• 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bu inceleme “ölüm”le ilgili olacaktır. O yüzden huzurunuzu bir miktar kaçırabilir, vaktinizi gereğinden çok alabilir. Okunmadan önce bilinmesini isterim.

    Bu kadar ciddi bir cümle kurmak istemezdim ama bu konu, böylesine soğuk bir girişi gerektiriyor.

    Ölüm.
    Hem de en sessizinden.
    Ve kanser...
    İnsanoğlunu maddi manevi dermansız bırakan dertlerin en büyüğü belki.

    Kitaptan çok etkilendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Bu etkinin sebebi kısa bir süre önce, yazarın yazdığı cümleleri yaşamış olmam. Her acıyı, her duyguyu hissettim. Hatta kitabın bir yerlerinde Sartre, Simone’a annenizi ameliyat ettirmeyin sakın diyor ya bu cümle bile kuruldu hayatımda. Çok önemli değil benim ne yaşadığım. Bu evrensel bir olay. Belki yaşayanlar vardır bu kanser illetini. Allah kimseye görmeyi nasip etmesin ama ölümü bile aratıyor meret. Ölümden bile daha beter. Öyle ki kanser birini gördükten sonra şöyle diyorsunuz “ Ölmek için bile sağlıklı olmak lazım. “

    Böyle bir duyguyu anlatan kitabın teknik özelliklerine girip umarsızca bir şeyler karalayıp kendimi alçaltmak istemiyorum. Hayatta bazı şeyler daha önemlidir. Bugün ölümü yazmak benim için çok daha fazla önemli.

    Ölümü yazmak dedim bir de. Ne yazılabilir ki onunla ilgili. Bitmişlik, sonsuzluk, başlangıcı ve sonu olmayan, kelimelere dökülemeyen bir olay.

    Ölüm ırmağının suyundan tadanlar, yaşamdaki her şeyin ne kadar boş bomboş olduğunu anlıyor biraz. Keşke bazı şeyleri anlamak için bu kadar keskin bir olguya hiç ihtiyaç duymasak. Olmuyor ne yazık ki, ölüm gelmeden yaşamın değerini anlamıyoruz.

    Günlük sıkıntılarımız günlük dertlerimiz var. Sevgilimizden ayrıldık ne büyük olay, paramız bitti ne yapacağız, canımız sıkkın yaşamak istemiyoruz. Bu ırmaktan tadanlara söylemek lazım bunları. Nasıl da gülerler bize. Herkesin uçurumu kendine derindir elbet, ama başka şeyler de var arka planda.

    Mezarlıklar dışında çok yerde rastlaşıyoruz aslında ölümle. Keşke herkes ölünce öldüğüyle kalsa, bir kişi öldüğünde onu hayatımız boyunca hiç tanımamış gibi olsak. Aynı anda bu kadar çok kişiyi bu kadar derinden etkileyen başka bir olay var mıdır?

    Peki ya arkasından üzülecek kimsesi bile olmayanlar ne yapacak? Kim üzülecek onlara. Senin, benim bizim işimiz ne. Sınavdan FF geldi, dersi nasıl kurtarabilirim bunu düşünmeliyiz elbet.

    Hayattaki tek başarısı ölmek olan insanları düşünün. Sadece ölünce hatırlananları. Kimisine bu bile lüks işte. Seni hatırlayan son insan öldüğünde, sen de gerçekten ölürsün diye bir söz var. Bende seviyorum edebiyatı. Ama bunu gidin de boğazınız düğümlenmeden annesi yeni ölmüş birine söyleyin bakalım. Annen ölmedi senin hatıralarında yaşıyor diye. Yapabilir misiniz böyle bir yüzsüzlük.

    Sürekli inkar ettiğimiz bu engin sonsuzluğu düşünmüyoruz nerdeyse hiç. Ama haklarını yemeyelim bazılarımız düşünüyor. Hatta popüler bir düşünce oldu, ölümü düşünmek, düşünmekten çok düşünmeden sadece ölmeyi istemek. Bir kaçış olarak, kimden neyden? Tabi ki hayatın kendisinden. Yine de tutunuyoruz bir şekilde. Günah olmasa kendimi çoktan öldürürdüm diyenler, biraz daha yaşayayım öyle ölürüm diyenler ölüm ne demek anlıyorlar mı? Nietzsche’nin dediği gibi yaşamın ölümden daha zor bir şey olduğunu anlıyorlar mı? Testere serisi sırf bu düşünce için çekilmedi mi? Yaşamının değerini bilmeyenleri, ölümü haketmeyenleri cezalandırmak. Çok gaddarca geliyor sanki belki de öyle değildir. Buraya bu kişilerle ilgili bir şeyler daha yazardım ama belki birilerini kötü etkileyebilirim diye korkuyorum.

