• Kişinin kendini arayıp bulması, bulunca tanıması, tanıyıp kabullenmesi bir süreçtir. Bu süreç, kimi zaman bir hayat boyu sürüyor. Kimineyse düşünmeye değmez geliyor. Yaşa, sorgulamadan, düşünmeden gününü değerlendir. Fazla kurcalama diye geçiren var. Evet, hayatları bu uğurda yaşayıp soru sormadan, cevapları aramadan ömür tüketenler de mevcut. Ne yazık! Bulunacak bir yanıt bile bir, belki de bin kişiye ışık tutacakken yok saymak ne kadar da boş. Her şey aslında boş, bomboş diyebilmek sınırına gelmek için tüm hayatını bu uğurda harcayan insanlarla, hiç düşünmeden aynı yerde olan, fakat oraya varmamış kişilerin hayat kalitesinde bir fark yok mudur acaba? Bunu düşünmeden edemiyorum.

    Geçenlerde tanımadığım birinin kendine not ettiği satırları, çöp tenekesinde buldum. Alfred D. Souza’dan bir alıntı olduğunu sonradan öğrendim. “Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.” Hayatım boyunca hep bir engel, zorluk vardı bildim bileli. Başlamam için fırsatı zorlayan durumlardı bunlar. Hepsi bittiğinde ben de güzel bir yaşam ve arzu ettiklerimi deneyimleyeceğim demiştim kendime. Sürekli bedel öderken, hesabın ya da faturanın miktarını bilmiyordum. Ödemeler bittikten sonra yaşamaya başlayacağımı, yaşamın başlayacağını düşünüyor, bunu arzuluyordum. Birden bana dank etti. Aniden ışık yandı ve anladım. Bütün bu engeller gerçekten benim hayatımdı. Hayatım çoktan başlamış ve devam etmekteydi. Ben içindeyken bunu görmüyor, sürekli yaşamı erteliyordum. Nereye kadar diye sordum kendime. Buraya kadarmış diye de cevapladım. Bugün bitti ve bugün yeni bir ben başlıyor.

    Hayatın içindeyken, günü gününe yaşarken, olan bitenlere baktığımda kimi zaman, hatta çoğu zaman arzu ve isteklerime göre olmadığını gördüğüm her şey beni yerimde saymaya mahkûm ediyordu. Ben aynı yerde aynı hayat ve düzen içinde farklı şeylerin olmasını beklerken değişen bir şeyin olmadığını gözlemlemek beni üzüyor, çaresizliğe sürüklüyordu. Hayatım kimin elinde, kontrol kimdeydi? Bu soruya cevap aramak zaten yaşımı sorgulamaktı. Herkesin değil kendi yaşamımın sorgusu ve cevaplarını bulmaktan geçiyordu. Engel denilen tüm zorluklar beni güçlendiriyor mu? Öyle ya da böyle geride bıraktığım tüm sınavlar ertesinde ben öğrenip ilerliyor muydum? Bunu anlamak ve geriye bakmak için hayatımın son günlerine mi gelmem gerekiyor? İş işten geçmeli mi? Ne zamana kadar yaşayacağımı nereden bileceğim? Hayatın uzunluğu ne kadar önemli, ben bugünü yaşamıyorsam? Ertesi gün, hafta, ay ve seneler sonra ne değişecek? Sürekli bekleyen biri olduğumda olan biteni kaçırdığımda zamana nasıl hükmedeceğim? Evet, zamanı değerlendirmek onu yaşamaktır. Zamanı anlamak onun içinde olmaktır ve zamanı durdurmak yaşamı, yaşadıklarımı uzatmaktır.

    Yaş almış veya bilge insanlara hayatları hakkında sorduğunuzda maddiyat dışında önem verdikleri listeleri görüyorum. Her biri vakti daha iyi değerlendirmek sevgi ile sevdikleriyle birlikte yaşanan anların az oluşundan şikâyet ederler. Gidilen farklı şehirler, modası geçen kıyafetler, satın alınmış yüzlerce eşya önemini yitiriyor. her birinin kullanılırken verdiği haz cazibesini tüketiyor. Onları tüketen bizleriz. Sürekli yenilik peşinde koşarken içimizde olan boşluğu doldurmaya gayret ediyoruz ve olmuyor. Dolmuyor. Başaramıyoruz. Kimse yapmamış, yapamamış şimdiye kadar. O zaman bizlere düşen görev nedir? Kendimi tanımakla vardığım noktanın bana veya bir başkasına faydası olmayacaksa bütün bu yaşadığım zorluklar, aştığım engeller neye yarayacak?

