• Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • 104 syf.
    … Benim de çocukluğum, varsıllık içinde yoksulluk yaşayarak geçti. Yoksunluğun, geleceksizliğin, ötekiliğin ne demek olduğunu Duras gibi ben de çok iyi biliyorum. Yoksunluğun bir kokusu, bir izi vardır insan üzerinde; vücudunuzda görünmeyen, sizinle yaşayıp sizinle ölen, acı veren içsel bir yara gibidir: “Yoksunluk dışarı sızdırılmaz, özenle gizlenir”. Duras, çocukluğundaki büyük ancak bulanık fotoğrafı ortaya çıkarmak istercesine birçok kitap yazar. Genç kızlıktan kadınlığa geçip, kendi ayakları üzerinde durduğundan beridir, eserlerinde özyaşam anılarına yer vermiştir.

    Duras, 1984 ilkbaharında, yetmiş yaşında yazdığı “Sevgili” isimli romanında, ilk gençlik günlerinin aşkını, tüm yoğunluğu ve derinliğiyle, yeniden zihninde resmetmek adına, tüm etik ve moral duvarlarını da yıkarak, uydurma ya da düşsel bir anlatıcı gibi değil de gerçek bir kadın gibi, içten-yürekli ve göz kamaştırıcı bir yöntemle, harikulade eksiltmeli cümlelerle anlatmıştır. Aynı yıl, Fransa’da verilen büyük edebiyat ödülü Goncourt’u da alır. Sonraları, romandaki küçük kızın, hayatından kesitler taşıdığını -aslında bir bakıma kendisi olduğunu- itiraf da eder.

    Duras, yaşlılığında, ailesinin ne ten kokularını ne göz renklerini ne de akşam sohbetlerindeki neşeli kahkahalarını anımsar olur. Hatırladığı tek şey, genç kızlık döneminin geçtiği yerlerdeki akşamların dinginliğidir. Anımsamaya çalıştığı, Fransa sömürgesi, Çinhindi Saygon’da, evlerinin avlusunda çekilen umutsuzluk fotoğrafıdır. Büyük ve bulanık bu fotoğrafın üzerine bir eskiz kâğıdı koyar. Bu eskize, usundaki en belirgin görüntüyü, “odak” noktasını işaretler. Sonra rastgele, kronolojik düzen kaygısı da olmadan, zaman içinde bir ileri bir geri gelgitler yaparak yeni noktalar belirler ve kalemiyle işaretler koyar, eskiz kâğıdına tekrardan. Tüm kâğıt işaretlerle dolduğunda, adeta sihirli kalemiyle birleştirir tüm imgelemleri. Geriye çekilip baktığında, büyük fotoğrafı artık görmektedir ve kederiyle mutlu olur.

    Duras, romanında, aşkıyla ilk tanıştığı vapur yolculuğunda onun büyük arabası, limuzinini, ileride yazacağı tüm kitapların cenaze arabasına benzetir. Otuzlu yıllarda, Fransız sömürgesi Vietnam’ın Saygon şehrinde bir kız lisesinde öğrenci olan küçük-beyaz bir kız çocuğu, nehrin öteki yakasındaki kız yurdunda kalmaktadır. Beyaz çocuğun annesi, kız okulunun müdiresidir. Kendisinden büyük iki erkek kardeşi vardır. Arabalı vapurda, her sabah-akşam, rutin seyahat eden, on beş yaşlarındaki bu cılız-toy-beyaz küçük kıza, Cholen’li zengin Çinli bir işadamının, Fransa’da -sözüm ona- çok iyi eğitim almış, utangaç 27 yaşındaki tek oğlu âşık olur.

    Küçük kız, 27 yaşındaki Çinli sevgilisiyle cinsel bir aşka yelken açar. Bu küçük kız, sevgilisine, garsoniyerine getirdiği tüm kadınlara yaptığının aynısını kendisine de yapması için yalvarır. Çinli aşık, bir dediğini iki etmez küçük kızın, onu sonsuz bir aşkla sever, bu beyaz kızdan sevgisine asla karşılık bulamasa da. Küçük beyaz kız, tutucu babasına olan korkusuyla savaşmak adına, kendisiyle bu kadar yoğun ve çok seviştiğini düşünür Çinli aşkının.