    Yazıyı da fazla uzatıp değerli ömürlerinizden daha çok vakit çalmak istemiyorum. Kim demişti ölümden korkmuyorum, onun olduğu yerde ben, benim olduğum yerde o yok diye. Kimin dediği önemli değil elbet. Sürekli ölümü düşünüp hayatlarınızı berbat etmeyin diye söylenmiş bir söz. Ama demek değil ki bu gerçeği yadsıyın. Hiç düşünmeden lay lay lom yaşayın.

    Kendinize zamanlar yaratın. Sadece ölümü düşünecek kısa zamanlar. Göreceksiniz ne kadar uzun geldiğini o kısacık anların. Sonra öldüğünüzden sonraki dakikaları düşleyin, saatleri, ayları. Yıllara gerek yok, çünkü onu bile unutuyoruz. Başka türlü nasıl yaşayabilirdik ki.

    Son olarak,
    Ölümün son iyiliği, onun bir daha olmamasıdır.

    Ve aldığımız her nefesi, belki de onun son nefesimiz olabileceği ihtimalini hissederek almak dileğiyle...
  • Kendimi kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürürken buldum. Bir çocuk gibi. Üstüne bir de bir ıslık tutturdum. Melodisiz, rastgele.

    Gönül Hanım ne zaman gelir? Bu arada Gönül Hanım doktor. Aile Sağlık Hekimi. Danışmadaki çarpık bacaklı kız acılı bir kibarlıkla gelir birazdan dedi. Birazdan? Hemşire Hanım var mı peki? O da gelmedi. Gelir birazdan.

    Sağlık Ocakları'nda ne muazzam hikayeler vardır. Mümbit birer edebiyat mekanlarıdırlar. Saat 1'i biraz geçiyor. Kapıdaki açılış/ kapanış çizelgesine göre Sağlık Ocağı açıldı demektir. İçeride bir iki insan. Bir de Danışmadaki çarpık bacaklı kız. Ama oraya ''danış'' yazmışlar. Herhalde ''danışma'' yazınca insanlar olumsuzluk eki sanıyorlar onu. Bir sürü salak ne berbat espriler yapar şu mastar eklerinden. Aman bozmayalım keyfimizi.

    Birbirine yapışık sandalyeler genelde hastanelerde olur. Bir de bu Sağlık Ocağı'nda var işte. Oturdum onlardan birine. Duvarlarda bir pembelik. Üst tarafları beyaz. Her 6 saniyede 1 kişi şeker hastalığından ölüyormuş. 6 tane ay çiçeği var resimde. Biri solmuş. Renksiz. Karşıdaki saatin altındaki afişte. Hemen yanımda Atatürk köşesi var. Gençliğe Hitabe, İstiklal Marşı. Sağ tarafta bir küçük pano. Birkaç şiir koymuşlar. Can sıkıntısından okudum. İnsan beklerken en lüzumsuz yazıları bile okur. Hatta az ilerideki hasta hakları, hastanın sorumlulukları köşesine bile göz atar. Sanki onları böyle zamanlar için koymuşlardır. Bir de şu dünyanın en büyük safsatalarından biri ''vizyonumuz/ misyonumuz'' yazıları yok mudur? Bir sürü tek düze samimiyetsiz kelimeler.

    Siz de kaldırım taşlarının üstünde peşi sıra adımlar mısınız bazen? İlla oradan yürüyeceğim diye direten çocuklar vardır. Sonunda anneleri kızar. Melodisiz, rastgele.

    Doktorun odasına açılan küçük bekleme salonuna geçtim. Biraz da orada bekleyeyim. Biraz oturdum. Biraz kalktım. İşlemeli perdeyle süslenmiş pencereden dışarıya baktım. Hayata. Danışmadaki kız daha gelmedi dedi. Ya bu sırada gelmiş de ben boşuna bekliyorsam. Kalkıp kapıyı çaldım. Kapı kolunu aşağıya indirdim. Kilitli.

