• Anılar ışıklarda sıralandılar
  • Acaba ben de bi gün minibüs şöförüne “şöfor beyy beni ışıklarda indiriyosun” diyen sarışın kız kadar özgüven sahibi olabilecek miyim? 🚌💃😉
  • 1998 yılının Mayıs ayında Diyarbakır'a düşmüştü yolum. Bir kibrit kutusu görmüştüm masanın birinde. Üstünde ''Çocuklardan uzak tutunuz'' uyarısı vardı. Öyle ya, çocukların kibrit kutularıyla oynamaları tehlikeli olabilir. Ama ne gariptir ki, köyleri yakılan çocukların, köşe başlarındaki kırmızı ışıklarda, ellerindeki bez parçalarıyla otomobillerin camlarına çarparak ölen böcek ve kelebek leşlerini silerek, ekmek parası kazanmak uğruna kanat çırptıkları bu kentte, kibrit kutusunun üstünde kocaman harflerle şu yazıyordu: BARIŞ...
  • 🍁🍃🍂🎶
    “Ne çok karanlık sıkışmış içimize.
    Her ışıkta,
    Geçmişten kalan kekik kokulu bir anı.
    Geleceğe uzanan altın tüylü kuş kanatları var.

    Işıklarda inecek var...”
  • Yalnızım, yaslanmışım sisin içinde
    bir yoldaki ağacın gövdesine
    ve yüreğimde yalnızca
    senin anın,
    soluk, engin,
    yitmiş soğuk ışıklarda, uzak
    her yerden, ağaçlar arasında.

    Cesare Pavese
  • Dışarıda insanların arasında bazen kitap okuyamıyorum. Otobüste, metroda okunmaya çalışsam sanki herkes beni izliyor da; kafalarından "adam sende bu seste ne anlıyor da okuyor acaba" diye geçirdiklerini hissediyorum. Bu düşüncelerden kimseye bakmadan; telefonumdaki uyku ya da piyano listelerindeki müzikler yardımıyla uzaklaşmaya çalıştım. Ama yine de dış sesleri duymamak için + tuşa yüklendikçe kitaba odaklanamadığımı anladım. Sonra okumaya çalıştığım kitapların o sesten ziyade evde olsam bile beynimdeki sesleri de istemediklerini fark ettim. Oysa Tarık Tufan gibi yazarların kitaplarında böyle bir durum yaşamak pek olası değil. Çünkü Bir Adam Girdi Şehre Koşarak tarzındaki kitaplar bahsettiğim kitapların tam zıttı konumunda. Bu kitaplar ne sizi noktasını bulamadığınız cümlelere, tumturaklı kelimelerle boğulmuş paragraflara, yoğun iç monologlara, aforizmalara, dozunun ayarlanamadığı fenalık getirici betimlemelere sürükler ne de aynı paragrafı defalarca okumanızı sağlayacak felsefik düşüncelere gark eder. Dupduru, yalın bir dille okuyucuya anlatmak istediğini anlatır. Ancak bilmem ki bu yalınlığın bağdaşmadığı, hacimce pek yer kaplamayan kütlece oldukça ağır cümleleri tam anlamıyla anlar mıyız? Yoksa Tarık Tufan 'nın ifade ettiği gibi plastik duyarlılıklarımızla, bir nefes alıp verecek kadar geçen zaman aralığında mı yüreğimiz acır, bu acıtan gerçeklere. İfadesiz bir BİLMİYORUM!!!.

    Yazarın yakasına yapışan, gözlerini kapattığında zihnine üşüşen, yazdıkça kapandığı sandığı yaralarını sızlatan, kanatan bu cümlelerde; bu paragraflarda bu denemelerde ve bu kitapta tek bir harften bütüne; garip gelip garip gidenlerin yaşanmışlıkları var. Kim görüyor bunları? Kim bakıyor? Şehre koşarak giren; görmek için dolaşan bir adam, bir elçi. Ruhumuz tükenmeden Rahmanı anlatmasını beklediğimiz elçinin gördükleri mi?