    Beyaz-küçük kız, yaşamındaki herkese meydan okur; önce kendisine, sonra, hayatın seyrine tabii olan annesine, zengin babasından ölümüne korkan Çinli sevgilisine, hastalıklı-zayıf-edilgen ortanca kardeşine ve dolap hırsızı, kaybeden, kumarbazve sefil büyük erkek kardeşine; vücudunu inanılmaz güzel bulduğu ve körpe göğüslerini bir meyveyi ısırır gibi yemek istediği kız yurdundaki ağlak kız arkadaşı Helene Lagonelle’e ve genç yaşta ölüp kendisiyle beraber iki kardeşini yetim bırakan babasına. Küçük kız ve erkek kardeşleri annelerini büyük bir tutkuyla sevmişler, lakin toplumun, güven ve sevgi dolu annelerine yaşattıkları yüzünden, üç kardeş de birbirlerine ve yaşamlarına nefret beslemişlerdir. Duras, romanında, ailenin ümitlerinin yok olduğunu anlatmak istercesine, annelerinin Kamboç’ta deniz kenarında aldığı ve gel-git yüzünden sürekli su basan toprakları için: “Umut bırakıldı, okyanusa karşı girişimler de bırakıldı,” der.

    Çok iyi bir anlatıcıdır Duras. Romanında, özyaşam hatıralarını anlatmak için, eksiltmeli cümlelerinde, beş duyuyu da çok iyi kullanır. Mesela: “Odaya sel gibi dolan kent gürültüsünde yoğunlaşıyor dikkatim,” der. Başka bir yerde: “Bütün ev güzel kokar, fırtına sonlarının ıslak toprak kokusu yayılır ortalığa, hele bir de öteki kokuyla, arapsabununun, arılığın, namusluluğun, çamaşırın, aklığın, annemizin uçsuz bucaksız saflığının kokusuyla karıştı mı insanı deli eden bir kokudur bu,” der. Ya da: “Işık, gökten bu arı saydamlık çağlayanlarının, bu sessizlik ve kımıltısızlık hortumlarının üzerine vururdu. Hava maviydi, avuca alınabilirdi. Mavi. Gökyüzü bu ışık balkımasının (parıldama) sürekli çırpınışıydı,” der. Hatta tüm duyuları beraber aynı anlatımda hissettirir: “Yel dindi, ağaçların altında yağmur sonlarının doğaüstü ışığı var. Kuşlar çıldırmış gibi, bütün güçleriyle bağırıyor, soğuk havada gagalarını biliyor, neredeyse kulakları sağır edecek biçimde, çınlatabilecekleri kadar çınlatıyorlar havayı,” der.

    Romanın kahramanı, anlatıcısı, kâh “Duras”tır kâh “Okur”dur. Mekân, sadece Çinhindi Saygon da değildir. Geldikleri ve yine gidecekleri yer olan Fransa’ya, Paris’e ve orada Duras’ın duyumsadığı tüm anılara da göndermeler vardır kitabın içinde. Sıkılmadan, erinmeden, duygudaşlık kurduğunuzda, kendinizi kahramanın yerinde, o garsoniyerde ya da tüm ailenin bir ritüel haline dönüşen duygusuz akşam yemeklerinde görebilirsiniz. Kendi ailenizle ve yaşamınızla da belki paralellikler ya da acı-tatlı hatıralar canlanabilir usunuzda.

    Duras, Uzakdoğu ve Batı kültürlerinin oluşturduğu derin birikimle, dobra dobra anlatıyor yaşadıklarını. İçsel yaralarımıza merhem olmak adına, bir ışık çakıyor benliğimize, Freud’un “Derinlik Psikolojisi”nin izdüşümünde...

    Süha Demirel, İstanbul, 13 Mayıs 2012.

    ***

    Kitabın Künyesi:
    L’AMANT – SEVGİLİ / MARGUERITE DURAS
    CAN YAYINLARI
    ROMAN
    TÜRKÇESİ: TAHSİN YÜCEL
    4. BASIM: 1992, CAN
    BASIM: ÖZAL BASIMEVİ
    ISBN 975.510.396-1
    EDITIONS DE MINUIT / ONK AJANS LTD. / CAN YAYINLARI LTD.ŞTİ. (1984)
  • 224 syf.
    Hayata bir de merhamet penceresinden bakabilmek için kesinlikle okunması gereken bi Kemal Sayar eseri. İnanın buna çok ihtiyacımız var. Deneme okumayı sevenler için kesinlikle tavsiye ediyorum.

