• 302 syf.
    ·22 günde·7/10
    "Leyleklerin Uçuşu" polisiye deyip geçiştiremeyeceğimiz bir roman ki zaten Grangé bu özelliğiyle meşhur bir yazar.

    Aynı zamanda didaktik, akışkan, süprizlerle dolu ve politik diyerek de geçiştiremeyeceğimiz bir roman, ki zaten Grangé bu özelliğiyle de meşhur bir yazar ( :

    Yine de ben, bu inceleme boyunca "polisiye" ifadesini kullanıcam.

    Kral kitaplara konulan en boktan isimler listesinde ilk onda yer alsa şaşırmayacağım kitaplardan biri "Leyleklerin Uçuşu" olurdu. Big Cats Diary tadında bir sunum ve kitabın kapağında görünen leylek de sanırım uçuşuyla bahse konu olan esas oğlan oluyor. Zeki, çevik polisiye okurları bunu ilk bakışta anlamışlardır(!) Grangé, polisiye aleminin babagalli sayılabilecek kitaplarına, makale başlığı tadında(makaleleri severim,o ayrı) isimler ve ucuz kapak resimleri seçmesiyle veya buna müdahele etmemesiyle de meşhur bir yazar.

    Tabi bunlar benim şahsi fikirlerim olup, bir genelleme yapmaya yetecek bir altyapı oluşturmaz. Yine benim şahsi kanaatimdir ki kitapları iki kez okunmaya değecek üç beş polisiye yazarından biridir Grangé. Bunun nedenini anlamak için "Leyleklerin Uçuşu"nu okumalısınız. Yine anlamazsanız bir de "Kızıl Nehirler"i okumalısınız. Yok yine anlamazsanız o zaman bir kere okuyun. (Yalnız polisiyelerden bahsediyorum tabi. Mesela bir "Suç ve Ceza" her sene bir kere okunması, en azından göz atılması gereken bir eserdir. En olmadı hala kitaplıkta durup durmadığı bir kontrol edilmelidir mutlaka)

    Çingenelerin hikayelerine değinilen kısım gerçekten kısa bir "Çingeneler Zamanı" sahnesi gibiydi. "Ederlezi" yi duydum. Çok yalın,net,kısa cümleler ve lüzumsuz detaylardan uzak bir anlatım kitabın en güçlü silahı bence. Aksi durumun söz konusu olduğu başka polisiyelerde ve gerilimlerde olduğu gibi, merak içersinde olayın nereye bağlanacağını bir an önce anlamak adına, arada yuttuğum bir cümle,bir isim, bir detay olmadı. Geriye dönüp kontrol etmek durumunda kalmadım. Grangé'in bunun üstünde çalıştığını düşünüyorum. Yazarın uslübuyla ilgili bir yorum yapacak olsam, okuyucuyu boşluğa ittirmeden önce kanatlandırıyor diyebilirim, en azından hafifletiyor. "Okuyucuların Uçuşu"

    Romanın kahramanı(leylekleri saymazsak) ismini Antakya'dan almış bir Fransız. (Antioche, Antakya, leyleklerin göç yolu üzerinde yer alır). Türkiye ve İstanbul da hikayenin küçük bir bölümünü işgal ediyor.

    İsrail'de "kibutz" adı verilen ortaklaşa yaşama anlayışının(bir nevi sosyalizm)süregittiği bir bölge olduğunu bu kitaptan öğrendim. İsrail'in kuruluşunda önemli payı olmuş. Çocukların bile ortaklaşa yetiştirildiği marksist tabanlı bir sistemmiş. Dip not olarak geçeyim buraya. Kibutz, İbranice'de 'ortak yerleşim' anlamına geliyor.

    Kurguyla gerçeği ayırt etmek kaydıyla, leylek göçleri, kalp naklinin matematiği, pigmelerin yaşantısı, elmas madenciliği,sömürücülüğü ve "asıl yoksulluğun başladığı kıtalar(Afrika hariç değil)" hakkında önemli bilgiler edinebiliyoruz hikaye boyunca. Bu tarz bilgileri, vikipedigillerden değil de bu tarz hikayelerin içinde gezinirken edinmek her zaman tercihim olmuştur. Çünkü insanın ruhuna dokunmayan bilginin pek de işlenip filizlenebildiğini düşünmüyorum beynimizde. Bu açıdan da umduğumu bulduğum bir kitap.

    Sert, irkiltici yer yer tiksindirici bir olaylar silsilesi, Grangé'in her bölümde ayrı ayrı özenle kapladığı bir arka dekorun önünde film şeridi gibi akıp gidiyor.