    Örümcek ağına baktığımızda içine düşen sinek her taraftan, ona en yakın ile en uzak olan fark etmeden aynı şekilde hissedilir. Hayat da aynı bir örümcek ağına benzer. Bizler, bir birimize bağlıyız. Sana, ona olan her şey beni de etkiler. Ben buna izin verirsem. Olan biten her kime oluyorsa ben de bunun bir parçasıyım. Aksini söylemek duyarsız olmak veya önemsememektir. Kendi başıma gelen tüm zorluklara dayanırken elimi uzatıp yardım bekliyorsam, başkasına olduğunda da aynı yerde olmalı, bu sefer ben yardımı eden olmalıyım. Bir değil birlik hali de budur. Hepimiz herkesten, olan biten her şeyden sorumluyuz. Bu sorumluluğu bir başkasının almasını beklemek, ben değil, bir başkası yapsın diye pas geçmek hayatı anlamamaktır. Tamir edilecek dünya var ve tamirciler bizleriz. Işık içimizde ve dünyayı aydınlatmak elimizdedir. İstemek ve inanmak yolun başıdır. Kurtarıcı olmak yerine kurtuluşa odaklanmak gerekiyor. Ben, sen yerine biz demek birlik ordusuna katılmak, aydınlığın yoludur. Lubavitcher Rebbe’nin sözüyle son vermek istiyorum.

    “Bu dünyada tamir edilmesi gerekenin ne olduğunu ve nasıl tamir edileceğini bulduysanız, siz hayata geliş amacınızı da buldunuz demektir. Fakat sadece yanlış ve çirkinliği görüyor ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini bilmiyorsanız kendinizi degistirmenizde fayda var.”
  • “Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir.”
    Socrates

    Birçok zaman yaşamımızda türlü olumsuzluklarla karşı karşıya kaldığımız kaçınılmaz durumlar oluyor.Neticesinde hırpalanmış bir ruh taşırken,talan edilmiş yorgun bir yürekle baş başa kalıyoruz. Bu yüreğe size karşı durmadan bir sevgi ve saygı biriktirebilme şansı yakalayabildim. Zannımca yer de açılabilmeliydi yüreklerimizde.Sahi açılabilmeli miydi? Sizin de değeriniz anlaşılabilir miydi? Tartışılıyor fütursuzca zaten…
    Oysa ben eleştirilerin pervasız ve bir o kadar asabı bozabilecek vaziyette olduğu kanısına varıyorum çoğu zaman.Vefasızlık tek tek ve topyekün akıyor günlerce,haftalarca hatta aylarca.Savaştaki bombardıman misali…Acımasız ve cani… Sizi oyuncağı sanıyoruz hayatın sanırım.Dolayısıyla ağzımızın nasıl da boğulduğunu görüyoruz haksız cümlelerde,dilimizin boğuk boğuk sesler çıkardığına şahit oluyoruz eğreti durarak.Affet bizi öğretmenim… Nedense ilk sizleri yerme gayreti içindeyiz.Sıkıntı nedir bilmezsiniz gibi geliyor bize.Belki de algı problemimizden ya da idrak meselesi…Sonra gazete haberleri canlanıyor aklımın bir köşesinde.Tümü gerçek,hakikatin yek ahengi…
    “(...) İlkokulu sınıf öğretmeni İbrahim Kızılkaya, bir öğrencisinin velisi tarafından darp edilerek hastaneye kaldırıldı.
    Daha bir sürü…Öldürülenleri yazmıyoruz bile (Işıklar içinde yatsınlar)
    Peki ya emek verenleri okuduk mu?
    “Van'ın Gürpınar ilçesindeki bir okula yeni atanan öğretmen Yusuf Açar, 5 günlük 29 Ekim tatilinde izin kullanmak yerine okulun tadilatını yapıyor.” Ve başka bir haber:
    “Başkale ilçesinde Vali Özdemir Hanoğlu İlk ve Ortaokulu'nda görev yapan öğretmenler, 12 derslikli okulun duvarlarını boyadı.
    Okulda görevli öğretmenler, eğitim öğretim yılı başında boyanamayan okulun dış ve iç duvarlarını, okul yönetiminin sunduğu destekle boyadı.” Ve daha nicesi…
    Bir defasında öğrenciler dersten geri kalmasın diye sakat bacağıyla okula gelen Ali Öğretmen’i düşünüyorum. Üşümesin diye öğrencisine paltosunu veren Mahmut Hocaları,
    Bir an önce hayata atılsın diye yılmadan,yorulmadan ders anlatan naif kalplileri, Yaşamı öğreten tecrübeleriyle,öğütleriyle aile gibi,
    Samimiyetiyle arkadaş,kadim dostlar misali tüm sıkıntılarıyla baş eden
    Ve defalarca farenjit geçiren,bel fıtığı olan emektar öğretmenleri… Düşünüyorum ve mahcubum öğretmenim.Affet bizi…
    Çekmeliyiz perdesini gözlerimizin,görmeliyiz bizi yetiştiren o nadide insanların bizim için atan kalplerini,masum nazarını tüm saflığıyla…Büyük şair ve öğretmen Cahit Külebi’nin de dediği gibi:
    Çemişkezek'te, Patnos'ta, Malazgirt'te doğanlar!
    Malazgirt'e, Çemişkezek'e, Patnos'a gitmezseniz,
    Çocuklarınız öksüz kalır, yetim kalır,
    Köylere ışık iletmezseniz