    Böylesi çok daha uygundu çünkü hem çocukların dünyasında hem de iş dünyasında merhamet eksikliğinin nerelere varacağını Kemal hoca gayet güzel özetledi bu yazısında. Şuraya özel dikkat: "...İşin tuhafı büyük şirketlerin başında normal nüfusa oranla dört kat daha fazla psikopat bulunmaktadır. Kapitalizm hem acımasızlıktan besleniyor, hem de onu besliyor. Aldatma, kibir, büyüklenmecilik, tamahkarlık ve insanların acımasızca suiistimali, kapitalist şirket kültüründe övülen ‘başarı’ nitelikleri arasında gösterilebilir."

    "Kalbe dönüş için son çağrı" alt başlığıyla Şubat 2008'de Timaş Yayınları tarafından yayımlanmış ve Ekim 2015'te 10. baskısını yapmış bir kitap Merhamet. Sadece bu istatistikî veri bile ihtiyacımız nasıl da sürekli arttığını gösteriyor. Kemal hoca bu kitabı babası Nuri Sayar'a ithaf etmiş ve bu sebeple dört bölümden oluşan kitabın bölümlerden evvelki kısmını Babam İçin" diyerek ayırmış. Bu bölüm acının taze olduğu zamanlarda yazılmış. Özellikle şu satırlar okuyucunun dimağını çözecek ağırlıkta: "Babalarımızın ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Hayat şu an bana çok boş ve beyhude görünüyor. Şu an her şeyimi babamla geçirilecek fazladan bir zaman için bağışlayabilirdim. Demek ki, maddî olan manevî olanı satın alamıyor. Demek ki, hayatın özünü maddî olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturuyor."

    Kitabın ilk bölümünde kalbin sebepleri irdeleniyor. Güzellik, hayal, gerçek, bellek, hayret, ümit, iyimserlik, acımak, bağışlamak, sessizlik, merhamet gibi konular; toplumun dertleriyle beraber hem tahlil ediliyor hem de çözüm önerileri sunuluyor: "Giderek hızlanan dünyada dinlemek sanatı kayboluyor. Başkasını işitmek yeteneği köreliyor. Dosta varmak, dost için orada olmak erdemi kayıplara karışıyor. İnsanların ihtiyaçlarını, onların hikâyelerini dinlemeden bilemeyiz. Bir insana kulak kesilmeden, onun da saygın bir varlığı olduğunu, yaşadıklarının sahiciliğini, öyküsünün yürek yakıcılığını keşfedemeyiz."

    İkinci bölümde aşklar ve melekler Kemal Sayar tarafından yorumlanıyor. Günümüzde bedene indirgenen, ruhun varlığını hiçe sayan modern aşk ve modern âşıklar, şüphesiz aşkın kadrini kıymetini de yok ediyor. Aşk gibi kudretli ve kutsal olan bir duygu; hızın, teknolojinin, gürültünün karşısında eriyor. "Aşk yaralar. Ama asıl olan, büyük şair gibi, 'aşk derdiyle hoşem / el çek ilacımdan tabip' diyebilmektir. Bu yaranın merhemi tabiplerde değildir. Ancak aşk, aşkı iyileştirebilir" diyor aynı zamanda bir doktor olan Kemal Sayar.

    Bir hıçkırık, denmiş üçüncü bölümün adına. Hikâyesi büyük. Gönül, gam, modern kibir, mağlubiyet, hastalar ve doktorlar, tıbbın namusu, mucize, masumiyet, ev, deniz gibi tabiri caizse sırlı mevzular bu sayfaları dolduruyor. Özellikle modern tıbbın hastayı müşteri gibi görmesi, doktorların birer patrona dönüşmesi neticesinde çarenin yanlış yerlerde aranır hâle gelmesi, şüphesiz şifadan uzak bir toplum olma yolunda bizi 'çaresiz' bırakıyor: "Her sıkıntıya tıbbın bir çare bulması isteniyor. Sağlık için duyulan kuvvetli iştiyak, ilaç endüstrisini bütün endüstriler içinde en kârlılarından birisi kılıyor. Oysa her başarının ardında bir de hüzünlü hikâye var. Bu hikâyelerin ortak teması ise şu: bir ticaret olarak tıp. Temel strateji hastalara bakım sağlamak değil, müşterilere mal satmak."