    Ustaca bir çeviri. Puanım yüksek velhasılıkelam.
  • Dünya’nın atmosferi dışında ve diğer gök cisimleri arasında yer alan, gök cisimleri hariç, evrenin geri kalan kısmındaki sonsuz olduğu düşünülen boşluğa verilen isim. Az önce uzay kavramının tanımını okuduk. Yıldızlar, gezegenler, galaksiler, meteorlar, fırtınalar…

    Adını duyduğumuz anlamını tam olarak bilmediğimiz unsurlara bir bütün olan uzay, insanoğlunun mantıksal gelişimine de öncülük etmiştir. Uzayı anlama, yorumlama hatta oraya ulaşma isteği bizi yeni buluşlara yönlendirmiştir.

    Tabii günümüzde üretilen filmlerin yüzde 60’ına da konu olarak Hollywood endüstrisinin kurtarıcısı olmuştur. Ama biz durumun bilim tarafındayız. ‘’Üç Soru Üç Cevap’’ serimizin bu bölümünde ay peynirli keklerden evrenin en soğuk yerine kadar bazı sorulara cevap aradık.

    Samanyolu Galaksisi kaç yıldıza ev sahipliği yapıyor ?

    Berrak bir bahar veya yaz akşamında gökyüzü ihtişamlı yıldızlar ile doludur. Sevdiğiniz insanlar ile ya da tek başınıza yıldızları saymak insana büyük zevk verir ancak,galaksilerdeki yıldızların sayısını net olarak hesaplamak biraz zor. Dünya’nın da içerisinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi içerisinde birçok yıldıza ev sahipliği yapıyor.

    Tabii bu yıldızların sayısını net olarak vermek imkânsız. Ancak bir galaksinin kütle ölçümünden yola çıkarak bazı tahminlerde bulunmak mümkün, bunun için de Kepler’in üçüncü yasası kullanılıyor: Bir gezegenin yörüngesel periyodunun karesi, dolandığı elipsin ana eksen uzunluğunun küpü ile doğru orantılıdır.

    Samanyolu’nun merkezi Güneş’ten yaklaşık 25-28 bin ışık yılı uzaklıkta. Yörünge hızıysa saniyede 220 kilometre. İşte bu bilgiler göz önüne alınarak yapılan hesaplamalar, Güneş’in Samanyolu’na göre olan yörüngesi içinde, Güneş benzeri yıldızların sayısının 100 milyar civarında olduğunu gösteriyor.

    Bu yörüngenin dışındakilerin toplamıysa 200 milyar kadar. Yani Güneş benzeri yıldızların sayısı toplamda 300 milyar gibi bir rakama karşılık geliyor. Tabii bu rakamın belirli özelliklerdeki yıldızları içerdiğini ve minimum sayıya karşılık geldiğini de unutmamak gerek.

    Kaynak: https://www.space.com/...n-the-milky-way.html , https://www.sciencefocus.com/space/

    Evrenin en soğuk yeri neresidir ?

    Ocak ayını ortaladığımız şu günlerde soğuk bizim için çok yabancı bir kavram değil. Ancak evren için soğukluk derecesi biraz daha fazla. Biraz dediğimiz de yaklaşık -250 derece! Bilim insanları, bir şeyi ne kadar soğutursak soğutalım mutlak sıfır olarak adlandırılan 0 kelvine (-273,15°C) yaklaşacağımızı ancak o sıcaklığa ulaşamayacağımızı söylerler.

    Fizik uzmanları, laboratuvar ortamında mutlak sıcaklığa hayli yaklaşmış durumdalar. Örneğin Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) Wolfgang Ketterle ve ekibi 2003 yılında, laboratuvar ortamında sodyum atomu içeren bir gazı mutlak sıfırın yaklaşık 2×10-9 derece üstüne kadar soğutmayı başardı.

    Tabii bu, yapay ortamda elde edilen bir rekor. Doğal ortamda keşfedilen en düşük sıcaklık ise 1995 yılında Dünya’dan beş bin ışık yılı uzaklıktaki Bumerang Bulutsusu’nda gözlemlendi. Ömrünün sonuna gelmiş bir yıldızdan fırlatılan bu toz ve gaz bulutu, Centaurus Takımyıldızı’nda bulunuyor. Gaz bulutunun hızlı bir şekilde genleşmesinin sonucu olarak hayli soğuyan ortamın sıcaklığı 1 kelvindi yani mutlak sıfırdan sadece 1°C fazlaydı.

    Kaynak: https://conversationstartersworld.com/space-trivia-questions/ , https://www.sciencefocus.com/space/

    Üçüncü sorumuz ise biraz daha çeşitli olacak. Kısa cevaplı ‘tip’ sorular;

    Ay’daki ayak izinin inç cinsinden boyutu nedir ?
    Ay’a ilk ayak basan isim Neil Armstrong, Apollo 11 görevi ile bu başarıya ulaşmıştı. Armstrong’un ayak izine inç cinsinden bakacak olursak; 13 x 6 in.