    Ara sıra danışmadaki kız yerinden kalkıp yürüyor. İşte o çarpık bacaklar. Siyah keten pantolonun içinde.

    Arkamdaki yazıya baktım: Sık sık tuvalete gidiyor, aniden sıkışıyor, idrarınızı tutamıyorsanız doktorunuza başvurun.

    Bir kadın ''Bakar mısınız'' diye bağırdı. Heyecanlı, bağırarak. Baktım. Danışmaya seslenmiş. Yolda gördüm bu teyzeyi de, kendimi iyi hissetmiyorum dedi. Tamam oraya oturtun. Oturttu. Tekrar geri geldi. Yüzünde tanımadığı birine iyilik yapmanın şımarıklığı, sesinde bunun rahatlığı vardı. Eğildi. Sessizce kadını işaret ederek biraz onu çekiştirdi. Pasaklı bir gülüşü vardı. Bir yakınını getirmiş olsa böyle rahat mı davranırdı? İnsan psikolojisi işte.

    Beklediğim yere arka arkaya iki adam girdi. İlki yüksek sesle selam verdi. Yüksek sesle aleykümselam dedim. İkincisi kısık sesle aynı selamı tekrarladı. Kısık sesle aleykümselam dedim. Ayrı ayrı yerlere oturdular. Bir süre sessizlik. Neden sonra ilki içeride hasta var mı, dedi. Doktor da yok hemşire de. İnanmadı kalktı ayağa. Kapıyı tıklattı ve kapının kolunu aşağıya indirdi. Kilitliydi. Biz de boşuna bekliyoruz ha, dedi. Hemen danışmaya koştu. Kız aynı acılı kibarlıkla birazdan gelirler dedi. İkinci adam gözden kayboldu. İlki tekrar yanıma geldi. Bu memleketin işleri hep böyle hemşerim dedi. Kim bilir nerdeler? Bir haftadır devlet hastanesinden heyet raporu almaya çalışıyorum daha bitmedi. Şimdi de bir ilaç yazdıracağım, iki dakikalık işimiz var. Yüzüne baktım. Bıyıkları üstten tıraşlanmış. Sakalları kirlenmiş. Saçları sivri sivri kesilmiş. Zayıfça bir adam. Düz beyaz çizgili siyah bir kumaş pantolon giymiş. Ayağında ucuz, boyasız bir iskarpin var. Yok kardeşim dedi. Bu ülkenin işleri hep böyle.

    Hayırdır işe mi giriyorsunuz, nedir heyet raporu? Yok dedi. Ben kaza geçirdim onun için. 7 ay önce. Ocak'ta çalıyordum. Mermer Ocağı. Bir kaza geçirdik orada. Kafamdan ameliyat oldum. 3 ay önce de beni işten çıkardılar. Şimdi bir heyet raporu alıp çalışma gücü kaybını ortaya çıkarmak istiyorum. Kaç senedir ekmek yediğimiz yer. İlk başta şikayetçi olmadım. Şimdi Nisan'da işe alırız dediler. Bekliyorum. Amma benim maaşımdan az verirlerse olmaz ki. Biz kendi işimizde mi kaza geçirdik kardeşim? Hem benim kusurum yok ki. O zaman şikayetçi olmadık. Bilemedim, keşke olaydım.

    Sessizlik.. Tanımadığımız adamlarla konuşurken ara ara çok keskin sessizlikler olur. Ne sorsak, ne söylesek, ne konuşsak diye düşünürüz.

    Çoluk çocuk. Emeklilik yaşı. Dönüp dolaşıp kazayı anlatmalar. Mermer Ocağı. Yıllarca sigortasız çalıştırmalar. Ama bacak bacak üstüne atmak bir adama ancak bu kadar yakışmaz birader. Bir ara cebinden ezilmiş ilaç kutuları çıkardı. Yazdıracağı ilaçlar olmalı. Sonra kalktı dolaşmaya gitti.

    İkinci adam geldi bu kez. Tonları birbirinden farklı kahverengi gömlek, süveter, ceket. Gri bir kasket. Bağcıkları açık siyah botlar. Yer yer kırlaşmış sarı bıyıklar. Kıpkırmızı bir yüz. Şişkin karnını yaslayıp bakındı bir süre. Kendinden emin bir hal var. Gelmediler mi daha, dedi. Gelmezler dedim. Doktor gelmez de hemşire gelse bari. Güldü.