    Artık ne masumiyetimiz kaldı ne ahlakî ölçülerimiz. Şüphesiz bu ilişkilerimizi ve uğraşılarımızı da değiştirdi. Fesat ve ölçüsüzlük bu çağın "gerekliliği" oluverdi. "Türkiye'de hayat masumiyetini yitiriyor. Masumiyetin boşalttığı yeri, fesat dolduruyor. İnsana inançsızlık, hayata inançsızlık. İtimadın kalmadığı bir çağda herkes bir diğerinden fesat bekliyor" diyor Kemal hoca ve şunları ekliyor: "Şarkılarımız da değişti elbette, masumiyetin yerini ölçüsüzlük ve itiş kakış almakta gecikmedi. Sevgilisine naz yapan, ona siz diye hitap eden, saygı ve hürmetini karşılıklı olarak sürdüren masum âşıkların öyküsü yok artık şarkılarımızda, 'Pantolonunu çok sevdim / çıkar onu bebeğim' veya 'Allah belanı versin' diyen egomanyaklar var. McDünya gençliği öyle naz, kur, sevdiği için beklemek nedir bilmiyor; aksiyon direkt, çıkar onu bebeğim! Diplerde bir yerde masum bir Türkiye'nin hâlâ soluk alıp verdiğini hissetmek için, lütfen kalbinizin ve radyonuzun alıcılarıyla oynayınız."

    Goethe'nin ölürken söylediği rivayet edilen "Biraz daha ışık", son bölümün başlığı. Bu bölümde hırs, koloniyalizm, saldırganlık, kibir, büyüklenme, korku ve itaat gibi konular yer alıyor. Kemal hoca "Bazen insanın kuvveti hayır diyebilmesindedir" diyerek korkunun her çağda despotların ekmek teknesi olduğunu belirtiyor. Buna rağmen sürüden ayrılmaktansa ahlâkın genel kaidelerini görmezden gelmeyi tercih eden insanların Karamazov Kardeşler'in Büyük Engisizyoncusunu hatırlattığı söyler. Dostoyevski şöyle yazmıştı büyük romanında: "İnsanlar yalnızca tartışılmaz olana tapınmak isterler. Bu öylesine tartışılmaz bir şey olmalıdır ki, tüm insanlar bir anda hep birlikte tapınmaya karar vermelidir. Çünkü bu sefil yaratıkların temel kaygısı, benim ya da diğer birinin tapınabileceği bir şey değil, herkesin inanacağı ve tapınacağı bir şey bulmaktır. Burada, mutlak anlamda zorunlu olan şey şudur: Tapınma hep birlikte yapılmalıdır."

    Bir hayalimizin, düşümüzün, kendimize ve karşımızdakine saygımızın, anlayışımız olabilmesi için merhamete ihtiyacımız var. Bu kitap merhametle yeniden tanışmamızı teklif ediyor.

    Hayata merhamet adlı çınar ile bakma gayreti ve şuuru ile
  • `kararmış çömlek ` `yannis ritsos`