    1969 yılında ilk çıkartılan Ay ürünü nedir ?
    Ay’a çıkılmasının ardından film sektörü patlamış, pazarlamacılar hararetli çalışmalar içerisine girmiş ve herkes yeni ürünler çıkarmaya başlamıştı. Bu konuda ilk adım ise Baskin-Robbins adında bir dondurma şirketinden geldi. Şirket, ‘Ay Peynirli Kek’ ürününü piyasaya sürdü.

    Güneş sistemimizde kaç Ay bulunur ?
    Güneş sistemi birçok Ay barındırır. En büyük ay Jüpiter’in Ganymede’si ve en küçük ay Mars’ın Deimos’udur. Bu koca sistemde ise tam tamına 181 Ay bulunuyor.

    En kısa uzay uçuşu ne kadar sürdü ?
    Mayıs 1961’de Alan Shepard, NASA’nın Özgürlük 7 görevinde 115 mil yukarı çıktı. Bu görev 15 dakika sürdü ve en kısa uzay uçuşu olarak kayıtlara geçti.

    Uzayda en fazla kaç gün kalındı ?
    Ocak 1994’ten Mart 1995’e kadar uzayda kalan ValeriPolyakov toplam 437 gün ile rekor kırdı.

    Kaynak: https://conversationstartersworld.com/space-trivia-questions/

    Yazının başında da belirttiğimiz gibi; uzay, içinde barındırdığı bütün unsurlar ile birlikte bizim hayatımıza etki ediyor. Beyaz perdeden laboratuvara; reaksiyonlardan keklere kadar her yerde karşımıza çıkıyor. ‘Üç Soru Üç Cevap’ serimizin bu bölümünde de uzay ile ilgili bazı ilginç bilgileri derledik. Yorum ve görüşlerinizi iletimizin altına lütfen belirtiniz.

    Editör / Yazar: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc)
    Kaynak: Beyinsizler Uygulaması
  • Geçen sene yaz mevsiminde Mersin de teyzemlerle birlikteydim. Bizim aile anne tarafı olarak iki dayım hariç hepsi aynı mahalle de oturur birde biz Urfa’dayız. Bu durum bazen can sıkıcı olsa da genel anlamda kuzenler akrabalar hepimiz kolayca bir araya gelir herkesin her şeyden haberi olurdu. Teyzemlerin evi iki katlıydı üst katta onlar oturuyor alt katta da iki oda yapıp bırakmışlardı henüz ne boyanmış nede sıva yapılmıştı bir nevi depo veya bodrum gibi kullanılıyordu. Ben ordayken aşağı inip bir odayı temizledim ve kendime göre bir kilim, bir masa ve sandalye indirdim okumadığım kitapları masaya bıraktım ve Mersindeki uzun tatilimde bu kitapları bitirmeye çalıştım. Zaman sadece okuyunca geçiyordu…

    Dinliyor musun Gudi, dinle bak anlatıyorum. Teyzemlerin karşı komşusu olan kadın yıllar önce ölmüş. 5 çocuklu bu ailenin üçü kız ve en küçük kız 14 yaşında engelli, tekerlekli sandalyeye mahkûm aynı zamanda zihinsel olarak da engelli yani yaşı 14 ama aklı 5 yaşında çocuk gibi. Birkaç cümle kurabiliyor sadece işte bu kızla tanıştık bir sabah, ismi Kalbinur, çok güzel bir isim değil mi Gudi? ‘’ hav’’ aferin oğlum. Mamanı yerken beni dinle devam ediyorum. Ablası Kalbinur’u ikindi saatlerinde kapıya çıkarırdı ben de fırsat buldukça çıkar yanına gider sohbet ederdim yani ben konuşurdum o mimikleriyle cevap verirdi. Bir gün ona sordum ‘’Sana kitap okumamı ister misin?’’ gözlerinin içi gülerek ‘’eh eh’’ dedi ve ellerini bir birine vurdu. Elini tutup ‘’o zaman hemen başlayalım’’ dedim ve eve gidip kitaplarıma baktım Küçük Prens kitabını seçip yanına döndüm ve kitabı ellerinin arasına bıraktım kapağına bakması için zaman verdim bana uzatıp gülünce hemen başlamamı istediğini anladım ve kitabı alıp kaldırıma indirilen mindere oturdum. Önümüzde küçük erkek çocukları top oynuyordu onlardan biraz daha aşağıda oynamalarını Kalbinur’a kitap okuyacağımı söyleyince hiç itiraz etmeden bizden uzaklaştılar. Bende okumaya başladım. Kalbinur gözlerini dudaklarıma dikmiş sanki ağzımdan çıkan her kelimeyi uçmadan yakalamak istercesine dikkatle dinliyordu. Arada ablası gelip bir şey isteyip istemediğini sorduğunda ona surat asarak okumamızı böldüğü için kızardı. Böylece biz her gün kapıda buluşup okuma yapardık henüz kitabın ortalarındaydık ki mahallede ki diğer çocuklarda bize eşlik etmeye başlamış ve kapının önünde ki kaldırıma sığmaz olmuştuk. Durumu fark eden Kalbinur’un ablası bize bahçe kapısını açıp mandalina ağacı altında hazırladığı masaya geçtik ve Küçük Prens, Sol Ayağım, Beyaz gemi kitaplarını okuduk okuma grubumuz bazen çok kalabalık olurken bazen Kalbinur ile yalnız takılırdık. Bu okumalar Kalbinur’a çok iyi geliyordu artık çocuklar onunla daha çok ilgileniyor ve seviyordu. Aynı zamanda konuşmasında da bazı ilerlemeler olmuştu zamanla en son Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı uzun bir romana başladık bu kitap beni çocukluğuma götürürken dinleyen çocukları da heyecanlandırıyor ve kitapta geçen her oyunu birlikte oynuyorduk tabi Kalbinur için bazen oyunun kuralları değiştiriliyordu.