    Işıktır etrafına karanlıklarda.Gönüllere,ruhlara,yaşamlara.Taç edilmeli başlara –vefa ile,sevgi ile kıymet bilinerek- Öğretmenin değerinin anlaşıldığı, meslek itibarinin zedelenmediği düşüncesiyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü en samimi hissiyatımla kutluyorum.
    #öğretmenlergünükutluolsun

    Not:Yaşanılan sıkıntılar,problemler hiçbir zaman öğretmenleri bu meslekten uzak tutmamıştır.Bilakis mesleklerine sımsıkı sarılmışlardır.Zira öğretmenlik bir karakter,bir vicdan meselesidir.Her ne kadar olumsuz durumlar olsa da inanıyorum ki her öğretmen bu mesleği bir yaşam biçimi haline getirmiş,ömrünü bu mesleğe adamıştır.Sadece bazı noktalara dikkat çekmenizi istedim.Sevgi ve saygılarımla…

    H. İbrahim...
  • ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin


    Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    çerçevesine sığmayan
    munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman'ı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını


    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
    Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
    Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

    kış başlıyor sevgilim
    hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    oysa yapacak ne çok şey vardı
    ve ne kadar az zaman
    kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine
    gözlerindeki usul şefkati
    teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
    para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
    gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
    dışarıda hayat düşmandır size
    içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saatin tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğünüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara
    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
    kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


    denemeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


    Bana Zamandan söz ediyorlar
    Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
    öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
    Zaman
    Alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

    gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
    Bitmişsinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
    önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
    kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    günlerin dökümünü yap
    benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    kim bilebilir ikimizden başka?
    sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
    kendiliğindenliği
    yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
    bir düşün
    emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir ise yaramadıysa
    Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
    ikindi yağmurlarını bekleyen
    yaz sonu hüzünlerinden
    gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    geçti her çağın bitki örtüsünden
    oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    bakarken dünyaya
    yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
    çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    unuttuklarını hatırlamaktan
    uzak uzak yolları tarif etmekten
    haydutluktan ve melankoliden
    giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocuklarla geçti
    gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler
    sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    sayfalar ve günler
    ışık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
    daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
    Aşk... Bitti. Soldu şiir.
    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
    uyudum, hiç uyanmadım.
    barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    eksiliyorduk
    mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    yani çoğalarak
    tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
    birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    ağır ve acı tanıklıklardan
    geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
    panayır yerleri... panayır yerleri...
    ölü kelebekler... ölü kelebekler...
    sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

    ipek yollarında kuzey yıldızı
    aşkın kuzey yıldızı
    sanırsın durduğun yerde
    ya da yol üstündedir
    oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    gözlerim
    aşkın kuzey yıldızıdır bu
    yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    ilerlerim
    zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    yeniden yollara düşerler
    düşerim
    bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    yaşamsa yerli yerinde
    yerli yerinde her şey

    şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    şimdi her şey yeniden
    yüreğim, o eski aşk kalesi
    yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren



    Murathan MUNGAN
  • Hücresinin sessizliği içinde, hayatını hep okuyarak geçiren bir alimin duygusal yazgısı, benimki gibi marazi sinirlere sahip olan kişilere en uygun şey gibi gelmiştir her zaman. Her şeyden uzaklaşma ve yaşamı yaşam yapan her şeyden -tıpkı tahtından feragat eden bir kral gibi- görkemli bir feragat!
  • "Karpuza bakın, rengi gözlerinizi, hafif kokusu burnunuzu mest eder; elinizle sıkı, kaygan kabuğunu okşarsınız, yanında bir şey içmezsiniz çünkü suyu içindedir, tabak da lazım olmaz, kendi kabında büyür ve sunar kendini. Dışından göbeğe doğru gittikçe, her lokmada Işık Bahçeleri'ne bir adım daha yaklaşırsınız."

    Karpuzdan başka sıcak ekmeği, salatalığı ve bir de hurmanın özellikle ışık geçiren, saydam olanını severdi. Buna karşılık bütün et yemeklerini hiç kibarlık yapmadan geri çevirirdi. Şarap ve diğer mayalı içkileri içmezdi; yalnızı yemeğin başında misafirler rahat içsin diye dudaklarını değdirir gibi yapardı. Ama sarhoşluğa kızardı; sofradakilerden biri çakırkeyif olduğu anda Mani misafirlere hiç aldırmadan kalkıp uzaklaşırdı.

    Gitme vakti geldiğinde Mani genellikle birkaç kişinin kalbini kazanmış olurdu. Ama "Peşimden gelmeyin, daha değil" derdi ondan ayrılmak istemeyenlere. "Bekleyin beni, bu şehirdeki umudum olun, benden duyduklarınızı yayın ve herkese geri geleceğimi söyleyin."

    Bazen de şehrin önde gelenleri ona hediyeler, yepyeni elbiselerı çil çil altınlar getirirdi. Malkos'un gözleri parlar, ama
    Mani kaşlarını kaldırarak onu el sürmekten men ederdi. Sonra armağan verenlere: "Hediyenizi minnetle kabul ettik, evinizde görünür bir yerde saklayın onu, her baktığınızda beni, geri döneceğimi hatırlarsınız."
    Amin Maalouf
    Sayfa 95 - Yapı Kredi yayınları
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

    Don Kişot ile ilgili söylenememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ivme kazandırmıştır.

    Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır? Gelin bunu ele alalım ve birlikte okuyalım. :)

    Yukarıda ilham alan yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

    “Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

    Don Kişot, sıradan ve gündelik referansları hak eden birkaç kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest" ile doğuran bağlantılı birkaç kitaptan da biridir. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya başlıyoruz? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser olduğu gerçeğine dikkat ederek!

    Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar güzel görünen şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri eğlendiriyor ve zihnimizde kitaba dair hoş şeyler bırakıyor.

    “Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

    Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap olarak yayınlandı. Bunlardan ilk cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde çok popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktadır. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi çeken bir büyü olmaya, bu durumların kendiliğinden gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, biz okurlar için daha da çekici olmaya başlıyor.

    Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca mevcut olan daha büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizim için ışık tutuyor; burada yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğün yükselişine onun sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

    “Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

    Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sencho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

    “Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

    Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun çarpıtıcı etkisine işaret eder, çünkü karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinleri yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statükoyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

    “Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

    Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

    Genel olarak, bu nedenledir ki Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

    "Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

    "Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~