    çok uzaktı geldiğimiz yol. kardeşim, çok uzak.
    ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. akşamları
    sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
    dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
    mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
    ölümü beklemiş insanların çocuksu çizgilerinde -
    bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir
    -----yelkenli -
    bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
    bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
    çok uzaktı geldiğimiz yol - zorlu mu zorlu.
    şimdi senindir bu yol. avucunun içinde tutuyorsun
    bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
    kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
    düzgün yürek atışı. bir güvenli el. bir güvenli yol.
    yanıbaşında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
    bir yana bırakıyor yatmadan önce - kof tahta bacak -
    doldurmalısın onu, çiçek dikmeden önce saksıyı nasıl
    -----dolduruyorsak toprakla
    geceler yıldızlarla nasıl dolarsa
    ağır-ağır nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.
    karar aldık, bir gün herkesin iki bacağı olacak
    bir neşeli köprüsü gözden göze
    yürekten yüreğe. bu yüzden nerede durursan dur -
    güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken
    transit istasyonunun hapishane parmaklıkları
    -----ardında
    "yarın" demeyen ölünün yanında
    acı, sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında -
    sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun
    insanların karşısında bir dürüst insan nasıl durursa.
    duvarlardaki bu lekeler belki de kandır
    - günümüzde her kırmızı kandır -
    karşı duvara yansıyan akşam güneşidir belki de.
    her akşam sönmeden önce kızıllaşır nesneler
    ve daha yakın durur ölüm. parmaklıkların dışında
    çocukların ve trenin sesi duyulur.
    o zaman daha da daralır hücreler
    ama sen başak dolu bir yaylada ışığı düşünmelisin
    yoksulların masasındaki ekmeği
    pencerede gülümseyen anneleri
    ayaklarını uzatacak bir yer bulmak için.
    o saatlerde yoldaşın elini sıkarsın
    ağaç dolu bir sessizlik olur
    ağızdan ağıza dolaşır ikiye bölünmüş sigara
    ormanı tarayan bir fener gibi - baharın yüreğine
    ------varan
    damarı buluyoruz. gülümsüyoruz.
    içimize doğru gülümsüyoruz. ama gizliyoruz
    -----şimdilik.
    yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
    gerçek de yasadışı. gizliyoruz bu gülümseyişi
    sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
    yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
    -----özgürlük düşüncesini.
    buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
    -----gülümseyiş var.
    bizi öldürebilirler yarın. ama alamazlar bizden
    ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.
    tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
    yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
    yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
    taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
    serin avluda kalacak gölgemiz. biliyoruz bunu.
    kutlu olsun acımız.
    kutlu olsun kardeşliğimiz.
    kutlu olsun dünya.
    bir zamanlar kurumluyduk kardeşim,
    çünkü hiç bir güvencimiz yoktu.
    büyük laflar ederdik
    süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla
    bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında
    gürültü ederdik - korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik
    korkumuzu sesimizle kaplardık
    topuklarımızı kaldırıma çalardık
    uzun adımlar, çalımla,
    insanların pencereden izlediği
    ve kimsenin alkışlamadığı
    içi boş topların geçiti gibi geçerdik.
    o zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu
    radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri
    korku bayrakların berisinde gizliydi
    davulların içinde ölüler sabahlardı
    aşkolsun anlayana
    belki borular uyum sağlıyorlardı adımlara
    ama yüreğe uyum sağlamaktan uzaktılar. biz uyumu arıyorduk.