    Çocuklardan biri bir gün öğretmeni ile bize geldi öğretmeni benimle konuşmak istiyormuş. 50 yaşların da çok kibar bir bayandı konuya şöyle girdi ‘’Hanımefendi ben Ali’nin ve sizin mahallede yapmış olduğunuz okuma saatine gelen Merve, Yasemin ve Niyazi’nin öğretmenleriyim yaklaşık bir aydır okulda ki okuma saatlerin de bu dört çocuğun merakı ve sonrasında benden hep yeni kitaplar istemelerinin sebebinin siz olduğunu öğrendim ve yapmış olduğunuz bu etkinliğe inanın çok sevindim. Buraya da hem size teşekkür edip tanışmak hem de sizin için bir sakıncası yoksa Kalbinur ile birlikte bu okuma saatini okulumuzun kütüphanesinde yapmanızı rica edecektim böylelikle çocuklara uygun kitapları kolayca temin edebilir ve kitap kokusunun onları daha çok heveslendirmesini sağlayabiliriz.’’ Öğretmen konuşmasını bitirince bende çok heyecanlandım ve sevindim gerçekten güzel bir iş başarmıştım ve mutluydum geriye sadece büyüklerimden ve Kalbinur ’un ailesinden izin almak kalmıştı. Öğretmen gittik den sonra komşuya gidip durumu anlattım ve Kalbinur isterse getiririz dediler. Bende izin işini halledince Pazartesi günü başladık. Öğleden sonra kalbi nur ile gider dersi boş olan öğrencilerle veya okuma saatinde öğretmenlerinin yanımıza getirdiği öğrencilerle kitaplar okurduk. Üstelik artık çocuklarda okudukları kitapların özetlerini bize anlatmaya başlamış ve kitabı resimlerle canlandırmayı adet haline getirmişlerdi. Bu böyle yaklaşık iki ay sürdü ve artık benim Mersinde ki vaktim de doldu görevimi Kalbinur ‘un ablasına bırakıp çocuklarla vedalaştım. Kalbinur artık daha iyi durumdaydı, daha mutluydu ve konuşması giderek gelişiyordu onunla vedalaşırken bir söz aldım ondan tekrar mersine döndüğüm de Kalbinur bana dinlediği kitapları anlatacak. Ne dersin Gudi Kalbinur konuşabilir mi döndüğümde…?
  • Hristiyanlık dini peyda olduğundan 16 yy da yozlaşma dönemini yaşamıştı. Ruhban sınıfı, sanattan tutun bilime, siyasette ekonomiye kadar toplumu ve toplumun hayatlarını etkisi altına almıştı. Din işleri ise bu dönem de tamamen ticarete dönmüştü. Yalnız yoksul ve cahil halktan ziyade, imparatorlar dahi din adamlarından korkar olmuşlardı. Rahipler, parası olanlara cennetten parsel parsel arsa satarken, yoksul ve fakirlere ise cehennem yolu gözüküyordu.
    Bunlara karşı gelenler direkt engizisyon mahkemelerine gönderiliyor, gözlere mil çekilip, türlü işkencelere gark ediliyorlardı. İncil’i Latince’den başka bir dile çevrilmesi yasak olduğu için, çevirisi yapılamıyordu. Latinceye’de yalnızca Ruhban sınıfında sayılı insanlar vakıftı.
    Bu korku imparatorluğundan bir isim yobazlığın farkına varıp, tehlikeyi görerek, Aristokrat sınıfının desteğini alarak öne atıldı. Kilisede dönen yolsuzlukları, cennetten arsa tasılmasını ve kutsal kitabın herkese açıklanması gerektiğini savunuyordu. Bu kişi Martin Luther’di.
    Ruhban sınıfına muhalefet olan ve menfaatlerine gölge düşüren bu kişi evvela rahip tarafından afaroz edildi. Papanın bildirisini herkesin önünde yaktıktan sonra Luther, ölümle cezalandırıldı. Buna da aldırış etmeden, yasak olmasına rağmen Kutsal kitabı Latince’den, Almanca’ya çevirdi. Orta Çağ Hristiyanlık düşüncesini tamamen yerle bir etmişti artık.
    Cennetin satılmasıyla ilgili bir davada,
    Luther, Cenneti satıyorsunuz da, cehennemi neden satmıyorsunuz? Diye bir soru yöneltti.
    Yargıç, Satsak kim alır ki? Dedi
    Bu Luther’in beklediği cevaptı. Yargıç’a dönerek, Ben alacağım, ne kadar istiyorsunuz dedi.
    Yargıç ise, Para istemez, bedava veriyorum dedi.