    Saate baktım. 2'yi geçmiş. Danışmanın önü kalabalıklaşmaya başladı. Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bir çocuk arabasında çocuğun biri elindeki portakalın yeşil sapından tutmuş oynuyor. Bir kadın, peşinden iki çocuk sürükleniyor. Fistanlı yaşlı kadınlar. Sesler çoğalıyor. Gözlerim de kararmaya başladı. Ağrılar .. Bacaklarım.. Hemşire Hanım.. Yaşlılık.. Ne Zaman gelir? Senin kız mı bu da? Çocuğun boğazı..

    Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bunu atlamayalım. Acaba gebelik testi yaptırmaya kaç kadın geldi bugün? Akşam kocalarına haber..

    Bazı yaşlı teyzeler çok ağır ve gururlu oluyor. Ama bazıları yaşlılığın verdiği sevimlilikle her türlü münasebetsiz hareketi güldürerek yapıyor. İkinci adam elindeki tahlil sonuçlarına sayısal loto oynar gibi uzun uzadıya müthiş bir ciddiyet ve bilmişlikle bakarken işte böyle bir teyze girdi içeriye. Dişsiz ağzından hızlı hızlı dökülen anlaşılması zor kelimelerle sevimli mi sevimli. Doktor nerde diye danışmaya hesap sorduktan sonra tam karşıma oturdu. Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar. Atasözü. Yaz bunu bir kenara dedi. Şimdi çay mı içiyorlardır, yemek mi yiyorlardır. Ne zaman gelmeye gönülleri olursa artık. Biz de bekleme babam bekle. Ay oğlum benim de 3 oğlan 5 kızım vardı... diye bir başladı ki ne zaman başımı başka bir tarafa çevirsem, dinliyor musun sen beni diye çıkıştı. Kızlarının 2'si boşanmış, oğlanın biri ölmüş. Antalya, Söke, Konya bilmem nerelerde çalışmışlar yahut yaşıyorlarmış. Birinci adam da gelip yerine oturdu. İkinci adam teyzeye merak sardı. Demek 8 çocuk ha dedi. Birinci adama dönüp, var ya kadınlar ne kadar çocuk doğurursa vücut o kadar dinç oluyor, dedi. Neden biliyor musun? Her doğumda hücreler kendini yeniliyor. Eskiler bundan dinç. Fırsat bu fırsat teyze dedim senin yaş kaç? Birinci adam tezini doğrulamak için atıldı. Gene vardır dedi bir 80. Teyze güldü. Yok ya dedi. 68-69 filan. Adam yenilmeyi kabul edecek tipten değildi, ee gene var, dedi. Doğrusu teyze gerçekten de 80 gösteriyordu. Çok yıpranmıştı. Ama gene de, benim dedi dinç olmamın sebebi büyüklerin duasını almak. Beni herkes severdi. Birinci adam nasıl dua teyze dedi. İkincisi nasıl dua olacak hayır dua işte diye cevap verdi.

    Bıyıkları kesilmiş, sakalları uzatılmış, tipsiz ve bir o kadar çirkin bir adam girdi içeriye. Selamünaleyküm dedi. Herkeste derin bir sessizlik. Selamı ben aldım. Kimseyle konuşmadı adam. Kapıyı tıklatıp kilitli olduğunu anladı. Sonra çıktı.

    Teyze arada atasözleri söylemeye devam etti. Hepsini tutamadım aklımda. Okuyor musun dedi. Elinin ekmek tutması için dua et dedi. Ananın babanın duasını al dedi. İkinci adam tasdikliyordu. Sonra telefonu çıkardı. Gönül Hanım dedi, ne zaman geliyorsunuz? İyi cakasını satmıştı gene. Birinci adam, ne zaman geliyormuş dedi. Birazdan geliyormuş.

    Teyze susmak bilmedi. Falanca yerin kızları çok ''pişmiş'' olurmuş. Birinci adam kızlar nasıl pişer teyze dedi. İkinci adam nasıl pişecek işte diye cevapladı. İşin olmazsa hangi kız sana varacak dedi. Yeter teyze anladık. Birinci adam teyze çok çekmiş ama bak yıkılmamış dedi. İkincisi göbeği önde kasılıyordu. Teyze sevimli sevimli gülüyordu.