    silahların, camların parıltısı bir an bir şey verir gibi
    ----oluyordu göze - tek bu
    sonra hiç kimse tek sözcük anımsamıyordu,
    ----anımsamıyordu bir tek söz ya da ses.
    akşam ışıklar sönüp rüzgâr sokaklarda kâğıt bayrakları sürüklerken
    ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi
    uyumuyorduk bizler
    serpilmiş sesini topluyorduk sokakların
    serpilmiş adımları topluyorduk
    uyumu buluyorduk, yüreği, bayrağı.
    işte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı
    tatlı tatlı yalın konuşmayı.
    anlaşabiliyoruz şimdi - fazlası da gereksiz.
    ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız
    tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen
    ----sözler bulacağız
    adıyla anılacak herşey,
    ve ötekiler gülümseyip "böyle şiirleri
    biz de yüzlerce yazabiliriz" diyecekler. bizim de
    ----istediğimiz bu işte.
    çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim
    insanları birleştirmek içindir şarkımız
    demek ki inanmaları için
    "bağıran haklıdır" demeleri için bağırmam
    ----gerekmiyor.
    hak bizden yanadır, biliyoruz bunu
    ve ne denli alçak sesle seslensem de sana, inanacaksın
    ----biliyorum -
    alıştık alçak sesle yarenliğe: tutukluyken,
    ----toplantılarda, yer altında çalışırken işgalde
    alıştık küçük kesik sözlere, korkunun, acının üstünde,
    gündüzün, saatin; gecenin korkunç dilsiz köşelerinin
    ----parolası
    geleceğin ışıklarınca bir an aydınlanan zamanın
    ----kesişmeleri
    acele sözler, yaşamın kısa özeti, en önemli noktalar
    ----yalnız
    bir sigara paketine yazılmış ya da şu kadarcık bir kağıda
    ayakkabının içinde saklı, ya da ceketimizin astarında,
    ölümün üstünde bir büyük köprü gibi bir küçük kağıt.
    bunlar önemli değil, diyecekler, kuşkusuz.
    ama kardeşim sen, biliyorsun: bu yalın sözlerden
    bu yalın davranışlardan, bu yalın şarkılardan
    yaşam boy atıyor, boylanıyor dünya, biz de büyüyoruz.
    pek önemli bir şey yaptım denilemez.
    sadece, sizlerin dokunduğu duvarın yanından geçtim
    ----ben de dokundum ona, yoldaşım,
    sadece yiğitlerimizin, kurbanlarımızın adlarını
    ----okudum transit istasyonlarında
    bende taşıdım size takılan kelepçeleri
    sizlerle acı duydum, düş gördüm
    seni buldum, sen de beni yoldaşım.
    kampta hristo amca bir fırın kurdu.
    durup bakıyordum ne yaptığını bilen yaşlı ellerine
    o yalın, bilgili, yoldaş ellere -
    giitikçe yükseliyordu fırın
    yükseliyordu dünya
    yükseliyordu sevgi
    v sıcak somundan ilk lokmayı tadınca
    bu tadla birlikte içime bir şey sindirdim
    yaşlı duvarcının bilgili ellerinden bir şey
    karşılık beklemeyen erinç gülümseyişinden bir şey
    dünyanın ekmeğini yoğuran tüm yoldaşların
    ----ellerinden bir şey
    yararlı ve gerekli nesneleri yaratan insanın
    o erinç güvenini.
    sonra, bir yığın şey öğrendik, ama herşeyi oturup
    ----anlatsam
    hiç bitmeyecek şarkım
    nasıl bitmezse sevgi, yaşam ve güneş.
    yalnız sarılmak için sana ve ağlamak için geliyorum kardeşim
    uzun ayrılıktan sonra sevgilisine dönen vurgun gibi
    bir tek öpüşle beklemiş olduğu o yılları
    öpüşten sonra da anlatarak kendilerini bekleyen yılları.
    saatlerce aynı işaretlere baktık
    yaşamlar boyunca araştırdık bu işareti,
    ama güvenince bir kez ona, verdik yüreğimizi, ellerimizi.
    ve binlerce acılı insanın baktığı o işaret
    bir şeyler ediniyor gözlerimizden, bakışmamızdan
    ve büyüyor, büyüyor, büyüyor,
    nasıl büyüyorsa hamur teknede, ağaç güneşte, umut yüreğimizde.
    ötekilerse, çok büyük, tutulmayan görülmeyen şeyler
    bizim oldu şimdi çünkü onlarla birlikte baktık
    uzun uzun, birlikte sevdik onları, bir parçamız oldular yanımızda
    tuzluk gibi, çatal, tabak gibi,
    ve şimdi aynı şekilde, bir yaprağa bakıyoruz yalın ve sevgiyle
    ----ya da bir yıldıza
    oturduğumuz taşa ya da geleceğin yüksek bacalarına bakıyoruz.
    yüreğim bugün günbatımlarında yalımlanan bir buluta benzemiyor
    ne de cennet'in ağaçları arasında masa kuran meleğe
    çırparak ak kanatlarıyla yıldız kırıntılarını sakallarından eski azizlerin.