    Mahkeme binasının önünde bekleyen halka tapuyu gösterek, cehennem artık benim ve kapılarını kapatıyorum. Şu andan itibaren cehennemime kimseyi almıyorum dedi ve tarihin seyrini işte bu şekilde değiştirdi.
    Halk bu söz karşısında sevinç gösterisi yapıyordu. Zira artık cennete gitmek için para vermeleri gerekmiyordu.
    Mahkeme salonun üst katlarında yargıçlar ise aşağıya bakarak, yaptıklarının ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamışlardı da iş işten geçmişti.
    Bu olay, Rönesans’ın da başlamasında büyük rol oynamıştır.
    Karl Marx’ın meşhur bir sözü vardır. Diyor ki, ‘Din halkların afyonudur.” Ben buna katılmamakla birlikte bu cümleyi şu şekilde revize etmek istiyorum. “Din, gelişmemiş, geri kalmış halkların afyonudur.”
    Bu profildeki kitleleri din ile kandırıp, yine bu kandırılmış kitlelere her istediğinizi yaptırabilirsiniz. Zamanın da Ruhban’ların, burjuva sınıfına cennetten arsa sattığı gibi. O kadar eskiye gitmeye gerek de yok aslında örneklendirmek için. Çok değil birkaç ay evvel televizyonda gündemi meşgul eden Palu ailesinin durumu da buna örnek sayılabilir. Onlar da din vasıtasıyla kandırılmıştı.
    Bir olguyu, dogmayı, olayı veyahut söylemi, koşulsuz şartsız kabullenmek, samimi olduğunuzu değil, boş olduğunuzu gösterir. İnandığınız yaratıcı bile kitabının birçok ayetinde “Hiç mi düşünmezsiniz? Aklınızı kullanın” diye size aydınlığın yolunu gösterdiği halde, birilerinin etkilerinde kalıp, radikalleşmek, inancınız da o kadar da samimi olmadığınızın göstergesi değil mi?
    Birilerini söylemlerini, sizi var eden yaratıcınızın sözlerinden yüce tuttuğunuzun kanıtı değil mi?
    Hemen hemen her dönemde, halklar din ile korkutularak kandırılıp, pıstırılmıştır. Düşünmeleri, okumaları, gerçeği görmek yerine onların gerçeklerini benimseme ve itikat etmeleri için türlü yollara başvurulmuştur. Bu zemin hazırlandıktan sonra korku imparatorluğu kurulmuş, insanlar ile kedi fare oyunu gibi oynanmıştır. Zira gelişmeye açık olmayan yığınlar için düşünmek, ecnebi işidir. İlahlaştırdıkları kişilerden hariç kimse hiçbir şeyi doğru bilemez, onlara göre.
    Bugün toplum olarak çektiğimiz sıkıntı da budur bir bakıma. Bizden henüz Martin Luther çıkmadı son dönemlerde. Çıksa bile halkın o’nu nasıl afaroz edebileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Türk Milletini kandırmanın en etkili ve hızla geri dönüt alınabilecek iki husus vardır. Bunların bir tanesi Din, ikincisi ise Milli duygulardır. Bu ikisi üzerine yürüyüp, olayı dramatikleştirip, bunlar uğruna birkaç kurban verdiğiniz takdirde ve bunu kamuoyuna sunduğunuz andan itibaren dönem ve şartlar ne olursa olsun sizi aleyhinize dönecektir. Halkın yumuşak karnı olduğu için, bunu bilen herkes bu zamana kadar hep oraya çalışmıştır. Çalışmaya da devam ediyorlar.
    Bugün dahi birileri yanmaz kefene, peygamber çarığına inanıp, Allah yazan domates veyahut sosyal medyada shopla uçurulan türlü nesnelerin altına “Subhanallah” yazan güruh haddinden fazla. Aklınızı çöpe atarsanız, sırtınızdan semeri, ağzınızdan yem torbasını eksik etmezler. Aşağılık kompleksinden sıyrılıp, insan gibi, insana yakışan şartlar da yaşamı istemek herkesin hakkı olduğu gibi, sizin de hakkınızdır. Gel gelelim ki bu şartlar da bu çok zor.
    D. Yaşin
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.
  • Atlas’ta bir isim (Orhan Pamuk) hariç “sevdiğim ölüler” arasından yapmıştım yazar seçimlerimi. Bu kitapta istisnasız bütün yazarlar sevdiğim ölüler arasından seçildi. Galiba ölüleri ve onların hatıralarını yaşayanlardan ve yaşarken paylaşılanlardan daha çok seviyor ve önemsiyorum, bilemiyorum...
  • MESNEVÎ