    Birden içeriye hemşire geldi koştura koştura. İkinci adam -ben bunları tanıyorum havasında hala-, geç kalırsan böyle koşturursun işte diye güya sohbet açacak. Hemşire acele acele kapı kilidini açtı. Girdi içeriye. Küçücük çirkin bir kadın. Ardından gayet şık bir kıyafetle doktor geldi. Gönül Hanım buymuş meğer. Kestane rengi saçlarının perçemleri alnında olgunca bir kadın. Merhaba merhaba, diye girdi içeri. Sempatik. Gülüyor. Kibar. Enerji dolu. Ama niye geç geliyor birader?

    Hemen içeriye doluşan doluşana. İlk koşan bizim teyze tabii. İkinci adam, bana döndü sen dedi ne okudun? Hukuk dedim. Birden yüzündeki kırmızılık arttı. Öne doğru eğildi. Elindeki tahlil rakamları yere döküldü. Ben de katiplik yaptım. Adliyeden emekliyim. Gün oldu Allah'ım benim buradaki nimetimi kes, bana başka bir ekmek kapısı aç diye dua ettim. Ama buradan emekli olmak nasipmiş, dedi. Zordur dedi. Hakimler şöyledir, savcılar böyledir..

    İçeri girdim. Vay be doktora bak, hemşiresine çay getiriyor. Aferin Gönül Hanım. Saçlarının perçemleri alnında. Çok münasip duruyor. Ayakta karşılaştık. Ses tonu sevimli. Evet dedi. Buyurun. Şey dedim. Ben hikaye yazmaya gelmiştim buraya. Şimdi de gidiyorum.

    Çıktım dışarıya.

    Bir ıslık tutturdum melodisiz, rastgele. Kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürüdüm. Hiç düşmeden.

    Seni düşündüm. Ve yağmur yağdı ıslandım.

    f.m. dördüncü
  • -"Osmanlı'nın artığısınız dediklerinde kahroluyorum" diyen Kerküklü ninenin,

    -"Bizi kimlere bırakıp gidiyorsunuz?" diye haykıran Şamlı dedenin,

    -"Türkiye için dua etmeden seccademi kaldırmam" diyen Bosnalı teyzenin;

    -"İki patik ördüm, köyüme ilk gelen Türk askerlerine vereceğim" diyen Ahıskalı gelinin,

    Ordumuza katılmak için ceketini satan Pakistanlı gencin;

    Şehadet parmağını İsrailli askerlere uzatarak, "Bir gün gelecekler" diye ağlayan Gazzeli çocuğun...

    Baykal'ın, Hazar'ın, Tuna'nın, Fırat'ın ve Nil'in...
    Aras nehrinin, Ağrı Dağının, Türkmen dağının, Apşeron'un, Elbruz'un ve Erciyes'in...
    Erbil'in, Halep'in, Ahlat'ın, Urumçi'nin, Fergana'nın ve Tebriz'in...
    Velhasıl-ı kelam...
    Yürek bohçasında bize dair ağıt ve umut taşıyan her yerin, her sesin, herkesin...

    Biricik ümidi olduğumuzun şuuruna ermeyi nasip eyle bu millete Ya Rabbi!

    Yoksa işimiz zor.
    Çok zor...
  • Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.


    Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
    Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,


    Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


    Küçük İskender
  • Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. "Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun” demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarda. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Kırmışlar yavrucağın kalbini.
    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de.

    “Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?” Kabul etti seve seve.

    “Pis ülke” oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada “kötü koku spreyi” sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabii. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.

    Büyüleniyorlar sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.

    Başlıyor hemen temizliğe. Ben de pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

    "ÇÖPÇÜYÜM BEN"

    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. “Çöpçüyüm ben” diyor. “Siz sabahları uyurken daha ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir.” Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.

    Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.

    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak.

    Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.

    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. “Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?”