    yok böyle bir şey. şimdi geniş, kil bir çömlektir yüreğim
    kaç kez ateşlere sürülmüş
    binlerce yemek pişirmiş yoksullar için
    emekçiler, gezginler için
    işçiler için ve küçük birimleri için
    aç güneş için, dünya için - tüm dünya için - işini gereği gibi yapan
    ----yoksul, islenmiş, kararmış bir çömlektir
    otlar ve arada bir parça et kaynatırm içinde
    aç kardeşlerim altta karıştırırken ateşi
    - herbiri odununu katar
    her biri payını bekler.
    oturmuşlar koyunlarıyla, büyük başlarıyla birlikte
    şimdi tıpkı sizin oturduğunuz gibi çepeçevre
    havadan söz ediyorlar, güneşten, yağmurdan, barıştan
    her geçen gün bakanları çoğaltan işaretten
    hiç bir yıldızın söndüremediği o yıldızdan söz ediyorlar
    ölüler de tablamızın çevresinde toplanıyor
    paylarım bekliyor, onlar da.
    ve bir gömlek kaynıyor, şakıyarak kaynıyor.
    bir kaç gündür rüzgar kovalayıp duruyor bizi.
    çevrede her balışta dikenli tel örgü
    yüreğimizin çevresinde dikenli tel örgü
    umudun çevresinde dikenli tel örgü. havalar soğuk bu yıl.
    daha yakın. daha yakın. ıslanmış kilometreler toplanıyor
    dört bir yanlarda.
    çocukları ısıtacak küçük ocaklar taşıyorlar
    cebinde yıllanmış paltoların.
    sıraya oturmuşlar, buhar tütüyor yağmurdan, uzaklıktan.
    solukları dumandır uzağa, çok uzağa giden trenin. söyleşiyorlar
    ve odanın solmuş kapısı dönüşüyor kollarını kavuşturup
    kulak kesilen bir aynaya.
    işte bunları duyarak güçlenip doğruluyorum---
    orada ben de söze karışıyorum ateşe odun atarcasına---
    canlanıyor ateş, ışık çoğalıyor --odun attıkça--
    duvarlar kızıllaşıyor, rüzgar çekiliyor, gıcırdıyor pencereler
    hâlâ çayırda otlayan eşek sıpasını duyuyoruz dışarıda
    ve köpek, ölülerin ayak uçlarına oturmuş, rahat.
    güneşin doğmasını bekliyoruz.
    rüzgâr dindi. sessizlik. düşünceli bir saban---
    tarlayı sürmek için bekliyor --- odanın bir köşesinde.
    daha iyi duyuluyor çömlekte fokurdayan su.
    tahta sırada oturup bekleyenler
    yoksullar, bizimkiler, güçlüler,
    emekçiler, proleterler.
    ---bir bardak şaraptır onların her sözü
    bir lokma kara ekmektir
    kayanın yanında bir ağaçtır
    bir penceredir güneşe açılmış.
    bizim isalarımızdır onlar, bizim ermişlerimiz
    kömür yüklü vagonlar gibi ağır pabuçları
    ellerinde kuşkusuz davranış---
    çalışmış eller, zorlu, nasırlaşmış eller
    tırnaklan yıpranmış, sert kılları
    insanın tarihi kadar geniş baş parmak
    uçurumun üzerindeki köprü gibi karışı.
    tarihin arşivinde de saklıdır parmak izleri
    sadece cezaevlerinin arşivlerinde değil,
    sık örülmüş demiryollarıdır parmak izleri
    geleceğe uzanan. ve benim yüreğim yoldaşım
    kilden, kararmış bir çömlektir
    üstüne düşeni gerektiği gibi yapan.
    şimdi çocuklarım, masal söyleyen dedeler gibi düşünüyorum
    (sakın gücenmeyin bana "çocuklarım" dedim diye sizlere,
    belki sadece yaşça ileriyim sizden
    o kadar
    ve yarın siz "çocuğum" diyeceksiniz bana, ve ben gücenmeyeceğim
    çünkü var oldukça dünyada gençlik ben genç olacağım
    bana "çocuğum" deyin, çocuklarım) ---
    böylece, şimdi düşünüyorum çocuklarım
    bir sözcük arıyorum özgürlüğün boyuna denk:
    ne daha uzun ne daha kısa
    ---fazlası yakışıksız
    azı utangaçtır
    amacıma gelince böbürlenmek değil
    ne aşağıyım ne de üstünüm herhangi bir insandan.
    varacağız şarkımıza. iyi biliyoruz bunu. senin görüşün nedir,
    yoldaşım?
    iyi, iyi.
    otlar kaynadı. yağı az. zararı yok.
    fazlasıyla iştahımız, yüreğimiz fazlasıyla.
    zamanıdır.
    burada kardeş bir ışık var --- eller, gözler yalın.
    burada ne sen benden üstün ne ben senden üstün olmalıyız
    burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.
    burada büyük duvarın yanı sıra bir akarsu gibi akan
    bir kardeş ışık var.
    düşlerimizde bile duyarız bu akarsuyu.
    ve uyurken battaniyeden sarkıp elimiz
    ıslanır bu akarsuda.
    iki damla çırpsan bu sudan karabasanın yüzüne
    kaçar duman olur ağaçların berisinde.
    ölümse bir yapraktan başka bir şey değildir
