasım var . Ama gecenin büyüleyici anına kapılmanın hazzı ile bir sarhoşun geçici yaşantısı gibi bir şey düşlemiştim herhaldeki bu sorumluluğu bu denli kabul ettim. Dökülen sırları ben anlamdırmaya çalışırken bir anda gözlerimin önünde ve gözlerime değen bakışların ardında bir patlama sesi işittim. Ve bir gülümseme ifadesi . Bir insan kendisini kalbinden vururken nasıl bu kadar içtenlikle gülümseyebilir. Gece o gülümseme ile yeniden aydınlığa kavuşur gibiydi. O an tek düşündüğün hiç bir şey düşünememekti sanırım.İnsan hayatı 30 dakika da bir değişime uğrar mıydı ama benimkisi değişim değil de mutasyon gibi bir şeydi. Sanki üzerimde nükleer santrel var ve ben onun patlama anını yaşayan biriydim.. Asıl değişim şimdi başlıyordu o sırrın altında yatan şey bana aitti ve ben artık "ben değildim"...

    Ben, yıllar öncesinde çok mutlu bir şekilde evlenerek ve delicesine aşık olduğum kadının eşiydim. "dim" diyorum çünkü geçen bir zamandı ama geleceğimi bırakmayan bir zaman.Eşim beni delicesine severken bir anda beni terkederek gitti bu gitmenin sebebini anlayamamanın acısı ile kıvranırken ölüm haberini almam beni tarif edilemez bir acının içine hapseti . Gökyüzünün içerisinde ki karanlık leke gibiydi bu acı, o kadar tatsız ve tuzsuz..Bunların gerçekliğini ararken o adam çıktı karşıma benimle bana ait olan sırrını bilmeden paylaşan bir adam. eşimi delicesine sevmiş ama eşimin bana ihanet ettiğini düşünmesinin acısını kendisine yediremeyen bir adam ... Ve bir silah iki kurşun. Birisi eşimin kalbine giderek ölüme merhaba diyen diğeri gözlerimin içinde kalbine sıkarak eşime merhaba diyen iki insan. Sırlar dökülmüştü ama deniz köpüğü kadar büyüyordu. Yıllardır sevdiğim eşime hiç ihanet etmeyen ben bana ihanet ettiği adamla sarılıp onun için gözyaşı dökmüştüm . Ama kalbim bunu önceden anlamalı ki bu sarılmalar ona değil de karımın onda kalan son izlerinin hissedilmesi gibiydi.
    Ne kadar avutsam kendimi boş.. Tek yaşantım elimde kalemim ve sırlarımla dolu mürekkebim ile masa başında oturarak hayata vedalar etmek. Halen sırlarımı paylaşamamanın acısı ile yaşıyorum ama şunu biliyorum ki öldüğümde bu mürekkebe sır olan damlalar dağılıp insanların yüreklerinde iz bırakacak ve ben işte o zaman hayata yeniden gözlerimi açacağım ...

    Eylem Okur
  • ”Karanlıktaki ışığı çözme derdindeyim hocam.
    ...
    Sevgiyi ararken daha kaç kalp kıracağız, barış yolunda ne ölümlere merhaba diyeceğiz, kaç savaş çıkacak bi tutam neşe için onu bulma arzusundayım..”