    Gülümseyerek cevap veriyorum,

    “İnsan olmayı öğretiyoruz.”
  • Günaydınlar 1k okurları,

    Kayıprıhtım'da rast geldiğim bu güzel yazıyı sizinle paylaşmak istedim. Keyifle ve sıkılmadan okudum. Çayınızı kahvenizi hazırlayın. Editör olmak isteyenler, merak edenler ya Editör nedir hiçbir fikri olmayanlar; bu işin çilesi nedir öğrenecek bu yazıda. Tebessümle okuyacağınız bir yazı. :)

    Keyifli okumalar. :))

    ***************************

    Editör Adaylarına, Bezgin Bir Editörden Tavsiyeler


    Öncelikle bu konuda vereceğim tavsiyelerin hatta tavsiye vermemin ukalalık olarak algılanmamasını temenni ederim. Editörlük benim mesleğim (belki de zanaatım demek daha doğrusu olur) ve bu meslekte benden çok önce gelen, ustam, büyüğüm diyeceğim, bu mesleğe yıllarını vermiş, saygıda kusur etmeyeceğim birçok insan var. Verdiğim tavsiyelerde doğru bulmadıkları, itiraz edecekleri noktalar olabilir. “Şu çekirgeye baksana sen, nasıl da ötüyor,” diyebilirler. Haklarıdır. Ustalarımın deneyimi ve bilgisinin yanında benimki ancak denizde damla olabilir. Bu yüzden bu konuda iddialı cümleler kurmaktan çekiniyorum.

    Ancak herhangi bir sebeple gelecekte bu mesleği icra etmeyi düşünenler varsa ve sesimi duyabilirlerse belki işlerini kolaylaştırmak, belki bazı zorlukları daha kolay aşmalarını veya hazırlıklı olmalarını sağlamak amacıyla, kendi deneyimlerime de dayanarak esprili birkaç cümle kaleme almak istedim. Çok da ciddiye almadan okumanızı salık veririm. Sürçülisan edersem affedin.

    *Aklınızdan zorunuz mu var? Bana editörlük konusunda büyüklerim tarafından verilen ilk tavsiye buydu. Geleneği devam ettirelim. Editör unvanını çok havalı buluyor olabilirsiniz, zihninizde çok şey vadeden bir kelime olabilir. Değil. Uzaktan bakıldığında havalı bir unvanı olması dışında da bu mesleğin cazip bir tarafı da yok sanki. Editör olup ne yapacaksınız?

    *Kitap okuyarak para kazanacağımı düşündükçe içim kıpır kıpır oluyor. Evet, işimiz kitap okumak ve çalıştığımız için de para kazanıyoruz ama kazın ayağı da öyle değil. Bir okur olarak para verirsiniz ve istediğiniz kitabı, istediğiniz zaman, canınızın istediği gibi okursunuz. Bir eleştirmen kitap okumak için para vermez (veya vermemeli), istediği kitabı kısıtlı bir zaman içinde okur (ideal şartlarda belki para bile kazanabilir). Bir editör hangi kitapları okuyacağını her zaman seçemez. Çok daha kısıtlı süreler içinde, ömründen vererek, çoğunlukla okumak istemediği kitapları saçını başını yolarak okur.

    *Ama okumak… İstisnalar elbette kaideyi bozmaz, lakin sabahtan akşama iş yetiştirmek için kendini paralayan bir editörün akşam evine döndüğünde en sevdiği kitabı aralayıp saatlerce kitap okuduğunu sanmayın. Editör olursanız iş dışında kitap okumanız biraz güçleşir. İnsanız, yoruluyoruz. Artık kitap okuyamadığı için işi bırakan arkadaşlarım var.

    *Ne yapacağınızın farkında mısınız? Yayıncılığın çok daha gelişmiş olduğu ülkelerde editörler yazarların en yakın dostları (veya düşmanları) ve bir nevi koçlarıdır. Ellerine ulaşan kitap dosyalarını titizlikle inceler ve yazarlara geri bildirimlerde bulunarak daha kaliteli ve başarılı kitapların basılmasını sağlarlar. Gelelim Türkiye’nin gerçeklerine… Türkiye’de böyle bir durum zor. Siz çoğunlukla başkasının (çevirmenin veya yazarın) hatalarını düzelteceksiniz.

    *Tadilatçı terzi olacaksınız. Bir moda tasarımcısı veya özel bir terzi değil, tadilatçı terzi. Kötü kumaşlarla yanlış dikilmiş, omuzları potluk yapmış, kolunun biri uzun biri kısa ceketler koyacaklar önünüze ve harikalar yaratmanızı isteyecekler. “Baştan diksem daha kolay olurdu,” diyeceksiniz belki ama öyle bir seçenek yok.