    yükselen bir yaprağı beslemek için düşen.
    ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
    senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
    sen dünya ile göz gözesin --- bir şeyin yok gizleyecek.
    ellerin temiz, güneşin kalın sabunuyla yıkanmışlar
    dostların masasına çıplak bırakıyorsun ellerini
    güvenip bırakıyorsun ellerini yoldaşların ellerine.
    davranışları gösterişsiz, kesin onların.
    ve arkadaşının ceketinden bir saç kılı aldığında bile
    takvimden bir yaprak koparır gibisindir
    dünyanın dizemini hızlandıracak olan.
    dünyaya gülmesini öğretene dek
    daha çok ağlayacağını bilmene karşın.
    demek ki bir çömlek. o kadar.
    kilden, kararmış bir çömlek,
    kaynıyor, kaynıyor şakıyarak,
    güneşin altında kaynıyor şakıyarak
    çeviren : `herkül millas`
  • Ferah
    Ferah Aradığınız Aşksa Neden Sadece Cinsellikle Yetinesiniz?'i inceledi.
    268 syf.
    Hayalleri vardı,büyük hayalleri. İsminin hiç önemi yok aslında.Buz gibi soğuk kapıcı dairesinde demir karyolasında uyumadan önce kendini avuttuğu hayallerdi bunlar. Moda dergilerinden fırlamışcasına giyindiği, yokluk kavramının lügatında yer almadığı tabii ki servetle dolu bir hayat hayal ediyordu. Utandığı ailesinin var olmadığı , fakirlik gerçeğinin yok olduğu bir hayat.
    Hayal edemediği tek şey ise daha on sekizini yeni doldurmuşken kendisinden on üç yaş büyük , kalbinde vicdan barındırmayan kim olduğunu herkesten sakladığı evli bir adamdan hamile kaldığını öğrendiğinde hayallerinin yerini yadırgayacak olmasıydı.
    Sevmiş, niçin sevdiğini asla düşünmeden. Gerçekten insan niçinli sever mi?
    Kimsenin durumunu öğrenmemesi için elinden geldiğince çabalıyor, düşmesi için türlü çarelere başvurduğu bebeği ise ona gittikçe daha da sıkı tutunuyordu.
    Hamile kaldığını sevgilisine anlatmış, haftalar geçmesine rağmen nasıl olduğunu sormak için adam onu bir kez bile aramamıştı. Anne ve babasının durumunu fark edeceği günü korkuyla , sevdiği adamın yanında olacağı ona sahip çıkacağı anı ise umutla bekliyordu. Hayal ediyordu; olmayacak hayaller değildi elbet ama eskisinden çok daha büyük hayallerdi.
    Bunlar elbette bir romandan alıntı gibi gelebilir keşke öyle olsaydı. O yaşta bir genç kızın izlediği bir filmden kareler olsaydı. Ne yazık ki gerçek; bu kız çocuğu benim ikamet ettiğim mahallede yaşıyor ve dünden beri yaşam mücadelesi veriyor. Altı ayı geçen hamileliğini sonlandırmak isterken yoğun bakıma kaldırıldı. Anne ve babası ise utançlarından hastanenin koridoruna dahi giremeden hastane dışında kafalarını kaldırmadan bekliyorlar. Adam ise tanınmıyor olmanın verdiği bir rahatlık mı , yoksa kızın kendisine aşık ve halen umutla bekliyor olmasından kaynaklı şerefsizliğinin ifşa edilemeyeceğinin huzuru mudur nedir bilemiyorum ortalarda yok. Bir kere hastaneye gidebildim annesinin yanına. Bazen soru soramayız nasılsın diyemeyiz. Sorularımız karşılanamaz olur biliriz, dua ederiz. Kadıncağız , boğazında bir düğüm var, kızıyla yaşadığı günlere ait dilinde dua , ne hayallerim vardı evladıma dair onun hayal bile edemeyeceği kadar ağıtları ile sessizce ağlamakta. Hayaller, dualar, günahlar, günahkarlar.. Ne kadar yalansız yaşayabilirsek o kadar iyi dedirtiyor...
    Ne ayıp değil mi cinselliği öğrenmek, ebeveynler ile korkusuzca konuşmak, sormak soruşturmak? Hele de kız çocuğu sahibiyseniz hem kendiniz hem de kızınız için tüm yükleri taşımak.
    Sadece erkeklere verilen haktır; cinsel dürtüleri erkekçe yaşamak , zevkine varmak hele de saçma sapan yaşanan bir ilişki sonucu kirleten olmak ve bununla gururlanmak.
    Kadınlara ise mecburidir hep; zevkini bile anlayamadığı birlikteliğinden utanarak kirletilmiş olarak içinden yaşamak.
    Kitabın yazarı oldukça cesur bir kadın, 14 bölümden oluşan her bölüm çocuklarınıza anlatmakta çekindiğiniz tüm konulara, cevapsız bıraktığınız sorulara, sağlıklı tutarlı bir ilişkinin tüm evrelerine, yapılan hatalara, yeniden başlamanın imkansız olmadığına ışık tutuyor.
    Kendiniz okuduktan sonra çocuklarınız da okusun diye tavsiye etmeniz bazen mümkün olmuyor biliyorum. iyi okumalar diliyorum…