    Mevlânâ'nın Mesnevî'si "mesnevî”34 tarzıyla yazıldığı için bu adla anılmaktadır. Mevlânâ, Mesnevî'sinde eserini "Mesnevî" / "Hüsâmî-nâme" / "Saykalü’l-ervâh” (Ruhların Aynası) gibi sıfatlarla anmasına rağmen, ona özel bir isim vermemiştir. Buna rağmen Mesnevî-yi Ma’nevî eserin tam ismi olarak kabul edilir; Mesnevî-yi Şerîf ismiyle de bilinir.

    Mesnevî, Mevlânâ'nın en yakın mürid ve dostlarından Çelebi Hüsâmeddîn'in ricâsı üzerine yazılmaya başlanmıştır, Rivâyete göre, Çelebi Hüsâmeddîn bir gün Mevlânâ'ya, âşıkların (müridlerin) Hakîm Senâîinin, Ferîdüddîn-i Attâr'ın kitaplarını okuduklarını, gönlünün buna râzı olmadığını; onlar için tarîkati ve tasavvufu anlatan bir eser yazma zamânının geldiğini arz etti. Esâsen aynı şeyler Mevlânâ'nın da aklından geçen düşüncelerdi. Mevlânâ sarığının arasından Mesnevî’nin ilk on sekiz beyitinin yazılı olduğu bir kâğıt parçası çıkardı ve Hüsameddîn Çelebi'ye uzattı. Mevlânâ râzı olmuştu, fakat bir şartı vardı: O söyleyecek, Hüsameddîn Çelebi yazacaktı. H. Çelebi bunu canla başla kabul etti ve hemen işe koyuldular.35 Gece gündüz demeden, Mevlânâ söylüyor, Hüsâmeddîn Çelebi yazıyordu. Böylece birinci cilt tamandandı (660/1262).36

    Mesnevi’nin ikinci cildine hemen başlanmadı. Çünkü bu esnâda Çelebi Hüsâmeddîn'in hanımı vefat etmişti. İkinci cilde, iki yıl aradan sonra, 662/1264 yılında başlandı ve fâsıla verilmeksizin, 666/1268 yılına gelindiğinde Mesnevî'nin VI. ve son cildi 37 tamamlanmıştı. 38 Yazılan yerler Mevlânâ'ya arz ediliyor, gerekli düzeltmeler yapılarak metinlere son şekli veriliyordu.

    Mesnevî, hikâyelerden oluşmaktadır. Mevlânâ, tasavvufî düşüncesini ve tarîkat anlayışını bu kısa, bazan da uzun hikâyeler yoluyla aktarmaktadır ki, bilhassa kısa hikâyecilik modern edebiyatta bile çok tutulan39 bir edebî yazım türüdür. Bu tür eserler İslâmî kültürün bir parçası mâhiyetindedir.

    Hakîm Senâî'nin (v. 525/1131) Hadîkatü’l-Hakîkat'i,
    Ferîdüddîn-i Attâr'ın (v. 627/1230) Mantıku’t-Tayr'ı,
    Şeyh Sâdî-i Şirâzî'nin (v. 691/1292) Bostan ve Gülistan'ı ve İlâhî-Nâme'si40

    gibi eserler Mevlânâ'nın Mesnevî'si ile aynı türdendir. Ancak, Abdülbâkî Gölpınarlı Mesnevî'nin diğerlerinde olmayan üç özelliği hâiz duğunu belirtir.
    1-Mesnevî'de beyitler arasında konu bütünlüğü vardır. Beyitler rastgele söylenmiş ve o anda kaleme alınmış şairâne ilhamlar değildir. Dolayısıyla, Mesnevî beyitleri belli bir maksat için söylenmiştir.
    2-Mesnevî'de diğerlerinin tersine, şiir vezne değil, aksine, vezin şiire uymak zorundadır.
    3-Dil tamâmiyle halk dilidir 41