    Huzur ve ev kelimelerinin ikisininde anlamını yitirdiği mekanik bir kadın sesinden çıkan huzurevi, cenaze evinde iş konuşmanın umursamazlığı, az sevilmişlikler, her şeyi dışarıda sessizlikte bırakan kulaklıklar, kaçışlar, bıkmadan usanmadan kolları kopuncaya kadar başkalarının hayatlarının tozlarını, günahlarını, geceden artakalanlarını temizleyerek hayata tutunmaya çalışan KADIN! , sokakların acımasızlığında demir parmaklıklardan sarkıttığı sıska bacaklarıyla çocukluğunu bulamayan ÇOCUKLAR, babasının parası yoksa bakkaldan harçlık alamayacak ÇOCUKLAR, devletin sahibi olduğunu iddia eden nefret dolu adamlar, pazarda yere atılan sebzeleri poşetine koyarken yoksulluğu gözlerine sinmiş KADINLAR, bu kadınlardan habersiz komşular, altı temizlenmeye muhtaç babalar, insanlığın günahını toplayan o KADINLAR! , mekanik bir düzenlilikle süren modern hayatta sahici hayatın kurmalı saatlerde akması, tek başına doğurduğu bebeğinin göbek bağını da tek başına kesen ANNELER, artık ruhlarını göremediğimiz bağ kuramadığımız eşyalar, noel karına heveslenen çocukların yalnızlığı, Amazon Ormanları 'nda ilkel kabileleri, modern dünyamızda bizleri tehdit eden modern canavarlar, unuttuklarımızı hatırlatan Neşet Ertaş türküleri, sokaklarında kanlar akan Kudüs, çocukların öldüğü duvarların çepeçevre sardığı bir ölüm kampına dönüştürülen Gazze, kendi kuşatmasını yarabilmenin umuduyla mushaf sayfalarını çeviren Filistinli yaşlı adam, bağışlanamayacak deney Hiroşima, Tanrı 'yı hesaplamaya çalışan matematik, sağlığını yazmaya tüketen Sartre, sevdiği için karısını kaldırımda öldüren bir adam, ışıklarda inen yolcular, otel odalarına sinen anıların kokusu, Kafka 'ya ihanet eden Max Brod, yerdeki çizgilere basmadan kutsal yalnızlığına yürüyenler, Diyarbakır 'ın tarih bilen yoksul çocukları, karneye yapıştırılan üzgün fotoğraflar, düğün salonlarında şarkı söyleyen yoksul kız, veda edebilmeyi bile çok gören sevgililer, kimselere sezdirmeden bir köşeye çekilip yavaş yavaş ölenler, evlendiği kadınların niteliğini geleceğe dair hedeflerine malzeme eden adamlar, uzun hesaplar peşine düşen kadınsallığını kaybetmiş erkeksi kadınlar, bir otelde alıkonulup aylarca tecavüze ve işkenceye maruz kalan, utancını yaşamakla dindiremeyen KADIN, yüksek sesle asla tutamayacakları sözleri veren gürültülü arabalar, üst üste bir morgda yığılmış Afrikalı ÇOCUKLAR, ölen bir dosttan kalan Beşiktaş, o trene binip bir daha geri gelmeyen Maria Puder, çocuğunu internette satmak isteyen anne, gökyüzünden yıldız satın alan zenginler, mankenler,şarkıcılar, Şanlıurfa 'nın Silvan ilçesinde kilim yıkarken gölde boğulan 7 GENÇ KIZ
    " Masallarda çocuklar ne zaman ölüyor?"

    "Rabbimiz!
    Ellerimizi tut
    Ellerimizde derman kalmadı. Biz bıraksak da sen tut.
    Bizi kendimize bile bırakma Rabbimiz! "
    Amin Tarık Tufan. Amin.