    *Hammaddenin ötesine geçemezsiniz.Mermerden bir saray yapabilirsiniz. Tuğladan bir ev yapabilirsiniz. Elinizde çamur ve saman varsa kerpiçten de bir kulübe yapabilirsiniz. Fakat kerpiçten saray olmaz. Elinize gelen metnin (hammaddenin) ötesine geçemezsiniz. Ya metni kabul etmeyeceksiniz (çeviriyi geri göndermek veya dosyayı reddetmek) ya da o metnin izin verdiği ölçüde çalışacaksınız. “Ne yani editör metni düzeltmeyecek mi?” diye soran *ahem*ları duyar gibiyim. Demek istediğim o değil. Metni düzeltecek elbette ama baştan yazamaz. Yazar veya çevirmen değildir editör. Böyle bir görevi veya vakti yoktur.

    *Yukarıda unvan mı demiştik? Gelelim bir Türkiye gerçeğine daha: Editör kim ki? Gerçekten. Türkiye’de yayıncılık piyasası ne ki editör ne olsun? Bunu editörlük mesleğini veya herhangi bir editörü gömmek için söylemiyorum. Tam aksine Türkiye’deki editörler, İngiltere’de veya Fransa’da doğsaydı toplumdaki konumları ve yaşam koşulları çok daha farklı olacaktı. Ancak bu ülkede yaşıyoruz. Diğer birçok şey gibi (yeterince) değer verilmeyen bir sektörde (yeterince) değer verilmeyen bir iş yapacaksınız.

    *Yabancı bir dil öğrenin. Hatta iki veya üç. Bu önemli bir avantajdır. Gerçekçi olalım, Türkiye’de basılan kitapların çoğunluğu çeviridir. (Her ne kadar çeviri/yerli kitap oranı geçmişe nazaran daha iyi bir durumda olsa da) Bir yayınevinde editörlük yapacaksanız muhtemelen dil bilmenizi isteyeceklerdir. Yabancı dil öğrenin derken de *gerçekten* öğrenmenizi kastediyorum.

    *Herkesi memnun edemezsiniz. Newton’ın hareket kanunları kadar geçerli bir kuraldır bu. Çok uğraşırsınız, didinirsiniz, siz kitabı okuduktan sonra bir kişi daha okur, (bazen iki) yeri gelir içiniz rahat etmez, bir kez daha okursunuz ama altı yüz sayfalık kitapta birkaç yazım hatası çıktığı için kimi okur ağzına geleni söyler. Haklıdır. Hakkıdır. (İyi niyetle, eğlenceli olmasını ümit ettiğiniz bir iki kelime yazarsınız ona da bir kulp bulan çıkar. Hatta genellikle yazının tamamını bile okumaz. Canını sıkacak cümleyi okur, gerisiyle ilgilenmez. Okusa az önce kendisinden bahsedildiğini görürdü.) Merhaba, ben de sizden bahsediyordum.

    *Zamanla yarışacaksınız. Okuduğunuz kitabın hemen çıkması lazım. Yayınevi ciddi bir yatırım yaptı ve o yatırımın geri dönmesi, mümkünse biraz da kâr bırakması lazım. Vakit nakittir. Hiçbir zaman istediğiniz kadar vaktiniz olmayacak.

    *Sana sevdanın yolları, Çok uğraştınız. Litrelerce kahve, enerji içeceği, çay ve sigara sonrası içinize sinen, çok güzel bir kitap çıkardınız. Eleştirmenler ve okurlar çok beğendi. Yazarı yere göğe sığdıramıyorlar. Kadir kıymet bilen, bir çevirmenin varlığından haberdar olan birkaç tanesi çevirmeni de takdir etmiş. Editör mü? Editör kim ki?

    *…bana kurşunlar. Oldu da çeviri çok kötü geldi veya yazarla çok uğraşmanıza rağmen maya tutmadı, sebebi ne olursa olsun kitap güzel çıkmadı. Daha düne kadar editörün varlığından bihaber olan o binlerce okur bir anda başınıza Yayıncılık ve Edebiyat Üst Kurulu ÜberMeister’i kesilir. Ellerinde yaba ve meşalelerle kalabalığın kapıda belirmesini beklersiniz. Okurun sevdiği/beklediği bir kitapta hoşlarına gitmeyen bir şeyin, iyi niyetle yapılmış ama yanlış anlaşılmış bir esprinin, gözden kaçmış bir hatanın kefareti olarak ilk doğan çocuğunuzu kurban etseniz yetmez. Şaka bir yana, bir editör işini iyi yapmışsa varlığı belli olmaz, işini kötü yapmışsa yokluğu bellidir. Bu böyle bir meslek.