    Mesnevî'de hikâyelerin düzenli olarak nakledildiği gözlenmez. Bir hikâyeye başlanır, araya başka bir hikâye girebilir; önceki hikâyeye geçilir... sonunda o hikâye arada başka hikâyeler veya anlatımlar girmiş olduğu halde tamamlanır.42 Hikâyelerin bir dış yüzü, bir de orada verilmek istenen mesaj vardır ki, Mevlânâ'nın Mesnevî'den maksadı da hikâyelerin bu iç yüzleridir. Bir başka ifâde ile onun hikâyede kullandığı unsurlar, vermek istediği mesaj için birer semboldür. 43 Aslında Mevlânâ herkesin bildiği konuları, belki de herkesin bildiği hikâyelerle dile getirir, fakat asıl önemli olan Mevlânâ'nın hikâye içinde yakaladığı ve vermek istediği mesaj ile o hikâyeleri edebî ve ebedî kılan yorumlarıdır. Şu da var ki, Mesnevî sadece didaktik (öğretici) bir eser değildir. Orada dînî, ahlâkî ve tasavvufî fikirler ve tarîkat usûl, âdâb ve erkânı; insanı kimi zaman heyecanlandıran, coş turan, ilâhî muhabbetin doruklarına ulaştıran, kimi zaman da duygulandıran, ağlatan, vuslat ateşiyle kavuran formlarda sunulur. Mesnevî'nin her türlü kültür birikimini yansıtması dolayısıyla, istisnâsız herkes onda kendinden çok şey bulduğunu derinden hisseder. Mesnevî, spiritüel (rûhânî) bir kitap, beşerî ve ilâhî bir komedi (komedya?), İslâm tasavvuf şiirinin doruğudur. Bu öyle bir eserdir ki, beşerî varlığın kökeni, düşünce ve hayâtı üzerinde yapılacak olan genel bir inceleme için gerekli unsur onda eksik değildir. 44 Onu okuyanlar veyâ dinleyenlerden her biri, kendi kabiliyet ve nasîbine göre ondaki derin mânâlı hikmetlerden, nüktelerden rûhânî zevkler, ledünnî işâretler alacaklardır.45

    Mesnevî altı ciltten ve 25.600 civârında beyitten oluşur. Mehmet Zeren'in tesbîtine göre toplam âyet ve hadîs yorumları hâriç, 264 hikâye, kıssa, olay... anlatılmaktadır.

    Mesnevî Şark-İslâm Edebiyâtı'nda çok üstün ve eşsiz bir yere sâhiptir. Şark kültürünü şiir hâlinde sunan muazzam bir kültür hazînesi ve kaynağıdır. 47 Kendisinden sonra "Mevlevî Edebiyâtı” adıyla anılan bir edebiyat türünün doğmasında büyük pay sâhibidir.48 Anadolu'da yazılan en eski Türk eserlerinde, Mesnevî'nin te'siri çok büyük ölçüde göze çarpar.49

    Umûmiyetle muhtevâsı ve mesajları ile herkesin beğeni ve takdîrini cezbetmesi sebebiyle, Mesnevî'yi okumak ve okutmak bilhassa Osmanlı kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuş, Dârü'l-Fûsûslarda Fusûsu'l-hikem okutulduğu gibi, Dârü'l-Mesnevîlerde ve Mesnevî-hânelerde de kültürün yüksek seviyeden bir parçası hâline gelen Mesnevî kırâati "Mesnevî-hân” pâyesini taşıyanlar tarafından nesilden nesile aktarılmıştır. Eskiden vâizlerin anlattıkları konuda âyet ve hadîs zikrettikten sonra mutlakâ Mesnevî'den de bir beyit zikretmesinin gelenek hâlini aldığı ve cemâatin vâizden bunu beklediği söylenir. Mesnevî, Osmanlı kültürüne öylesine nüfûz etmişti ki, Osmanlı'nın son, Türkiye'nin ilk dönem kuşağından olan ünlü şâir Yahyâ Kemâl, önceki nesillerin medeniyetinin, hayat tarzının ne olduğu kendisine duğunda, bu soruya Mesnevî’nin kültürümüz içerisindeki önemini yerini veciz bir şekilde dile getiren şu cümlesiyle cevap verir:

    "—Medeniyetimiz, pilav ve Mesnevî medeniyeti idi."

    Ecdâd, pilav yiyerek maddî cihâd için güç toplarken, tasavvufta buyük cihad diye tarif edilen nefsle mücâhede için ise gıdâsını Mesnevi'den alıyordu.50

    Sözlerimizi bir Mesnevî nüshasının dış kabına yazılan şu ifâdeler le bitirmek istiyoruz:

    Ben, Mesnevîyi ezberlemek için söylemedim; bilakis, bir mânâ merdiveni olarak, Hak âşıklarını göklerin tepesine çıkarmak için söyledim. Mesnevî hakîkat mi'râcımn merdivenidir.51

    Onunla gönül âleminin doruklarında seyran edilir. Gönül arzularına onunla nâil olunur.