    *Nasıl başlayabilirim? Bak hâlâ! Peki, siz bilirsiniz, uyarmadı demeyin. Editör olmak için belli bir bölümden mezun olmanız şart değil. Elbette Edebiyat okumak bir avantajdır, bir adım öne geçirir sizi (İngiliz Dili, Amerikan Dili, Türk Dili bölümleri vs.). Ancak Edebiyat okumak hiçbir şeyin garantisi olmadığı gibi bir önkoşul da değildir. Ben Felsefe mezunuyum ve bu mesleği yapan Uluslararası İlişkiler, İşletme, Tarih mezunu insanlarla da tanıştım. Ayrıca Marmara Üniversitesi’nde Çağdaş Yayıncılık üzerine bir yüksek lisans programı da var ama içeriğini bilmiyorum.

    *Merdivenin ilk basamakları… İşin en zor kısmı bu olabilir. İdeal olarak bir yayınevinde, dergide veya gazetede editör yardımcısı olarak çalışmaya başlarsanız merdivenin ilk basamaklarına ulaşmışsınız demektir. Bunun yanı sıra çevirmenlik de ilk adım olarak görülebilir. Ben de çevirmen olarak başladım ve hâlâ çeviri yapıyorum. Çevirmenlik veya editör yardımcılığı yaparken editörünüzden öğrenebileceğiniz her şeyi öğrenmeye çalışın.

    *İmla kurallarına hâkim olduğumu düşünüyorum, bu yeterli mi? Redaktör olmak için yeterli olabilir ama bir editörden daha da fazlası beklenir. Çeviri kitaplar için konuşuyorum, kitabın dilini çözmeniz, doğru bir şekilde Türkçeye aktarıldığından emin olmanız ve ahengini yakalamanız gerekir. Bu noktada çevirmenle uyumlu çalışabilmek önemlidir. Ayrıca piyasaya hâkim olmanız beklenir, (Hangi kitaplar çıkıyor? Kim, neler yazıyor?) yurt dışında neler oluyor bilmeniz gerekir, sektörü bekleyen yenilikleri takip etmenizin de zararı olmaz.

    *Kimin dediği olur? Editörün dediği olur. Daha doğrusu tecrübe konuşur. İhtilaf durumlarında çevirmenle veya yazarla konuşarak, uyumlu bir şekilde, kimseyi üzüp kırmadan karşınızdakini ikna etmeye veya orta bir yol bulmaya çalışmanız gerekir. Bu noktada kulaklarını tıkayan, dediğim dedik biri olmaya çalışan taraf genellikle kaybeder.

    *Dergi editörlüğü konusunda ne söyleyebilirsiniz? Aslında hiçbir şey söylemesem daha iyi olur çünkü çok az şey biliyorum bu konuda. Ancak iyi bir dergi editörü nasıl bir yazı istediğini, kimden bu yazıyı alabileceğini ve gerektiğinde hafif dürtüşlerle yazarın bu yazıyı yazmasını nasıl sağlayacağını bilmeli. Güzel bir yazı geldi mesela ama eksik. Yerinde birkaç soruyla bu yazıyı olduğundan çok daha güzel bir hale getirebilmeli editör. Gerek görürse de yazıya müdahale etmelidir. Böyle bir editörle çalışıyorsanız şanslısınızdır

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true

    Yazı için Kemal Küçükkedik'e teşekkürler...
  • "Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. ‘Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun’ demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Sonuçta hepsi çocuk işte. Kırmışlar yavrucağın kalbini. Çocukların güzel yanıdır gönülleri, kırılsa da çok, hemen toparlanmaya meyillidir. Yetişkinlere benzemez, kin gütmezler.

    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. "Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dâhil olur musun?" Kabul etti seve seve.

    "Pis ülke" oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada "kötü koku spreyi" sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.

    Pür dikkat kapıya bakıyor hepsi. Yepyeni sıfır çöpçü kıyafetleri, süpürgesi ve faraşı ile giriyor kahramanımız. Çocuklar büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.

    Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. "Çöpçüyüm ben" diyor. "Siz sabahları uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir."

    Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.

    Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.

    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. "Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?"
    Gülümseyerek cevap veriyorum. "İnsan olmayı öğretiyoruz"..
    NAİM ÜNVER