    ¬------------------------------------------------------------------------

    34. Edebî bir nazım türü olarak mesnevî, her beyiti birbiri ile kafiyeli manzûmelere denir. Mesnevîde iki mısra aynı kafiyededir; vezin bakımından beyitler arasında birlik vardır, fakat beyitler arasında kafiye açısından birlik şart değildir. Yani, gazel gibi, kasîde gibi her beyitin sonunda revî ile biten kafiye bulundurmak mecbûriyeti yoktur. Bunun için nazım şekillerinin en kolay "tanzim edilenidir, (Fazla bilgi için bkz, Tâhirü'1-Mevlevi, Edebiyat Lügati haz.; Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul-1999, s; 99.)

    35. Mesnevînin ilk cildinin yazılmaya başlandığı tarih kesin olarak bilinmemekle beraber, bunun 659/1260 yılı olduğu tahmin edilmektedir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celaleddîn s.147, 212.)


    36. Gölpınarlı birinci cildin 656/1258'den önce bittiği kanâatindedir. (Bkz. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 121.)

    37. Burada Mesnevînin "YEDİNCİ CİLDİ" mes'elesinden de bir nebze bahsetmek istiyoruz. Kahir-i ekseriyetle Mesnevî 6 cilt olarak kabul edildiği halde, Mesnevî'ye yaptığı şerhin kıymeti dolayısıyla "Hazret-i Şârih” ünvânıyla anılan İsmâîl-i Ankaravî (Rusûhî Dede) Mesnevînin VII. cildi adıyla bir cild bulmuş (1035/1625) ve onu şerhetmiştir. Ancak, onun bulduğu ve şerh ettiği bu VII. cild, aralarında A. Avni Konuk (bkz. Konuk, A. Avni, Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Müzesi Ktp., nr.: 7668, VI. cild, 28. Defter, s. 5) ve B. Fürûzânfer'in de yer aldığ (bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 214-217) Mesnevî ve Mevlânâ uzmanları tarafından şiddetle reddedilmiş ve bu cildin Mevlânâ'nın bir eseri ve Mesnevînin bir devamı olamayacağı çeşitli yönlerden delillendirilmeye çalışılmıştır. (Bu konudaki tartışmalar ve fikirler için bkz. Yetik, Erhan, İsmâîli Ankaravî, Hayatı Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri, İstanbul-1992, s. 68-75.)

    38. Fürûzânfer bu bilgiyi Sahîh Ahmed Dede'ye istinâden verir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 212.) Ancak, bu tarih üzerinde de şüpheler vardır. Zîrâ, Mesnevî tamamlandıktan sonra Mevlânâ'nın yorulduğu ve daha sonra da hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilir ve bu tarih ile Mevlânâ'nın vefat târihi arasında 5 yıl gibi uzun bir süre vardır. Bu da Mesnevînin mezkûr tarihte bittiği konusundaki şüpheleri artırmaktadır.

    39. Ayan, Gönül, "Mesnevî ve Kısa Hikâyecilik” 5. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğleri, Konya-1992 s, 57.

    40. Bu tercümenin önsözünde Abdülbâkî Gölpınarlı, Attâr’ın hikâye tarzı ile Mevlânâ'nın ki arasında bir kıyaslamada da bulunur. (Bkz. Gölpınarlı, Abdülbâkî, İlâhî-Nâme (Önsöz), İstanbul-1985, s. XI vd.)

    41. Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik, İstanbul-1953, s.441-442.

    42. Mehmet Zeren Mesnevî’nin her ci1dinde geçen hikâyeleri biraraya getirmiş ve yınlamıştır. (Bkz. Zeren, Mehmet, (hazırlayan), Mesnevi'de Geçen Bütün Hikayeler , İstanbul-1998

    43. Mevlânâ üzerindeki araştırmaları ile ünlü Nicholson'a göre Mevlânâ'nın bu sembolizminin ilk örneklerine ünlü İranlı sûfî Ebû Saîd-i Ebu'l-Hay’da rastlanmaktadır, (Bkz. ocak, A Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu'nda Marjinal Sûfilik: Kalenderîler, Ankara-1992, s. 22.)

    44. Meyerovitch, a.g.e., s. 11.

    45. Şefik Can, a.g.e., s. 376.

    46. Mehmet Zeren, a.g.e., s. 5-12.

    47. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 269,

    48. Mevlevî Edebiyâtı hk. bkz, Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevilik, s. 441-454,

    49. Köprülü, a.g.e., s. 229.


    50. Bkz. Demirci a.g.e., s.30


    51. Şefik Can a.g.e., s.379